KEMÂL KAPLAN



3 Ekim 2015



1932-1933 yıllarında ABD büyükelçisi olarak görev yapan Charles H.
Sherrill, Atatürk ile görüşmelerini ABD Dışişleri Bakanlığı’na raporluyordu. Bu
raporlarda Atatürk ile yaptığı ‘din’ konulu sohbetler de bulunuyor.



Sherrill bu görüşmelere aynı zamanda ‘A Year’s Embassy to Mustafa Kemal’
adlı kitabında da yer vermiştir.



Aşağıda ABD Dışişleri’ne gönderilen raporda Atatürk’ün din ile ilgili
düşünceleri yer alıyor.



ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ 


Sayı:423 

Ankara, 17 Mart 1933 

Konu: Türkiye’de din 

MÜNHASIRAN MAHREM 

Saygıdeğer Hariciye Vekili 

Washington 




Beyefendi, 



Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile dün öğleden sonraki üç saatlik mülakatımda,
hakkında yazmakta olduğum biyografinin sekiz bölümünü birlikte gözden
geçirdiğimiz sırada Türkiye’de din meselesi bahis edildi. İncelememde Türkiye
Cumhuriyeti’nde İslam dininin gelişimi konusuna oldukça yer verdiğime dikkatini
çektim, biyografim için -yayınlanmak veya yayınlamamak kaydıyla- bana söylemek
istediği kadarıyla sınırlı olmak üzere bu mevzudaki görüşünü bilmek istediğimi
belirttim. Sözlerinin hangi kısmının efkârı umumiye(nin) (bilgisi) için
olduğunu, hangi kısmının olmadığını belirterek mevzu hakkında teferruatlı bir
şekilde konuştu.


 

Galiba, altı ve yedi yaşındayken annesi onu bir sıbyan mektebine
göndermek istiyordu. Burada öğretmen Kuran dersleri de verecekti. Bu, uzun
Arapça bölümleri ezberlemek demekti. Diğer yandan babası oğlanın din eğitiminin
verilmediği laik bir mektebe gitmesini istiyordu. Her ne kadar sonunda babanın
sözü kabul edildiyse de annesi oğlanı Selanik’te geçerli olan geleneksel tören
eşliğinde sıbyan okuluna gönderdi. Ertesi gün babası oğlanı okuldan aldı ve
laik okula koydu. Buna çok üzülen annesi epey ağladı ve oğlanın teklif etmesi
üzerine sıbyan okulundaki din hocası eve gelip ona Kuran eğitimini verdi.
Bu sadece bir ay sürmesine rağmen anneyi tatmin etti. Bu, ömrü boyunca alacağı
tek din eğitimiydi. 




‘Beşeriyetin Tanrı ihtiyacı’ 




Agnostik olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı, kesinlikle reddediyor,
ancak dininin sadece Kâinat’ın Mucidi ve Hâkimi tek Tanrı’ya inanmak olduğunu
söylüyor. Ayrıca beşeriyetin böyle bir Tanrı’ya inanmaya ihtiyacı olduğuna
inanıyor. Buna ilaveten dualarla bu Tanrı’ya seslenmenin beşeriyet için iyi
olduğunu belirtti. Burada duruyor. 




Daha sonra teferruatlı bir şekilde neden o kadar inançlı bir Protestan
Hıristiyan olduğumu sordu. Ben de ona, bu raporda yeri olmayan, sebeplerimi
söyledim. Sadece bir genel mütalaa söyleyebilirim. Suallerinde tamamıyla
samimiydi, bu da din konusunda yeterince zihin yorduğunu göstermekte. Daha
sonra, 10 yıl önce inşa ettiği yeni Cumhuriyet’in Reisicumhuru olarak iktidara
geldiği zaman İslam dininin durumu hakkında bilgi vermeye başladı. Şeyh-ül
İslam’ı, medreseleri, Mahkeme-i Şer’iyyeleri ve bu mahkemelere riyaset eden
kadılar, hocalar ve muhtelif dervişler dahil olmak üzere bütün ruhban sınıfını
lağvetmeyi gerekli bulduğunu söyledi. Osmanlı’da geçerli olan bu ruhban yapıdan
geriye kalan, müezzin olarak minarelerden halkı ibadete çağıran ve camilerde
namaz kıldıran imamlardı. 




Ona az evvel tasvir ettiği bu yapıyı tamamıyla yok ettikten sonra Türk
gençliği için, şayet kaldıysa, ne tür dini tedrisat kaldığını sordum.
Kifayetsiz medrese sistemini tüm ülkeye yayılmış ilk ve ortaöğretim sistemiyle
ikame ettiğini ve bu sistemin (talebeyi) üniversiteye dek götürdüğünü belirtti.
Hz. Muhammed’in hayat hikâyesi ve daha ahlaklı yaşama konusundaki hikmetli
düsturlarla dini tedrisat verildiğini, bu dini tedrisata Yeni ve Eski Ahit’te
tasvir edilen diğer büyük dinleri ve Budist dini kitapları da dahil ettirdiğini
söyledi. 




Daha sonra o ve ben bu modern Türk dini tedrisatı ile Birleşik Amerika’da
ortalama pazar okulunda verilen dini tedrisatı mukayese ettik. Pazar
okullarımızda verilen dini tedrisatın cuma sabahları kadınlar tarafından tüm
ülkedeki Halk Evleri’nde verilip verilemeyeceğini sorduğumda böyle bir fikrin
muvaffak olacağına dair pek şüpheli göründü, ancak yeni bir fikir olduğunu ve
kaale alacağını söyledi. Bu amaçla kadın öğretmenlerin vazifelendirilmesi fikri
ona cazip geldi, çünkü bu şekilde hocaların erkek partizanları, siyaset veya
benzeri muhtemel başka mesele yaratacak ihtimallerden kaçınılmış
olacaktı. 




Bursa hadisesi


 

Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe
konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir
Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından
kışkırtıldığını da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi
basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline
dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta
bulundum. 




Bu sözlerim Kuran’ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve
neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni
bir ufuk açtı. Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı
Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor.
Kuran’dan alınan bir Arapça bölüm okudu. 




Türkçe Kuran okutma nedeni 




Bu duada Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü
cehenneme gitmeleri için beddua eder.* “Düşünen bir Türk’ün böylesi bir
duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül
edebilir misin?” dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran’ın
Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran’ın Türkler arasında gözden
düşmesi olduğu neticesine varıyorum. 




Daha sonra umumi ve şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının
gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, aralarından camilere giden az sayıda
kişinin alışkanlıktan veya yüksek sesle söylenen duaların cezbine kapılarak
camiye gittiğini ileri sürdü. Saygılı bir şekilde bu bakışıyla mutabık
olmadığımı, eşimle yaşadığımız tecrübeyi anlattım. İki Türk arkadaşımızın
daveti üzerine 23 Ocak’ta Ayasofya Camii’ne gidip Kadir Gecesi’ne şahit olduk.
Ona yüzde 20’si askeri üniformalı 10 bin mümin tarafından doldurulan caminin ne
kadar kalabalık olduğunu, bütün müminlerin tam bir saat Gazi’nin de varlığını
kabul ettiği Tanrı’ya doğrudan yönelttikleri dualarla nasıl yoğun bir şekilde
ibadet ettiklerini anlattım. 




Bu kalabalık, bu ibadet ve müminlerin duaya yoğunlaşmaları hususunda
izahat istemem, onun Türk gençliğinin din hakkında bilgi edinme fırsatı
mevzusunda Türk hükümetinin kısıtlı bir rolü olması gerektiğine dair kanaatini
dile getiren daha fazla beyanatlar vermesine neden oldu. Bu beyanatlarını
bitirdiğinde şimdilik ortaöğretimde ve Dâr-ül-fünûn’un küçük ilahiyat bölümünde
üç büyük din hakkında verilen tarihi tedrisattan fazlasını öğretmeye inanmadığı
sarihti. 




Sovyetler gibi lağvetmeye karşıydı 




Ancak Sovyetler’in her türlü dini lağvetme fikriyle kesinlikle mutabık değil.
Bellibaşlı camilerin hükümetçe muhafaza edilmeleri ve amaçları doğrultusunda
kullanılmaları gerektiğinde ısrarlı. Üç büyük dinin ahlak öğretilerine dinden
ziyade ahlak olarak inanıyor. 




Bize ihsan ettiği hayırlar için tek Tanrı’ya sık sık minnettarlığımızı
dile getirecek ifadelerin eklenmemesi halinde şahsi dini inancının natamam
olacağını söylediğim zaman şaşırdı, ancak alakadar göründü. Sadece yeni bir
fikir olduğundan, bu fikri kaale alacağını söyledi. Benimle bu konuda daha
fazla konuşma arzusunu ifade etti. Bu beni şaşırttı, zira Yusuf Akçura bey gibi
samimi arkadaşları beni sürekli onunla din hususunda konuştuğum takdirde,
Gazi’nin nazikçe ‘dostluğumuz’ olarak adlandırdığı münasebetlerimizin
kesinlikle bozulacağı hususunda ikaz etmişlerdi. Konuşmamızın bu bölümünün
sonunda, daha öncesi bir yabancı ile hiçbir zaman bu konuda bu kadar etraflı
konuşmadığını ve özel dini inançlarını da hiç dile getirmediğini söyledi. 


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet