Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


İLETEN
: ISRATURK@yahoogroups.com
 


1935
Şubat’ında, Çankaya’da bir akşam,
herhangi bir öneri olmadan, Dr. Asım Arar’dan kendisini muayene etmesini istedi.




Hekim denetiminden pek
hoşlanmadığı ve zorunlu kalmadıkça hekime başvurmadığı bilindiği için, bu
istek, yakın çevresini şaşırtır.1
 

1935 Temmuz başında, aynı isteği yineler ve Florya’da nezaket ziyaretine gelen Dr. Neşet
Ömer İrdelp’den, kendisini muayene etmesini
ister.2




Dört ay arayla gelen muayene
istekleri, kendisini iyi hissetmediğini
ve doktora başvurmasını gerektirecek
kadar bir sıkıntısının olduğunu
gösteriyordu.3




Sabahları, dinlenmemiş olarak kalktığından, soğuğa karşı direncinin azaldığından ve
renginin giderek solduğundan4 yakınmaktadır.




Hekimler, birbirine benzer
yargılarda bulunur.


Dr. İrdelp; kalbinde,
karaciğerinde ve böbreklerinde olağanın dışında bir şey olmadığını söyler,
halsizliği için ağrı kesici tabletler
verir.5 

Yakınmaları, 1936 ve
1937’de artarak sürdü.


İştahı azalmakta ve kilo
yitirmektedir.


Yürüyüşü sevmesine karşın, çabuk yorulduğu için yürümeyi bırakır.




Ayaklarda kaşıntı, burun
ve diş etlerinde kanamalar başlar.


Ankara Numune Hastanesi Deri Hastalıkları Şefi Prof. Alfred
Marchionini’nin, kaşıntı için verdiği merhem ve solüsyonlar
yararlı
olmaz.6
 

Kaşıntılardan ve kaşınmak
zorunda kalmaktan çok rahatsızdır.


Soruna, ‘Çankaya’yı basan karıncaların’ neden olduğu düşünülür.


Milli Savunma Bakanlığı Zehirli Gaz Şubesi Müşaviri Dr. Nuri Refet
Korur’a danışılır.




Yurt gezisine çıktığı bir dönemde,
Köşk, ‘gemilerde fare öldürmek için
kullanılan Cyclon B adı verilen bir siyandrik asit gazıyla’
ilaçlanır.


İlaçlamayı, Yavuz Zırhlısından uzman bir ekip
yapar.7
 

1937 Nisan sonu ve Mayıs
başındaki
yalnızca üç hafta içinde, altı kez, Ankara Numune hastanesine gitti.


Ancak, rahatsızlıkların nedeni belirlenemediği için, ne burun kanamalarına ne de
kaşıntıya çare bulundu.




Belirtilere karşın, rahatsızlıkların ana nedeni karaciğer
hastalığı bir türlü saptanamıyordu.
 

Burun kanaması nedeniyle kimi toplantılara geç gidiyor ya da gidemiyordu.


Bu durum, zamana ve sözüne sadık bir kişi olarak onu sıkıyordu.




Balkan Devletleri diplomatlarına, Çankaya’da verdiği davete, üst katta
olmasına karşın, kanama durdurulamadığı
için oldukça geç gelebilmiş
ve büyük üzüntü duymuştu.
 

Hatay sorununu çözmek için
gittiği Mersin’de, yemekte ard arda üç kez burun kanaması geçirmişti.




Termal koşulların yararlı
olacağını düşünerek, 21 Ocak 1938’de
Yalova’ya gitti
ve yeni açılan otelin ilk konuğu oldu.
 

Kaplıca Doktoru Nihat
Reşat Belger’i çağırarak, kaşıntılarına bir çare bulmasını istedi.




Kapsamlı bir muayeneden sonra Dr. Belger karaciğerdeki sorunu saptadı ve
hastalığa tanıyı koyan ilk hekim oldu.
 

Karaciğer büyümüş ve
sertleşmiştir.


Kaşıntının ve kanamaların
nedeni,
süreğen (kronik) karaciğer hastalığına bağlı sirozdur.8




Tanı, o güne dek böyle bir durumun
olasılığından bile söz edilmediği için, beklenmeyen bir durumdu.
 

Her zamanki gerçekçiliğiyle, ‘şimdi ne yapacağız’ der.9




Özel hekimi Dr.Neşet Ömer
İrdelp Yalova’ya çağrılır.


Tanıya o da katılır.


Oysa, her iki hekim de daha önce yaptıkları muayenelerde, böyle bir tanı
koymamıştı.


Dr. Belger, “sekiz ay önce yaptığım muayenede, siroza ait
hiçbir belirti görmemiştim”
diyecektir.10
 

Siroz’un niteliği ve somut
belirtiler göz önüne alındığında, tanı
koymada geç kalındığı açıktı.




Atatürk’ün hekimleri arasında yer
alan Dr. Asım Arar, 1953’de
Dünya Gazetesi’nde yayımlanan yazısında, “Atatürk’ün ölümcül hastalığını, 1936 sonlarına dek götürmek yanlış
olmaz”
der ve şu açıklamayı yapar:
 

“27 Şubat 1938’de (Reşat Belger’in
tanısından bir ay sonra) işin kötüye
gittiğini, büyük bir ihtimalle karaciğer sirozu başlangıcı, hatta daha ileri
bir aşamasıyla karşı karşıya olduğumuza hükmettim.


O günden altı ay önce,
kaşıntıların karınca istilalarına bağlandığı, kanamaların sıklaştığı dönemlerde
de bu kuşkuya kapıldım, düşüncelerimi gerekenlere açtım.


Ancak, Atatürk’ün
yakınında bulunan yetkili kişiler, böyle bir olasılığın bulunmadığını
söylediklerinden, daha ileri gidememek durumunda kalmıştım…


Atatürk’ü tedavi eden
doktorların hiçbiri, onu tıbbın gerektirdiği gibi inceden inceye muayene etme
cesaretini gösterememişti.


En büyük hocalarımız bile,
sıradan bir hasta için yaptıkları özenli muayeneden çekiniyorlar ve Atatürk’ün
karşısında ezilip büzülüp, hiçbir şey söylemiyorlardı”
.11




Falih Rıfkı Atay, geç tanı konusunda yıllar
sonra; “yirminci yüzyılın en büyük
milli kahramanı, milletin elinden, bir büyük deha, insanlığın elinden
gidiyordu… Her zaman yanında bulunan hekimlerin, bunca belirti ve genel
çöküntüye dikkat etmediklerini ve hepsini pek basit birer nedene bağlayarak
geçiştirdiklerini, doğrusu hala anlayamıyorum”
der.12
 

Aynı kanıda olan Ruşen Eşref Ünaydın ise, bu konuda; “sağlık durumunun bozulma nedeninin
belirlenmesinde bu kadar geç kalınmış olması, Atatürk’ün bu önemli hastalığında
karşılaştığı ilk büyük talihsizlik olmuştur”
diyecektir.13




Sağlık sorununun
büyüklüğüne karşın, 8 Kasım 1938’deki son komaya dek çalışmayı sürdürdü.
 

Savaş ve gerilimli
mücadelelerle dolu, çok güç bir yaşamın içinden geliyordu.


Beden sağlığı, hiçbir zaman iyi
olmamıştı.


Yıpratıcı etkisini uzun yıllar
taşıdığı Sıtma’ya, henüz 16 yaşındayken
Askeri Lise’de
yakalanmıştı.14


Trablusgarp’ta
gözlerinden, Dünya Savaşı’nda böbreklerinden
rahatsızlanmıştı.




1918’de Karlsbad’da (Avusturya) hastaneye yatmış, 1920’de Binbaşı Dr. Refik
(Saydam), dalak büyümesi tanısı
koymuştu.


1923 ve 1927’de iki kez
kalp krizi geçirmiş
ti.15 

Siroz’ u inceledi,
niteliğini ve ölümcül etkilerini çabuk öğrendi.


Ölüm onun için yabancısı
olmadığı, yaşamı boyunca yanında taşıdığı
ve her an gerçekleşebilecek güçlü
bir olasılıktı.


Ölümden hiçbir zaman
korkmamıştı.


“Ölümü istemek cesaret
değildir, ama ölümden korkmak ahmaklıktır”16
diyor; ölümü, üzerindeki bir borç gibi gördüğü vatan mücadelesi için, kolayca
göze aldığı sıradan bir olay gibi
görüyordu.




Öleceğini anlamış olmasına
karşın, azalmış gücünün sınırlarını zorlayarak çalışmalarını sürdürdü.


‘Görevinin üzerine
titriyordu’
.17 

1938 yazında Savarona’da;
Hatay sorunu ve yaklaşan savaş
gibi, ülkenin ivedi sorunlarının görüşüldüğü, her biri dört beş saat süren
Bakanlar Kurulu toplantılarına başkanlık
etti.18




Sürekli bir güç yetmezliği içinde
olmasına karşın, gerçekleştirmek için sağlıklı
bir insanın bile zorlanacağı işler yaptı.
 

Sirozun belirlendiği 23
Ocak 1938’den, son ve kesin komaya girdiği 8 Kasım’a dek geçen dokuz ayda; yurt
ve kent içi 16 gezi ve ziyaret, yerli yabancı 55 kabul, 6 toplantı yaptı.




Yine, yerli yabancı 21 kişi ve kuruluşa değişik konularda yazılı ileti
gönderdi.19
 

Tanı koyulduktan iki hafta
sonra, önem verdiği iki fabrika açılışı için; Gemlik ve Bursa’ya gitti.




Gemlik’te, (1 Şubat 1938) Gemlik Yapay İpek Fabrikası’nı“milli sevinci arttıracak çok
değerli bir eser”
dediği, Bursa
Merinos Fabrikası’nı açtı
(2 Şubat 1938).20
 

Bursa Merinos’u açtığı gün kendini
biraz iyi hissediyordu.


Akşam, Fabrika’da
düzenlenen baloya katıldı ve burada zeybek oynadı.


Eski devingenliği yoktu ama
neşeliydi.


Bu, katıldığı son açılış
ve balo olacaktı.




Fabrika’nın teknolojik niteliği ve
iyi düzenlenmiş çevresinden mutluluk duymuştu.
 

Bahçede yürümek istedi, ancak gücü
yeterli değildi.


“Arabayı getirin üşür gibi
oluyorum”
diyerek arabaya bindi ve yaveri
pencereyi kaparken, yavaşça “ne güzel
geceydi”
dedi.21




Dolmabahçe’ye döndüğünde
bitkindi.


Yeni bir hastalık ortaya
çıktı.


Karaciğerdeki bozulmayı hızlandıran
ve bir akciğer yangısı (iltihabı) olan zatürre
olmuştu.


Zatürre atlatılarak
akciğer kurtarılır
ancak karaciğerin yetmezliğe gidişi önlenemez. 

25 Şubat’ta Ankara’ya
döndü, aynı gün Balkan Paktı toplantısı için Türkiye’ye gelen yabancı ülke
yetkilileriyle görüştü.




Yunanistan Başbakanı
Metaksas, Yugoslavya Başbakanı Stoyadinoviç ve Romanya Dışişleri Müsteşarı
Comnen’i
ayrı ayrı Çankaya’da kabul etti. 

27 Şubat’ta Pakt üyesi
diplomatlara bir ‘çay daveti’
verdi; bir gün sonra yabancı gazetecilere açıklamalar yaptı.22




Genel durumu hızla
bozuluyor, sıkıntıları sürekli artıyordu.


15 Mart’ta, yurtdışından hekim
getirilmesi konu edildiğinde; “ne
yaparsanız yapın ama çabuk yapın, ben hastayım”
dedi.23
 

Oysa, aynı öneriyi üç hafta önce “ortada Hatay sorunu var, hastalığım dışarda
duyulursa iyi olmaz”
diyerek reddetmişti.24




Hükümet, Paris Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Frank Fiessinger’in çağrılmasına
karar verdi.
 

28 Mart’ta Türkiye’ye
gelen Fiessinger’in tanısı aynıydı.


Fransız hekim, kendisini hayrete uğratan bir gerçekle
karşılaşmıştı.


‘Atatürk’e o güne dek
hiçbir kan tahlili yapılmamıştır’
.25


Elde, yalnızca birkaç idrar raporu vardır.


Nedenini sorduğunda, “Atatürk’ten kan almaya çekindik” yanıtını
alır.26




15 Eylül’de vasiyetini
yazdırdı.


Tek yasal mirasçısı, aslında kız kardeşi Makbule Atadan’dı. 

Ancak, 19 Mayıs 1932’de kendi isteği üzerine, 2307 sayılı özel bir yasa
çıkarılmıştı.




Bu girişimle, Medeni Kanun’da yer
alan, mirasçıların haklarını isteğe bağlı olmaksızın koruyan ‘mahfuz hisse’, Atatürk için kaldırılmış, böylece aile
üyeleri ve akrabaları, kişisel mirasından yararlanamaz duruma

getirilmişti.


2307 sayılı Yasa’ya göre,
mirasını dilediği gibi dağıtacaktı.
 

11 Haziran 1937’de
hazırlattığı ilk vasiyette, Türk tarımına örnek olsun diye işlettiği
çiftliklerini ve diğer taşınmazlarını millete bırakmış;
bu davranışı nedeniyle, ‘Millet ve Meclis adına’ kendisine teşekkür telgrafı gönderen Başbakan İsmet
İnönü
’yü; “söz konusu armağan,
yüksek Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir
değere sahip değildir. Ben gerektiği zaman, en büyük armağanım olmak üzere Türk
milletine canımı vereceğim”
sözleriyle yanıtlamıştı.27




On beş yıl boyunca her yıl, özenle
hazırlandığı 30 Ağustos Zafer
Bayramı’nın on altıncısı,
o, bu durumdayken kutlanacaktı.
 

Törenlere katılamayacağı
belliydi, bu nedenle üzüntülüydü.


Yardım alarak ve güçlükle
yapabilmesine karşın, “giyinmiş, traş
olmuş, bakımlı ve saygılı”
bir durumda odasından dışarı bakmaktadır.




Elinde, Türk Ordusu’nun değişik
törenlerde çekilmiş fotoğrafları vardır.


Bunlara uzun uzun bakar ve “silahlarımızı kendimiz yapmamız gerek.
Uçaklarımızı, tanklarımızı, hepsini. Aksi halde bir savaş sırasında, topsuz
tüfeksiz dövüşmek zorunda kalırız. Ulusal savaş sanayii kurmalı ve bu alanda da
bağımsız olmalıyız”
der.
 

Daha sonra derin bir nefes alarak burukluk içeren bir ses tonuyla şunları
söyler:


“Bu kez bensiz kutlayacaklar.


Oysa, törenlere katılmayı
o kadar isterdim ki.


Çocuklarımızı görmeyi,
modern araç gereçle donanan ordumuzun geçişini görmeyi isterdim.


Bayrağımızı da özledim.


Onun şöyle anlı şanlı
dalgalanıp göklerle bütünleşmesini çok özledim…”30




O günlerde, yaşamı boyunca canlı tuttuğu ağaç ve yeşillik
özlemi
öne çıkmıştı.


Sıkça, doğal yaşamın
güzelliklerinden söz ediyor, “bir
dağda, bir orman içinde, sıradan küçük bir evde sakin bir hayat”
istediğini söylüyordu.




Odasında, kendisine daha önce armağan
edilen, orman ve akarsuları gösteren bir tablo vardır.


Gözleri sık sık bu tabloya
takılıyor, ‘güçlükle, ama içten gelen
bir hasretle’
ormana duyduğu özlemi anlatıyordu.31
 

Kuleli Askeri Lisesi
öğrencileri, Cumhuriyet Bayramı törenlerinden dönerken, boğaz vapurunu
Dolmabahçe önüne getirmişler, İstiklal Marşı ve Gençlik Marşı’nı söyleyerek,
onu selamlamaktadırlar.




Dışarda, coşkulu ve içten
büyük bir sevgi gösterisi vardır.
 

Ses tonuna yansıyan bir hüzünle, yanındakilere şöyle der:


“Bugünü halkımla, halkımın
içinde kutlamak isterdim.


Beni Cumhuriyet
Bayramı’nda halkımdan uzak tutan bu hastalığa lanet ediyorum.


Bana gelecek bayramlardan
söz etmeyin.


Hatta gelecek aydan da söz
etmeyin.


Ekim ayını çıkarabilirsem
bile, Kasım’ı çıkarabileceğimi hiç sanmıyorum”
.32




Yüzü her zamankinden daha solgun, elleri balmumu rengini
almıştır.


Gözlerinin çevresi “mor halkalarla
çevrili birer kuyu” gibidir.33
 

Gençlerin coşkusu giderek artmış,
gösterileriyle “yer ve göğü inleterek”
onu görmek istemektedirler.




Dr. Neşet Ömer ve Zeki Bozok’a, “Duyuyor musunuz? Bunlar bizim gençlerimiz.
Cumhuriyet’i emanet ettiğimiz gençlerimiz. Ne gür sesleri var. Öyle bir nesil
yetişiyor ki, bu neslin heyecanı, yurt ve bayrak aşkı köreltilmeyecek olursa,
dünyanın en mutlu ülkesi, biliniz ki, Türkiye olacaktır”
der ve gençleri
görmek, onlara el sallamak için hazırlanmasını ister.34
 

10 Kasım’da son nefesini
verdiğinde; arkasında 57 yıllık bir yaşam, bu yaşama sığdırılan görkemli bir
devrimci eylem ve tarihin gördüğü en büyük yenileşme hareketini bıraktı.




Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk ulusu için anlamı;
özgürlükle tutsaklığın, varlığını korumayla yok olmanın ya da gönençle
yoksulluğun, en yalın ve en belirgin ayrımıydı.
 

Yaşam direncini yitirmiş
kabul edilerek, yok edilmek istenen büyük bir ulusu, ayağa kaldırmış, onu
eskiden gelen ve değişime açık yeni değerlerle adeta yeniden yaratmıştı.




Elli yedi yıllık yaşamın
26 yılını asker ocağında, bunun da 11 yılını cephelerde savaşarak geçirmişti.
 

Türk Ordusu’na bağlılığı
ve ona duyduğu güven her şeyin üzerindeydi.


Türk ulusunun orduya duyduğu saygı
ve güveni biliyor, kuruluşunun her
aşamasına emek verdiği ulusal ordunun savaş gücüne ve yenilikçi niteliğine
büyük
önem veriyordu.




Bu nedenle olacak, yaşamındaki son bildirimi Ordu’ya yaptı“Türk vatanı ve Türk
topluluğunu, iç ve dış tehlikelere karşı korumasını”
istedi; 29 Ekim 1938’de doğrudan Ordu’ya seslenen iletisinde
şunları söyledi:
 

“Zaferleri ve mazisi
insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını
taşıyan kahraman Türk Ordusu!


Ülkesini, en bunalımlı ve
zor anlarında, zulümden, felaket ve sıkıntılardan ve düşman istilasından nasıl
korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de askerlik
tekniğinin bütün modern silah ve araçlarıyla donanmış olduğun halde, görevini
aynı bağlılıkla yapacağından hiç kuşkum yoktur…


Türk vatanının ve Türklük
topluluğunun şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikeye karşı
korumaktan ibaret olan görevini, her an yerine getirmeye hazır ve amade
olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve güvenimiz vardır…


Bu kanıyla; kara, deniz,
hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanlarıyla subay ve erlerini
selamlar, takdirlerimi bütün ulus önünde açıklarım.


Cumhuriyet Bayramı’nın, on
beşinci yıl dönümünüz kutlu olsun”
.35




DİPNOTLAR


(X)    “Atatürk Hakkında
Hatıralar ve Belgeler” A. İnan, 3.Bas., 1981, sf. 21. “İşin Aslı Astarı”
Mustafa Ekmekçi, Cumhuriyet, 21 Mayıs 1992; ak. Dr. Eren Akdemir, a.g.e. sf.
242 ve “Ord. Prof. Dr. E. Frank’ın Türkiye’ye Gelişi, Atatürk’ü Muayenesi ve
İsmet Paşa’nın Yardımı Hakkında Kendi Beyanına Dayanan Anekdotlar” Şişli Çocuk
Has. Tıp Bülteni, 24.04.1989, sf. 609; ak. Dr. Eren Akçiçek, a.g.e. sf. 188
 

1       “Son
Günlerinde Atatürk” Asım Arar, İst.-1958, sf. 21-22; ak. Dr. Eren Akçiçek,
“Atatürk’ün Sağlığı, Hastalıkları ve Ölümü” sf. 177


2       “Son
Günleri” Kılıç Ali, İst.-1955, sf.10; ak. a.g.e. sf. 178


3       a.g.e.
sf. 10


4     
 “Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü”, Dr. Eren Akçiçek, Güven Kit.,
İzmir-2005, sf. 178


5       a.g.e.
sf. 178


6     
 “Atatürk’ten Hatıralar-2” Hasan Rıza Soyak, İst.-1973, sf. 720


7       “Son
Günlerinde Atatürk” Asım Arar, İst.-1958, sf. 21-28


8       “Atatürk’ün
Hastalığı, Profesör Dr. Nihat Reşad Belger’le Mülakat” R. Eşref Ünaydın,
Ank.-1959, sf. 10-11; ak. Dr. Eren Akçiçek; a.g.e. sf. 182


9     
 Cumhuriyet, 26 Kasım 1938; ak. a.g.e. sf. 183


10     a.g.e. sf.
183


11     “Hastalığı
ve Ölümü” Asım Arar, Dünya Gazetesi, 10 Kasım 1953; ak. Dr. Eren Akçiçek,
a.g.e. sf. 239


12     “Tek Adam”
Ş. S. Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf. 543


13     “Atatürk’ün
Hastalığı, Profesör Dr. Nihat Reşad Belger’le Mülakat” R. E. Ünaydın,
Ank.-1959, sf. 11-12; ak. Dr. Eren Akçiçek; a.g.e. sf. 183


14     “Makbule
Atadan Anlatıyor, Ağabeyim Mustafa Kemal” Şemsi Belli, Ank.-1959, sf. 62; ak.
Dr. Eren Akçiçek, a.g.e. sf. 143


15     “Atatürk’ün
Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü” Dr. Eren Akçiçek, Güven Kit., İzm.-2005, sf. 155
ve 159


16     “Çankaya”
Falih Rıfkı Atay, Bateş A.Ş., sf. 490


17     a.g.e.
sf.490


18     a.g.e.
sf.491 ve “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof. Utkan Kocatürk, İş Bank. Yay., sf.
387 ve 388


19     “Kaynakçalı
Atatürk Günlüğü” Prof. U. Kocatürk, İş B.Yay., sf. 381-398


20     “Kaynakçalı
Atatürk Günlüğü” Prof. U. Kocatürk, İş B.Yay., sf. 381


21     “Tek Adam”
Ş. S. Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf. 547


22     “Kaynakçalı
Atatürk Günlüğü” Prof. U. Kocatürk, İş B.Yay., sf. 381-393


23     a.g.e. sf.
384


24     “Atatürk’ün
Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü” Dr. Eren Akçiçek, Güven Kit., İzm.-2005, 
sf. 189


25     “Ord. Prof.
Dr. E. Frank’ın Türkiye’ye Gelişi, Atatürk’ü Muayenesi ve İsmet Paşa’nın
Yardımı Hakkında Kendi Beyanına Dayanan Anekdotlar” Şişli Çocuk Has.Tıp
Bülteni, 24.04.1989, sf. 609; ak. Dr. Eren Akçiçek, a.g.e. sf. 188


26     a.g.e. sf.
188


27     “Kaynakçalı
Atatürk Günlüğü” Prof. Utkan Kocatürk, İş B.Kül.Yay,. sf. 373


30     “Atatürk’le
Bir Ömür” Sabiha Gökçen, Altın Kitap, İst.-1994, sf. 292


31     “Tek Adam”
Ş. S. Aydemir, III.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf. 553


32     “Atatürk’le
Bir Ömür” Sabiha Gökçen, Altın Kit., İst.-1994, sf. 302-303


33     a.g.e. sf.
302


34     a.g.e. sf.
304


35     “Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri I-III”, III.Cilt, Atatürk Araş. Merk. 5.Baskı, Ank.-1997,
sf. 331




LİNK : http://kuramsalaktarim.blogspot.com/2018/11/ataturkun-hastaligi-ve-hekimler.html?m=1


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış