ÖZEL BÜRO NOTU : MEKANI CENNET, KABRİ NUR OLSUN.

İCLAL – TUNCA ÖRSES : 330087 NUMARALI ESİRİN OLAĞANÜSTÜ
SERÜVENLERİ

” 13 yıl cephelerde asker olarak savaştım. 23 yıl da
Nahiye Müdürü olarak vatanıma milletime hizmet ettim. Kanuni, vicdani
vazifelerime bağlı bulundum. Bilerek kimseye haksız muamele yapmadım. Ruz-i
Mahşerde Peygamber Efendimizin bayrağı altında buluşmayı Yüce Tanrım nasip
etsin. “

Tokat’ın Erbaa
İlçesindeki bir mezar taşında yazılı olan bu beş cümle, Sibirya’da 330087 sicil numaralı tutsak, Hasan
Aykan’ın ailesine bıraktığı vasiyetindeki son sözleridir.

Hasan Efendinin
Trablusgarp’ta başlayarak, Çatalca siperlerinde, Sarıkamış’ın buzlarında,
Sibirya, Vladivostok, Mançurya, Çin ve İtalya’da süren savaş ve esirlik
serüveni gerçekten sıra dışı bir yaşam diliminin öyküsüdür. Hasan Efendi,
cephelerde ve esarette geçirdiği 13
yılın sonunda, er olarak askere alınarak ayrıldığı Erbaa’ya, 3 yabancı dil (
Türkçe ve Çerkezce dışında ) konuşan bir subay olarak dönmüştü.

Hasan Aykan, 1890 yılında doğdu. Kafkasya’dan 1889 yılında Anadolu’ya göç eden,
Çerkez kökenli bir aileye mensuptu. Usta bir kuyumcu olan babasının ölümünden
sonra, yine kuyumculuk yapan büyük kardeşi Salih Efendinin bakımını üstlendiği
Hasan, Kozlu’da ilk mektebi bitirmiş ve medrese eğitimi almaya başlamıştı.
Erbaa’daki medresenin kapatılması nedeniyle tahsili yarım kalan Hasan, 1910 yılında askere alındı. Bağlı
bulunduğu 42. Tümenin 42. Nişancı Taburu Trablusgarp
Vilayetinde konuşlanmıştı. Hasan, iyi derecede bildiği okuma – yazma sayesinde
Tümen kaleminde görevlendirildi ve altı ay sonra başçavuşluğa yükseltildi.

İtalyan’ların 1911 yılının Eylül ayında
Trablusgarp’a saldırısıyla başlayan savaşta ilk cephe deneyimini yaşayan Hasan
Başçavuş izlenimlerini; “ İtalyanların ağır silahlarına karşı koyamıyorduk.
Uçakları ilk defa görüyorduk. Makineli tüfeklerle ateş ediyorlar ve bizleri
bombalıyorlardı. Arap gönüllüler, Şeyh Senusi uçuyor diyerek yerlere
yatıyorlardı. Türkiye’den gelen subayların örgütlemesiyle İtalyanları
durdurduk. “ sözleriyle anlatmıştı.

Trablusgarp’tan
yurda dönen 42. Tümen, Çatalca
savunma hattında görev aldı. 2. Balkan Savaşı, Hasan Efendi için ikinci cephe
deneyimiydi. Savaşın bitmesiyle terhis olup, Erbaa’ya döndükten 2 ay sonra
seferberlik ilan edildi ve Başçavuş Hasan, 3 Ağustos 1914 günü tekrar üniformasını giydi.

10. Kolorduya bağlı 31. Tümenin, 91. Alayının,
1. Tabur – 2. Bölüğünde 4. Takım komutanlığına atanan Hasan Efendi, yollarda
karşılaştığı ve donanım eksikliğinden kaynaklanan acıklı durumlardan sonra
Allahüekber Dağlarını aşıp, Sarıkamış muharebesine katıldı. Çetin çarpışmalar
ve dondurucu doğa koşulları nedenleriyle 280 mevcutlu bölüğünde 22
asker kalmış, subayların tümü şehit ya da yaralı olduğu için Başçavuş Hasan
komutayı ele almıştı.

Sarıkamış
harekatında gösterdiği başarı nedeniyle, 14 Aralık 1914 tarihinde Hasan Efendi zabit vekilliğine ( yedek
subay) terfi ettirildi.

Doğu cephesinde
muharebeler sürüyordu. 15 Nisan 1915
tarihinde başlayan düşman saldırısında, Hasan Efendi, bölüğünün başında
çarpışırken, bağlı olduğu tabur kuşatıldı. 143 asker ve aralarında Hasan Efendinin de bulunduğu 9 subay
Ruslara esir düştüler.

91. Alay tutsakları ilk gün Oltu Kasabasına
götürüldüler. Burada subayların sorgulamaları yapıldı. Esirler, bir gün de
Kars’ta kalıp, Tiflis’e gönderildiler. Halkla görüştürülmeyen tutsaklar,
sonunda Nargin Adasında bulunan esir kampına yerleştirildi.

Hasan Aykan’ın
anlatımıyla Nargin’de geçen günler karabasan gibiydi; “ Adada 133 subay ve 3000den fazla askerimiz
vardı. Yaşamımız çok acıklıydı. Tek bir Rus doktor hastalara bakıyor, ölenler
adaya gömülüyordu. Ada, denizden çıkan yılanlarla doluydu. Perişanlık içersinde
burada beş ay kaldık. ”

Beş ayın sonunda
subaylar trene bindirilerek Sibirya’ya yollandılar. Hasan Efendi bu yolculukta
ayrı bir üzüntü içersindeydi, Annesinin, çocukken yaramazlık yaptığı zamanlar
Çerkezce söylediği “ İnşallah
Sibirya’ya sürülürsün”
Bedduası aklına gelmişti.

Hasan Aykan
Sibirya’daki Brezovka tutsaklar kampında iki yıl altı ay geçirecekti. Kendisine
verilen esirlik numarası 330087’ydi.

Alman ve Avusturyalı
beş bin tutağın ve 300 Türk’ün
bulunduğu kampta koşullar çok da kötü değildi. Türk subaylarının barındırıldığı
binalar 4-5 odalı mutfağı,
banyosu bulunan yapılardı. Pencereler soğuğa karşı korumalıydı. Hasan Efendi ve
birlikte kaldığı subayların ayrıca bir şansları daha vardı. Yaşadıkları evin
aşçısı, eldeki olanaklarla güzel yemekler pişiren Alem Vapurunun aşçıbaşısı
Erzincanlı Ahmet Usta, Yamağı ise Bolulu bir aşçıydı. İhtiyaçlar Rusların
verdiği maaşlarla karşılanıyordu. Hasan Aykan günlerini boş oturarak geçirmedi.
Önce Avusturyalı bir dil öğretmeninden Rusça ders aldı. Arkadaşlarının
alaylarına aldırmadı ve bir yıl hiç aksatmadan her gün, sabah akşam ikişer saat
okuma – konuşma çalışıp Rusçayı öğrendi. Tutsakların Ruslarla ilişkilerinde temsilci
olan 330087 numaralı esir,
yabancı dil evrimini Almanca öğrenerek sürdürdü. Hocası ise Zeiss dürbünlerinin
yapımcısının oğlu olan Avusturyalı Kurt Zeiss’ti.

1917 Ekiminde kızıl kasırga, Sibirya’daki esir kampını da
etkileyecekti. Bolşevikler idareyi ele almışlar, yedek subay bahriyeli Sami ve
bazı Türk tutsaklarda onlara katılmıştı.

Kızıl Orduya
yazılan iki askeri kararlarından vazgeçirmeye çalışan Hasan Efendi, Merzifon’lu
Hüseyin isimli asker tarafından ihbar edilerek sorgulandı. Rusçası sayesinde “
Bolşeviklik aleyhine propaganda yapmadığını, yalnızca Türk askerlerinin
buralarda kalmamasını istediğini “ açıklayan Hasan Aykan, yaşamını kurtarmayı
başardı.

Devrimden sonra
Türk esirler Vladivostok’a gönderildiler. 330087 numaralı tutsak için yeni ve olağan dışı bir serüven
başlayacaktı.

Vladivostok o
dönemde Amerikan ve Japon işgali altındaydı. Ruslar, Çinliler, Japonlar,
Yahudiler ve Türkiye’den kaçan Ermeniler kentin kozmopolit dokusunu
oluşturuyordu. Rus parasının değer kaybetmesi nedeniyle ayda 50 ruble maaş alan Türk esirler
karınlarını bile doyuramayacak duruma düşmüşlerdi. Hasan Aykan ve Jandarma
Teğmen Mehmet Selami Efendi kaçmaya karar verdiler. İki Rus kız ayarlayarak
eşleri gibi gösterip, Mançurya sınırını geçtiler. Amaçları Çin üzerinden İran’a
geçerek yurda dönmekti. Ancak yol arkadaşının, bir meyhanede alkolün etkisiyle,
bulunduğu masada firar eden Türk subayları olduklarını açıklaması, planlarının
bozulmasına neden oldu. Yakalandılar ve 3 gün hücreye kapatılarak Vladivostok’a
iade edildiler.






































Hasan Efendi
dönüşünde Türk esirleri için çalışma izni çıktığını öğrendi. Birçok asker
köylere dağılmış, tarlalarda çalışıyor bazı subaylar, garsonluk, işçilik
yaparak yaşamlarını sürdürüyorlardı Amerikalı hanımların hizmetinde yer alan
subaylar da vardı.

 

Hasan Aykan’ın
İlk işi subay kantininde çalışmaktı. Beceremedi ayrıldı. Emekli bir Rus
Albayının evinde ot biçti ve sonunda arkadaşı Mankopi isimli Yahudinin
aracılığıyla, kentte bulunan terk edilmiş tütün fabrikasında usta olarak işe
başladı. Hasan Aykan, fabrikayı çalışır hale getirdi. Çitayiski ve Trabzoniski
tütünlerini harmanlayarak içimi nefis olan bir sigara üretti. Maaşı 300 Yen’e çıkarılan 330087 numaralı esirin bu günleri,
Rusya’da geçen en güzel zamanlarıydı. 2 yıl sonra tütün stokları tükendi ve
fabrika kapatıldı.

Büyük savaş sona
ermiş ve Kızılhaç’ın girişimiyle Türk tutsakların iadesi için getirilen gemi,
Amerikan ve İngiliz askeri makamları tarafından Çek Lejyonuna tahsis edilmişti.

Bu eylemi
protesto etmek için kaleme aldığı “ Uygarlık aleminin dikkatine “ adlı yazısını
yerel bir gazetede yayınlatan Hasan Efendi, artık daha radikal düşünüyordu; “
Umudumuz tükenmişti. İş ararken kaçakçılarla tanıştım. Ben de kaçakçılık
yapmaya karar verdim. İranlı olduğuma dair Çin Konsolosluğundan geçici
pasaport, Rus hükümetinden de Türk ve Kafkas olduğuma dair başka bir pasaport
temin ettim. Çin’e afyon götürüyor, Çin’den altın, gümüş ve bayanlar için
ipekli kumaşlar getiriyordum. Mançurya’da Tatar Müslümanların aracılığıyla
afyonu iyi fiyatlara satarak bu işten epeyce para sahibi oldum. “

Hasan Akyan bu
dönemde Vladivostok kentinde üst tabakadan kişilerle dostluk yapıyordu. Kentin
Müftüsü Abdülmuttalip Efendi, arkadaşları arasındaydı.

Sonunda Hilal-i
Ahmer ve kızılhaç’ın ortak projesiyle 50
bin lira karşılığında bir Japon vapuru, (Heymeymoro) Türk esirleri
İstanbul’a götürmeyi kabullenmişti. Toparlanabilen tutsaklar yola çıktılar
(subaylar ve askerler arasında Rus kadınlarla evlenerek Vladivostok’ta kalmayı
tercih edenler vardı. )

23 Şubat 1921 tarihinde yola çıkan Japon vapuru, 72 Türk subay, subaylarla evli 12 kadın ve 1030 eri yurtlarına kavuşturamayacaktı. Uzun yolculuğun sonuna
yaklaşıldığında gemi, 5 Nisan günü Salı Midilli Adası açıklarında Yunan
torpidoları tarafından durdurularak 13
Nisanda Pire Limanına götürüldü. Japon denizciler direnerek taşıdıkları
esirleri Yunanlılara teslim etmediler. Ancak Heymeymoro ve tutsak yolcuları,
Pire limanında 6 ay bekletilecekti. Hasan Efendi ise kendisi gibi yabancı lisan
bilen Üsteğmen Lütfi Efendiyle birlikte, esirlerin temsilcisi seçilerek bu
günleri karada geçirebildi. Brezovka kampında aldığı dil eğitimi, 330087 numaralı esirin Yunanistan’da
da işine yaramıştı.

Hilal-i Ahmer
Cemiyeti Heymeymoro’da tutulan tutsakların, I. Dünya Savaşı’ndan kalan esirler
olduğu ve diğer devletlerin esirleri gibi iade edilmeleri için uğraş vermiş,
başarılı olamayınca da hiç değilse tarafsız bir ülkede kalmalarına razı
gelmişti. İtalya hükümetinin Avusturya – Macaristan’dan aldığı Asinara Adasını,
geçici olarak esirlerin muhafazası için tahsis etmeyi kabul etmesi, Hasan
Efendi için yeni bir serüven sayfasının açılmasına neden oldu.

17 Ekim 1921′de Sardunya Adasının Porto Tores Limanına demir
atan Heymeymoro, Roma Büyükelçisi Osman Nizami Paşa tarafından gönderilen Başkatip
Manyasızade Feridun Bey tarafından karşılandı. 19 Ekimde Tutsaklar, Asinara adasına çıkarılarak karaya ayak
bastılar.

Hasan Aykan’ın
Asinara günleri de ilginçti; “ Adada bulunan Vali Vekili General Roses’in eşi
Almandı. Hanımı ile bizleri toplayıp almanca bilen birisini temsilci olarak
seçmek istediklerini söylediler. Almanca bildiğimi söyleyerek öne çıktım. Hal
hatır sorulduktan sonra General ve eşini kaldığım odaya davet ederek, Pire’den
aldığım Metaxa ve Türk kahvesi ikram ettim. “

Ertesi gün Vali Vekili
tarafından konuk edilen Hasan Efendi, Generalin 18 yaşındaki güzel kızı Anita ile tanıştı. Kendisine tahsis edilen
Papalığa ait binadaki odada kalmaya başlayan Hasan Aykan, gönüllü rehberi
Anita’yla güzel günler geçiriyordu. “ General bir gece beni evine davet
etmişti. Avrupa’nın hangi ülkesinde öğrenim gördüğümü sordu. Avrupa’da
bulunmadığımı, yüksek öğrenim yapmadığımı, Anadolu’nun ortalarında birçok
haritada görülmeyen bir kazanın köyünden geldiğimi öğrenince çok şaşırdı. “

19 Mayıs 1922′de İstanbul’dan hareket eden Ümid vapuru, Asinara
esirlerini İstanbul’a getirmekle görevlendirilmişti. Gemide, Hilal-i Ahmer Esir
Şubesi Başkanı Saffet Bey de bulunuyordu.

26 Mayıs, Asinara’da son gündü. Tutsakları uğurlamaya
gelen General Roses, Hasan Efendiye el yapımı bir vazo hediye etti. ( Anita’nın
gözyaşı döküp dökmediği ise bilinmiyor. )

Ümid Vapuru, 1 Haziran 1922 tarihinde İstanbul’a
ulaştı.

Hasan Aykan,
Köyüne döndü. Savaşlar ve esaretin getirisi olan birikimi ile 23 Yıl Nahiye Müdürlüğü ve Belediye Başkanlığı
yaparak devlet hizmetinde görev aldı. Güçlü fiziki yapısı ve 1.90’lık boyuyla önce Rum Pontus
çeteleriyle sonra da aralarında ünlü Dramalı Hasan’ın da bulunduğu Türk
eşkiyaları temizlemekle başlayan zorlu görev yıllarından sonra emekli oldu.

Hasan Aykan, oğlu
Dr. Cevdet Aykan’ın iki kez Bakanlık yaptığını görecek kadar uzun yaşayarak, 26 Mart 1983 tarihinde aramızdan
ayrıldı.

Erbaa’da oturan
yaşlı kimseler “KOCA MÜDÜR “ adıyla anılan 330087 numaralı esiri hala
hatırlarlar.
































Gönderen : İCLAL – TUNCA
ÖRSES