BÖLÜM 1

Yüzyıl önce kurulan ve İkinci Dünya Savaşı sonrası revize edilen
dünya düzeni miadını dolduralı çok oldu. 21. yy başlarken gerçekleşen dünyadaki
jeopolitik değişiklikler bu yeni düzenin başladığını göstermişti.

“Yeni Dünya” olan Amerika, İngilizlerle Fransızların
yönettikleri dünyaya sonradan müdahil oldu ve kendi Yeni Dünya Düzenini kurma
yoluna gitti. Bunu yeterli olmayacağını düşündüğü için Amerika “Tarihin Sonu”nu
getirerek, sadece Anglo-Sakson Küreselciliğine dayalı tek kutuplu, tek
hükûmetli dünyaya geçiş yapmak istedi.

Oswald Spengler’ın
kavramlarıyla “Yeni Dünya-Eski Dünya” düalitesi son yıllarda en çok isti’mal
edilen kavramlardır. Avrupa’nın Amerika karşıtlığı için kullandığı Eski
Dünya-Yeni Dünya kavramlarını jeopolitik değişiklikler bağlamında kullanmamız
bir sorun teşkil etmez sanırım.

Yeni Dünya Düzeni
jeopolitik, jeoekonomik, jeostratejik yenilik, değişikliktir.
Atlantikçiler/Küreselciler önce kaos, sonra ABD’nin tek hakim olduğu bir dünya
stratejisinde oldukça mesafe alırken Çin, Rusya ve Türkiye de, “çok kutuplu dünya olsun” diyor.
Yanlış okumadınız, yenidünya düzeninde Türkiye Rusya ile hareket ediyor.

Türkiye jeopolitik
olarak da, jeostratejik ve jeokültürel olarak da Atlantikçi bir ülke değil,
olamaz da. Ne var ki bir süredir yönünü Batı’ya çevirmiş olan Osmanlı
İmparatorluğu yıkıldıktan sonra tümüyle Batı’ya eklemlenen yeni devlet Türkiye,
uydurulan korkularla NATO’cu kampa dâhil olmak zorunda kaldı.

Bugüne kadar bağımlı
bir ülke olarak içinde yer aldığımız NATO Türkiye’yi direkt etkileyen dünyadaki
değişim ve dönüşümü, Türkiye gibi bir ülkenin potansiyellerini, dinamiklerini
dikkate almadı. Türkiye, SSCB
tehdidinden korunma dışında 70 yıldır üyesi, jandarması, ileri
karakolu olduğu NATO’dan hiçbir hayır görmedi. Hatta, “Sizi bir Rus saldırısına karşı
koruyamam.” diyen de bu NATO idi. NATO’nun ve Atlantikçi
küreselciliğin günahlarını burada saymam -yazının hacmi itibariyle- mümkün
değil.

Türkiye aradan geçen
70 yılın sonunda NATO tarafından kullanıldığını, hem de çok kötü kullanıldığını
gördü. Ak Parti iktidarında Türkiye ABD’ye, “Bizi kullanmaya son verin, ortaklıksa eşit ortaklık” dedi ve
ipler koptu. Bu kopuş Türkiye için kendi potansiyellerini, dinamiklerini
değerlendirmeye yaradı. Jeopolitik önemini göremeyen bir Türkiye, bölgesinde
dengeleyici role sahip olamazdı, oyun kurucu hiç olamazdı. Dolayısıyla ABD ile
ayrı düşmemiz bizim “Öze Dönüş”ümüzü sağladı. Artık Türkiye Amerika ve Avrupa
ile ilişkilerini mütekabiliyet esasına göre sürdürmeyi esas alacaktır.

İkinci Dünya Savaşı
ABD için Atlantik’ten Japonya’nın doğusuna kadar devasa bir jeopolitik imkân
sağladı. Berlin Duvarı’nı zorlayan ABD SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte emeline
ulaştı. Dünya patronajı Washington’da kalınca ABD’nin bu gücü dünya barışı için
kullanacağını bekleyen eski dünya Atlantikçi blokajla preslendiğini gördü.

Yaklaşık 30 yıldır
dünya tek kutuplu gidiyor, yani ABD dünya’nın patronu. Bu fırsatı hoyratça
kullanan ABD dünya hâkimiyetini üstelik “Manifest Destiny/Kaçınılmaz Kader” anlayışı ile sürdürmek istiyor.
(Bu konuyu iki yıl önce “Amerikan Exceptionalism’i” başlıklı yazımızda
detaylıca irdelemiştik.)

21. yüzyılda tek
kutuplu dünyanın patronu olarak giren Amerika tam hâkimiyet sağlama yolunda
darbeler yemeye devam ediyor. 11 Eylül saldırısına kadar Çin’i hedefe koyan
ABD, 11 Eylül saldırısı ile bundan (şimdilik) vazgeçerek artık Çin değil,
Çin’in etkilemeye başladığı Ortadoğu/Müslümanlar düşmanlaştırıldı. Çin ile çatışmayı
erteleyen ABD, önce Doğu Pasifik’te deniz gücünü arttırmayı, Çin’i kızdırmadan
çevrelemeyi ve bu arada İslam dünyasını İsrail’in güvenliğini sağlayacak
şekilde dizayn etmeyi öncelikleri arasına aldı.

Yoksa stratejik odak
olarak Asya-Pasifik eksenini belirleyen Amerika Çin’in tek geçiş yolu olan
Malakka Boğazı’nı daima tehdit edecektir.

ABD dünyayı istiyor,
kuracağı tek hükûmetle dünyayı tek başına yönetmek istiyor, kültür ve
medeniyetin tekliğini istiyor.

Peki, dünya buna ne
diyecek? Elimiz kolumuz bağlı değil, Avrasya ruhu canlanıyor.

Bunu da başka bir
yazıda…

BÖLÜM 2

Westfalya Düzeni ile başlayan, ama Ernast
Gellner’in dediği gibi,“Sanayi
devriminin yansıması (yan ürünü A. Ay) olan ulusçuluk” anlayışı/akımı
ulus devletlerin kurulması ile doruğa ulaştı. “21 yüzyılda ise dini, milli
devletler dönemi kapanmış, küresel devlet modeli başlamıştır.”

Rekabete
dayalı Atlantikçi model kendisine rakip kalmadığına inandığı için artık postatlantik safhanın, yani
küreselleşme zamanının geldiğine inanıyor. Bu, yeni bir dünya(düzeni) demek.
Kuracakları yeni ve “tek
devletli” dünyayı küreselcilerin/Amerika’nın yönetmesi esastır.
Çünkü küreselcilere göre “üstün
uygarlık Amerika”nın sahip olduğu normlar evrenseldir ve bu gerçeği
kabul etmeyen devletlere bu cebren kabul ettirilmelidir.

Francis
Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezinin
bilim dünyasının araştırmalarına referans olma dışında bir işlevinin kalmadığını
düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Küreselcilerin “amentüsü” niteliğindeki bu tez el an pratik karşılık bulmuş ve
başta bölgemiz olmak üzere dünya tek kutuplu, tek yönetimli yani küreselci
kuşatma altında. Buna direnen devletlere siyasi çıkmazlarla, terör
saldırılarıyla, ekonomik yaptırımlarla diz çöktürmeye çalışıyorlar.

Anglosakson
uygarlığın bütün dünya uygarlıklarına üstün geldiği inancına yaslanan
küreselcilik, devlet yapılanmalarının tekleştirilmesini ve küreselciliğin
emrinde olmasını istemektedir. Anlayacağınız küreselcilik, “altın milyar” Amerikancılığının
evrensel kılınması mücadelesinin adıdır.

Amerika
bu stratejiye sahip iken dünya ne yapıyor? Biz ne yapıyoruz ya da ne
yapabiliyoruz?

Geçen
yazımızı “elimiz kolumuz bağlı değil” diye bitirmiştim. Elbette zor bir süreç
ve yakıcı sonuçlarla karşılaşmak mümkün.

Postatlantik
küreselciliğe karşı geliştirilen en önemli proje ve teori Avrasyacılık’tır.
Avrasya derken yeni bir ‘Amerika’ kurulsun demiyoruz. Keza Avrasya derken
Rusya’nın lider, bizlerin de uydu olmasını da dile getirmiyoruz. Bununla belki
çok “Amerikalı/kutuplu” bir
dünya inşa etmeyi kastediyoruz. Yani Avrasyacılık tek kutuplu olmayıp, aynı
zamanda birkaç blokun lider devletler etrafında kümelenmesi ile oluşturulacak
birlikteliklerle dünyanın çok kutuplu olmasını sağlayan bir projedir.

Türkiye
jeopolitiği NATO’cu olmaya elverişli değildir. Jeokültürel olarak da Türkiye
Avrasya’nın kodlarını taşıyor. Kadim dinlerin, medeniyetlerin bütün
zenginlikleri barındırdığı coğrafya Avrasya coğrafyasıdır. Dinlerin,
mezheplerin, ırkların kendileri olarak neşv-u nema bulduğu bu coğrafyanın
yeniden kendisi olması dünyanın geri kalanı için hayat memat meselesidir. 200
yıldır önce İngilizlerin, sonra Amerikalıların musallat oldukları bu bölge
zulmün bütün tonlarını tanıdı, her seviyedeki acıları tattı. Bu coğrafyanın
değerlerine, hatta bu coğrafyada demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi Batılı
değerlere de zerre kadar saygı duymayan Atlantikçilerle daha fazla yol
yürümenin anlamı ve gereği kalmamıştır.

Türkiye
Batıyla ilişkilerini kesmeden, mütekabiliyete dayalı anlaşmalar, ilişkiler
sürdürebilir, sürdürmelidir de, lakin dinine, toprağına, insanına/milletine
kasteden bu pakt içinde yer alırsa bu intihar olur.

AB
çürümüştür ve Türkiye için cazip bir yönü kalmamıştır. Türkiye’nin NATO, BM, AB
tecrübeleri belirleyeceği yeni jeostratejisi için önemlidir. 15 Temmuz FETÖ
işgal teşebbüsünde yanımızda olmayanlarla aynı, aslında ayrı hedefler için mücadele
edemeyiz. Mezhebi, etnik ve sosyal sorunlarımızı kaşıyan, toprak bütünlüğümüze
kasteden devletlerle aynı kutupta yer almamızın hangi felaketlere davetiye
olduğunu biliyoruz.
























































Türkiye
mazlum İslam Coğrafyasının aydınlanmasını, tefekkür dünyasının zenginleşmesini
sağlayabilen tek ülkedir ve bu imkân ve sorumluğu Atlantikçi zorbalara feda
edemez. Türkiye kapıkulu ya da emir eri olmaktan kurtulmuştur, şimdi kurtarıcı
rolünde. O zaman rolünün hakkını vermeli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet