Cahiliye dönemi kabileciliğini; ırkçılık; ırkçılığı da milliyetçililik
kavramlarının yerine koymak, kasıtlı bir
davranış değilse, câhiliye dönemini hatırlatan algılama hatâsıdır. 
‘Kafatası milliyetçiliği’ diye bir kavram uydurup, milliyetçiliği karalamak
ise, üzerine; sevmediği kişinin adını yazdığı boks torbasına yumruk sallamaya
benzer.

Bu kelime ve kavramları kullanmak isteyenlere, herkesin anlayabileceği
şekilde târiflerini verelim. Verilim ki hiç kimse, vatanını ve milletini seven
ve bu sebeple ‘milliyetçi’ olarak vasıflandırılan kişileri rencide edecek
hatâlara düşmesin. Ki, rencide edilecek o kişiler, ülkemizde kahir ekseriyet
oluşturmaktadır.

Kabile: Aynı soya mensup aileler topluluğudur. Boy ve aşîret anlamında
Arapça çoğul isimdir. Aynı atadan gelen ve birbirlerine yalnızca kan bağıyla
bağlı bulunan insan toplulukları ‘kabile’ olarak anılır. Burada, insanları
birbirine bağlayan başkaca bir unsur yoktur. Aynı dili konuşsa, aynı inanca
sâhip olsa bile insanlar, aynı kabilenin mensubu sayılmazlar. Tarih ve kültür
birliğinin de kabile kavramı ile bağlantısı yoktur. Dolayısıyla kabile
kelimesi, millet kelimesinin karşılığı değildir. O halde, kabilecilik de
milliyetçilik değildir.

Kabilecilik, Araplarda câhiliyye döneminde vardı. Bir kabileye mensup
insan, başka bir kabileye mensup insan tarafından dövülse, yaralansa veya
öldürülse; dövülen, yaralanan veya öldürülen kişinin kabilesine mensup kişiler,
o kişinin haklı veya haksız olmasına bakmaksızın mutlaka intikam alma yoluna
giderlerdi. Bu sebeple, Arap kabileleri arasında kavgalar, kan dâvâları,
intikam saikı ile öldürmeler hiç eksik olmazdı. İnsanlığı nûra gark eden
İslamiyet, işte bu sebeple Kur’an-ı Kerim’in Hucurat Suresi 13. âyeti
aracılığıyla kabileciliği yasaklamıştır. Yasaklanan kabile kavramı değil,
kabileciliktir. İnsanlar, belli bir kabileye mensup olabilirler. Günümüzde
belli bir millete mensup olabildikleri gibi.

Kavim: Kelimenin aslı ‘kavm’dir. ‘İnsan topluluğu, halk ve
hısım-akraba’ anlamındadır. Arapça çoğul isim olan kavm kelimesi, 20. yüzyılın
başlarında Arapçada ve Türkçede anlam kaymasına mâruz kalmış ve bir sosyoloji
terimi hâline gelmiştir. Kelime, aslında ‘millet’ ve ‘ırk’ anlamına gelmediği
halde, modernleşmeyle birlikte milliyetçilik akımının güçlendiği dönemde, başka
bir kelime bulunamamış veya türetilememiş, kavim kelimesine, ‘millet’ ve ‘ırk’
anlamları yüklenmiştir.

Kavim, kendi mensuplarına sosyal kimlik kazandırır. Din, dil, tarih, örf ve
âdetler, ahlak, vatan gibi kavramlar, bu kimliğin unsurları arasındadır.
Kavmiyetçilik duygularının güçlü olduğu bir toplumda ortaya çıkan İslam dini,
kavim kimliğini dışlamamış fakat bu kimliğe üstünlük atfedilmesinin doğuracağı
olumsuzluklara karşı tedbirler almış, sosyal ve kültürel farklılıkların bir
arada korunması tavsiyesinde bulunmuştur.

Irk: Hareket edebilen bir canlıya ait özelliklerin genel adıdır. Aynı
ırka mensup canlıların yalnızca birbirleriyle çiftleşmesi şartıyla bu
özellikler sonraki nesillere intikal eder. Montofon veya Holştayn inekleri bol
süt verir. Bu, ırka dayalı bir özelliktir. Arap atları hızlı koşarlar, yarış
atı olarak kullanılırlar. Bu da ırkî bir özelliktir. Van kedisi, Sivas Kangal
köpeği, Afgan tazısı… Bunlar hep kendi cinsleriyle çiftleştiklerinde
özelliklerini korurlar. Farklı ırklarla çiftleşmeler olursa, ırka dayalı
özellikler büyük ölçüde kayba uğrar, devam etmez ve bir müddet sonra tamamen
kaybolur.

Irk kavramı, insanlar için geçerli değildir. Aynı ırka mensup kişilerle
çiftleşseler bile, babanın özellikleri evlada geçmez. Zeki bir babanın evladı
gabî, akıllı bir annenin kızı geri zekâlı, güçlü-iri yapılı bir babanın oğlu
çelimsiz, mâvi gözlü sarışın bir annenin kızı esmer olabilir. Buna rağmen,
insan ırkı ile ilgili çalışmalar vardır ve tamamen antropoloji ilminin
konusudur. Millet ve milliyetçilik kavramı ise sosyoloji ilmini ilgilendirir.
Sosyal antropoloji olarak bir ilim dalı var ise de bu ilim dalı; insan türünün
başlangıcı, oluşumu, gelişimi; insanın biyolojik evrimi teorisi, ırkların
doğuşu, yayılışı ve fizikî özellikleri ile toplumların ve kültürlerin oluşum,
gelişim ve değişimi konuları ile ilgilenir. Çağımızda yaşamakta olan
toplumların ve bu toplumdaki değişik kesimlerin yaşayışları; kültür-kişilik ilişkileri
ile sosyal değişme ve gelişmede etkili olan faktörleri ortaya çıkarmaya yönelik
araştırmalar da yapar.

Irkçıların, kendi ırklarını üstün, diğerlerini hakîr gördükleri iddia
edilir. Böyle düşünenler de, böyle düşünüldüğünü zannedenler de yanılgı içerisindedirler.
Çünkü yeryüzünde saf ırk diye bir şey kalmamıştır. Irkçılık düşüncesinin
temsilcileri olarak tarihte Adolf Hitler ve Benito Mussolini gösterilebilir.
Günümüzde ise İsrail’de ve İslamiyet’in yasaklamasına rağmen Suudî Arabistan’da
kendi ırklarının üstün olduğunu iddia eden insanlara rastlanabilmektedir.

Tarih boyunca Türklerde ırkçı düşüncelere hizmet edilmemiştir. Türk ırkının
yüksek bir ırk olduğunu iddia edenler ve ırkı ile övünenlere rastlanıyor olsa
bile, onlar, bilmediğini de bilemeyenlerdir. Onları dışlamak, aşağılamak,
ayaklar altına almak yerine, eğitmek, bilgilendirmek mecburiyetimiz vardır.
Günümüzden çok değil, 40-50 yıl önce Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin bâzı
eyâletlerinde zenciler ikinci-üçüncü sınıf insan muamelesi görürlerdi. Bu gün
gelinen noktada, bir zenci, ABD Başkanı olabilmiştir. Bu gelişme sâdece ABD’de
değil, dünyanın her tarafında gözlemlenebilmektedir.

Türkiye’de ırk kavramı ile ilgili ilmî çalışmalar yapılmıştır. Yalnızca
‘ilmî çalışmalar’… O kadar… O çalışmalarla yararlı bir bilgiye ulaşılamayacağı
anlaşılınca çalışmalara devam edilmemiştir.

Kafatasçılık: İnsanların kafatası ölçülerine bakarak mensup olduğu
ırkı belirlemek maksadıyla yapılan ilmî çalışmalardır. O çalışmalarla da kesin
sonuçlara ulaşılamayacağı anlaşıldığından çalışmalara son verilmiştir.

Türklerde ırkçılığa, kafatası ölçülerine dayalı bir milliyetçilik anlayışı
tarihin hiçbir döneminde olmamıştır. Eğer olsaydı; 300 yıl 500 yıl Türk
hâkimiyetinde bulunan bölgelerde, Türk olmayan bir tek kişi bile kalmazdı.
Hatta Türkçeden başka bir dil konuşan, Türk kültürü dışında bir kültürü yaşayan
insanlara da yaşama hakkı tanınmazdı. İngiliz’in 50 yıl bile kalmadığı
Avustralya’da İngilizce konuşuluyor, Hindistan’da trafik, soldandır. Kıbrıs’ta
da öyledir. Osmanlı ise gittiği yerlere kültürünü değil, ancak Türk-İslam
medeniyetini götürmüştür. Çünkü Türklerin vücut dokularında ırkçılık geni
yoktur. ‘Keşke olsaydı’ diyenler bulunabilir. Fakat Cenab-ı Allah, onların bu
yöndeki dualarını kabul etmemiştir.

NETİCE:

Türk milliyetçiliği
kültür tabanına oturtulmuştur. O tabanda etnik köken, ırkçılık, kabilecilik
yoktur. O halde, ‘kabile milliyetçiliği’, ‘kafatası milliyetçiliği’ gibi hayalî
kavramlar üzerinden temiz ve pak milliyetçilik kavramını itibarsızlaştırmaya
çalışmak, yanlıştır. Türkiye’de ancak Türk olmayanların milliyetçiliği
ülkemizin bölünmez bütünlüğüne zarar vereceği için hoş karşılanamaz.






























Türk
milliyetçiliğinin tabanında; dil vardır. Din vardır, tarih vardır, kültür
vardır. Büyüklere saygı-küçüklere sevgi, vatanseverlik duyguları, efendilik,
nezâket, çalışkanlık, dürüstlük, insanlığa hizmet anlayışı ve akla gelebilecek
her türlü üstün vasıflar, insanı insan yapan, eşref-i mahlûkat derecesine
yükselten özellikler vardır. Bu özelliklerini geliştiremeyenlerin veya yeterli
ölçüde sâhip olamayanların eğitimlerine katkıda bulunmak, daha akıllıca bir
harekettir. Adına ‘milliyetçilik’ denmese bile vatan ve millet için çalışan
insanların görevi budur. Bu olmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet