İbrahim ÇEVİK

Daire Başkanı / Etnik Çatışmalar

Türk
milliyetçiliği, maruz kaldığı geçmişi iki yüzyıla dayanan saldırılar karşısında
savunma güdüsüyle bir anlamda korunmacı bir karaktere sahip olmak zorunda
bırakılmıştır. Yolunu yaşadıklarına karşı geliştirdiği tepkilerle
belirlemiştir. Sonuçta Türk milliyetçiliğinin tanımı, bizim dışımızda bulunan
merkezler ile çeşitli şekillerde ilişkimizin bulunduğu diğer milliyetçi
çevreler tarafından yapılmıştır. Ve elbette bu tanım doğrultusunda da
milliyetçiliğimiz; duyulduğu andan itibaren güvensizlik ve korku yaratan bir
çerçeve içerisine yerleştirilerek sunulmuştur. Son iki yüzyılda dünyayı
istedikleri yörüngeye oturtanların kabul ettirdikleri bu tanım sonucunda
devletini kemiren ve onu kendi içine çökerten diğer milliyetçilikler mazlum
gösterilirken her türlü saldırı karşısında savunmasız kalan ve korunmacı
tepkilerle kendiliğinden oluşan Türk milliyetçiliği bütün kötülüklerden sorumlu
tutulmuştur.

Osmanlı’nın
çöküşünü Türkün dışında kalan diğer tebaanın milliyetçiliğinin hızlandırdığı,
sömürgeci devletlerle işbirliği yaptıkları bir gerçektir. Arap milliyetçiliği
temeli üzerinde yükselen gizli örgütlerin Filistin’de Arap Yarımadası’nda Türke
ihaneti unutulmamalıdır. Mütareke Dönemi’nde azınlıkların milli çıkarları ve
Osmanlıcılığın üzerine kurulan kırk küsur siyasi parti arasında Türk
milliyetçiliği tümüyle ihmal edilmişti. Diğer milliyetçilikler şahlanırken
Türk, imparatorluğun yıkılışını dağınıklık ve şaşkınlık içerisinde izlemiştir.
O günlerde Türk olmak her türlü haktan, hukuktan mahrum bırakılmak için
yeterliydi. Wilson Prensipleri Ermeni’ye, Rum’a kendi kaderini tayin hakkını
veriyor ancak Türk’ün varlığını dahi kabul etmiyordu. Bu haksızlık gazeteci
Özdemir İNCE’nin dediği gibi Atatürk’ü bile isyan ettirmişti.

Bu
durumun son örneğini bugün Kürt etnik milliyetçiliğinin gerçekleştirdiği
olaylarda görüyoruz. Türk milliyetçiliği cumhuriyetin ilk yılları hariç
yıllardır yıpratılma küçük düşürülme operasyonundan geçiriliyor. İçerisinde
bulunduğumuz gün itibariyle Kıbrıs’ın Türkiye’nin işgali altında olduğu, Ermeni
soykırım iftiraları ve Türkiye’nin Kürtleri asimile ettiği yalanları bu
operasyonların en etkili olanlarıdır. Saldırgan ve intikamcı bir karakteri olan
soykırım yalanlarının içerisine Ermeni milliyetçiliği ve aynı zamanda Türk
milliyetçiliği husumeti gizlenerek yıllardan beri artan bir baskıyla devam
ettiriliyor. Bu ve diğer kapsamlardaki operasyonların birer unsuru olan bazı
Türkler ise, kendilerine verilen demokratlık ve uygarlıkçılık payeleriyle
Ermeni ve diğer yabancı milliyetçiliklerine hizmet ediyorlar. Öz anlatımla
kendi milliyetlerini inkâr ederek başkalarının milliyetinin hizmetinde
kullanılıyorlar.

İyi
bildiğimizden yola çıkalım ve eğitim açısından bakalım: Bizim eğitim
sistemimizi milliyetçilikle suçlayanlar eğer ellerinden geliyorsa Fransa’nın
ders kitaplarına baksınlar. Değilse bu sözümüzü kabul etsinler. O kitaplarda
sömürgecilik bile Fransa devletinin dünyanın geri kalmış insanlarına uygarlık
götürmesi olarak anlatılıyor. Fransız eğitim sistemi milliyetini inkâr eden
insan yetiştirmez. Ama ne yazık ki, bizimkiyse milliyet düşmanı yetiştirir.

Batı’nın
üniversitelerine yüksek öğrenim için gidenlerimizi bizzat kendi ifadeleriyle
Türkiye’deki milliyetçiliğin diğer milli ve dini azınlıkları asimile etmekle
meşgul olduğunu, milliyetçiliğin ya da Kemalizm’in ülkedeki tüm toplumsal
sorunları yarattığını yazmaya zorlandıkları sır değildir. Adına STÖ dedikleri
ancak devletlerinden talimatlı kurumlarını bizim aramıza sokarak her köşede
etnik, dini ve milli ayırımcılık aramalarına hep tanık oluyoruz. Binlerce dolar
veya euroluk bütçelerle yerli işbirlikçileriyle birlikte sözde bilimsel
verilerin ele alındığı etkinlikler düzenliyorlar. Basın yayın organlarında,
üniversitelerinde, resmi kurumlarında kendi yarattıkları verilerle Kürtlerin,
Süryanilerin ve diğer azınlıkların Türk milliyetçiliğinin çemberi içerisinde
sıkıştıkları yalanını yayıyorlar.

Bu
operasyona karşı olanlar ise bilinçli olmaktan çok içgüdüsel olarak tepki
gösteriyorlar. Tepkilerin böyle olması ise eleştirilecek bir kusur değildir
aksine teselli olunacak ve bir ölçüde de güven yaratan bir gelişmedir. Dünyanın
seçkin devletlerinin yaptıkları gibi milliyeti el üstünde tutan ülkelerde bu
tepkileri belirli kişi ve grupların ve içgüdülerinin sonucu olarak ortaya
çıkmaz. Bilimin kesin verileri diplomasiyle desteklenerek ortaya konulur ve
aksine hareket edebileceklere tek bir fırsat bile bırakılmaz. Çünkü
operasyoncular, bu tepkileri resmi yani talimatlı olarak niteliyorlar. Hafife
alıyorlar. Onlara göre karşı olanlar zaten milliyetçiliğin baskısı altındaki
siyasi görüşü olanların hatta “Bozkurtların” tepkisidir. Halkın gerçek
inancıyla tamamen ters düşmektedir. Oysa gerçek böyle midir? Yurt dışında
yaşayanlarımız gayet iyi bilirler; oralarda yaratılan olumsuz hava nedeniyle
“Türküm” demek bile neredeyse cesaret gösterisine dönüşmektedir. Yurt içiyle
dışıyla bir başka ülke vatandaşının göğsünü gererek sahiplendiği milliyet
duygusu bizim için de aynı değerdedir ve aynı anlamı ifade etmektedir.

Balkanlarda,
Orta Doğu’da Orta Asya’da ve Kafkaslar’da yeni dünya düzeniyle uyumlu olacak
oluşumlar tamamlanmaya çalışılıyor. Hatta bu çabalara Afrika kıtasının önemli
bölgelerini de dahil edebiliriz. Gelecek yüzyılın uluslararası ilişkilerinin
ana hatlarının çizildiği bu bölgelerin tümünde Türkiye’nin etkisi
bulunmaktadır. Türkiye ya enternasyonal bir kimlikle ikinci derece role
kendiliğinden razı olacak veya bağımsızlığının kendisine meşru kıldığı
egemenlik haklarını kullanacaktır. Birinci seçenekte dünyanın efendilerinin
gölgesinde kalmak bulunuyor. İkincisinde ise başkalarının değil kendi öz
çıkarlarımızı gözeteceğimizden onlarla bir çatışma söz konusu olacaktır.
Çatışmanın sıcak bir karakterde olması son derece uzak bir ihtimaldir. Onun
yerine bu direncin kaynağı olan milli gücünün zayıflatılması en kolay çözüm
yoludur. Günümüzün çok moda deyimiyle milli gücün bileşenlerinden biri de
kimliktir. Psikanalistlerin anlatımıyla büyük çadırın altında toplanan milli
kimliğin birleştirici özelliği vardır. Çadırın altındaki toplumlar aralarındaki
farklılıkları birbirlerini tamamlamada kullanırlar ve güçlerini birleştirirler.
Bu milli çadırda yırtıkların yaratılması farklılıkların uzlaştırma niteliğini
yitirmeleri sonucunu doğuracaktır. Varılacak noktada çatışma onun yerini
alacaktır ve milli gücün direnci kırılacaktır.

Bugün
yapılan budur. Osmanlı’dan bu yana yıpratılmasına rağmen Türk milliyetçiliği
birleştiricilik çabasındadır. Böyle olduğu halde faşizmle birmiş gibi anıldığı
için toplumsal bir hastalık olarak gösterilmektedir. Türkler etnisiteyi
başkalarından öğrenmişlerdir. Hasım ve karşıt karakterli etnisiteye yabancı oldukları
halde Türklerin, işitenlerin üzerinde ürküntü yaratan katı milliyetçiler
oldukları yalanları bolca kullanılmaktadır.

Geçmişten
beri dünyanın kaynaklarını sömüren Batı ülkeleri girdikleri ülkelerin yer altı
ve üstü kaynaklarının olduğu kadar milliyet ve etnisite haritalarını
çıkarmaktadırlar. Esasen antropoloji, arkeoloji gibi insan temelli bilimlerde
ülkemizin Batının çok gerisinde olmasından dolayı Türkiye’ye yöneltilen olumsuz
propagandanın etkilerine karşı çıkılmakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Ayırımcılığı
yenilir-yutulur hale getirmek için “positive discrimination” deyimini yaratan
Batı, bize yönelttiği anlamdaki milliyetçiliğin de, etnikçiliğin de çıkış
noktasıdır. Dil bilimci Ali Tayyar ÖNDER’in dediği gibi “Batı’yla oturduğumuz
tüm platformlarda en büyük zaafımızı teşkil eden hadise –Türkiye’nin etnik
mozaik olduğu- iddiasıdır.” Milliyetçilik ve etniklik konusunda korkulacak
olanlar bizzat kendileri oldukları halde Türk milliyetçileri iftiraların hedefi
olmaktadır.

Türkiye’yi
demokratlaştırma, tarihiyle barıştırma başlıkları altında parlak sloganlarla
ortaya çıkan her hareket ilk aşamada milliyetçiliğe saldırmaktadır. 2000
yılında büyük kampanya desteğiyle ortaya atılan Kars Kent Kurultayı’nda da aynı
durum yaşandı. Ermeni milliyetçileriyle etkinliği düzenleyen yerli dünya
vatandaşları (!) bütün hatlarıyla Türk milliyetçiliğini küçük düşürmeye
çalıştılar. Davetli Ermenistan temsilcilerinin iftiralarını seslendirmelerine
fırsat verdiler. Türkiye’nin ancak son yıllarda uygarca davranmaya başladığını,
ülkelerininse Türklere hep dostça yaklaştığını iddia ettiler.












































Bugün
en çarpıcı haliyle; Türkiye’nin birlik ve beraberliğini amaç edinenler,
“Kürdistan” emeli peşinde koşanlar ve onların destekçileri tarafından
milliyetçilikle suçlanıyorlar. Bu çevrelerin durup nasıl bir ikiyüzlülük
içerisinde olduklarının dışarından ne kadar sırıttığına bir bakmalılar. Çünkü
yerlere göklere sığdıramadıkları Kürdistan Bölgesel Yönetiminde bir tek
kimsenin çıkıp; “ben dört parçanın birleşmesine karşıyım” demesi halinde neler
olacağını bir düşünsünler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet