Fahri KORUTÜRK
1903-1987


Yaşamı hep İstanbul’da ve denizde geçen genç bir subay  Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nda görevli
olarak ilk kez Ankara’ya gelir; Ankara’da mutlu bir rastlantı sonucu Atatürk
ile tanışır ve üstelik O’nun tarafından belirlenen bir senaryoda “bilinmeyen
yabancı” rolünü oynar. Bu genç subay sonradan Deniz Kuvvetleri Komutanı ve
Türkiye’nin 6.ncı Cumhurbaşkanı olacaktır. 


Oramiral Fahri S. Korutürk’ün 
“yaşamımdaki en unutulmaz, en heyecanlı an”  dediği bu tarihi karşılaşmanın öyküsü; 1935
yılında Ankara’da Karpiç Lokantası’nda geçiyor. æ


O AN


“1935 senesi ilkbahara girerken hayatımda ilk defa Ankara’ya gidiyordum.
İstiklâl Harbi’nden sonra Ankara, Anadolu’nun ortasında bir efsane bir hayal
şehri idi. I.Dünya Harbi’nin sonu, memleketin istilasını (Askeri) Lise ve Harp
Okulu çağının heyecan ve idraki içinde gördükten sonra, şimdi Cumhuriyetimizin
10. yılını arkaya atmış bir Deniz Harp Akademisi mezunu olarak kendimi bahtiyar
ve muhitimdeki insanları bahtiyar hissediyordum. Atatürk gençliğine emanet
ettiği bütün inkılâplarını bitirmiş, bunların hepsinin üstünde her vatandaşta
yakın mazinin mirası (aşağılık duygusu) silinmiş milletin nefsine güveni
yeniden kazanılmıştı. Kışlalarda (Bir Türk Cihana Bedeldir), okullarda (Ne
Mutlu Türküm Diyene) sözleri duvarlara asılmış ve bütün millette bu vecizelere
yürekten iman belirmişti.


Deniz Harp Akademisi mezunu olmamıza rağmen Kurmay Subay olabilmek için o
zamanki adıyla Erkân-ı Harbiye-i Umumiyede karargâh stajı görmek ve Riyasete,
Kurmaylığımızın tasdiki lâzım geliyordu. Biz, Deniz Harp Akademisi’nin
yetiştirdiği ilk kurmay subayları olacaktık. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi
Mareşal Fevzi Çakmak ve II. Reis Orgeneral Asım Gündüz idi. Ben, Müdürü, Kurmay
Albay Kemal Yaşınkılıç (sonradan Jandarma Genel Komutanı, Orgeneral) olan
İstihbarat Şubesinde staj görüyordum. O tarihlerde istihbarat subayları dâhi,
askerlerin ecnebilerle teması kesin olarak yasaktı. Sefaretteki resmi kabullere
sefaret mensuplarının davetlerine gidemiyorduk. Fakat diğer taraftan devrimler
arasında kadın’ın cemiyet içinde erkek ile eşit haklara kavuşması, sosyal
hayata yeni bir hareket getirmiş, Ankara’da muhtelif vesilelerle resmi ve
hususi toplantılar, davetler, resmi kabuller ve balolar tertip etmek âdet
olmuştu.


Atatürk, daima halk arasında idi. O’na kır kahvelerinden, halk evlerine,
ordu evlerinden, şehir lokantalarına kadar her toplulukta tesadüf etmek
mümkündü. Bu halk içinde dolaşmak, O’na devrimlerinin nasıl ve ne suretle
yayılıp derinlere kök saldığı hakkında en isabetli müşahedeleri sağlıyordu.
Atatürk, halkla yaptığı bu temaslarda genç, ihtiyar, kadın, erkek seçtiği kimselere
günün konuları hakkında sorular soruyor, aldığı cevapları hazır bulunanların
sohbet konusu haline sokuyordu, sonunda istediği hedefi ve gayeyi açıklıyordu.
Bu arada geçen esprileri, şakaları, takdirleri ve acı tenkitleri kulaktan
kulağa etrafa yayılıyor; Atatürk’e tesadüf, hayranlıkla, merakla ve hatta
itiraf olunmalıdır ki endişeli bir istekle aranıyordu.


***


1935 senesi, henüz evlenmemiştim. Bir bayram arifesi idi, arkadaşlar
İstanbul’a şuraya buraya dağılmışlardı, yalnızdım. O zamanlar Karpiç’in şahsen
idare ettiği Şehir Lokantasında yemek yemeği ve sonra da bir gece lokaline
gitmek istedim.


Karpiç, o tarihte, diplomatlar dâhil Ankara’nın en seçkin simalarının
toplandığı bir lokanta idi.O akşam da her zamanki gibi kalabalık ve neşeli idi.
Dipte bir köşede sonradan Belçika sefaretine mensup olduklarını öğrendiğim bir
grubun gerisinde tek kişilik bir masa buldum ve genç bir subayın vereceği en
sade siparişleri vererek gelecekleri beklemeye başladım. Aradan çok geçmeden
Karpiç’in yardımcısı Süreyya, telaşla yanıma geldi. Atatürk geliyor, kendisine
yer açmamız lâzım, diyerek benim masamı büsbütün köşeye itti ve elindeki beyaz
peynirle tek rakıyı masama bırakıp büyük sofrayı hazırlamaya koyuldu. Bir
sefaret grubu ile Atatürk’ün geniş sofrası arasında bir köşeye sıkışmış olmayı
oldukça yadırgadım. Bir ara lokantadan çıkmak mı yoksa oturup bu köşeden ilgi
çekici simaları takip etmek mi daha iyi olur, diye düşündüm. Henüz bir karara
varmadan, Atatürk, kalabalık maiyetiyle salonda göründü. Herkes ayağa kalktı,
artık bana kimsenin bakması, hesabımın görülmesi mümkün değildi. Tesadüf
hükmünü icra edecekti.


Atatürk’ün sofrasında hatırlayabildiğim kadarıyla, hemşireleri Makbule
Hanım, Prof. Afet Hanım, Falih Rıfkı Atay’ın refikası (eşi) ile bir
milletvekilinin kızı olduğu sonradan öğrendiğim bir genç hanımla, devrin
bakanları, büyük elçileri ve milletvekilleri bulunuyordu. Ezcümle Dr. Tevfik
Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Saffet Arıkan, Moskova Büyük elçisi Vasıf Çınar, Falih
Rıfkı Atay dikkatimi çekiyordu. Bir müddet sonra fark ettim ki, Atatürk’ün
masasındakiler, bir kısmı açıkça bakarak, bir kısmı belli etmeksizin
gözleyerek, hakkımda konuşuyorlardı. Evvelce o masada oturanlardan hiçbirisi
ile tanışıklığım yoktu. Sivil giyiniyordum, sigara içiyordum ve sâkin görünmeye
çalışıyordum. Fakat çok geçmeden Tevfik Rüştü Aras’ın Atatürk ile bir şey
konuşarak üzerimde durmaları ve daha sonra Hariciye Vekilinin masama gelerek
kendini takdim edip oturması, bende garip bir heyecan uyandırdı. Dr. Aras,
Atatürk’ün, sofradaki arkadaşlarına beni göstererek, tanıyıp tanımadıklarını ve
kim olabileceğimi tahmin ettiklerini sorduğunu, kimsenin beni tanıyamadığını,
fakat umumiyetle hal ve hareketlerimden bir ecnebi olabileceğime
hükmettiklerini, halbuki Atatürk’ün benim bir Türk olduğum intibaında
bulunduğunu ve gerçeği  öğrenmeye
geldiğini söyledi. Hariciye Vekiline Erkân-ı Harbiye İstihbarat Şubesinde vazifeli
bir Deniz Kurmay Stajyeri olduğumu söyledim. Dr. Tevfik Rüştü Aras beni tanımış
olmaktan memnun olduğunu, Atatürk’ten işaret almadan lokantayı terk etmememi
söyleyerek yerine döndü.


Müzik çalıyor, dans etmek isteyen, istemeyen, Gazi’yi yakından görebilmek
için, oyun bahanesiyle ortaya çıkıyor, masalar, sandalyeler boşalıp doluyordu.
Bütün bunların hemen hiçbirini göremiyor gibi idim. Zihnen, Tevfik Rüştü
Aras’ın söylediklerinden ve benim cevabımdan neler doğabileceğini çözmeye
çalışıyordum. Fakat bu zihni çalışmalardan henüz bir netice çıkaramadan,
Atatürk’ün yerinden kalktığını ve ağır ağır adımlarla sofrasını dolaşarak
masama geldiğini ve çok kibar bir jestle güya oturması için yer ister gibi
karşımda durduğunu gördüm. Milletçe hayranı olduğumuz harika insanla göz göze
ve karşı karşıya idik. Bana oturmamı işaret ederek kendisi de oturdu:


–Bir Deniz Subayı olduğunuzu öğrenmekten çok memnun oldum.. Yalnız
masanızın sadeliği dikkat çekiyor; Onu tamamlayacağız. Bize kendinizi bir
ecnebi olarak tanıtacaksınız. Söyleyiniz bakalım hangi yabancı dili
biliyorsunuz ve Ankara’da ne maksatla bulunabilirsiniz?


Milli hudutlar dışında bulunup ecnebi dili üzerinde staj fırsatı
bulamamıştım. Memleket içinde ecnebilerle temas yasak olduğundan bildiğim
Almanca ve İngilizce, kitap okuyup tercüme yapmayı pek az geçiyordu. Fakat bu
mazeretleri münakaşa etmek yeri ve zamanı değildi. Zati gayretlerime ilaveten
Denizaltı Filosu’ndaki ecnebi mütehassıslarla olan temaslarım, Deniz Harp
Akademisi’ndeki Alman subaylarının senelerce yaptıkları takrir ve onlarla
yapılan münakaşalardan kuvvet alarak ve o sıralarda, Hükümetin, denizaltı
gemisi satın almak hususundaki tasavvurlarını da hatırlayarak Atatürk’e:


– Türk Bahriyesi’ne denizaltı gemisi satmak isteyen bir Hollanda firmasının
mümessili olarak Ankara’da bulunabileceğimi ve Hollandalı olarak Almanca
konuşmakta olduğumu iddia edebileceğimi söyledim.


– Güzel, şimdi ben seni anlattığın gibi tanıyorum, diyerek masasına geçti.


 Bütün bir gece bir ecnebi hüviyeti
içinde hakiki şahsiyetimi gizlemek ve bu arada beliren çeşitli şüphe ve
tereddütleri sükûnetle savabilmek mücadelesi içinde geçmişti. Atatürk,
sofradaki arkadaşlarına benim ecnebi olduğum yolunda yaptıkları tahminde haklı
olduklarını söylemişti, fakat masanın yanı başında hüviyeti meçhul bir
yabancının oturtulmasına, sinirlenmiş görünüyordu.


Sormalar, soruşturmalar yapılıyor, ciddi tahkikat için benden hüviyet ve
pasaport istenmesine kadar iş genişliyordu. Pasaportumun otelde olduğunu
söylemem üzerine emniyet memurları tarafından dışarı davet olunmuştum. Bir
memur refakatinde masadan kalkarak lokantadan çıkıyordum ki, Atatürk, müdahale
ederek bir ecnebiye bu tarzda muamele yapılmasının pek kaba bir hareket
olacağını ileri sürmüş, kendisinin ve arkadaşlarının sofralarında konuşmalarla
bu yabancının hüviyetinin daha nazik bir şekilde ortaya çıkartılabileceğini
söyleyerek, beni karakola düşmekten alıkoymuştu. Böylece, Gazi’nin masasına
davet olunuyordum.


En büyük şansım, sofrada ve ortalıkta iyi Almanca bilen bir kimse olmamasında
idi. Atatürk’ün misafirleri arasında bulunan Milletvekillerinden birinin kızı
Almanca tahsil ediyormuş. Bu genç kız keşf olunca ikimize yan yana sofranın
ortasında yer verilmiş ve sağlı sollu soru yağmurları başlamıştı. Tercümanımın
da, benim gibi Almancası eksikti. Tuhafı şu ki ikimiz de birbirimizin bu dil
bozukluğunu fark ediyor, fakat her ikimiz de bunu  açıklamıyorduk. Bana Türkçe sorulanları tabii
anlıyor, onları cevaplandırmak için, Almanca tercümesini bekliyor; verdiğim
Almanca cevabın tercümanım lisanıyla Türkçeye çevrilişini duyunca, etrafın
itirazını ve şüphesini dağıtmak için, Türkçe müdahale etmekten kendimi güç zapt
ediyordum. Bu imtihan ne kadar sürdü, bilmiyorum. Zaman oluyor, Ankara’da daha
başka hususi bir maksatla bulunduğum şüphesi galip gelerek derhal sofradan
uzaklaştırılıp tekrar esaslı bir isticvaba 
sevk edilmem isteniyor, zaman oluyor, Atatürk’ün bulduğu bir izah ile
hava tekrar yumuşuyordu.


İçkiden ve münevver zümrenin ortasında oynamakta olduğum bu ağır oyunun
yükünden artık bunalmıştım. Bu defa, Atatürk, ‘Herr’e  (baya) bir soru da ben soracağım’ diyerek
bana o saate kadar sorulan soruların en ağırını tevcih etti:


– Biz Modern Türkiye’de bir takım inkılâplar yaptık. Batının münevver
adamlarınca acaba bunların hangileri malumdur ve onlar en çok neyin üzerinde
dururlar, dedi. Ve sonra yine kendisi sorunun ağırlığını hissederek:


– Mesela Türkiye’de bir Harf İnkılâbı yapılmıştır. Herr bunun hakkında
acaba ne düşünür, diye sorusunu daralttı. Konuşmalar günlük konular veya askerlik
konuları dışına çıktıkça bu oyunun Alman dilinde idamesine imkân kalmayacaktı.
Çok kısa cevap vermek lâzımdı.  ‘Türkler
için olan faydasını ve zararını münakaşa edemeyeceğim. Fakat Latin harflerinden
sonra Batılılar için Türkçeye alâka artmıştır. Sonra turistleriniz için
yazılarınızı okuyarak memleketinizin sokaklarında dolaşmak kolaylaşmıştır. Yeni
harflerinizle Türkçe, bir Çince, bir Arapça olmaktan çıkmıştır,’ dedim.
Atatürk:


– Pekiyi benim söylediklerimi acaba yazabilir mi, diye sordu. Ben manasını
anlamadan ve pek büyük yanlışlar yapmaktan korkmadan pekâlâ yazabileceğimi
söyleyince, etraftan kâğıt kalem getirildi. Atatürk bana şöyle dikte ettirmeye
başladı:


Bayanlar, Baylar,


Her iyiyi ve güzeli daima ecnebiye mal etmeye taraftar olmayınız. Türk Milleti
medenidir, cesurdur. Almış olduğu vazifeyi, her Türk genci müşkül şartlar
altında da, başarmaya kabiliyetlidir. Nitekim ben, zannettiğiniz gibi bir
ecnebi değil, damarlarımda asil Türk kanı olan bir Türk Genci ve bir Türk Deniz
Subayıyım (ve devamla) şimdi artık kalk ve bunu ana dilinle oku, diyerek
sözlerini bitirdi.


Ben tekrar ana dilime kavuşmanın, esas hüviyetimi bulmanın bahtiyarlığı
içinde yerimden fırladım. Yazdıklarımı, temiz Türkçemizin emsalsiz ahengi
içinde heyecanla okudum. Masadakiler de büyük bir heyecan uyanmıştı. Hanımlar
başta olmak üzere, herkeste umumi bir hayret, türlü türlü tefsirler ve münakaşa
ihtiyacı ortalığı bir uğultuya boğmuştu. Bu arada Atatürk, bana, Mareşal Fevzi
Çakmak’a hitaben bir mesaj yazdırdı. Bunda mealen:


Deniz İstihbarat Subayı Fahri Sabit’i bir vesile ile tanıdığını söylüyor
ve diktesini keserek; ‘Tabii Karpiç’te rakı içerken gördüm desem, senin için
pek iyi olmayacaktır,’ diye gülüyor ve devamla kendisine mühim bir vazife
verdiğini ve bu subayın aldığı vazifeyi başarıyla ifa ettiğini işaret ediyor ve
kendisinin görevlendirdiği hizmetin tam ehli bulunduğunu kaydettikten sonra, bu
gibi subaylara daha mesuliyetli vazifeler ve çalışmalarında daha geniş imkânlar
verilmesinin uygun olacağını söylüyordu.


O zaman Mareşal Hazretlerinin şahsiyeti ve çalışma tarzı genç bir Subay
olarak aramıza öyle bir mesafe koymuştu ki; sabah olup da ortalık
aydınlandıktan sonra onun odasına girerek, böyle bir gecenin hikâyesini yapmak
ve Atatürk’ün hakkımdaki mesajını masanın üzerine koymak, bana imkânsız
göründü. Durumu sadece harekât şube müdürümüze bahsettim. Deniz Harp
Akademisi’nin kuruluşunda ve Deniz Kurmay Subayı yetiştirmek hususunda cidden
büyük gayretler sarf etmiş olan II. Başkan Korgeneral Asım Gündüz’ün olaydan
haberdar olduğu şüphesizdi. Bundan sonra bana verdiği vazifelerde Atatürk’ün
notlarının bir tesiri olup olmadığını bilmiyorum. Fakat memleket içinde ve
dışında meslek ve memuriyet hayatımın müteakip yıllarında deruhte ettiğim
hizmetlerde, Atatürk ile karşılaştığım gecenin hatırasını ve bilhassa o geceyi
kaparken Atatürk’ün bana söylediklerini, daima bütün tazeliği ile canlandırarak
karşılaştığım müşkül ve mesuliyetli davaların hallinde bana sonsuz bir kuvvet
kaynağı olduğunu hiçbir zaman unutamıyorum.


Filhakika Atatürk, o geceyi benim müteakip hayat ve hüviyetim için ailemin
ve çocuklarımın isim ve hüviyetleri için fevkalade etkisi olacak bir telkin ve
bir hediye ile kapamak istemişti.


Sofrada sükûnet geri gelince bana soyadı alıp almadığımı sordu. O tarihte
soyadı kanunu vatandaşları bütün hızı ile meşgul ediyordu. Kendisine henüz
almadığımı söyleyince:


– Biz bu memlekette bir takım inkılâplar yaptık ve bunların korunmasını
şahsiyet sahibi Türk Gençliğine emanet ettik. İşte bu gençlerden biri de
sensin. Sana Korutürk soyadını versek ne dersin, dedi.


Fırtınalı bir gecenin her türlü tahayyülün üstünde bir mükâfatı
belirmişti. Şükranla kabul edeceğimi ve bu ismi taşımakla hayatımda en büyük
şerefi bulacağımı, söyledim. Gece Karpiç’ten çıktığımda ortalık ağarmaya
başlamıştı.


O akşam daha yakından gördüm ki, Atatürk cesareti ve medeni olmayı
seviyordu. En çok kullandığı ve belli ki sevdiği kelimelerden biri ‘Medeniyet’
kelimesi idi. Esasen O, ‘Memleketi muasır medeniyet seviyesinin üstüne
çıkaracağız’ derken, kabiliyetine, çalışkanlığına  güvendiği Türk Milleti ve Türk Genci’nden
istediklerini de açıklamış bulunuyordu.


01.12.1965-Moda


Fahri S. Korutürk


Oramiral (Emekli)


6 Nisan 1973 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Birleşik
Oturumunda kullanılan 557 oydan 365’ini kazanan Fahri S. Korutürk, ilk
oylamada, Türkiye’nin VI. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş ve and içtikten sonra
nöbeti devralmıştır. Fahri S. Korutürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi Birleşik
Oturumunda, Cumhurbaşkanlığı yemin metnini okuduktan sonra yeni görevinde
kürsüden ilk kez hitap etmiştir:


“Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk’ün her türlü
sorunun çözüm yeri olarak işaret buyurdukları Yüce Meclisin, naçiz şahsıma
gösterdiği ilgi ve güvene şükranlarımı arz ederim. Bana tevcih buyurulan bu
yüksek görevi, biraz önce içtiğim anda sadık kalarak, başta Yüce Meclis olmak
üzere, bütün Milletimin ve Devlet kuruluşlarımızın desteği ile gereği gibi
yerine getirmeye çalışacağım. Bu konuda rehberim andım olacaktır.”


Ertesi sabah, Fahri S. Korutürk, 7 Nisan 1973 günü, bir
Deniz Yüzbaşısı olarak Atatürk’le ilk karşılaşmasından 38 yıl sonra,
Anıtkabir’dedir.


Yine O’nun, Büyük İnsan’ın huzurundadır.


Bu kez, Cumhurbaşkanı göreviyle…


Türkiye Cumhuriyeti’nin VI. Cumhurbaşkanı, Anıtkabir Şeref
Defteri’ne şunları yazmıştır:


“Ulu Önder Atatürk,


38 yıl önce henüz genç bir Subay iken mutlu bir tesadüfle
bana; ‘Biz bu memlekette Cumhuriyeti kurduk. Bir takım inkılâplar getirdik ve
onları gençliğe emanet ettik. Bütün bunları gençlik koruyacaktır. Onlardan biri
sensin! Sana, Korutürk soyadını veriyorum!’ demiştin. Bugün, Cumhurbaşkanı
olarak göreve başladığım ilk gün, kulaklarımda ve kalbimde duymakta olduğum o
müstesna sesinin ve sözlerinin idraki içinde, huzurunda saygı ile eğiliyorum.


7 Nisan 1973


Cumhurbaşkanı


Fahri Korutürk