ATATÜRK & MİLLİYETÇİLİK & CUMHURİYET REJİMİ & KUVAYI MİLLİYE

MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK’ÜN ORDU-SİYASET İLİŞKİSİNE BAKIŞI

E-POSTA : solak81@outlook.com

27 Mayıs
1960 devriminin 58. yıldönümündeyiz. Neden bir devrimdir?” sorusuna yanıt
aramayacağım. Yanıtını aradığım soru: “ordu mensubu siyasetle ilgilenmez ve
hükümet işlerine karışmaz mı?” Bu soruya Atatürk üzerinden yanıt vereyim.

Bağımsız
devlet, bağımsız ekonomi fikirlerinden dolayı saraydan uzaklaştırmak için Şam’a
sürülen Atatürk, Vatan ve Hürriyet cemiyetini kurar. Selanik’te de şubesini
açarak buraya Selanik’e tayin için uğraşır ve gider.

Atatürk,
2. Abdülhamit’in üzerine yürümek istedi.

Gazeteci-yazar
Taylan Sorgun “Devlet Kavgası (İttihat Terakki)” kitabında Fahrettin Altay
Paşa’nın anlatımıyla Atatürk’ün “işte şimdi başlıyor”  dediğini nakleder. Dahası Atatürk amacını
şöyle açıklar:

“Selanik’e
tayin edilip sonra oradan teşkil edilecek bir orduyla İstanbul üzerine
yürümek.” Padişahı devirmek yetmezdi. Atatürk 2. Abdülhamit’in devrilmesine
odaklanıp Meşrutiyet’in ilan edilmesine odaklanılan anlayışı şöyle
eleştirmişti:

“Mesele
sadece Hürriyet’in ilanı ise bu yalnız başına bir şey değildir. Bunu yeni iktisadi
vaziyetler, yeni düşüncelerle beraber hale getirmek lazımdır. Bunların hepsini
biraraya koyduğumuz vakit belki elimizdekini kurtarabilmemiz mümkündür. Ama
mutlaka birşey kurtarılacaktır. Bu ne olacaktır, ne olabilecektir? Gördüğüm bir
taraftan inkılap düşüncesi bir taraftan yılgınlıktır. Siz yılgınlığın farkında
değilsiniz. Görünmese de var…İlan-ı Hürriyet’ten sonrası için iyi düşünmek
lüzumludur.”

O “yeni
bir idare” diyordu ve bu idare Cumhuriyet’in kurulmasıyla sonuçlanmıştı. Ordu
ve hükümet arasındaki ilişkiye dair fikri Harp Akademisi 1. sınıftayken bir gün
yine kapitülasyonların zararlarından bahsederken 2. Abdülhamit’in hafiyelerince
gözaltına alınarak Yıldız’daki mahkemeye götürülür. Mahkeme heyeti sorar:

“Siz
askersiniz. Kapitülasyonları tenkit etmişsiniz. Siyasete karışamazsınız. Neden
öyle konuştunuz?”

Atatürk
ise sırf asker işin içinde olduğu için 27 Mayıs 1960 Devrimine “darbe”
diyenlere de yanıt verircesine şöyle konuşur:

“Erkânıharp
[subay] olacağız. Bir kumandan memleketinin siyasi ve iktisadi meselelerini
bilmezse harpte muvaffak olamaz” diye yanıtlayarak mahkeme heyetini ikna etse
de  11 Ocak 1905’te Harbiye’den mezun
olduktan sonraki günlerde yine gözaltına alınarak mahkemeye çıkarılır. Mahkeme
heyetinin “siyaset yapmak” ile suçlamasına şöyle yanıt verir:


‘Memleketin vaziyeti iktisadiyesi aynı zamanda siyasi hali de bizim
vazifemizdir. Çünkü harpler artık siyasi ve iktisadi karakterlerini bütün
vaziyetiyle ortaya koymaktadırlar. Meseleyi sadece vuruşmak olarak gören,
memleketin siyasi iç vaziyetiyle ve tabii iktisadi vaziyetiyle münasebet
kurmayan zabitanın muvaffak olması kabil değildir. Bana siyaset yapıyorsunuz
ithamında bulunuyorsunuz. Hayır, bu siyaset yapmak değildir. Siyaset yapmak
ayrı şeydir, memleketin vatanın umumi halini bütün meseleleriyle görmek ayrı
şeydir…’

‘Memlekette
yabancı nüfuzu hâkimdir, demişsiniz.’

‘Memleket
yerine ben ‘vatan’ demeyi tercih ediyorum. Avrupa’nın müdahaleleri iktisadi
vaziyetimizden dış vaziyetimize kadar bir müdahale olduğu belli değil midir? Böyle
bir vaziyeti herhalde biz ortaya çıkarmadık. Böyle bir vaziyet yeni de
değildir. Ama istikbalimiz bu vaziyetin tehdidi altındadır.’ ”

Ordu,
parti işlerine karışmamalıdır ama tehlikeye karşı dikkatli olmalıdır.

İttihat
ve Terakki içindeki eleştirileri iki cemiyetin birleşmesinden bir süre sonra
yeniden şekillenen İttihat ve Terakki programına değil bazı yöntem ve siyasi
uygulamaya yöneliktir. Atatürk, cemiyetin bir toplantısında ordu üyeleri ile
cemiyetin birbirinden ayrılmasını, herkesin kendi görevini yapmasını söylediği
vakit öteki delegeler “ordu mensupları vatan meseleleriyle münasebet içinde
olmamalımıdır?” diye sorarlar. Ordu ile hükümet ve subayların siyasetle
ilişkilerine dair şu yanıtı verir:

“Ordu
mensuplarımızın vatan meselelerini düşünmeleri tabidir. Buna bigâne kalamazlar.
Fakat fırka meselesiyle bunu ayırmak lüzumu vardır. Vatanın tehlikeye düşmesi
halinde şayet memleketi idare edenler vazifelerini yapmıyorlarsa yahut kendi
mevkileri için ihanet içindelerse o takdirde ordunun vaziyet alması da
ötekinden ayrı meseledir.

“Meşrutiyet
için gösterdiğimiz gayret ve hareketle kısa bir müddet önce vuku bulan gerici,
mürteci isyana karşı aldığımız vaziyet de aynı şekilde mütalaa edilmelidir.
Buna müsaade edemezdik. Yine de vatanın tehlikeye düşmesiyle böyle isyanlar
karşısında sessiz kalınması gibi bir durum bahis mevzusu olamaz. Ama demin de
ifade ettim ki fırka meselesiyle bunları birbirinden ayrı tutmak icap eder.”

Görüldüğü
gibi çok Atatürk çok net. Memleket ne olursa olsun siviller çözüm üretsin”
demiyor. Vatan tehlikeye düşünce, özgürlükler elden gittiğinde yöneticiler
görevini yapmıyor veya ihanet içindelerse sivillerle beraber ordunun müdahil
olmasını savunuyor. Hatta padişahı indirmekten bahsediyor.

Kanaatimizce
bir hareket ordudan geldi diye “darbe” olmaz. Önemli olan vatanın,
özgürlüklerin önemli ölçüde tehlikede olup yöneticilerin tepkisiz, onaylar
hatta ihanet içinde olmasıdır. Dahası askeri müdahalenin özgürlükleri, üretimi
geliştirme yönünde ilerici nitelik taşıması onu devrimci kılar. Zaten böyle bir
durumda ordu halk tarafından göreve çağrılır. Aslında ordunun müdahil olması
halkın da müdahil olmasıdır. Böyle bir durumda zaten tek başına ordu hareketi de
olmayacaktır. 31 Mart Vakasını bastıran ordunun komutanlarından biri
Atatürk’tür ve bu ordu İstanbul’a girdiğinde halk tarafından coşkuyla
karşılanıp yiyecek ve içecekler sunulmuştur.

27 Mayıs
da ordu-halk işbirliğiyle gelişmiştir.

Tarihçi-yazar
























































































Mustafa SOLAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir