Asıl ve Gerekli Milliyetçilik


Politik-Analitik bir yol haritası
için tarihsel perspektif ile süreç içesinde beceriyle kullanılan kavramları
müşterek okumak mümkündür. Geçmişin analizini yaparak geleceğe ilişkin bir
tespit yapacağız. Bu yazının sonucunda asıl ve gerekli olacak bir milliyetçilik
anlayışını ifade edebilmeyi arzuluyorum.


Burada
asıl diyebileceğim milliyetçilik tanımlarını yapmayacağım. Bahsedeceğim
milliyetçilik klasik fikirleri yok saymayacak. Onlar kendi düşüncelerinin
istikametinde savunulmaya devam edebilir. Farklı bir pencereden bakarak
milliyetçiliğe İngiltere, Almanya gibi gelişmiş Avrupa devletleri veya G. Kore,
Japonya gibi Uzak Doğu devletleri bağlamında, somut bir yaklaşımla
açıklayacağım ve buna gerekli milliyetçilik diyeceğim. Hatta konuyu diğer
önemli, demokrasi, kapitalizm, küreselleşme, eğitim, bilim, kültür gibi
konularla da işleyeceğim. Analizimi yaparken Osmanlı Devleti’nin ve devamında
Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde durulması gereken süreçlerini ele alacağım.


Sömürmekle
ilgili konuyu önce ilk çıkış şekliyle ve daha sonra evrim gösterdiği haliyle
irdelemenin yararına inanıyorum. Zira bugün bile çok değişik yöntemlerle bilgi
ağırlıklı bir yöntemle güçlü toplumlar diğerlerini kontrolleri altında
tutabilmektedirler. İşte bu noktada, eğer arzularsanız, klasik milliyetçiliğin
işlerliğini sizlerin sorgulamasını isteyeceğim.


Anlatımımı
tarihsel bir çizgide ilerleteceğim. Başlıklar şunlar olacak: Sömürgecilik, Geç
Dönem Sömürgeciliğin Küreselleşmesi, Dönüşümler ve Sancılar, Türkiye Açısından
Süreçler, Yumuşak Gücün Etkisi, Ders Çıkaran Bir Kültür, İleri Demokrasinin
Hazmı, Gerekli Milliyetçilik.


Sömürgecilik


Başlangıçta
sömürü ile sömürgeciliği ayırıyorum. Sosyo-ekonomik ve politik alanlarda
sömürmek, birinin diğerinin haklarını bir şekilde kendi kontrolüne alması kadar
basit bir anlatımla açıklanabilir. Bu sömürü bazı hallerde sistemli veya
karmaşık dahi olabilir.


Sömürgecilik
konusu çok daha özel bir tanımı ifade etmektedir. Terim, dünya tarihi içindeki
yeriyle belirginleşen bir anlamında kullanılmaktadır. Batı’nın dünya üzerinde
belli bir dönem inşa ettiği ve işlettiği, etkileri çok boyutlu olan geniş
coğrafyalarda yaşayan toplumlara yönelik sistemli ve kapsamlı, baş aktörleri
devletler olan sömürü uygulamasına sömürgecilik (kolonyal sistem) denir.


Sömürgecilik
dönemlerini birkaç aşamada nitelendirebiliriz. Ben bu dönemleri üçe ayırıyorum:
Erken, olgun ve geç. Bu sürelerin aralarındaki hatlar şöyle: Erken ve olgun
dönmeleri ayıran tarih 1588 yılında yapılan İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in
İspanyol Karalı II. Felipe’yi yendiği deniz savaşıdır. Olgun ve geç dönemi
birbirinden ayıran tarih ise I. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914’tür.



Erken Sömürgecilik
Dönemi


Kölelerin
ve gümüşlerin gemilere bindirilip başka kıtalara taşındığı dönem “erken”
dönemdir. İlginç bir-iki nokta var. Yerleşik düzenli erken dönem sömürge çalışmaları
içinde vergi ödenmesi karşılığında Hıristiyanlığın öğretilmesi gibi bir takas
yapmışlardır (encomenderoolarak bilinen sistem) veya başka
coğrafyalara giden kaşiflerin oralardaki kaynakların yerini öğrenmek ve kontrol
etmek için önce misyonerlik ile güven kazanmayı ve idari yönetimi yandaşlarıyla
devralmaları süreci yaşanmıştır.


Olgun Sömürgecilik
Dönemi


Bu
dönem dünyada zamanın ve mekanın acımasızca sıkıştırıldığı bir dönemdir.
Sömürge savaşlarının olduğu dönemi “olgun” dönem olarak isimlendirmek söz
konusudur. Sanayi Devrimi ile ilişkili dönemdir. Taşınacak altın ve gümüş
bulamayanların (başta İngilizlerin) temel ihtiyaç mallarını (belki de ne
buldularsa,) işleyerek piyasaya sunmaları önemli bir ticaret öğretisi
getirmiştir. Bu dünya çapında bir kapitalist anlayışın yönetilmesi sürecinin
başlangıcıdır. Aynı zamanda daha çok üretebilmek ve satabilmek Sanayi
Devrimi’ni de tetikleyen bir süreçtir. Bu dönemde kıtalararası lojistik
taşımacılık (denizyolları ve demiryolları) ve iletişim (telefon ve telgraf)
sistem içindekilere aşırı kazançlar getirmiştir.


Diğer
yandan olgun sömürgecilik dönemi, Katolik Kilisesi’nin katı tutumundan kurtulup
Protestanlığın geliştirilmesi ve kapitalist ruhun sistemleştirildiği dönemdir.
Bu dönemde Avrupalı sömürgeci devletlerin Kuzey Afrika ve Orta Doğu başta olmak
üzere değişik coğrafyalardaki Osmanlı topraklarına ilgisinin arttığını
hatırlayalım. Savaşlar ve hatta Dünya Savaşları bu döneme eklentili
gelişmiştir. Kapitalizmin sistemleştirildiği dönemdir. Bu döneme “klasik emperyalist”
dönem de diyebiliriz. Klasik emperyalist dönemde egemenlik kavramı en belirgin
şekliyle işgal altında olmayan ve sömürülmeyen ülke anlamına gelmekteydi.


Geç Sömürgecilik
Dönemi


Batı’da
kapitalizmin temel kurumsallaşmasını tamamlamasını takiben Avrupa’da
hanedanlıklar döneminin son bulmasından başlayıp, bu güne kadar devam eden
döneme bu adı verebiliriz. Öyleyse Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili süreç bu
dönemin içinde değerlendirilmelidir.


Bu
dönemde dinsel tema Batı’da bir basamak daha geri plandadır veya gizlenmiş
görülmektedir. Başka bir ifadeyle bu safhada Batı’da din bilinç altına
inmiştir. Laisizm sistemin ana tanımlarından biri olmuştur. Batı’da dindar elit
ve kurumlar halinde kalanlar ise daha çok sosyal ve ekonomik dernek ve kulüpler
şeklinde örgütlenme yolunu seçmişlerdir. Sistem bunları yine bir çıkar grubu
olarak görmüştür. Temel misyon, çıkar sağlayan örgütsel bir emelin tarifinde
gerçekleşmektedir. Buna karşılık geç sömürgeci dönem Batı dışındakilerin
inançlarının küresel sosyo-politik süreçlerde daha çok tartışmaya açıldığı bir
dönemdir.


Çıkarın
kurumsallaştırılması Batı tipi demokrasileri de geliştirmiştir. Demokrasi
anlayana ve hazmedene göre değişkenlik gösteren yönleriyle gelişkin bir yönetim
sunar. Dolayısıyla önce Batı kendine ait olanları tüm değerleriyle
sistemleştirebilmiştir. Demokrasinin gelişmesi kapitalizmin gelişmesiyle
birlikte izlenmiştir.


Geç Dönem
Sömürgeciliğin Küreselleşmesi


Sanayi
Devrimi’nden sonra başta Britanya olmak üzere Batı’nın büyük bir makineleşme,
endüstrileşme, sistemleşme ve buna bağlı siyasi şeklini kurumsallaştırma
sürecine girdiğini biliyoruz. İlave olarak biliyoruz ki, kendi topraklarındaki
zenginlikleri işlemenin ötesine geçmek için her türlü fırsatı bulmuşlar ve bu
kez sömürgeciliği sistemleştirmişlerdir. Sömürgecilik belki de insanlığın ilk
küreselleşme politikalarına kötü bir örnektir.


Geç
sömürge dönemi, emperyalizmin uluslararası olduğu ve daha sonra küreselleştiği
dönemdir. Bu süreçte egemenlik kavramın içi boşaltılmıştır. Devlet duvarlarının
yanı sıra küresel güçler devrededir. Dijital ve bilgi devrimi; uzaydan destekli
iletişim, medya; ulaştırmanın her yönüyle sistemleştirilmesi; sanal dünya ile
iletişim; bilginin kendisinin ticari mal olması gibi her türlü ilerleme
ülkeleri içi-dışı bir yapıya çevirmiştir.


Ama
dünya yine aynı yerdir. Nasıl Dünya Savaşları döneminde Polonya (özellikle
Danzig) bir Batı’nın bir Doğu’nun kontrolüne giriyorsa, sistem değişmemiş,
bugün de Ukrayna (özellikle Kırım) iki kanadın kontrolüne girme sürecindedir.
İki örnek arasındaki en belirgin bağ çıkarcılıkla açıklanabilir. Çıkarcılığı
sistemleşmiş hali ise kapitalizmin kurallarında özetlenebilir.


(Devamı diğer sayfada)


Dönüşümler ve Sancılar


Dönüşüm ve sonrasındaki kapitalist atmosferde öne çıkanlar
kendiliğinden (hazmedilmiş veya) meydana gelmiş kurumlar ve anlayışlar mıdır,
yoksa güdümlü hale getirilmiş, öğretilmiş ve kontrol edilmiş bir yapıya mı
sahiptir? Bu ara dönem ve devamındaki her türlü algı mekanizması iyi analiz
edilmelidir?


Yaşıtlarımın şahit olduğu dönemde neler yaşandı? Dışarıdaki dönüşümlere
bakalım; Doğu-Batı Paktı, Soğuk Savaş, SSCB’nin dağılması ve komünizmin
başarısızlığı, Almanya’nın birleşmesi, Avrupa Birliği bütünleşmesi, Çin’in hem
Maoist hem de sonrasında gelişen komünist-kapitalist yönetimi, çeşitli
çatışmalar ve ayaklanmalar, Afganistan ve Körfez Savaşları, 11 Eylül, teröre
karşı küresel savaş, aya ayak basma, uzay programları, kitle imha silahları,
medya üzerinden yapılan savaşlar, siber saldırılar, ekonomik savaşlar, yumuşak
güçle ikna, pembe-turuncu devrimler, Arap Baharı… Ülkemizdekiler; her on yılda
bir gerçekleşen politik kesintiler ve bunlara ait yazılan anayasal
düzenlerin dikte ettirdiği eğrelti politik düzenler.


Türkiye Açısından Süreçler


Önce Osmanlı’nın belirtilen anlamda sömürgeci bir devlet
olmadığını, fakat kendi nizamı içindeki uygulamalarında sömürüden
bahsedilebileceğini vurgulamak gerekmektedir. Çünkü Osmanlı nizamında resmi
açıdan toprak devletin mülkiyetindeydi ve özel mülkiyet söz konusu değildi.
Devlet gelirleri çoğunlukla savaş ganimetleri, topraktan alınan paydan
oluşmaktaydı. Tebasından vergileri mültezimler topluyordu. Mültezimler köylünün
ürettiğinin üçte ikisi ila yarısı arasındaki payları vergi olarak
toplamaktaydı. Merkezin aldığı pay bunun içinde belli bir kısımdı. Dolayısıyla
güçlenen mültezimlerin, başkalarının da etkisinde kalarak, arada bir
ayaklanmalarına şahit olunmaktaydı. Kırsalda eşkıya hareketleri yaygındı.


Kırsala benzer şekilde kentlerde ticaretin asıl kontrolü
devletteydi. Kendine imtiyaz verilen ticaretle ilgilenmekteydi. Ticaretle ilgilenenler
genelde azınlıklar ve yabancılardı. Örneğin, 1793 yılında “imtiyazlı iş
belgesi” alan Avrupalı tacir sayısı 9 ayrı uyruktan 247 idi. Büyük oranda dış
ticareti bunlar yürütüyordu. Meslek grupları lonca sistemiyle kontrol
edilmekteydi. Başlangıçta iyi çalışan lonca sistemi giderek dış etkilerle
değişime ayak uydurmak zorunda kalmıştı. Genel olarak sistem içinde bir sorun
çıkarmama tavrı gelişmekteydi.


Buradan hareketle kapitülasyonlar yabancıların ticari imtiyazını
daha da sistemleştirdi. İlk kapitülasyon devresi Kanuni dönemiyle başlayan
politik amaçlı dönemi kapsar. İkinci devre 1740’ta Fransa ile imzalanan “ticari
sözleşme” mahiyetindeki başka bir periyotu başlatır. Üçüncü devre ise Sanayi
Devrimi sonrası gelişen atmosferde “eşitsiz mübadele” konusunu gündeme
taşımıştır ve bütünüyle bu Avrupa’nın sömürgeci bir hareketidir. Evet, Osmanlı
uzunca bir süre eşitsiz mübadeleyle birlikte sömürülmüştür. Emperyalist tutumun
ağır şekilde hissedildiği dönem böylelikle başlamıştır.


Olgun sömürgecilik döneminde dünya karalarının neredeyse yarısı
sömürge idi. Osmanlı toprakları da emperyalistlerin bireysel ve müşterek
çabalarla sömürülmekteydi. Örneğin Osmanlı toprakları içinde o vakit yeni
sayılabilecek bir bilim alanı olan jeolojik araştırmalarını kendisi yapamadan
Avrupa, Osmanlı topraklarının neresinde ne yeraltı zenginliği var, tümünün
haritasını çıkarmıştı bile. Bir bakış açısıyla savaşlar buna benzer
zenginlikleri paylaşım için yapılıyordu. Hatta saraydaki birçok politik
çalkantı ve haneden sorunları buna göre değişkenlik gösteriyordu.


Osmanlı’ya Kırım Savaşı döneminde verilen borç ile (ilk kurumsal
büyük borçlanma olarak bilinir) bu dönem perçinleşmiş oldu. “Borcunu ödemezsen
şunu yaparız… Ben daha az faizle borç vereceğim, benden yana ol…” benzeri basit
teklifler kapalı kapılar arkasında baskı aracı olarak kullanılır olmuştu. Halk
savaşlarla ve bu tür ekonomik eksikliklerle giderek fakirleşmekteydi. Ve
nihayet başka birçok etkiyle birlikte Devlet-i Ậli büyük kayıplar vermeye
zorlandı. Balkan Savaşı ile gelişen sürecin devamında Sevr ile Vatan işgal
altına girmişti.


Avrupa’da hanedanlıkların bitirilmesi sürecine bakıldığında,
özellikle kendi coğrafyamızda isyanların yeri her dönem önemli olmuştur.
Osmanlı’nın politik ve ekonomik kurumlarını yeterince erken oluşturup
çalıştıramaması kritik edilen bir husustur. Ulusçuluk kavramıyla esmeye
başlayan rüzgarların etkisiyle başta Balkanlar’daki ayrılıkçılık hareketlerinin
çabucak gelişmesi söz konusudur. Diğer tarafta Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki
toplumların yabancılarla işbirliğine girişmeleri, özellikle sömürgeciliği
sistemleştirenler açısından çok zor olmamıştır.


Türkiye’de durum nedir? Evvela Türkiye, Osmanlı’nın devamı bir
devlettir. Neden böyle demek durumundayız? Lozan ile Türkiye, Osmanlı
borçlarını devralmıştır. Ayrıca politik sistemlerde asıl olan insan yapısıdır.
Adı ve şekli ne olursa olsun bir dönem kapatılmış ve (çoğunluğu) Türklere ait
başka bir dönem başlatılmıştır. Bu, Batı’nın bakış açısında da böyle ifade
bulan husustur.


Gelişen kapitalizm, demokrasi ve küreselleşme çizgisinde Batı’nın
özellikle ilgilendiği coğrafyalarda bir dönüşüm öngörülmüştür. Toplum uzun
zaman aralığında kendi refleksleriyle bunu hazmetme sürecinde kalmıştır.
Etkileri bugün bile devam eden değişik perspektiflerdeki dönüşüm süreçlerinde
ülkeler veya toplumlar bir noktadan sonra istese de istemese de Batı’nın
sömürgeciliğiyle veya sömürgeci ruhunu içselleştirmiş kapitalist yöntemleriyle
eklemlenmiştir.


Bütün bu süreçlerin negatif etkileri Türkiye’nin potansiyeli ile
eritilmeye çalışıldı ise de asıl problem şu olmuştur. Batılı gözüyle Türkiye
geç sömürgecilik döneminin etkisi altında, Şark Meselesi ve Hasta Adam gibi
yakıştırmalarla birlikte, kolay yönetilebilir bir ülke gibi görülmüştür. Çünkü,
kim nereye yatırım yapacak, kim teşvik ve kredi alacak, hangi politik akım
iktidar olacak, anayasalar hangi şartlarda yazılacak, gibi sorularda
belirleyici olanlar paktların, işbirliği yapılan güçlerin ve ekonomik
partnerlerin etkisine göre gelişmiştir. Ya da bütün bunlar hep bir soru işareti
olarak kalmaya devam etmiştir.


Yumuşak Gücün Etkisi


Şartların üstü kapalı şekilde yansıyanlarını ve dolayısıyla
bunların yaptırımlarını basit olarak açıklayalım: Bir iş yapacaksınız. Bunun
için bir sözleşme imzalayacaksınız. Her iki taraf şartlarını masaya yatırır.
Güçlü olanın şartları daha belirgin şekilde uygulanır. Altına imzasını
attığınız her bir işbirliği konusu aslında taahhüttür. Ben şunu yapmayı kabul
ettim, demektir. Anlatmak istediğim geç sömürge döneminin etkilerinin
yansımasındaki yumuşak etki bu türdendir.


Asıl önemli etkiler Dünya Ticaret Örgütü’nün sistemleşmesi ile
olmuştur. Çünkü piyasada pazarlık gücü ve ticari ilişkiler belirlenen
standartlar ve hukuki prosedürlerle hayat bulmaya başlamıştır. Standartlarını
geliştiren, hukuki kavramlar meydana getiren, dokümantasyonu sağlam, bütün
bunlara ilişkin köklü araştırma ve geliştirme çabası olan devletler elbette güç
odağı halinde gelişmiştir. Diğerlerine yansıyan tarafları ise masada kimin
bilgisi daha çok şekline dönüşmüş ve bu nedenle bilgi üzerine bir yumuşak güç
gösterisi etkisi ortaya çıkmıştır.


Bir de bunların toplumları hazırlama bağlamındaki çalışmaları
vardır ki işin bu kısmı tamamen bilgiye hükmetmek ve eser vermekle bağdaşan
konular olarak somutlaşmış görülmektedir.


Bir diğer konu da özellikle günümüzde bilgi ile meydana getirilen
ürünlerin telif haklarının hukuki prosedürlerini kayıt altına alma becerisi
kazanmış olanların güçlerinin diğerlerine oranla daha önemli bir fark ortaya
çıkarmaları gerçeğidir. İngilizler bu işi James Watt zamanında bile hukuki
yöntemle yapabiliyordu. Patent verme ve fikri koruyup sonra satma becerisi çok
önemli bir güç unsuru olarak küresel sistemin hukuken sert ama uygulamada
yumuşak bir yüzünü ortaya çıkarmıştır.


Ders Çıkaran Kültür


Osmanlı birtakım ıslahatlara kalkışmıştı. Ama gerekli yapısal
düzenlemeleri yapmada hem geç kaldı hem de konuları yeterince derinleştirecek
vakit bulamadı. Yapısal düzenlemelerin özünde politik ve ekonomik kurumsallaşma
vardı ve bunları yeterince gerçekleştiremedi.


Böyle bakıldığında, eğer somut biçimde gereken tam ve zamanında
yapabilseydi, tarihte biz bunu ne şekilde görebilecektik? Bakın burası dikkat
çekicidir. Osmanlı’nın kuruluşuyla çelişir bir durum içerir. Bu nedir? Bugün
diyecektik ki; mutlakıyet döneminin güçlü idaresinden vazgeçildi, yani
saltanatın sahip olduğu güç, doğru biçimde halka dağıtılabildi. Bu mümkün
olamadığı için çöküş kaçınılmaz oldu ve İstanbul İngilizlerin yönetimine geçti,
I. Dünya Savaşı’nın mağlubu olarak Sevr’i imzaladı ve topraklar kaybedildi.


Bazı kültürler bir şeyi “düzenleyelim” deyince, gerekli olanları
“kısıtlamayı” anlarlar. Kısıtlamak çözüm müdür? Tekrar düzenlerken eskileri
yenileriyle değiştirmek mi gerekir? Ders çıkarmakla ilgili süreçlerde kültürel
yapının belli bir darboğaz ile kendini onarması beklenebilir. Örneğin Avrupa bu
tür bir süreçte veba salgınlarını, iç kargaşa ve savaşları yaşadı. Düşünelim,
bazı Avrupalı devletler sistemini nasıl onarma başarısı gösterdi?


Örneğin başkalarına göre daha çok altın ve gümüşü olan mutlakıyet
sistemine sahip İspanyol Kralı Felipe saltanatını düşündüğü için gerekli
düzenlemeleri zamanında yapamadı, İspanya giderek zayıflarken, tam da o
zamanlarda İngiliz Kraliçesi Elizabeth özelleşmeyi başlattı ve giderek
zenginledi, üstüne Sanayi Devrimi’ni yapabilecek kurumları ve kuralları kabul
etti ve dünya ticaretini yönlendirdi, denizlere hükmetti ve Güneş Batmaz bir
imparatorluk kurdu. Hatta bunu demokrasiyi ilk yerleştiren bir millet olarak
gerçekleştirdi. Bir zamanlar sömürgeci İngiltere serbest piyasa ekonomisinin,
demokrasinin ve özgürlüklerin en büyük savunucusu oldu.


Osmanlı’nın darboğazı çöküşle başlayan ve Sevr’e kadar süren
uzunca bir süre oldu. Kurtuluş Savaşı sonrası, Atatürk’ün liderliğinde, bütün
kurumlarını tekrar düzenledi, eksik olup olmamaları bir tarafa, yeni kurumlar
ihdas etti. Belki bu her milletin yaşaması gereken bir tür deneyim idi.


Örneğin demokrasi konusunda henüz atılmayan adımlar var ise, henüz
ders çıkarma süreci devam ediyor demektir, değil mi? Bu, bir türlü
ilerleyemediği eleştirisi yapılan, özellikle politik adımların tamamlanabilmesi
için şartların zorlanması anlamına gelebilir. Gecikmeler varsa iki sebeptendir.
İlki mevcut güç dengelerini devam ettirmek isteyenlerin mukavemeti, ikincisi
ise toplumun gereğince hazmetme sürecini tamamlamamış olması.


Nasıl ve ne zaman olursa olsun, neticede çözümlerin dinamiği bir
sistem geliştirmeli, işletmeli ve başka açılımlara kaynak oluşturmalıdır.
Kısıtlayıcı aklın çözümü başka bir eksikliğin kaynağıdır. Bir şeyin sadece
adının olması başka, içinin dolu olması başkadır.


Görünürdeki kurum ve kuruluşların gerçekten işlevsel olmalarını
veya olmamalarını düzenleyenler o toplumun fertleridir. O halde sisteme ve
düzenlemelere bakıldığı kadar, (daha çok) insan yapısındaki olgunlaşmaya bakmak
gerekmektedir.


Ders çıkarmanın tek yolu salt tarihçi olmak değildir. Çarpıtılmış,
bilimsel verilere dayanmayan, zamanın ihtiyaç duyduğu sorulara cevap vermeyen
türden bir hamasi tarih algısı, toplumların tüm derslerini unutmaları için
belki de bir tuzaktır. Ders çıkarmanın yolu, bilimsel çabaların, şeffaflığın
önünü açan ve sorumluluk duygusu yüksek karakterlerden geçer.


Bilimsel düşünebilmek için rasyonel düşünebilme yöntemlerini
geliştirmek şarttır. Ders çıkarmak için en iyi yöntem rasyonel analizlerin ve
sentezlerin alındığı o gerekli kayıtların tutabilmesi ve ortaya konabilmesi
açısından cesaret gösterilmesidir. Neden cesaret dedim? Çünkü gelir-geçer yöneticilerin
şeffaflık takıntıları vardır. Bir sebepten dolayı kayıtları gelişigüzel
tuttururlar ve bir dönem sonra belli kısımları bile olsa, bazılarını imha
ettirirler.


Eğer bu tür iç disiplin anlayışları politik yelpazeye taşındı ise
bir şeffaflıktan söz edilebilir. Sistemli olmaya isteklilik artar ve
başkalarının rehberliğine ihtiyaç duymadan kurumsal yapılar kendi bilgi
kütüklerine güvenerek yeni işleri yapmaya cesaretlenebilirler. Asıl büyük
cesaret yeniyi bulabilmek için verilen savaştadır. Bu savaş eksikleri olan
karakterlerin kendi eksiklerini kapatmak için uyguladıkları türlü oyunlarla
kazanılamaz.


(Devamı diğer sayfada)


İleri Demokrasinin Hazmı


İnsanlık her örgütsel işin başlangıcından itibaren kendi
değerlerine sahip çıkması öncelik alır. Bugün ortada bu tür bir sistem var,
öyleyse sahip çıkılmalıdır. Peki, kimin demokrasisi daha iyi? İşte size sonsuza
kadar tartışılacak bir konu’ Çünkü “çıkar” konuşulan yerde insanın nefsi ve
ruhu vardır ve bu tamamen insana özgü olan bir durumdur.


Demokrasi belli ortak çıkarı benimsemiş toplumlarla yürüyen bir
rejimdir. Demokrasi, üzerinde anlaşmaya varılmış sistemli bir yönetim şeklidir.
Demokraside yönetenler kimin çıkarını nasıl elde edeceğini belirgin şekilde
savunur, bunun için her türlü yasal baskı unsurunu ve yaptırımları uygular ve
elde edilen somut çıkarı (belli bir hak anlayışına bağlı olarak) paylaştırır.
Demokrasi çoğunluğun yönetmesi, azınlığın ise etkin muhalefet etmesidir.
Azınlıktakilerin etkin muhalefeti sayesinde çoğunluk karaları bütüne yarayışlı
ölçekte alabilecektir. “Ben bilirim” değil, “Biz biliriz,” demenin sistemli
yolu bu noktada yatar. “Halk tarafından…” ilkesi çerçevesinde demokratik yöntem
iktidarı hiçbir şekilde özelleştirilmemeli, legal partileri iktidar yolundan
çıkarmamalıdır. Yönetme veya muhalefet bacaklarından birinde eksiklik olursa
sistem doğru ilerleyemez. Demokrasi kavga değil, uzlaşma rejimidir ve bunun
için vatandaşlarını sözleşmelerle birbirine bağlar. Anayasadan basit bir ticari
senede varana dek, çoğu metin bir sözleşmedir. Sözleşmeler kapsamı
içindekilerin tümünü hukuken ve hukuk içinde eşit etkiler.


Demokrasi demek idare etmeyi ve edilmeyi hazmedebilmek demektir.
Hazmetmenin derinliğindeki farklar birey veya toplumların eğitimli olmalarıyla
ölçülebilir. Kültürlü veya eğitimli diye farklı yaklaşanlar da çıkabilir.
İkisini de buluşturan kavram aslında eğitimli olmakla ilgilidir. O halde eğitim
demokrasinin halletmiş olduğu bir gerek şarttır. Gelişmiş kabul edilen
ülkelerde küçük çocukların hangi okullara gideceklerini aileleri belirler.
Okullar ideolojik yerler değildir. Bilimi ve rasyonel olmayı temel bir metoda
bağlı verir. Değişik kimlikli ve sosyal düzeyli toplumlara göre devlet okulları
çeşitlendirilmiştir. Çeşitlilikte ara eleman ihtiyaçlarına göre teknik alanlar
daha öne çıkar. Bunun yanı sıra elitlerin gidebildiği okullar da vardır ve bu
konu için bir engel konmaz, hatta teşvik görür. Amaç herkesin en başından en
sonuna kadar istediği alanda ve sürede eğitim alabilmesini sağlayabilmektir.
Bakılırsa eğitimde bu tür özellikleri tesis etmiş ülkelerin demokrasilerinin de
olgunlaştığının görülmesidir.


Bir ülkede insan gücünün yapısının sosyal düzene ve politik
çarkların koordineli ve uyumlu biçimde işlemesine olan bağlantısı tartışılamaz.
Bunun için eğitim her daim ön planda tutulan bir önceliktir. Bunu gerçekte
kendi doğasına bağlı ve istikrarlı şekilde başaranlar hedeflerine
ulaşabilmektedirler. Diğerleri değişik boyutlarda bile olsa belli bir
tartışmanın odağında kalmaya devam etmektedirler. Bu anlamda Almanya uygun bir
konumda, ABD üst seviyeli bir boyutta, Türkiye ise yaşadığı sistem
değişikliklerinin çokluğuna bakılırsa, orta seviyelerde ve tartışmalı bir
konumdadır.


Demokrasi öyle ucu kapalı bir rejim değildir. Sürekli
geliştirildiğinden “ileri demokrasi” ifadesi kullanılmaktadır. İçinde sürekli
sorunlara çözüm bulabilen bir sistem algısını geçerli görür. “Demokrasi budur,”
sözü bir anlamda ilerlemeye engel görüleceğinden pek geçerli değildir. Çünkü
yarınların sorunları daha ileri bir uygulamayla çözülebilir. Onun için kimsenin
arkasına saklanabileceği bir rejim değildir, bilakis apaçıktır.


Ülkelerin insan yapıları, gelenekleri, beklentileri, tatmin
şekilleri, kültürleri ve tarihsel gelişmeleri demokrasilerinin sistemleşmesine
de etki etmektedir. Biri diğerine harfiyen benzememektedir, buna dayalı
sonuçları da değişkenlik göstermektedir.


Küresel vizyon sahibi olmak, pozitif hedefler belirlemek, rasyonel
ve sistemli olmak, kanun ve kurallara bağlılığı sistemin tarifinde esas olarak
kabullenmek, sağlam bir eğitim düzenini işletmek, bilim ve teknolojide ürün
vermek tartışmasız önemli noktalardır. Bütün bunları biliyor olmakla, yönetimi
buna uygun hale getirmek ve kararlı durmak ve başarılı olmak arasında insanın
doğasına özgü kaygıların giderilmesi şartı aranır.


Geçmişten gelen tartışmaları sürdürmek yerine gelişmenin
sağlanabileceği ortamı kökleştirmek esas alınmalıdır. Sonuçta her sistem bir
organizasyon dinamizmi içinde başarı kazanır. Sürekli değiştirilen organizasyon
modelleri ve unsurları sistemleşmeyi yüzeysel kılar. Hatta eğitimdeki sürekli
model değişiklikleriyle yetiştirilen insan gücünü ne ölçüde etkiliyor, iyi
değerlendirilmelidir.


Türkiye çok belirgin kavramlar ve kurallar hakkındaki “kafa
karışıklığı” sorununu çözmesi gereken bir ülke konumundadır. Bunda coğrafyanın
bireylere yüklediği değerlerin etkisi mutlaka vardır. Ama amaç sorunları iyi
tanımlayıp çözme iradesi gösterebilmektir. Bu yüksek bir liderlikle
hızlandırılabilir bir konudur. Türkiye, toplumsal inancı ve güveni her bir
organizasyonunda eksiksiz inşa edip işletmelidir. Bunun için nitelikli ve güven
telkin eden insan kaynağına ihtiyacının olduğunu değişik kesimler çoktan
beridir kabul etmektedir. İnsan gücü güven vermez ise sosyal düzen bir türlü
yerine yerleşemez, sosyal düzen olmaz ise eksik sistemleşme ardı sıra politik
sorunları gündeme taşır ve doğal zeminlerde bireylerin şahsi çıkarına kadar bir
tatminsizlik zinciri oluşur.


Bir kez daha Türkiye anayasasını hazırlamakla meşguldür. Madem bu
noktadadır, öyleyse bu bir fırsattır ve çok iyi değerlendirilmelidir. Bu
çalışmada kilit ifade şu olabilir: Türkiye en uygun olanı hak etmektedir ve
halk vazgeçilmez-ortak değerlerini sahiplenmelidir. Öyleyse kendi değerlerini
yüksek sesle hatırlaması gerekmektedir.


Gerekli Milliyetçilik


Milliyetçiliğin asıl ve keskin tanımlarını ve asırlardır bilinen
ve tartışılan kısmlarını yeterince biliyoruz. Bir toplumu özgün değerleriyle
isimlendiren millet sözcüğünün anlamı yadsınamaz. Fransız İhtilali ile gelişen
ulusçuluğun mantığı da bilinen bir konudur. Katılsak da katılmasak da şu an
devletler sisteminin bu mantığa bağlı işletildiğini de akıllarda tutuyoruz.


Bahse konu asıl milliyetçiliği unutmadan ilave olarak şunu
söylemeliyiz: Kendi toplumunuzun ve değerlerinizin çalışarak ürettiği ve tüm
insanlığa bir kazanç karşılığı bile olsa paylaşarak sunduğu ürünleriniz yoksa
ortada bir sorun var demektir. Günümüzde milliyetçiliğin somut yansımasında
ölçü olarak bu düşünceleri dikkate almalıyız ve bu bizim için gerekli olandır.


Önerim ne? Gerçekçi olunması, rasyonelliğin kurumsallaştırılması,
kültürel gücün derinlere kadar kökleştirilmesi, bilim ve teknolojiye yatırımlar
yapılması, insanına güven duyulması, bireyci değil, bireysel gücün
örgütlenmesinin tesisidir. Anayasanın doğal doğrularla yenilenmesi önemlidir.
Hedef, insana ait değerlerin bilinen en üstüne ulaşmak olsun. Küresel
politikada insanlığa dönük çabalara savaşçı ve çıkarcı bakılmasın. Ekonomik
süreçler daha çok paylaşmayı örgütlesin.


Refah ve güvenlik için muhtaç olduğumuz noktaları gözden geçirelim
ve bunları giderek azaltalım. Önce kendimiz düşünelim, yaratalım, inşa edelim,
koruyalım, paylaşalım… Asıl önemlisi, bilgiye verdiğimiz değeri yükseltelim, en
fazla bilgi kullanan ve yenisini, üreten olalım. Bilgi değersiz bir şey
değildir; bakmayla veya duymayla oluşturulmaz. Bilimsel yanı kuvvetlidir,
metodu vardır ve çok değerli çalışmalarla üretilir. Şurası gerçek: Bilgi
paylaşıldıkça değerlenir, eğer değerliyse. Değersiz bilginin paylaşıldığı
toplumlar giderek çürüyecektir.


Geriye dönüş düşünülemez. Bu noktadan sonra gerçek bilgiyi
yönetebilecek insan gücüne ihtiyacımız, geçmişten daha da çok olacak. Bu
toplumun fertlerini belli bir yüksek bilinç düzeyiyle kendi kontrolümüzde
yetiştirebilelim. Gerçek bir bilgi toplumu olmasını başarabilelim. Çünkü
diğerleri böyle yapıyor.


Çünkü hamasi değil, asıl ve gerekli milliyetçilik budur!


Sömürgeci dönemden başlayıp ileri demokratik sisteme kadar geniş
yelpazede ama özet bir bakışla inceleme yaptık. Elbette bu yazı bir yakınma ve
suçu başkalarına atma düşüncesiyle yazılmamıştır. Yazı, tabloyu doğru okumakla
ilgili bir iddianın başlangıcındaki tanımlamadır. Tabloyu başka türlü okumak
isteyenlerle doğru bir amaç için müzakere etmek doğaldır


KAYNAK : https://www.politikmerkez.com/konular/kultur/asil-ve-gerekli-milliyetcilik/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet