TÜRK
MİLLİYETÇİLERİNİN MÜCADELESİ
 

İLETEN : EBRU GÜZEL




Türk milliyetçiliği,
Türk milletinin tarihi misyonunu günümüze taşıyan en kuvvetli ideolojidir.
Yarınları inşa edip Milliyetçi Büyük Türkiye’yi de kuracak olan irade, Türk
milliyetçiliği iradesidir.


Bu durum Türk
milliyetçisi olduğunu söyleyen kişilerin ve kurumların daha titiz, daha
bütünleştirici ve daha stratejik tutumlar sergilemesini gerekli kılmaktadır.


Milletin derdini
bilmek, o dert ile dertlenmek, varlığını var olduğu milletine adamak, Türk
milliyetçiliği kültürünün toplumsal hafızadaki karşılığıdır. Bu karşılık,
karşılıksız ama kararlı, beklentisiz ama istikametli bir mücadeleyi gerekli
kılar.


Tarihte de hep öyle
olmuştur.


Mesela “Kürşad” der,
Atsız:


“Kürşad ne büyük
ülkeler almış, ne yüksek kanunlar koymuş, ne de yoksul milleti zengin etmiştir.
Fakat bununla beraber o cihan tarihinin, hiç şüphesiz birinci kahramanıdır.
Tarihin herhangi bir yaprağına sıkışmış birkaç satırlık malûmattan Kür Şad’ın
büyük rolünü çıkarabilmek güçtür. Bunun için, büyük şöhretlilerin yanında bazen
ünsüzlerin de pek büyük fedakârlıklar yapabileceğini düşünmek lazımdır.”


Ve ardından milletin
için kendini feda etmeyi Kürşad’ın şahsında şöyle ifade eder:


“Tarih, adını bile
bilmediğimiz birçok kahramanlar yetiştirmiş olabilir. Irak cephesinde, tek
başına bir İngiliz süvari alayıyla çarpışmak cesaretini gönlünde bulan topal
bir Türk piyade neferi gibi bir millete şan verecek erler bulunur. Fakat zaman
ve mekân şartlarını da nazarı dikkate alınca bunlardan hiçbirinin Kürşad’a
yetişemeyeceği teslim olunur. Arkasını kendi ordusuna veya ülkesine dayayınca,
birkaç misli düşmanla çarpışmak, herkes için olmasa bile, yapılabilecek bir
kahramanlıktır. Kendi menfaatini millî menfaatle birleştirerek mevki ve şeref
için kabadayılık edecek insanlar da çoktur. Fakat ne mevki ne de şerefi düşünmeden,
sırf millet için ve kendi kanı pahasına başkasını tahta çıkarmak üzere çekilen
kılıcın sahibine saygı ile baş eğmek lâzımdır.”


Evet.


Tarihin sayfaları
meçhul kahramanlarla ebedîleşmiş; nice ülkü devlerinin adı mezar taşına
nakşedilirken veya mezar taşı bile dikilememişken, onları meçhuller kollarına
almış, sonsuzluğa nakşetmiştir.


Çünkü insanlığın
kaderine tesir eden gerçek kahramanlar, milliyetçileri; kasvetli bulutlarla
kaplı ufuklarda birer güneş gibi doğmuşlardır.


İşte bu zor günler,
yeniden o adsız sansız Türk milliyetçileri sayesinde bir kez daha diriliş
muştusunu sunacaktır.


Ama biline ki
milliyetçilerin milletinin kaderi ile hemhal ettikleri ülküleri hakim olmazsa;
“hicran içindeki gönlümüzün en son durağı hüsran olur” endişesi göz ardı
edilmemelidir.


 Onun için olsa gerek ki Alparslan Türkeş,  1985 yılında cezaevinden çıktığında “Nerede
kalmıştık?” anlayışı ile yeniden yola revan olurken çektiği çileleri, gördüğü
işkenceleri unutacaktı.


Evet, kaderini milletin
kaderine bağlamış, milletinin mutluğunu kendi mutluluğu olarak görmüş bir
hareketin liderinden başka bir yaklaşım beklenemezdi.


Nitekim o zor
dönemlerde 12 Eylül’ün silindiri altında tar-umar olmuş bir hareketin
mensupları ümitsizlik girdabında kıvranıp tam da havlu atacakken o ses yine
devreye girecek ve “Kafamı bozmayın liselilerle yeniden başlarım.” diyecekti.


Ömrü sürgünlerle,
hapislerle, işkencelerle, kadir bilmezlerin ihanetleri ile geçen ve her
defasında da aynı iman ile koşan bir Başbuğ; emaneti, Türk Milletinin vefa
sahibi evlatları ülkücülere bırakarak ve bağımsızlık ateşini yakarak at üstünde
ölen yiğit gibi; Afşinlerin, Yamtarların, Alparslanların, Kürşatların uçmağına  gidecekti.


Ve bugün…


Varlığını milletine
adamış bir hareketin mensupları özellikle de yine Başbuğ’un ifadesi ile “Ülkücü
Aydınlar Kadrosu kalkınmanın temel harcı olacaktır.”  anlayışı mukabilinde milliyetçi münevverler,
ülkülerin bugünü ve yarını adına fitneye kapıları kapatarak çözüm dolu somut
yaklaşımlar ortaya koymaktadır/koymalıdır.


Özellikle, her tür
siyasal beklenti ve kaygıdan uzak durarak, Türk Milliyetçiliği fikrinin, Milli
Ülkülerin yeni nesle aktarımı vazgeçilmez bir öncelik olmalıdır.


Bu husus hep diri
tutulmalıdır. Yine Hüseyin Nihal Atsız’ın “Türkçülük ülküsü, bizden amansız bir
vazife ahlakı istiyor.”  dediği gibi, bu
vazife arınmış bir gönül ve inanmış yüreklerle yapılmalıdır.


Atsız bu düşüncesinin
gerekçesini şöyle izah eder:


“Türkçü, milletine bir
hizmet yaparken bunu beğenilmek için değil, bunu vazife bildiği için yapar ve
yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanı bilinmeden ölüp mezarsız yatan
şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir.”  Bu milli ülkülerin beklentisizliğini ortaya
koyan bir anlayıştır.


İşte bu sebepten dolayı
Türk milliyetçileri, devletin bekası ve milletin ikbali doğrultusunda hareket
ederler.