AZERBEYCAN DOSYASI /// PROF. DR. ESAT ARSLAN : KARABAĞ’DA BARIŞI KAZANABİLMEK İÇİN…


PROF. DR. ESAT ARSLAN : KARABAĞ’DA BARIŞI KAZANABİLMEK İÇİN…
11 Ocak 2021

Hani şu çok meşhur bir laftır, ‘Aha bak şuraya yazıyorum. Bak sana bu defa kesin olarak söylüyorum. Şu zamana kalmaz, şunlar şunlar yapılmazsa kesin söylüyorum, bu işi kaybederiz. Kardeşim dürtsene biraz şunları.’ Sokaktaki insanın normal hayatında geçen bu diyalog, inanın uluslararası ilişkilerde de ayniyle vaki olmaktadır. Ancak dışarıdan bakılınca bazı önemli hususların üzerinde hiç durulmadığı da açık seçik görülmektedir. Yani durum içindeyken farklı, dışarıdayken çok daha farklıdır. Sorunun dışındaysan, Aristo mantığına göre dümdüz, bazen de ütopik çözümler üretilir. Sonuca göre karar verilir, çıkarımlarda bulunulur. Mesela en azından inisiyatif sende mi diye hiç sorulmaz? Masaya adamı oturtabiliyor musun? Velev ki oturttun masa köşeli mi, yuvarlak mı? Köşeli laflar edilmesin diye uzlaşı için görüşmeler yapılan masa bile yuvarlak hale getirilmiştir. Köşeli masalar sorun üretir, çatışma üretir. Yuvarlak masa oturumları (round table sessions) boşuna bulunmuş bir kavram değildir. Tarafların masaya otururken niyetleri ve de tutmuş olduğu karşı tarafı harekete geçirebilecek kartların önemi de her bir şeyden fazladır. Konu çetrefilli, masaya oturulan kişinin niyeti de anlaşmaya uzaksa, oturumlar bir müddet sonra moda deyimle ‘istikşafî’ buluşmalara dönüşür. Yani çözümsüzlüğe. Arapça kökenli bir sözcük olan ‘istikşafî’ kelimesi TDK verilerine göre araştırma anlamına gelmektedir. İstikşafî, ayrıca bulgulama, çaba, emekle bulma anlamları da taşımaktadır. İstikşafi kelimesi için genellikle çıkarsama anlamı bulunsa da güncel dilde ‘yoklama, yoklama çekmek’ anlamı ile moda olmuş bir sözcüktür. İhtilaf istikşafiye evrildi mi? Sorunun yanına bile yaklaşılmaz, sorun dışında her şeyden bahsedilir, sadece havadan sudan bahsetmekle yetinilir. İşte Ege’deki Türkiye Yunanistan ihtilafı bu nedenle buzdolabına kaldırılmış, onlarca yıldır yılda iki kez yapılan oturumlarla da istikşafî buluşmalara döndürülmüştür. Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasında çözülmesi gereken Kıbrıs İhtilafı, önce Kıbrıs meselesine, daha sonra da içinden çıkılamayacak, taraflar arasında çözülemeyecek problematik bir sorunsala dönüştürülmüştür. Bilinçli midir? Hiç kuşku yok ki tüm yapılanlar ‘uzun vadeli mücadele planı’nın bir etabıdır ve bilinçlidir. Özellikle Kıbrıs Meselesinde ‘ihtilaf’ sözcüğünü kullanmıyorum, ‘mesele ya da sorun’ sözcüğünü bilerek kullanıyorum. Uluslararası jargonda asla bir araya gelemeyecekleri anlaşılan toplumların kendi geleceklerini tayin etmesi (self determination) ‘yle şekillenen “bölünme, eşit paylaşım” (dichtomize, partition, division) üzerine kurulu kendine özgü (sui generis) farklı iki ayrı devlettir. İki toplumlu ortak bir devlet temelinde, kurucu her iki toplumun siyasal eşitliğine dayanan devletin bütün organlarında eşit temsiliyet esası üzerine bina edilen 16 Ağustos 1960 tarihli Kıbrıs’ın Kuruluş Antlaşması ertesi gününden itibaren birlikte yaşama ve barıştan yana olmayan Kıbrıs Rum toplumunun gayretleriyle bozulmuştur. Kanlı Noel ile birlikte 1963 yılından itibaren Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türklere karşı örgütlü kırım hareketine girişmişlerdir. Sadece Türk ulusuna olan mensubiyet ölümle eşdeğer sayılmıştır. Bu durum başkaca hiçbir söze gerek yok, doğrudan BM Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması sözleşmesi ile 1998 Roma Sözleşmesi ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (International Criminal Court ICC) statüsünde betimlenen insanlığa karşı işlenen suçtur. Gerçekten de bu durum tüm dünya kamuoyu önünde cereyan etmiş, bütün çıplaklığı ile görülmüş ve anlaşılmıştır. Kuşkusuz bütün bunlar geleneksel Türk fobisi üzerine oturtulan Kilisenin bayraktarlığını yaptığı Yunanistan’ın Megali İdea’sı ve ENOSİS kültürüdür. Yani başparmağını Meriç’e dayamış, parmaklarını Ege adalarına uzatmış, bileğini Girit ve Rodos’a oturtmuş, Anadolu’yu batı ve güneyden kuşatma ve Akdeniz’den tecrit etme politikasını kendisine hedef edinmiş, işaret parmağını Kıbrıs’a uzatarak adeta Türk milletinin boğazını sıkmaya yönelmiş Yunanistan’ın ortaya koymuş olduğu sapık ideolojidir, öğretidir. Kuşkusuz böyle bir tehdidin varlığına ve gelişmesine müsaade edilemez.
İki taraf arasında çözülebilecek herhangi bir ihtilaf, Rumlar tarafından meseleye doğru dönüştürülürken öyle bir hava yaratılmıştır ki, sorunun bir türlü içerisine girilmemesine, etrafından dolaşılmasına dolayısıyla çözülmemesine, özet dikkat gösterilmiştir. Şimdi soruyorum, 1974’de Kıbrıs’ta hukuk temelli Kıbrıslı Türklerin yaşama hakkını elde eden bir savaş kazanılmış mıdır? Kuşkusuz evet. Ama 47 yıl sonra barışı kazandık diyebiliyor musunuz? Maalesef hayır. Bu nedenle harflerle büyük ifade ediyorum ‘II. KARABAĞ SAVAŞI’NDAN SONRA BARIŞ SÜRECİNE GİRİLİRKEN KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI SONRASINDAN DERSLER ÇIKARMALIYIZ, ÇIKARMAK ZORUNDAYIZ. Elbette zamanı durdurmak mümkün değil, işte II. Karabağ Savaşı üzerinden iki ay geçti, Âlî Komutan İlham Aliyev bırakın inisiyatif almayı, Fransız, Hollanda ve Belçika Parlamentolarında Azerbaycan’a karşı alınan yaptırımlara karşı ancak kendini anlatmakla meşgul olmaktadır, zorunlu olarak. “Fransız parlamentosunun vekilleri, Belçika ve Hollanda parlamentolarının vekilleri, sevdiğiniz Ermenilerin bu topraklarda neler yaptıklarına baktınız mı?” diye soran Cumhurbaşkanı Aliyev, Batılı vekillere harita ve ansiklopedileri açıp Zengilan ve Gubadlı’nın hangi ülkeye ait olduğuna bakmalarını tavsiye etmiştir.
Malum Güney Kafkasya’daki yüzyılı aşkın bir süredir olayların çıkış noktası, çıbanbaşı ve henüz savaşın kendilerine ulaşmamış olduğu Azerbaycan’a doğrudan bağlı ‘Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ (DKÖB) ve buradaki çetelerin kontrolündeki Ermeni militan ve azmettirici Taşnaksutyun partisinin paramiliter kuruluşlarının örgüt elebaşlarıdır, dirijanlardır. Kendilerini devlet olarak tanıyan sekiz ABD eyaleti, Avustralya’daki Yeni Güney Galler Yasama Konseyine ilaveten son olarak Fransa Ulusal Meclisinin de tanıdığı ‘Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ (Artsah Cumhuriyeti Ermenice Artsahi Hanrapetutyun)’ndaki bu Ermeni çeteler Ermenistan içerisinde son derece güçlüdürler. Ermenistan Cumhurbaşkanı Birinci Dağlık Karabağ savaşında askeri kuvvetleri örgütleyen ve Hocalı’da binlerce Türkün katliam emrini veren Serj Sarkisyan gibi eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan da Ermenistan’da yönetime hâkim Dağlık Karabağlı ekibindendir. Ermenistan’da bir işe başlamadan Erivan’ın değil, DKÖB yönetiminin onayı alınır. DKÖB yönetimi Ermenistan’ın bir bileni, karar vereni ve noteri durumundadır. Bunu en iyi bilenlerden birisi de Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’dir. Ermenistan Dışişleri Bakanlığına iki ay önce atanan Ara Ayvazyan’ın Karabağ’ı ziyaret etmesine bu yüzden tepki göstermiştir adeta öfke patlamasına tutulmuştur. Çünkü Ara Ayvazyan Dağlık Karabağ Savaş Baronlarından icazet almaya gitmiştir. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Aliyev, “Bizi kışkırtmak mı istiyorlar? Demir yumruğun yerinde olduğunu unutmasınlar. Benzer bir adım tekrarlanırsa cevabımız çok sert olacaktır” demek zorunda kalmıştır.
Cumhurbaşkanı Aliyev son derece haklı bir tepkime ortaya koymuştur. Kendisi Güney Kafkasya’da konuşulan dillere hâkim olduğu gibi, Rusça ve İngilizceye de politik çerçevede görüşmeleri yönetebilecek etkinlikte hakimdir. Aynen Kıbrıs’ta müteveffa Denktaş’ın durumu gibi bu meseleyi en iyi savunabilecek bir konumda bulunmaktadır. Kıbrıs meselesinin sorun haline gelmeden daha başlangıçta ihtilaf evresinde iken ihtilafın meydana geliş nedenlerinin ortadan kaldırılmasına yoğunlaşılarak yerinde ısıtılıp, “sıcağı sıcağına çözüm” üzerine sabır, inat ve ısrarla gidilmesi gerektiğine Sayın Denktaş inanmıştır. Maalesef Türkiye’den yeterli karşılık görmemiştir. Kıbrıslı Türklerin Lideri Rauf Denktaş ne Yunanistan’ın ne de Kıbrıs’lı Rumların Türkiye’ye karşı tek başına fiili bir mücadele açamayacağını, açarlarsa anında karşılık verilmese de zaman içerisinde zararlı çıkacaklarını en iyi o algılamış ve bu yönde tutum ortaya koymuştur. Aynen Yunanistan ve GKRK gibi Ermenistan ve Dağlık Karabağ Ermenileri de bu durumu çok iyi bir şekilde bilmektedirler. Maalesef bu uzun vadeli değerlendirme Kıbrıs Türk toplumu lideri Denktaş tarafından çok iyi bilindiği halde Türkiye’deki güdük oy kaygısı ve zaferin oya tahvili nedenleriyle yapılamamıştır. Sayın Denktaş, çok iyi tanıdığı Rumların ne söyledikleri zaman neyi kastettiklerini, neyi gösterdikleri zaman neyi gizlediklerini en doğru şekilde değerlendirmiş ve bazen yalnız kalmasına karşın, mücadelesini tek başına devam ettirmiştir. Batının dayatmış olduğu “Kıbrıs sorunu Denktaş kaldığı sürece halledilemez” tezi; Türkiye’nin kararlı tutumuyla “Kıbrıs sorunu Denktaş’sız çözülemez” tezi ile karşı durulmuştur. Şimdi de bilelim ve ortaya koyalım ki, “Dağlık Karabağ sorunu da İlhan Aliyevsiz çözülemez.” Ancak hazırlıklı olalım, bir müddet sonra görülecektir ki, Batı dayatması olarak “Dağlık Karabağ sorunu da Aliyev iktidarda kaldığı sürece halledilemez” tezi Türkiye ve Azerbaycan’ın önüne konulabilecektir. Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri kendi topraklarında bile işgalci konumuna getirilebilecektir. Bakın Yunanistan’a, bakın GKRK’ne Türkiye Cumhuriyeti’nin 16 Ağustos 1960 kuruluş antlaşmasında garantörlüğünü ve Kıbrıslı Türklere sadece Türk oldukları için uygulanan 1963-1974 yılları arasındaki örgütlü kırım bir kenara bırakarak, biteviye işgalci temasını vurgulayarak dünya kamuoyunu kandırmasını bilmişlerdir. Gerçekten de Yunanistan ve GKRK’nin Makarios’la biçimlenen ‘uzun vadeli mücadele planı’nda bu durumu bulundukları her uluslararası zeminde durmaksızın ortaya koymuşlar, 1974 ve sonrasındaki Türk Ordusunun hep ve sadece işgalci temasını işlemekten bir an bile geri durmamışlardır. Sanki 1963-1974 arasında Yunanistan özel kuvvetlerinin örgütlediği Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Türk varlığına karşı işlemiş olduğu cinayetler ve örgütlü kırımlar yokmuşçasına.
Karşılaştırma yapmak sosyal bilimlerin laboratuvarıdır. Birbiriyle birçok yönlerden benzer tarafları olan II. Karabağ Savaşı ile 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını bu yüzden mukayese etmeye çalışıyorum. Kıbrıs Barış harekâtında haklı olan ve ikili görüşmelerde çoğunlukla haklılığı kabul edilen taraf Türkiye Cumhuriyeti iken, halen gelinen noktada olay tersine çevrilmiş ve Türkiye’nin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluş Antlaşmasına göre yasal garantör sıfatıyla yapmış olduğu müdahale, işgalci görüntüsüne büründürülüp dünya kamuoyunun beynine adeta işlemiştir. En azından karşı tarafın Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi birlikteliğinin ortaya attığı ve kabul ettirdiği “uzun vadeli mücadele politikası”nın cevabı “en kısa sürede çözüm siyaseti” olamaz mıydı? Makarios’un eylem planına sokmuş olduğu ‘uzun vadeli mücadele programı’, istediklerini alıncaya veya harekât öncesi durumu getirinceye kadar, Kıbrıs içerisinde veya dışında anlaşmazlığı ve uyuşmazlığı sürdürmek olarak belirlenmiştir. Dışarıda Yunanistan’la birlikte sorunu mümkün olan her zeminde uluslararası platformlara taşımak ve sorunu uluslararasılaştırmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısına bunları ileri sürmek ve olayı soğutup zamana yayarak, Türkiye’ye karşı kamuoyu oluşturmaya devam etmişlerdir. Eğri oturup doğru konuşalım, başarılı olmuşlar mıdır? Olmuşlardır. Avrupa en uzun yüzyıl XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya, Türk dünyasına ve Ortadoğu’ya çıkışını engellemek için üç yapay ulus devlet oluşturmuştur. Yunanistan, Ermenistan ve Kürdistan. Yunanistan ve Ermenistan XIX. Yüzyılın ilk çeyreğinde eyleme geçirilmiş, dağınık halde yaşayan Rumlar ile Balkanlar’da yaşayan Arnavutların bir kısmı Yunanlılaştırılarak Mora’da bir yapay ulus devleti Yunanistan oluşturulmuştur. Karadeniz havzası, İran’da yaşayan Ermeniler de tarihî bir İslam kenti olan “Revan”, ‘Erivan’a dönüştürüldükten sonra Erivan merkezli yine yapay bir ulus devlet olan Ermenistan oluşturulmuştur. Bununla da kalmayıp, XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde eyleme geçirilecek tarzda, Çukurova’da bir ‘Kilikya Ermeni Baronluğu’ (Ermenice ‘Beylik’ demektir. İngiliz aristokrasisi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ermeniler tarihin hiçbir evresinde kendi adlarına para basamamışlar dolayısıyla bağımsız bir devlet kuramamışlardır.), Fırat’ın öte yakasında ‘Kürdistan’, Lübnan’da ise bir ‘Maronit Devleti’ kurulma çalışmalarına vakit geçirmeksizin başlanılmıştır. Bir otonom yapı olarak örgütlendirilecek olan Çukurova’daki ‘Kilikya Ermeni Baronluğu’ ile Lübnan’daki ‘Maronit Devleti’nin arkasında hami devlet olarak Fransa boy gösterirken, zengin Musul-Kerkük petrol yataklarından dolayı Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’ya çıkışını engelleyecek tarzda ‘Kürdistan’ın arkasında devrinin mega gücü Güneş Batmayan Ülke ‘Büyük Britanya’ yer almıştır. 1916 yılında ete kemiğe büründürülen İngiltere ve Fransa arasındaki “Sykes-Picot” gizli anlaşması bu bakış açısının alana yansımasıdır. İşte Anadolu’ya sıkıştırılan Osmanlı Devleti ve onun ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti yaratılan bu sorunlarla günümüzde de uğraşmasının sebebi budur. Bu yapay oluşumların hamileri Büyük Britanya’dır, Avrupa’dır, günümüzde AB(D) dir, RF’dir, güdük de olsa AB’den bağımsız karşı hareketlerde bulunan Fransa’dır. Osmanlı Devleti ve onun ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kışkırtılanlar ise dominyon konumundaki uydu kukla devletçiklerdir. Bu koloni devletçikler bizimle olan bütün savaş ve mücadelelerinde hep Avrupa’yı, AB(D)’yi, Rusya’yı arkalarına ya da yanlarına alarak mücadele etmişler, hiçbir zaman tek başına olmamışlardır. O kadar ki, örneğin Yunanistan Batı’nın kışkırtmasıyla çıkmış oldukları Batı Anadolu’dan ve kendilerinin ifadesiyle ‘Küçük Asya Bozgunu’ndan sonra Mudanya Ateşkes Antlaşmasında bile kendilerini temsil hakkını İngilizlere bırakmışlardır. Kurtuluş Savaşı’nın sonunda, bundan tam 99 yıl önce 11 Ekim 1922 tarihinde TBMM Hükümeti’nin aslında silahların bırakılması ama ilk siyasî zaferi Mudanya Mütarekesi’nin altında Yunanistan’ın imzası yoktur. İlginç değil mi? Üç yıl savaş ediyorsun ve de ağır bir yenilgiye uğradığın, içinden çıktığın devletin karşısına çıkamıyorsun. Bu tür yapay oluşumlar için kapalı kapılar arkasında üretilen “Uzun Vadeli Mücadele Planları”nın içinde yine çıkarları için bu mücadelenin kendilerini destekleme alışkanlığı ya da hastalığı olan devletler ile güdülenen uluslararası yargı mekanizmaları hep var olmuştur.
Kıbrıs meselesi de bundan farklı değildir. Üç garantör ülke ve iki toplum tarafından çözüme kavuşturulması gereken sorun uluslararasılaştırılarak, önce Avrupa Birliğine mal edilmiş, NATO gündemine alınması çalışmaları da Yunanistan’ın çabalarıyla hemen her zeminde devam etmiş, günümüzde de elan devam etmektedir. Oysa Yunanistan Türkiye’nin oluru sayesinde NATO’ya dönebilmiş, bunun olumlu kazanımıyla 1981 yılının Ocak ayının birinde de AB’ye tam üye olarak kabul edilmiştir. Ahde vefa ne Yunanistan’ın ne de GKRK’nin DNA moleküllerinde olmadığı gibi, Türk düşmanlığı millet olabilmenin odak noktasına oturtulmuştur.
Paşinyan yönetimindeki Ermenistan’ın tutumunun bundan bir farkı var mı? sevgili okurlar. Paşinyan yönetimindeki Ermenistan çokça bilinen bu klasik eylem planını, hem de RF yanlarına alarak yürürlüğe sokmuştur. Şu gerçeğin altına çizelim, başarılı olunan askeri zaferler yeterli arzulanan siyasi ve ekonomik zaferle sonuçlanamıyor. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, maalesef ‘uzun vadeli mücadele’den sınıfta kalınmaktadır. Bunun nedeni tez canlı, sabırsız bir millet olmamızdan kaynaklanmaktadır. Bir şeyin hemen gerçekleşmesini istiyoruz bu bizim toplumsal karakterimiz. Unutmayalım, barışa giden yolda herkesin kazanabileceği mutlaka bir zemin, bir evren yaratmak durumundayız.
Kuşkusuz İkinci Karabağ Savaşının kazananı güçlü ordusuyla birlikte Azerbaycan Cumhuriyeti olmuştur. İşgal altında bulunan 7 ilçeyi (rayonu) ve manevi değeri yüksek olan Şuşa’yı kurtaran Azerbaycan hem 30 yıllık sürgüne son verdiği gibi, bölge halkının 30 yıl önce terk ettiği topraklarına dönme olanağını elde etmiştir. Azerbaycan kendi petrolüne sahip olduktan sonra gelişimi ile doğru orantılı olarak Güney Kafkasya’da ekonomik, askerî ve siyasî Bakü merkezli kararlar alıp uygulayabilen güçlü devlet olduğunu göstermiştir. Bakü Güney Kafkasya’da bölgesel aktör olarak yerini sağlamlaştırıp güçlendirirken Azerbaycan halkının İlham Aliyev’e artan güveniyle, Batı’nın demokrasi adına endişe ettiği istikrar risklerinin ortadan kalkmasına vesile teşkil etmiştir.
Küresel salgının etkilerinin, küresel ekonominin yavaşlaması ve enerji piyasasındaki fiyat düşüşlerinin getirdiği zorluklara eklenen işgalden kurtarılan bölgelerin yeniden imar yükü ve savaşın ağır faturası, Bakü’yü zorlayabileceği değerlendirilmektedir. Krizin fırsata çevrilmesi bağlamında ise mevcut yeni durumun Azerbaycan’ı bölgenin ana transit ülkesi haline getirmiş olduğu da unutulmamalıdır. Azerbaycan’ın doğu-batı ve kuzey-güney lojistik hatlarının geçiş noktası haline gelmesinin, enerji gelirlerine bağımlılığını azaltacağı Karabağ’da kurtarılan bölgelerin tarımsal açıdan verimliliğinin ve Ermeniler tarafından işletilen Karabağ’daki altın madeni ile hidroelektrik santralinin kontrolünün ele geçirilmesi de Bakü ekonomisine katkı sağlayabilecektir. Bölgesel imar ve altyapı projeleri yanında Karabağ üzerinden Nahçıvan’a açılacak lojistik koridorun Azerbaycan ekonomisinin canlı kalmasına katkılarda bulunabileceği düşünülmektedir.
Jeoekonomik askeri teknoloji yönden Avrasya’da ağırlığını artıran Türkiye Cumhuriyeti, artık sadece jeopolitik yönden bir bölgesel güç değil, aynı zamanda NATO içinde NATO Genel Sekreteri ve Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı (SACEUR) tarafından yönlendirilen ve Washington tarafından güdülenen bir güç değil, orta ölçekte bağımsız bir aktör olarak algılanmaya başlanmıştır. Ayrıca Selefi Suudi Arabistan ve Şii İran’a karşı Türkiye’nin İslam dünyasındaki kendi konumunu güçlendirdiği açık seçik görülebilmektedir.
Avrasya’da tüm yönlerden gelen lojistik ve enerji hatlarının bağlandığı ‘merkezî hub’ ya da aktarma merkezi durumu ile enerji arz güvenliğinin Türkiye tarafından sağlanabileceği yargısı da Karabağ üzerinden tüm dünyaya gösterilmiştir. Ermenistan’ın 2020’nin Nisan ayında enerji hatlarına yönelik hamlelerinin bedelini ağır ödediği, Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarına zarar vermeye çalışanlara ağır bedeller ödetileceği de bir kez daha görülmüş ve tesit edilmiştir. Türkiye’nin bu şekilde küreselleşmesinin, sadece dünyanın “beşten büyük” olmasının bir sonucu olarak değil, ileride Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beşli yapısının bile değişebileceğini müjdeleyen yeni küresel düzenin de erken bir emaresidir. (1)
II. Karabağ Savaşının bir kaybedeni olan Paşinyan yönetimindeki Ermenistan’ın mevcut durumu ulusal bir başarıya dönüştürebilmesi için tekrardan savaş söylemlerine kesin bir duvar çekmesi gerekmektedir. Ulusal bir felaketle eşdeğer olan Azerbaycan’a karşı tevessül edilebilecek karşı bir hareketin ya da Azerbaycan’a karşı olası gayri nizami harp faaliyetlerinin mevcut durumu başlangıç noktasına taşıyabileceği Ermeni halkının çok daha fazla zarar görebileceği bir durumu da dikte ettirmektedir. Yenilgi sonrası son derece akıllı bir yaklaşımla iktidardan uzaklaşmayı kesinlikle düşünmeyen ve attığı her adım halkı tarafından olumsuz algılanan Paşinyan için bu yenilginin bir fırsat olduğu düşünülmektedir. Eğer Paşinyan, Eçmiyazin Kilisesi, eski yönetim ve oligarkların ileri sürdüğü şiddet içeren kısır döngüye girmeyerek Ermenistan’a da zarar veren DKÖB’nin bir türlü uzlaşmayan sorununu RF’na, Azerbaycan’a havale edebildiği takdirde Türkiye ve Azerbaycan ile olan ilişkilerinin de hızla iyileşme sürecine girebileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle Ermenistan’ın devlet olarak varoluşunun ancak komşularıyla uzlaşan bir siyaset sayesinde mümkün olabileceği noktasından hareketle Ermenistan’ın da II. Karabağ Savaşı ateşkes mutabakatına uyması gereklidir ve zorunludur. Eğer Ermenistan yönetimi tarafından rövanşist ve şövenist söylemler bir tarafa bırakılabilirse mevcut durumun fırsata çevrilebileceği düşünülmektedir. Tam tersi bir durum ise bölgenin bir kaybedeni olma durumunu daha da perçinleyecek, halkının Ermenistan’da kalışını bile tutamadığı gibi Ermeni halkını mülteci durumuna getirebilecektir, sevgili okurlar
Dipnotlar:
(1) Saslanbek İsaev, Görüş – Karabağ’da kim kazandı?, 05.01.2021, www.aa.com.tr/tr/analiz/gorus-karabagda-kim-kazandi/2098531/Erişim <www.aa.com.tr/tr/analiz/gorus-karabagda-kim-kazandi/2098531/Eri%C3% BEim> Tarihi 10.01.2021