Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Dr. Yaşar SEMİZ (*)

Milli Mücadele’nin iki büyük kahramanı,
Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir Paşa, yakın dönem Türk tarihinin en zor
zamanlarında büyük bir başarıya ve dostluğa imza attılar. Bu başarı ve
dostluğun menşei II. Meşrutiyet dönemine kadar geri gider.

Mustafa Kemal (Atatürk) 31 Mart vak’ası
üzerine İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun Yeşilköy’de duraklaması sırasında
Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Selahattin Adil gibi sonradan birlikte çalışma
imkânı bulduğu aydınlarla tanıştı. Tanışıklık Birinci Dünya Savaşı’nın
hazırlıkları sırasında dostluğa dönüştü. O sırada Kâzım Karabekir, Harbiye
Nezareti İkinci Şube Müdür Yardımcılığı[1] görevine atanmıştı. Bu dönemde
Mustafa Kemal (Atatürk)ün Kâzım Karabekir’e yazmış olduğu mektup bu dostluğu
ortaya koymaktır. Mektup Mustafa Kemal’in İkinci Şube Müdürlüğüne daha önce
yazmış olduğu bir yazının yanlış anlaşıldığını dostça bir uyarı ile bildiren
Kâzım Karabekir’in mektubuna cevap ve yanlış anlaşılmanın izahı doğrultusunda
olup şöyle başlamaktadır.

“Kardeşim Kâzım Karabekir Bey, Mektubunuzu aldım. İkinci Şube Müdür
Muavinliğine atanmamızdan gerek size ve gerekse orduyu tebrike layık görürüm.
Mektubunuzdan, bildirdiğiniz içten yakınlıktan pek sevindim. Son olarak
yazdığım bir iki yazımın müdür beyleri pek kızdırmış olduğunu bildirerek beni
uyarmış olmanıza da teşekkür borçluyum…

Şurasını da ilave edeyim ki, değil böyle görev yolunda ve hatta her
çeşit davranışta kişisel onurunu korumada fedakârlıktan çekinmeyeceğim için siz
kardeşimden yardım görmeseydim dahi bu hususta bu yönden ben savunmamı
sürdüreceğime şüphe buyurmayacağınızı sanırım. Ama orduya hizmet ve bu suretle
vatanın iyiliğine dönük olacak çalışmaya katılmaktır… Yüksek saygılarımın iyi
kabulünü rica eder ve gözlerinizden öperim.”
[2]

Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa arasındaki
dostluk I. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında da pekişerek devam etti. Gerek
Atatürk ve gerekse Kâzım Karabekir Paşa I. Dünya Savaşı öncesinde Alman
subaylarının etkisi altındaki Enver Paşa ve arkadaşlarının ısrarla savaşa girme
arzularına karış çıktılar. Ancak başaramadılar. Bunun üzerine her iki komutan,
I. Dünya Savaşı’nda, çeşitli cephelerde görev alarak vatana faydalı olmanın
uğraşı içerisine girdiler. Bu gaye ile Kâzım Karabekir, İran, Irak ve Kafkasya
cephelerinde görev aldı. I. Dünya Savaşı’nın sonunda Rus ve Ermeni mezâlimine
maruz kalan Doğu vilayetlerinin yanı sıra, Rusların elinde bulunan Kars ve
Gümrü’yü kurtaran muzaffer bir komutan unvanını aldı. Ancak mütarekenin
imzalanmasından sonra Tebriz’de bulunan kolordu karargâhının lağv edilmesi
üzerine İstanbul’a dönmeye karar verdi. Gelirken Batum depolarındaki bir çok
sahra Japon topu ve mermisini Reşit Paşa Vapuru ile Trabzon’a getirdi[3]. Paşanın bu
davranışı daha sonra başlatılacak Milli mücadelenin ilk adımlarından biri oldu.
28 Kasım 1918’de de İstanbul’a geldi, Büyükdere açıklarında, İstanbul’u işgal
eden İngiliz ve Fransız gemilerinde bayrakların göndere çekildiğini görünce
dayanamayarak “Tek dağ başı mezar oluncaya kadar düşmanla mücadele ederek
istiklalimizi kurmaya vicdanıma karşı ahd ettim. Ya istiklal ya ölüm”[4] diyerek
kendi kendisine haykırdı.

I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale zaferinin
mimarı M. Kemal Paşa ise, Mondoros Mütârekesi arefesinde Yıldırım Orduları Grup
Komutanlığı görevini ifa ediyordu.

2 Ekim 1918’de Mütareke metni kendisine
tebliğ edilince o da Kâzım Karabekir Paşa gibi mütârekenin çok müphem bir
şekilde ele alınmış olduğunu, galip devletlerin bütün arzularına uymak zorunda
kalınacağını belirterek karşı çıktı. Ancak İstanbul Hükümeti Tebriz’deki
kolordu karargâhı gibi Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı lağv edince Mustafa
Kemal da İstanbul’a dönmek zorunda kaldı. İstanbul’a geldikten sonra bir
motorla Sirkeci’ye giderken bütün ihtişamıyla Dolmabahçe önlerinde demirlemiş
işgal kuvvetleri donanmasını görünce üzüntüsü ve kararlılığı “Geldikleri gibi
giderler” [5]
cümlesiyle ifade etmiştir.

Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa bu durum
karşısında ne gibi önlemler alınması gerektiğini tespit etmek için ayrı ayrı
yoğun bir kulis faaliyetine girdiler. Bu faaliyetlerinin sonunda İstanbul’da
daha fazla kalmanın yersiz olduğu, Türklüğün mukadderatının içine düşürüldüğü
bu uçurumdan kurtarılması için tek çıkar yolun Anadolu’ya geçmek olduğu
kararına vardılar. Bu gaye ile Kâzım Karabekir Paşa yakın dostu Harbiye
Nezareti Müsteşarı Miralay İsmet İnönü’den kendisini derhal Anadolu’ya
göndermesi ricasında bulundu[6].
Karabekir Paşa aynı isteği 1 Aralık 1918’de Cevat (Çobanlı) Paşa’ya, 10 Nisan
1919’da da Fevzi (Çakmak) Paşa’ya iletti[7].

Karabekir Paşa, görevlendirmenin
yapılmasından sonra 11 Nisan 1919’da 15. Kolordu Komutanlığına atanmasından
dolayı, hem teşekkür, hem de veda etmek için dönemin Sultanı Vahdeddin’in
huzuruna çıktı[7].
Ardından da Şişli’de ki evinde Mustafa Kemal Paşa’yı ziyarete gitti. Bu ziyaret
sırasında Karabekir Paşa, Anadolu’ya geçmek istemesinin sebebini şu şekilde
açıkladı. “Şarkta Milli bir hükümet esasını hazırlamak ve ordunun kuvvetini
muhafaza ederek vahim sulh şartları karşısında milli istiklâlimizi kurtarmak
için mücadeleye girişmek… Muhtelif namlar altında oluşan teşekkülleri
birleştirmek medeni âlemin nazar-i dikkatini celbe çalışan erbâb-i hamiyetten
istifade etmek ve gerekirse milli bir hükümet kurmak” [8].

Karabekir Paşa bu hususlarda Mustafa Kemal
Paşa’nın da onayını aldıktan sonra Anadolu’da buluşmak temennisi ile Şişli’deki
evden ayrıldı. Bundan dolayıdır ki Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan hemen
sonra Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ile temasa geçti.
Mustafa Kemal Paşa’ya, 11 Haziran 1919’da İstanbul’a çağırılması ile ilgili
bilgiyi de ilk olarak Karabekir Paşa verdi[9]. Aynı tarihte Mustafa Kemal
Paşa’nın, Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiği mektupta İzmir’in işgal edildiği
ve Manisa’nın da işgal tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bildirildikten soma
işgalin protesto edilmesi istendi ve “Zat-ı alilerin bu fikirler etrafında
hassas ve müessir bulunmaları cihetle işin hüsnü idare ve muvaffakiyetinden
acizlerinin (benim de) inancım tam mevcuttur” dendi. Gelişmelerin genel bir
değerlendirmesinin yapılabilmesi için Amasya’da bir toplantının yapılması
önerildi.

Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın
önerilerini memnuniyetle kabul etti ve bir bakıma Anadolu’nun İstiklal
Beyannâmesi niteliğini de taşıyan 21-22 Haziran 1919 tarihli “Amasya Tamimi” ne
tereddütsüz destek verdi.

Mustafa Kemal Paşa ile Kâzım Karabekir Paşa
arasındaki dostluk, Erzurum Kongresi arifesinde doruk noktaya ulaştı. Mustafa
Kemal Paşa, Erzurum kongresinden önce 8 Temmuz 1919’da görevden azil
edileceğini öğrendi ve hemen aynı gece saat 10:50 de Harbiye Nezareti’ne, saat
11 den sonra da Padişah’a çektiği telgraflarla ordudan istifa etti[11].
İstifasında hareketlerinin İngilizler tarafından memleketin müdafası şeklinde
görülemeyerek hükümeten baskı altında tutulmasından duyduğu üzüntüyü belirtti.
Ve “Saltanata hilafete ve necip millete hayatının sonuna kadar bağlı”
kalacağını ifade etti[12].

10 Temmuz’da ise en yakınlarından biri olan
Miralay Kâzım (Dirik), Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gelerek “Paşam siz
askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra bu vazifeye devam imkânım
kalmadı müsaadenizle Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’dan askeri bir
vazife isteyeceğim. Evrakı kime teslim etmemi emrediyorsunuz” dedi[13].

İstanbul hükümetinin tutuklama emrini
çıkardığı, en yakınlarının bile kendisini terk etmeğe başladığı bir sırada
Karabekir Paşa, Atatürk’e “Kumandamda bulunan zabitin ve efrâdın hürmet ve
tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de bizim
muhterem kumandanımızsınız… Emrinizdeyim, Paşam..,” [14] diyerek
gerçek dostluğun en büyük örneğini gösterdi.

Erzurum Kongresi devam ederken 30 Temmuz 1919
günü Damat Ferit Hükümeti’nin Harbiye Nazırı Nazım Paşa, 15. Kolordu Komutanı
Kâzım Karabekir Paşa’ya şifreli bir telgraf çekerek Mustafa Kemal Paşa ile Refet
Bele’nin derhal tevkif edilerek İstanbul’a gönderilmesini istedi.

Telgrafın metni şöyleydi.

“Erzurum’da 15. Kolordu Komutanlığına

Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey’in Hükümet kararma muhalif fikir ve
hareketlerinden dolayı hemen yakalanması ve İstanbul’a gönderilmeleri
Babiâli’ce tensip olunup mahalli memuriyete lazım gelen emir verildiğinden
kolorduca da ciddi yardımda bulunulması ve neticeden malumat verilmesi rica
olunur.

Merkez Dairesi 2733

Harbiye Nazırı Nazım”

Babiâlı bu emri mahalli sivil idareye vermekle
yetinmeyip bu hususta Kâzım Karabekir Paşa’dan da yardım istedi. Çünkü Paşa
razı olmadıkça mahalli idarenin böyle bir tutuklamayı yapamayacağının
bilincindeydi.

Kâzım Karabekir Paşa, 30 Temmuz tarihli
telgrafa yine şifre ile şu cevabı verdi. “Erzurum, 1 Ağustos 1919, Harbiye
Nezaretine 30. 7. 1919 Merkez dairesi 2773 sayılı şifreye cevap. Mustafa Kemal
Paşa ile Refet Bey’in Hükümet kararına muhalif hal ve hareketlerinden dolayı
yakalanmalarıyla İstanbul’a gönderilmeleri hakkında mahalli memuriyete emir
verildiği için kolorduca ciddi yardımda bulunulması emir buyuruluyor. Hükümet
kararları ve siyasetinin ne olduğunu bilmiyorsam da Erzurum’da bulunan Mustafa
Kemal Paşa’nın fiil ve hareketlerinde vatan ve milletin maksat ve menfaatlerine
ve mevcut konulara muhalif sayılabilecek hiçbir hal ve hareketinin olmadığını
görüyorum… Mustafa Kemal Paşa gibi Memlekette namusuyla ve seçkin askeri
vatanseverlik ve hizmetleriyle tanınmış ve askerin de pek ziyade hususi
hürmetini kazanmış, bilhassa 20 gün evvel memleketin yarısına kumanda etmiş
olan hal ve hareketlerinde vatan ve millet menfaatlarına aykırı hiçbir şey
hissedilmeyen ve görülmeyen bir zatın tevkifine kanuni bir sebep olmayacağı
ve… halk ve ordu gözünde de iyi bir hareket olarak telakki edilemeyeceği için
kendisini tevkif ve kolorduca bunun için yardımda bulunulmasına halin ve
vaziyetin katiyen müsait olmadığını arz ederim”[15].

Mustafa Kemal Paşa Erzurum Kongresi
sırasındaki bu olayları daima teşekkür ve minnet, hisleri ile andı. Karabekir
Paşa’nın bu davranışını o dönemde kendisine kuvvet ve cesareti veren en mühim
hadise olduğunu anlattı[16].

Mustafa Kemal Paşa ile Kâzım Karabekir Paşa
arasındaki dostluk ve işbirliği Milli Mücadele süresince devam etti. Kâzım
Karabekir Paşa’nın 17 Eylül 1919 da Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği zata mahsus
telgrafa[17]
Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği cevapta dostluk ve yakınlaşmanın boyutu daha iyi
anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Paşa telgrafında Kâzım Karabekir Paşa’ya hitap
ederken “Muhterem Kardeşim, derin bir samimiyete dayandığından asla kuşku
duymadığım kanıtlarınızı açık ve kardeşçe bir dille bildirmiş olmanız kardeşlik
bağlarımızı pekiştirmiş ve yürekten sevindirmiştir” [18] der.

Bu dönemde TBMM de ise Atatürk tarafından
Kâzım Karabekir Paşa’nın kolladığını görüyoruz. Örneğin 22 Ocak 1921 tarihinde
Meclis’in gizli oturumlarında Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey ve arkadaşları
Kâzım Karabekir Paşa’yı önce Ermeni hareketi sırasında çok fazla kayıp verdiği,
daha sonra da Komünizm’e taviz verdiği gerekçesi ile suçladılar. Bunun doğru
olmadığını belirten Atatürk, Karabekir Paşa’yı savunarak “… Hüseyin Avni Bey
biraderimiz gayet mühim bir meseleye temas ettiler ki bunun hakkında hiçbir söz
söylemek istemiyorum. Fakat kendileri temas ettiği için heyet-i ali’nizden
zihinleri karışmış olanlar bulunabileceği için bir iki kelime ile izah etmek
istiyorum. Bir defa Kâzım Karabekir Paşa’yı içimizden tanıyanlar ve
tanımayanlar vardır. Paşa gayet zeki, ahlaklı, namuslu, fevkalade haluk,
namuskâr bir adamdır. Bunların fevkinde hasletleri vardır ki ilk temasa geldiği
vakit Hüseyin Avni Bey anlayamaz… ” dedi[19].

Milli Mücaadele yıllarında Atatürk’ün,
Karabekir Paşa’ya ne kadar önem verdiği o sırada Türkiye’ye sık sık gelen
Fransız gazeteci M: Berthe George Gaulis’in 1924’de yayınladığı ve bizzat
Atatürk’ten dinlediğini ifade ettiği yazıda şöyle ifade ediliyor. “Mustafa
Kemal solumdaki masa komşusunu göstererek konuşmaya devam etti. Bu da bizim
Kâzım Karabekir, Doğu Cephesi Komutanımız, şöhretini duymuşunuzdur…” Bir ara
İsmet Paşa’dan da bahseden Atatürk “İsmet Paşa’nın ateşli milliyetçiliğini
sadece Türkler değil, bütün Müslümanlar bilir. O hepimizin en iyi arkadaşıdır.
En büyük dostu, Kâzım Karabekir Paşa ile benim.” Dedikten sonra Karabekir
Paşa’dan bahsederken de “-Erzurum’a gelmeden önce benimle temaslarında, bu iki
kuvvetin Türk milletine saadet getireceklerine inanıyordum. Bu inancımdan ötürü
güvenim gayretim artmıştı. Milli hükümet kurulunca daha birçok kimseler
kararsızlık içinde bocalarken Kâzım Karabekir Paşa, zekâsı, cüreti ve askeri
değeri sayesinde bütün engelleri aşmıştı. Siyaset anlayışı, teşkilatlandırma
kabiliyeti sayesinde bir ordu kurdu ve başına geçerek doğuya doğru ilerledi.
Böylece bize Kars zaferini kazandırdı… Memleketin ücra köşesinde sağlam bir
düzenin kurulduğunu müjdeledi”
[20]
.

Milli Mücadele yıllarında Atatürk ve
Karabekir Paşa arasında gelişen dostluğu, o dönemin yakın görgü tanığı ve iki
Paşa’nın da dostu olan İsmet İnönü hatıralarında şöyle nakletmektedir. “Genç
zabitlik devrinde birbirlerine uzaktan bakarlardı. Ama Atatürk üçüncü Ordu
Komutanı iken İstanbul tarafından istifaya mecbur tutulduğu zaman Karabekir
Paşa’nın kendisine gösterdiği tutumdan ve yakınlıktan son derece mütehassıs ve
minnettar olmuştu. (Atatürk) bundan hep bahsederdi… Atatürk ordu kumandanlığından
istifa edip sivil olunca Karabekir onu Ordu Kumandanı iken nasıl bir hayat
içinde yaşıyor idiyse o hayat içinde yaşattı. Kendisi ordu kumandanı olduğu
halde, ordusuna “Atatürk’ün emrindesiniz” diye emir verdi. Kendisi de
Atatürk’ün emrindeymiş gibi ihtiram gösterdi. Ona hususi yaverler, vasıtalar,
otomobiller tahsis etti.

Ben Ankara’ya geldiğim zaman Atatürk,
Karabekir’i çok meth etti bana. Müteşekkir olduğunu söyledi, “Müstesna adammış”
dedi[21].

Atatürk ve Karabekir Paşa Milli Mücadele
yıllarında tam bağımsız milli egemenlik anlayışına dayalı Türkiye fikrinde
beraber oldukları gibi çağdaş ve laik Türkiye fikrinde de beraberdirler. Bu
konuda Atatürk’ün fikirleri herkes tarafından bilinmektedir. Kâzım Karabekir
Paşa da Laikliğe ve çağdaşlaşmaya karşı hareketleri “milli tarihimizi lekeleyen
milli bünyemize acı veren olaylar” olarak tanımlar[22]. Bir ara
kendisinin de “İrtica” ile suçlanarak cahil ve tutucu insanların peşinde
gidiyormuş gibi gösterilmesi üzerine 4. 4. 1939 tarihinde C. H. P grubunda
yaptığı bir konuşmada “bu memlekette irtica varmış… Böyle şey yok. Çıkarsa
önce biz kafasını ezeceğiz”
[23]
diyerek bu husustaki fikirlerini açıkça ortaya
koydu. Panislavizm, Pantürkizm ve Komünizm gibi düşüncelere şiddetle karşı
çıktı.

İki paşa arasındaki dostluk II. Meclis’in ilk
aylarında da devam etti. Atatürk kendisinin Meclis Başkanı olacağı bir ortamda
(13 Ağustos 1923’te bu göreve seçildi.) Kâzım Karabekir Paşa’nın da Başbakan
olmasını arzu ediyordu. Paşalar arasında 4-5 Ağustos 1923 tarihinde yapılan
görüşmeler bu talebin açık ifadesidir. Atatürk’ün bu husustaki düşüncesi
şöyleydi. “Başvekalet münhaldir (boştur) Fevzi ve Kâzım Karabekir Paşa ya da
Ali Fethi Bey’den birinin başvekilliği olması icap ediyor[24]. Fevzi
Çakmak Paşa esasen siyasetle uğraşmak istemediğinden, Ali Bey’de bu iş için
kendisini yeterli görmediğinden[25]
başvekil kabul etmek istemiyorlardı[26].
Bu durumda Atatürk, Karabekir Paşa’nın başvekilliği için kesin karar verdi.
Ancak Karabekir Paşa, Atatürk’ün bu teklifini o dönemlerden itibaren baş
gösteren ve ileride ayrıntıları ile ele alacağımız sebeplerden dolayı kabul
etmedi[27].

Büyük dostlukların kırgınlığı da büyük olur.
Atatürk ile Karabekir Paşa arasında Milli Mücadele yıllarında kurulan bu büyük
dostluk çağdaş Türkiye’nin kurulması yolunda yerini metodolojik fikir ayrılığı
ve kırgınlıklara bıraktı. Bu kırgınlığın sebeplerini dört ana başlık altoda
toplamak mümkündür. Bunlar:

1. Milli Mücadele yıllarında ortaya çıkan fakat o günün ortamında
fazla üzerinde durulmayan olaylar
[28],

2. İletişim Eksikliği; İletişimi bizzat engellemek isteyenlerin
varlığı,

3. Duygusal yaklaşım,

4. İnkılâbın (belli bir ölçüde ihtilal’ın) mantığı,

İletişim eksikliğinin önemli sebeplerinden
biri, Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa’nın (Aslında milli mücadelede birinci
derecede rol alan paşaların)[29]
birlikteliğini çekemeyenlerin müdahalelerinden kaynaklanmaktadır. Kâzım
Karabekir Paşa bu bağlamda Atatürk ile aralarına girenlerden bahsederken;
“Büyük inkılâpların hepsinde olduğu gibi bizde de bütün varlıkları, can ve
başları ile el ele verip çalışmış olan rical arasına bir takım tüfeyli
türediler girmiştir. Bunlar büyük zaferle hedefe varılarak tehlikelerin ortadan
kalktığını görür görmez iktidar mevkiindekilere sokulup yaranmak için tıpkı bir
kamanın bir cismi ikiye bölüşü gibi bizi birbirimizden ayırma faaliyetinde
bulunmuşlardır” der[30].
4 Nisan 1939 daki C.H.P. Grup toplantısında da aynı konuya değinirken hiçbir
şekilde isim zikretmemeğe özen göstererek şunları söyler; “Önce şunu arz edeyim
ki Atatürk’ü tanıyan, hürmet eden ve onunla beraber hayatını idam sehpasına
koymaya karar veren bir arkadaşınızı dinleyeceksiniz. Onun yüksek enerji ve
kabiliyetini ilk takdir edenlerden birisi olan Kâzım Karabekir’i samimiyetle
dinleyiniz. Samimi arkadaşımla arama giren asalakları maskeleri ile size arz
etmek isterim…”
[31]

Karabekir Paşa’nın Cumhuriyet’in ilanından
sonra rahatsızlık duyduğu diğer konular şu şekilde sıralanabilir. Müfettiş
olarak yaptığı teftişlerde harcırahının kesilmesi, teftiş için izin alma mecburiyetinde
bırakılması ve mektuplarının açılması[32]. Bu şikâyetlerin devam etmesi
Kâzım Karabekir Paşa’nın orduda ki görevinden istifade ederek milletvekilliğine
dönmesinde önemli rol oynadı. Paşa, Birinci Ordu Müfettişliği görevinden
ayrılmak talebiyle 26.10.1924 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma
Bakanlığına çektiği telgraflarda istifasının gerçeklerini şöyle açıkladı. “..
Bir yıllık ordu müfettişliğim sırasında gerek teftişlerin sonunda verdiğim
raporların, gerekse odumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum
tasarılarımın dikkate alınmadığını görmekle üzüntüm ve kederim çok büyüktür.
Üzerime düşen görevi milletvekili olarak daha çok vicdan rahatlığıyla
yapacağıma tam inancım olduğu için Ordu Müfettişliği görevimden çekildiğimi bilgilerinize
sunarım”[33].

Buna mukabil Atatürk, Karabekir Paşa’nın
istifa telgrafının altına kırmızı kalemle Paşa’nın ordudan ayrılmasını uygun
bulmadığını yazdı. Paşa’dan gelen rapor ve tasarıların hepsini görmek istedi.
Ve bunların hangi maddeleri üzerinde neler yapmış, hangi maddeleri üzerinde
işlem yapılmamış onları da dosyaları ile birlikte görmeğe karar verdi. Bu
notların altındaki tarih 28 Ekim 1924’tür[34] Atatürk’ün bu titiz
davranışına rağmen Karabekir Paşa’nın hâla istifasında direnmesi üzerine
Atatürk Kâzım Karabekir Paşa’nın raporları ve tasarıları Genelkurmay da ilgili
bölümler tarafından incelenmiş bunların kabul edilip uygulanabilecek kısımları
dikkate alınmış ve uygulanmıştır. Ancak uygulanması devletin gücü dışında
bulunan ya da bilimsel olmayıp kendi kuruntularına dayanan önerileri elbette
dikkate alınmamıştır. Kâzım Karabekir Paşa’ya raporlarından ve tasarılarından
dolayı bir takdirname verilmesi de gerekli görülmemişti” dedi[35].

Milli Mücadelenin önemli kahramanlarından Ali
Fuat Paşa’da, Karabekir Paşa gibi aynı konulardan dolayı rahatsızdır[36]. Bu sebeple
o da ordudan istifa etmiştir. Atatürk, orduda ki görevinden istifa etmeden önce
Ali Fuat Paşa ile ısrarla görüşmek istemiş[37], ancak görüşme üçüncü
kişilerin tutumundan dolayı gerçekleşmemiştir[38]. Ali Fuat
Paşa, Rauf Orbay’ın başbakanlıktan ayrılışı ile birlikte Meclis Başkanlığı
görevini bıraktı ve İkinci Ordu Müfettişi olarak Ankara’dan ayrılma kararını
aldı. Bu dönemde Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan bazı kimselerin, Atatürk
ile Atatürk’ün yakın dostu olan Milli Mücadele’nin önde gelen bazı subaylarının
arasını açmaya çalıştıklarını belirtmek için Atatürk’e şöyle bir soru yöneltti.
“… Bundan sonraki apotreslerin, emek ve himmet arkadaşların kimler
olacaktır.? Bunu anlayabilir miyiz”. ??Atatürk’ün bu soruya verdiği cevap
şudur. “Benim aportreslerim yoktur. Memleket ve Millete kimler hizmet eder,
likayat ve kudretim gösterir ise benim aportreslerim onlardır”[39].
Atatürk’ün, Ali Fuat Paşa’ya verdiği bu cevap, vefa, sadakat ve fedakârlık ile
örülü o çetin milli mücadele yıllarında, tüm varlıklarını paylaşmış onlar
arasında bir “kara kedi”nin girmiş olduğunu açıkça göstermektedir.

Erick Jan Zurcher eserinde, paşalar
arasındaki bu çekişmeyi değerlendirirken Milli Mücadele’de ikinci derecede rol
oynayan başta Kılıç Ali, (Çetinkaya) olmak üzere Recep (Peker), Yunus Nadi
(Abalioğlu) gibi kişilerin milli mücadele birinci derecede rol oynayan
paşaların arasını açmaya veya en azından onları geri plana atmaya
çalıştıklarından bahseder[40].
Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu isimlere İsmet İnönü’yü de ilave eder. Ve Paşaları
barıştırma gayretleri için “fakat böyle bir anlaşma hiç İsmet Paşa’nın işine
gelir miydi” sorusunu sorar[41].
Takrir-i Sükün yasası ile tekrar iktidara gelişini “evet bizce İsmet Paşa
rakiplerini, muarrizlarını bir daha başkaldırmamacasına yenmişti.” der[42]. Ancak
olayların gelişmesi İsmet İnönü’nün Paşaları karşı muhalif olmadığını
göstermektedir.

Nitekim Atatürk’e İzmir’de düzenlenen suikast
girişiminden sonra İnönü’nün başına gelenler, bu görüşümüzü doğrulamaktadır.
Karabekir Paşa Atatürk’e İzmir’de düzenlenmek istenen suikast olayından sonra
Ankara’da Afyon Mebusu Ali (Çetinkaya) başkanlığında kurulan İstiklal
Mahkemesi’nin direktifi ile polis müdürü Dilaver Bey tarafından tutuklandı.
Ancak dönemin Başkanı İsmet İnönü’nün müdahalesi ile serbest bırakıldı. Çünkü
Başbakan İsmet İnönü, Kâzım Karabekir Paşa’nın suikast olayına karışmış
olabileceğine inanmıyor ve Paşa’nın suçlanması olayının bir tertip olduğunu
düşünüyordu[43].
İnönü bu kanaatinde yalnız değildi. Örneğin suikast’dan sorumlu tutulan ve
yargılanmanın sonunda da idam edilenlerden biri olan eski Maliye Nazırı Cavit
Bey de suçlamaların “…meş’um bir latifeden başka bir şey olmadığı, bütün
mazlumların evvelden mahkum olduklarını ve ortada bir suikast varsa oda hükümet
ile polisin baştan aşağıya uydurdukları bir suikast olduğu..” düşüncesindeydi[44].

Ali Çetinkaya ise İnönü’nün tavır ve
girişimlerini mahkemenin kararına müdahale olarak değerlendirerek durumu o
sırada İzmir’de bulunan Atatürk’e bir şikayet olarak iletti; Atatürk’te o anki
ruh haletiyle Başbakan İsmet İnönü’yü bazı görüşmeler yapmak üzere İzmir’e
davet etti. İzmir’de yapılan görüşmelerden sonra Başbakan İnönü, Karabekir
Paşa’nın tutuklanması olayı karşısında sessiz kalmayı tercih etti[45]. Öte yandan
mahkemenin devamı müddetince daha sakin düşünme şansına sahip olan Atatürk,
Paşalar meselesine Başbakan’ın yanı sıra kamuoyunun duyduğu tepkiyi de göz
önüne alarak konuyu yeniden gözden geçirdi. Kâzım Karabekir Paşa’nın
sorgusundan hemen sonra Atatürk mahkeme heyeti ile Çeşme (İzmir)’de bir görüşme
daha yaparak Karabekir Paşa’nın da aralarında bulunduğu Paşaların serbest
bırakılmasını istedi[46].

Duygusal yaklaşıma gelince; bu durum
kendisini Cumhuriyet’in ilanı, Halifeliğin kaldırılması gibi önemli olaylarda
kendisini açıkça belli etti. Kâzım Karabekir Paşa Cumhuriyet’in ilanı ve
inkılâplar hakkında kendisine önceden bilgi verilmediğinden şikâyet etti. Belli
ki Karabekir Paşa’nın da aralarında bulunduğu milli mücadelenin öncüleri,
hükümetin devlet ve millet adına alacağı temel siyasal kararlar da kendilerine
de danışılmasının uygun olacağı kanaatindedirler. Ancak paşalar, yapılan
yeniliklerin çoğu zaman kendilerine haber verilmeden yapılması dolayısıyla
kırgındırlar. Bu duygularla Karabekir Paşa Cumhuriyet’in ilanından önce
kendilerinden fikir sorulmadığı[47],
ilanın önceden kendilerine haber verilmediği ve Cumhuriyet’in ilanı
münasebetiyle düzenlenen törende de Atatürk’ün kendisine yeterli ilgiyi
göstermediğinden yakınır. Oysa Atatürk başta Karabekir Paşa olmak üzere milli
mücadele yıllarındaki bazı yakın arkadaşlarına Cumhuriyet’in ilam haberini
vermemesini onlarla arasındaki yakın dostluk ve güven duygusuna bağlar.

Bu hususta Nutuk’da “Baylar Cumhuriyet’in ilanına
karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmayı ve onlarla
görüşüp tartışmayı hiç gerek görmedim. Çünkü onların öteden beri ve doğal
olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu.” der[48]. Hal böyle
iken Karabekir Paşa’nın Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra 10 Kasım 1923
tarihinde “Cumhuriyet taraftarıyım. Fakat şahsı saltanatın aleyhtarıyım”
sözleriyle üstü kapalı olarak Atatürk’ü suçlaması ciddi tartışmalara sebebiyet
verdi. Örneğin bazı basın organları, Karabekir Paşa’nın bu sözlerini “Paşa
Atatürk’ü diktatörlükle suçluyor” şeklinde yorumlandı[49]. Üçüncü
kişilerin bu tür yorumları Paşalar arasındaki gerginliğe ciddi ölçüde katkıda
bulunuyordu. İşte böyle bir ortamda Karabekir Paşa’nın Atatürk’ü Halife olmağa
çalışmakla suçlaması ve ardından da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın
saflarında yer alması paşalar arasındaki gerginliğin ayrılık noktasına doğru
taşınması sebebiyet verdi[50].
Karabekir Paşa Halifelik hususunda, Atatürk için, “Hilafet ve Saltanatı almak
için koyu bir mümin çehresiyle minbere kadar çıkıp hutbeler okumak, muvaffak
olmayınca bizzat meth ve sena edilen mukaddesata dil uzatmak ve bunları alt üst
etmek üzere bir de tek adamlığa çıkmak gibi iki tehlikeli ifratın birinden diğerine
atlamak herkesin yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu selaha doğru gidiş de
sayılmazdı. Mustafa Kemal Paşa’nın çıkamadığı bu makamı yıkmak kararını vermiş
ve fiiliyata geçirmiş olduğuna şüphem kalmadı” der[51].

Bu dönemde Atatürk Cumhuriyet’in ve İnkılapların
geleceği için hem halifeliğin kaldırılmasına muhalif ya da çekimser davranan
arkadaşlarına karşı temkinli hem de daha önce ittihatçılığıyla tanınan
arkadaşlarına karşı tepkilidir. Bu tepki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının
kuruluşu ile açıkça gün yüzüne çıkar, Şeyh Said isyanı ve Atatürk’e İzmir’de
düzenlenen suikast olayından sonra doruk noktaya ulaştı. Ve daha önceki
dönemlerde İttihat ve Terakki Cemiyetinde aktif rol oynayan bazı isimlerin
İstiklal mahkemelerinde yargılanmaları ile neticelendi[52].

Gelişmeler, inkılâbın doğal mantığı içinde ve
yeni bir siyasal rejimin yerleştirilmesi gayretleri çevresinde düşünülmesi
gerekirken üçüncü kişilerin meseleyi kendi düşünceleri ve çıkarları
doğrultusunda yorumlanması Paşaların “Çağdaş Türkiye” olarak tespit ettikleri
ortak hedefe ulaşılması yolunda farklı görüşlerin ortaya çıkmasına ve hatta
dargınlıkların doğmasına sebep oldu[53].
Nitekim Refet Bele bu durumdan bahsederken “Mustafa Kemal Paşa ile
arkadaşlarının yalnız tatbikat hususunda aralarında meydana gelin nokta-i nazar
farklarından istifade ederek aralarını daha çok açmak ve kendilerini çok
lüzumlu birer şahsiyet gibi göstermek fikrini takip eden insanların aynı tarz
düşünüşünün eseri ve izlerini şimdi de yazılan makalelerde görmekteyiz… Bize
Rauf Bey ve Şürekâsı diyorlar; Bunu reddederim. (Ortada) yalnız Mustafa Kemal
ve arkadaşları vardır” der[54].

Atatürk ile paşaların arasını açmaya çalışan
bir takım insanların varlığından Adnan Adıvar Bey’de bahseder. Halide Edip
Adıvar’ın naklettiğine göre Adnan Bey bu durumdan büyük bir üzüntü duymuş ve
endişelerini Atatürk’e şu ifadelerle iletmişti. “Yanınızdaki adamların Ali Fuad
ve diğerlerine karşı böyle ulu orta konuşmalarına nasıl izin verirsiniz. Bu
değersiz adamlarla ne çeşit bir hükümet kurmayı düşünüyorsunuz”? Adıvar’ın bu
açık ifadelerine Atatürk, çok içten ve açık olarak cevap vermiş ve bunların
dediklerine kulak asmadığını belirtirken “Onlar birer maşadır. Hiçbir zaman
benim gerçek arkadaşlarım ve kardeşlerimin arasına giremezler” demişti[55]. Ancak
inkılâpların devamı müddetince Milli Mücadele dönemindeki arkadaşları ile olan
ilişkilerine baktığımız zaman Atatürk’ün “maşa” olarak tanımladığı insanlardan
hiç bir şekilde etkilenmediğinden söylemek de zordur.

Atatürk ile Paşaların çatışmasına sebebiyet
veren bir diğer olayda inkılâplar meselesidir. Atatürk inkılâpları Çağdaş
Türkiye için mutlaka ve bir an önce gerçekleştirilmesi gereken kurallar olarak
görüyordu. “Kalsbad Hatıralar”ında da ifade ettiği gibi inkılâpların gerekirse
jop darbesi ile yapılması lüzumuna inanıyordu[56]. Bu sebeple
uygulamaya konulacak yasaların, inkılâpların yerleştirilmesi yolunda
düzenlenmesine taraftardı. En azından inkılâpların yerleştirilmesine kadar
mecliste bir muhalefete sıcak bakmıyordu.

Aslında Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk’ün
inkılâplarının önemli bir kısmını onaylıyordu[57]. Ancak
inkılâpların belirli bir kesimin değil, bütün milletin yararına olmasında ısrar
ediyor[58]
ve “Ben Milli İstiklalimiz gibi milli hürriyetimizi de en mukaddes bir gaye
tanırım. Bunun için, medeni hedeflerimizde sür’at fakat içtimai gayelerimizde
tekâmül taraftarıyım. Ya hiçbir sebep ve bahane ile halkı tazyike ve iradeyi
istibdada çevirmeye taraftar değilim…” diyordu[59] yani
iradenin tamamen millete bırakılması düşüncesiyle Cumhuriyet’in ilanından
sonra, savaş dönemine ait olan İstiklal Mahkemelerinin desteği ile halkın
iradesi dışında İnkılâpların yapılmasına taraftar değildir.

“Bu asırda hiç kimse başkasının vasiyetine
muhtaç değildir[60].
Mahkemedeki davası için bir dava vekili seçme hakkına (Sahip) olan bir insan,
milli işini gördürmek için vekilini doğrudan doğruya seçme hakkına sahip
olmazsa Cumhuriyet normaldir denemez. Fırkalar gelince yukarıdan aşağıya
emirler veyahut aşağıdan yukarıya tazyiklere mani olacak esaslı kademelerdir.
Bugünkü ihtiyaçlar fırkalarla giderilir. Bunlar olmadıkça hakiki hürriyet
olmaz”[61]
kanaatindeydi. Karabekir Paşa aynı zamanda bir siyasi partinin de lideri olan
Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığına da karşı çıktı[62].
Cumhurbaşkanının bu makama seçildiği andan itibaren partisinden ve
milletvekilliğinden ayrılmasını istedi. Buna karşılık Atatürk bin bir zorlukta
kurulan Cumhuriyet’i tam anlamı ile yerleştirmeden partiyi ve iktidarı bırakmak
niyetinde değildi. Halkın geleceği için halka rağmen Cumhuriyet’in temel
kurallarını yerleştirmeye kararlıydı. İnkılâpların, İnkılâp’a tam olarak gönül
vermiş insanların kontrolünde yerleştirilmemesi durumunda Cumhuriyet’e karşı
ciddi tehditlerin geleceğini görmektir. Nitekim Şeyh Said isyanı, Atatürk’e
düzenlenen suikast şapka, vb. gibi olaylar inkılâpların yavaş yavaş evrim
yönetimi ile uygulanmasının mümkün olmadığını göstererek Atatürk’ü,
inkılâpların radikal bir şekilde uygulanmaya konması hususunda haklı çıkardı.
Bununla birlikte inkılâpların radikal gelişimini tamamladığı 1933 yılından
sonra Karabekir Paşa ve arkadaşlarının öncülüğünü yaptığı evrim içinde halkın
da onayını alarak çağdaşlaşma yönetimi benimsendi.

Bu dönemden itibaren Atatürk yeniden eski
arkadaşları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve
diğerlerinin gönüllerini almak için harekete geçti[63]. Önce Ali
Fuat Paşa Atatürk’ün samimiyetini yeniden kazandı. Atatürk 1935 seçimlerinde de
Refet Bele’ye açık bulunan milletvekilliğine seçilmesi için yardımcı oldu[64]. Ardından
sıra Rauf Orbay Bey[65]
ile Kâzım Karabekir Paşa’ya geldi. 1936 yılında Ali Fuat Paşa, Atatürk’ünde
onayını alarak Atatürk ile Kâzım Karabekir Paşa’yı barıştırmak istedi, Ali Fuat
Paşa, barıştırma girişimini şu şekilde anlatmaktadır. “Dolmabahçe Sarayı’nda
1936 yılında açılan Milletlerarası Tarih ve Dil Kongresi münasebetiyle,
Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’yı hatırlayarak bana, -Karabekir Paşa maarif, dil
ve tarih ile meşgul olmuş bir arkadaştır. Niçin bu kongreye gelmiyor. Ben ona
bir davetiye gönderteyim sizde kendisine tarafımdan hususi bir süratte davet
edildiğini söyleyin demişti.” Karabekir Paşa, Atatürk’ten gelen bu daveti
memnuniyetle kabul etti, Ali Fuat Paşa ile birlikte kongre salonuna da geldi.
Atatürk ile uzaktan selamlaştı ve bir süre de kongreyi izledi. Fakat yukarıda
da ifade ettiğimiz bazı şahıslar yüzünden milli mücadelenin iki kader arkadaşı
yüz yüze görüşme imkânı bulamadı[66].
Karabekir Paşa Atatürk ile görüştürülmemesi olayını Ali Fuat Paşa’dan naklen
şöyle anlatmaktadır. “Bir gün Ali Fuat Paşa bana şunları anlattı.

Kendisi kongrede yanımdan ayrıldığı zaman
Gaziye, vazifesi olanlardan birisine, benim Atatürk tarafından hususi olarak
davet edildiğimiz, fakat vazgeçilmez ihtiyatlar ve sebepler dolayısıyla çok geç
kalamayacağını[67]
ve bu mevzuundaki mazeretimi benim tarafımdan değil de kendisi tarafından iblağ
edilmesi şekliyle söylenmiş ve arz edilmesini istemiş. Ali Fuat Paşa, vazifesi
bu şekildeki dilekleri devlet reisine arz etmek olan resmi hüviyetli zatla da
kifayet etmeyerek, Gaziye şahsı yakınlığı ile malum diğer bir mebus ile de
vaziyeti anlatmış. (Bu zat eski bir askerdi ve benim maiyetimde bulunmuştu.)
İkisi de Gaziye hiç ama hiç bir şey söylememişler. Anlaşılıyor ki bir şey
söylememek ve elde elen yapılacak bu görüşmeye karşı imişler. Nitekim Gazi
kongre faaliyetleri bittikten sonra neden gittiğimi sormuş, Ali Fuat Paşa
vaziyeti izah edince çok müteessir bir tavırla susmuş[68].

Milli Mücadele yıllarının iki büyük dostu ve
kader arkadaşı ne yazık ki özellikle Cumhuriyet’in ilanından sonra metodolojik
görüş ayrılığı içindedir. Bu metodolojik görüş ayrılığına rağmen milli mücadele
kahramanlarına, milli mücadeleden sonra da devam etmesi muhtemel
birliktelikleri, bu dostluğu çekemeyen üçüncü kişiler tarafından kolaylıkla
istismar edilince paşalar arasındaki birliktelik aynı samimiyetle devam
ettirilememiş ve hatta zaman zaman ciddi kırgınlıklara varan çekişmelerin
doğmasına sebep olmuştur. Tarafların dostluğun yeniden sağlanması hususunda
1933’ten itibaren başlattıkları iyi niyetli açıklamalar da maalesef yüz yüze
görüşmelerin yapılamaması yüzünden sonuçsuz kalmıştır.

(*) S. Ü. Türkiyat Araştırmaları
Öğretim Üyesi.














































































































Kaynak: Türkiyat Araştırmaları Dergisi
Sayı:4, KONYA 1997

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış