Yeliz KORAY : Salih
Çavuş

Zonguldak’ın Tokçalı
Köyü’nde dünyaya geldi.

Babası, Osmanlı
ordusunda çavuşluk yaptıktan sonra köyünde çiftçilikle uğraşan

Tımbış Ahmet, annesi
çok asabi olduğu için ‘Deli Hatun’ olarak bilinen Durkadın’dı.

Üç erkek bir kız
kardeşi vardı.

Asabi olduğu kadar
çalışkanlığıyla da köye nam salan annesine yardım ederek çiftçiliği ve ahşap
ustalığını öğrendi.

Küçük yaşta dülger
ustası oldu. 

Ergenlikten
delikanlılığa geçiş döneminde babasıyla çatışmaya başladı.

Bir gece yalnız hayat
kurmaya karar verip evi terk etti, Ereğli’ye gitti.

Elinde mesleği vardı,
hemen iş buldu.

Ekmeğini taştan çıkartırken
artık tek eksiği vardı.

Önce gönlünün sultanını
bulacak, sonra da baba olacaktı.

Çok geçmeden köyün en
güzel kızına gönlünü kaptırdı.

Lakin bir sorun vardı.

Hem kızın babası köyün
en zenginiydi hem de onu istemek için babasının kapısını yeniden çalamazdı.

Gecelerce düşündü,
taşındı…

En sonunda cesaretini
toplayıp köyün en köklü ailesinin kapısını çaldı.

“Allah’ın emri…” diye
söze girip hiç de zorlanmadan kızı istedi.

Ona saraylar
vadetmemişti ama gönlü zengindi. Aile diretmeden kızı verdi.

Hem şaşkın hem de
mutluydu..

Hemen tek göz odaya
birkaç eşya aldı. İmamı yanına alıp genç kızla nikahlandı.

Gerdek odasına
girdiğinde heyecandan elleri titreyerek genç kızın duvağını aştı.

“Aman Allah’ım” diyerek
kendini geri itti.

Yolda görüp gözlerine
aşık olduğu o kız, nikahlandığı kişi değildi.

Çok geçmeden gerçek
ortaya çıktı. Genç kızın ailesi, hiçbir şeye sahip olmayan genç adama sevdiği
kızı gösterip engelli kızlarını vermişlerdi.

Çok sinirlendi,
hayalleri yıkıldı. 

Bir gece yarısı kalbi
kırık geldiği Ereğli’den o gece yarısı kalbi kırık ayrıldı.

Orduya yazılmaya karar
verip, İstanbul’un yolunu tuttu Salih…

Osmanlı’nın çöküş
dönemlerinin başladığı yıllardı.

Her cephede mağlubiyet,
her şehirde isyan, talan…

Trablusgarp
mağlubiyetinin ardından balkanlara sürüklenen ordunun oradaki mağlubiyeti de
kaçınılmazdı.

Ama düşmanların
bilmediği bir şey vardı. Vatan aşkı onları durduramazdı.

Salih’i de durdurmadı.
Korkusuzca cepheden cepheye koştu.

Muvazzaf Astsubaylığa
terfi etse de adı hep ‘Salih Çavuş’ olarak bilindi.

Dağılan ordu ve azalan
askerlere takviyeler yaptı, köylerden asker topladı.

12, 14, 15..yaşlarında
çocuk denecek erleri birliğe aldı.

Çanakkale ve Mısır’da
açılan cepheler için emir bekledi…

Birliğini toplayarak
Kanal Harekatı için Mısır’ın yolunu tuttu.

Hecin devesinin
üzerinde birliğinin sevk ve idaresinden sorumluydu. 

Bir gece taarruzu
sırasında yakınında patlayan top mermisiyle yere yığıldı. 

Ölen devesinin yanında
şehit olduğunu düşünen askerler, Salih Çavuş’un boynundaki künyesini aldı,
diğer Osmanlı birlikleriyle geri çekildi. 

Bir gün sonra gözlerini
açtı Salih Çavuş. Ölmemişti ama esir düşmüştü.

Keşif için olay yerine
gelen İngiliz askerler bir ayağı tamamen kopan Salih Çavuş’u ağır yaralı halde
kendi birliklerine taşımışlardı. 

Düşmanın elinde
yaşamaktansa kendi topraklarında ölmeliydi.

Bunun için umutsuzluğa
düşmedi, İngilizlerin revirinde tedavi oldu, ayağına protez takıldı.

Topallayarak da olsa
yürümeye başlayınca esir kampına gönderildi.

Orada köle gibi
çalıştırılsa da bir gün vatanına gidip mutlaka işine yarayacağı düşüncesiyle
İngilizce öğrendi.

İki yıl geçti…

Esir mübadelesiyle
kurtuldu, önce İstanbul’a sonra da Ereğli’ye gitti.

Ailesinin kapısını
çalmak için protez bacağıyla 20 kilometre köy yolunu yürüdü. 

Gece karanlığında
evinin kapısını çaldı. 

Eşkıyalar kol gezdiği
için babası Tınbış Ahmet kapının ardında “Kimsin?” diye sordu.

“Salih Çavuş” diyerek
cevap verdi.

“Hayır benim oğlum
şehit oldu. Sen  eşkıyasın” dedi babası.

“Arduçlu Deresi’nde
kara kızı kurttan beraber kurtarmadık mı?

Yukarı ormanlıdaki
kirazı birlikte aşılamadık mı baba?” deyince Tınbış Ahmet kapıyı atı.

Gürültüye uyanan annesi
hiç değişmemişti. 

Önce oğluna sarıldı,
ağladı, sonra topal ayağına bakıp söylenmeye başladı…

“Gençliğin bize yar
olmadı, kaçtın gittin. Saçların kırlaşmış, ayağın topal. Bana kendini
baktırmaya mı geldin bu yaşlı halimle”

Deli Hatun’un
sözleriyle bir kez daha yıkıldı Salih Çavuş.

Gençliğinde yaptığı
gibi gün ağarmadan tekrar yola revan oldu bu kez Akçakoca’ya geldi.

Usta olduğu için yine
hemen iş buldu. Akçakocalılar da bağrına bastı onu.

Köyün ileri gelenleri
kocası savaşa gidip bir daha dönmeyen 3 çocuklu bir kadınla yuva kurmasını
istedi. 

Kabul etti, köylüyle
beraber kendine yeni bir ev yaptı. 

Dul kalmış kadına
yaren, üç çocuğa da baba oldu.

Çok geçmeden
Mustafa  Kemal önderliğinde hareketlilik
başladı. 

Her yerde Kuvayi
Milliye birlikleri oluşmaya başlamış, yerel ayaklanmalara karşı büyük başarılar
elde ediliyordu. 

Topal ayağına
aldırmadan birliklere katılmak istedi, yine yola revan oldu.

Kefken yakınlarına
konuşlanmış olan İpsiz Recep’in daveti üzerine Kefken’e gelip yeniden silah
kuşandı.

Karasu civarında
yaşayan Rumların kışkırtılmasıyla çıkan isyanı bastırdı.

Düzenli ordunun
kurulmasıyla İpsiz Recep’in yanından ayrılıp yeni doğan kızı Fatma’yı görmeye
gitti.

Kızını öptü, kokladı,
60 günlükken bırakıp düzenli orduya katıldı.

Sakarya Muharebesi’ne
gitti. 

İngilizce  bildiği için İsmet Paşa hiç yanından ayırmadı
onu.

Batı Anadolu’ya gitti,
Büyük Taarruza katıldı. 

Protez bacağıyla Yunan
askerlerinin yakıp yıktığı İzmir’e gitti, düşmanla çatıştı.

Tecavüz edilen,
işkenceyle öldürülüp kasaturalarla kapıya çivilenen halkı için orada yemin
etti.

“Son Yunan askeri
buradan gidene kadar savaşacağım” dedi.

Dediğini de yaptı.

Son Yunan birlikleri
İzmir’den kaçana kadar kovaladı.

Mustafa Kemal’in 30
Ağustos’taki Dumlupınar başarısından sonra Büyük Taarruz zaferle sonuçlanmış,
İzmir de düşmandan temizlenmişti.

“Vatan artık emin
ellerde” diyerek askerliğe veda ettiği sırada üstün hizmetlerinden dolayı
kendisine bağlanacak maaşı ve omuzuna takılacak madalyayı “Devletimin buna daha
fazla ihtiyacı var” diyerek kabul etmedi.

Ömrü cephelerde geçen
Salih Çavuş, köyünün yolunu tuttu.

Artık yaşlanmıştı,
protezle bile yürümekte zorlanıyordu.

Ama ömrünün geri kalan
yıllarını da boş geçirmek niyetinde değildi.

Vatan sevdası ille de
eline silah alıp düşmanla savaşmak değildi ya…

Zorluklarla kazanılan
ülkesinin ağacına, ormanına, yeşiline de sahip çıktı.

Hem 10 yılda 30 bin
fidana kültür aşısı yaptı hem de gencecik fidanlara vatanın kolay
kazanılmadığını anlattı. “Her santimetresi için bedel ödedik” dedi.

Çiftçilik yaptı,
üretti. Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Cumhuriyetin kalkınma hareketine
omuz verdi.

Bir gece rüyasında
öleceğini gördü. Sevdiklerini yanına çağırdı.

“Ağacıyla, suyuyla,
taşıyla, toprağıyla bu vatan sizin. Emanetimize iyi bakın” dedi, son nefesini
verdi Salih Çavuş.

*

Ve bugün

“Cebren ve hile ile
aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün
orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
…iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.
Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi
emelleriyle tevhit edebilirler…




























































































































































































Ettiler Atam, ettiler.
Memleketin içine ettiler!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet