Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Hilmi ÖZDEN
: Turan Coğrafyasında Balkan Albanya’sı (Arnavutluk)


ÖZET

Turan Coğrafyası;
Etrürsk, Pelasg, Kimmer, İskit, Hun, Alan, Alban, Avar, Bulgar, Kuman-Kıpçak,
Peçenek, Oğuz ve diğer Türk kavimlerinin kültürel ve medenî damgasını
taşımaktadır. Arnavutların tarihi incelendiğinde, Turan tarihi dışında olmadığı
onunla şekillendiği görülecektir. Bazı müellifler aksini söylese de, Balkan
Albanyası, Kafkas Albanyası ile birlikte ele alınması gereken coğrafî ve tarihî
bir kimlik taşımaktadır. Osmanlı’dan asırlar önce Türk boylarının ikamet ettiği
Balkanlar, Osmanlının gelişi ile Türklük rengini daha da kuvvetlendirmiştir.
Fakat bu renk günümüzde bile aidiyet şuuru açısından gerekli kıvama
gelememiştir. Bu husus da Turanlı tarihçilere ve dilcilere büyük görevler
düşmektedir.

Anahtar kelimeler: Balkanlar, Albanlar, Arnavutlar


1.GİRİŞ


Ahsen BATUR,
Kazanlı Türk Tarihçisi Mirfatih ZEKİYEV’in “Türklerin ve Tatarların Tarihi”
kitabının tanıtımında:  “Yıllardır Batılı tarihçilerin ve özellikle
Hint-Avrupa teorisini savunanların yazdıkları mesnetsiz şeyler beynimize
öylesine perçinlendi ki, bunlara karşı ileri sürülen tezleri işitmek dahi istemiyoruz.
Batılılar, dillerini çözemedikleri, tarihlerini derinlemesine inceleyemedikleri
tüm doğu Avrupa, Kafkas ve Orta Asya halklarını İranî, Pers (ve Latin, Grek-HÖ)
asıllı göstererek işin içinden kolayca sıyrılmakta, ama karşı görüşe de
tahammül edememektedirler. Onların asıl dertleri, bir halkın aslını ve dilini
Türk’ten başka bir yere bağlamaktır” (1) demektedir.


Gerçekten Türkiye
Tarihçileri ve birçok Türk kökenli tarihçi batılı meslektaşlarının etkisinde
kalarak, onların söylediğinin dışına çoğu kez çıkamamaktadırlar. Son asırda
Pelasgların, Etrüsklerin, İskitlerin, Kimmerlerin Türklüklerinden Avrupalı
tarihçiler bahsettikden sonra Türk Tarihçileri de yazılarında bunu ifade
edebilmektedirler. Adile Ayda’nın Türk Tarihinde etraflı bir şekilde bilinen ve
kabul gören Hunlar için kullandığı şu cümle de bizler için son derece
çarpıcıdır.


“ Deguignes gibi
dürüst Batılı tarihçilerin etkisi ile Hunlar Türk tarihçiler tarafından atalığa
kabul edildiler” (2)


Fahrettin
Kırzıoğlu, Kafkas Albanyasını anlattığı kitabında: “Osmanlı İmparatorluğu
çağında Türkiye’nin, ilmî anlamda bir “Akademi” den yoksun bulunması, bize çok
şeyler kaybettirdi. Bu yüzden, İslâm ve Osmanlı Hanedanı Tarihi dışında, eski
ve geniş Türk dünyası’nı tanıtacak öğretim ve araştırmalar ile yayınlardan
yoksun kaldık; Avrupa ve Asya’daki köklü ve Osmanlı öncesi Gayrimüslim Türkler:
Karaim Musevi; Karamanlı ve Gagavuz Ortodoks; Anadilleri, ibadetleri Türkçe,
koyun ve at heykelli kabir taşları ile bütün gelenekleri Türk/ Grigoryan
(beyaz) Hıristiyanlar’ın, bizden kopmasına yol açacaktır.”sözleri ile İslam
öncesi Türk Tarihini ihmal edişimizi vurgulaması açısından ilgi çekicidir. (3)


Cumhuriyetin ilk
yıllarından itibaren Türk Dili Tetkik Cemiyeti ve Türk Tarih Tetkik Cemiyeti
(Sonra bunlar Kurumlara dönüştürülmüştür.) çalışmaları ile ATATÜRK bu konuda
Türk Bilim adamlarının önünü açmıştır. Macit GÖKBERK “Tarih Bilinci” isimli
makalesinde O dönemin bizi tarihimizden kopardığını ileri sürenlere karşı şu
haklı ifadeleri kullanır; “Ancak, gerçek durum tam tersinedir: Türk Toplumu
hiçbir zaman tarihine böylesine çok yönlü, bu denli derinlemesine ve
yoğunluğuna uzanmamıştır, denilebilir. Atatürk’ün ön ayak olduğu bir tarih
ilgisi bir yandan Orta Asya’nın tarihöncesi çağ­larına kadar inmiş, öbür yandan
tarihimizin bir kökünün de Anadolu’nun zen­gin kültür katlarında aranabileceği
görüşünü getirmiştir. Bu tarih anlayışını desteklemek, belgelemek için de
kazılar yapılmış, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
kurulmuştur. Bu Fakültenin Sümer, Asur, Hitit vb. uygarlıklarını kapsayan geniş
cepheli tarih öğretim ve araştırmaları, ondan önceleri yurdumuzda görülmüş şey
değildi.


Benim kuşağım
(Macit Gökberk) ilkokulu Padişahlık döneminde okumuştu. Türk Tarihi olarak bize
yalnız Osmanlı Tarihini öğrettilerdi. Kayıhan Oymağı’nın Anadolu’ ya gelişi,
Ertuğrul Gazi, Sultan Osman: okutulan Türk Tarihinin başlangıç olayları
bunlardı. Osmanlılardan önce Anadolu’da bir Türk Selçuklu Devleti­nin olduğunu,
çoğumuz sonraları, okul dışında öğrendik. Gerçi o sıralarda Ziya Gökalp Türk
Tarihini Orta Asya’ya kadar genişletmişti. Ama bu anlayış okullar için henüz
benimsenmemişti. Resmi görüş “Cihangirane bir devlet yarattık bir aşiretten”
anlayışının içinde kalıyordu.


“Tarihin günün
birinde tüm gerçeği ortaya koyacağı” yargısını kuşku ile karşılayabilmenin bir
nedeni de, tarihçinin bir insan olarak içinde doğup büyüdüğü döneme, tarih
ortamına bağlı olması, bu ortamın dünya görüşü değerlendirmeleri vb. ile
koşullanmış olmasıdır. Bu da tarih biliminin üzerine bir öznellik gölgesi
düşürür. Oysa bilim hep nesnel olmak ister, nesneyi olduğu gibi bilgide
yansıtmaya çalışır: Bunun için de bilim adamının duygularını kişisel
değerlemelerini işin içine karıştırmaması gerekir. Araştırmalarında salt
nesnelliğe ulaşmayı kendisine ilke yapan 19. yüzyılın ünlü Alman tarihçisi
Ranke “kendimi ortadan kaldırıp yalnız olayları konuşturmak isterdim” diyor.
Bu, belki de, insanın gölgesini atlamayı istemesi gibi bir dilek. Bununla da
tarihin bir bilim olmadığını söylemek istemiyoruz. Tarih de sözü edilen
öznelliği aşmak için birtakım yöntem teknikleri geliştirmiş ve geliştirecektir
de. Ancak, araştırıcısının belli bir tarihsel değer bağlamı ile belirlenmiş ol­ması,
“her kuşak tarihi yeni baştan yazar” anlayışına, bir yere kadar olsun, hak
kazandırmaktadır.


Nitekim
üzerindeki öznellik rengini büsbütün atamaması yüzünden, ta­rih, bilim dışı
amaçlar için de kullanılabiliyor. Bunlardan biri, misyon düşün­cesi
doğrultusunda tarihi işlemek, yani bir ulusun tarih içinde gerçekleştire­ceği
bir görevi olduğu inancını tarih bilimi ile desteklemektir(4).


Bizlerde bu
araştırmamızda tarih disiplinin verilere dayanarak Balkan Albanyası’na ışık
tutmaya çalışacağız. Fakat araştırmamızda batılı bilim adamlarının her
söylediğini olduğu gibi kabul etmek değil Tarih şuurumuzun süzgecinden
geçirmeyi de ihmal etmeyeceğiz. İster Albanyalı ister Türk Bilim adamları
olalım kendi tarihimizi kendimiz kaleme almadıkça, öz atalarımızı bile bizlere
farklı gösteren, öz kardeşlikleri düşmanlıklara dönüştüren art niyetli
ideolojik araştırmacılar tarihin her devrinde bulunabilecektir.


2.KADİM BALKAN ALBANYASI’NIN TARİHİ


Albanların
(Arnavutların) Türklükle olan kadim ilişkisi Osmanlı Türklerinin Balkanları
fethinden asırlar öncesine uzanmaktadır. Tarihçiler genellikle Albanların
(Arnavutların) kökenini İliryalılara dayandırmaktadır. “Çoğu etnolog ve
dilbilimcinin kanısına göre ise, İliryalılar, yarımadanın güney kısmında
yerleşik olan ve sınırları İtalya ve Trakya’ya kadar uzanan Helen öncesi
Tyrrhenopelasgia halkının çekirdeğini oluşturmuşlardır” (1) Tyrrhenopelasgia
ifadesi ise Tyrrhen ve pelasg’lardan oluşmaktadır. Günümüzde bir Türk Kavmi
olduğu anlaşılan “Etrüsklerin kendilerine “Rasena ” demelerine rağmen Romalılar
onları “ Tusci “ ya da “Etrusci” , Grekler de “ Tyrhennes “ diye
adlandırıyorlar. Bu arada Tyrrhen sözcüğü Yunanca’da Turrhnoi şeklinde yazılır
ve h’nın eskiden “a” sesi verdiğini hesaba katarak Turan adı ile bir ilişki
düşünebiliriz” (2)


ADİLE AYDA, “TÜRKLERİN
İLK ATALARI” isimli eserinde Pelasg ve Etrüsk kavimleri üzerine şunları
yazmaktadır: Eski Çağa ait iki Türk veya Proto -Türk devleti olan Pelasg dev­leti
ile Etrüsk devletidir. Her iki devlet tarih-öncesi ile tarihin başlangıcı
arasında yaşamış güçlü devlet­lerdir. Pelasg devleti MÖ. 3000 civarında bugünkü
Yunanistan’ın toprağı üzerinde kurulmuştur. Etrüsk devletine gelince, bu
devleti MÖ aşağı yukarı 1300 ile 1000 arasında İtalya’ya bir kaç dalga halinde
göç eden Proto-Türkler kurmuşlardır (3).


Tarih-öncesi
dönemde birer geniş ve güçlü dev­let oldukları birçok delillerden anlaşılan bu
iki dev­leti tarihin şafağında sitelere, devletçiklere bölün­müş olarak
görmekteyiz (4). Batılı tarihçiler Pelasglara karşı niçin allerji du­yarlar?
Hint-Avrupa şovenizminden dolayı olsa gerek. Çünkü Pelasgların Hint-Avrupalı
olmadıkları anlaşılmıştır. 1885 yılında Limni adasının bir kö­yünde bulunmuş
bir dikili taşın üzerindeki yazıt ispat etmiştir ki, Pelasg dili Hint-Avrupalı
dillerden değildir. Bu dil Hint-Avrupalı diller gibi “flexionnel”, yani bükülen
değil, “agglutinant”, yani bitişken bir dildir. (5)


Bugün Batılı
tarihçilerin çoğu Yunanistan’ın ta­rihini yazarken, Yunanistan’a Yunanlılardan
1000 yıl önce gelip yerleşmiş ve orada hâkimiyet sürmüş olan Pelasglardan söz
etmezler (6).


Homeros, İlyada
adlı eserinin birçok yerinde Pelasglardan, daima olumlu olarak söz eder.
Herodot ise, meşhur eserinin hemen hemen dörtte birini Pelasglara ayırmıştır
(7). Eski Yunanlı yazarlar eserlerinde hep Pelasglarla Etrüskleri birbirleriyle
karıştırmışlar, bu iki milleti kardeş millet, hâtta aynı millet saymış­lardır.
Alman Ansiklopedilerinden Pauly ve Wissowa’ nın meşhur “Realencyclopaedia der
klassischen Altertumsvrissenschaft” adlı eseri bu bakımdan mi­sallerle doludur
(8).


Adile Ayda
araştırmasına şu ifadelerle devam eder: “Yunanlı yazarların Pelasglarla
Etrüskleri aynı millet saymakta haklı olduklarını gösteren delil de yine bir az
önce sözünü ettiğim, Limni adasında bu­lunmuş, MÖ. VII. yüzyıla ait dikili
taştır. O dönemde Limni adası Pelasgların egemenliği altında idi. Çün­kü adanın
ancak M.Ö. 510 yılında Yunanlıların eline geçtiği bilinmektedir (9). Bütün
Etrüskologlara göre,  Limni’de bulunan dikili taşın üzerindeki yazıtın
dili ile etrüskçe ara­sında çok büyük benzerlik vardır. Aradaki fark bir lehçe
farkı niteliğindedir (10). Pelasg dilinin bir Türk veya Proto-Türk dili ol­duğuna
ise, kesin ve reddedilmez bir delil vardır: Lâ­tin yazarlarından Varron,
eserlerinden birinde, Pe­lasgların küçük dağlara TEPE dediklerini söyler. Bu
bilgiyi Isaac Taylor’un “Etruscan researches” adlı eserinde bulmaktayız (11).
Etrüsk devleti site­lere bölünmeden önce o kadar güçlü bir devletmiş ki,
Fenikelilerle birleşerek, uzun zaman Yunanlılara Akdenizde nefes aldırmamıştır.
Akdeniz’in Batı kısmı bile Tirhen, yani Etrüsk Denizi adını taşımaktadır.
Buradaki TİRHEN kelimesi Etrüsklerin yunanca adı­dır ve doğru okunuşu
TURHAN’dır. Çünkü eski yunancada Y harfi U telâffuz edilir ve okunurdu. Ba­tılılar
kelimeyi bozmuşlardır (12).


Adile AYDA,
Etrüskler hakkında söylediklerini,  “1985” yılında yayınlanmış Fransızca
kitabında da özetlemiştir. Bu kitabının adı “Les Etrusques etaient des Turcs.
Preuves” dir. Yani: “Etrüskler Türk idiler. Deliller” (13).


Kitabında ortaya
koyduğu delillerin yarısı DİN ile yarısı DİL ile ilgilidir. Kitapta aşağı
yukarı 100 delil sıralanmıştır. Bunlardan ikisi:


Etrüsklerin
Proto-Türk olduklarına kesin de­lillerden biri hem Etrüsklerde, hem Eski
Türklerde kurtla ilgili efsanelerin bulunmasıdır. Bu münase­betle: Roma kurdu
denilen meşhur antik heykel hiç de Roma Kurdu değildir: Bugün Romanın
Konservatörler Müzesinde bulunan bu hey­kel Romalılar tarafından savaş ganimeti
olarak bir Etrüsk şehrinden Roma’ya getirilmiştir. Heykeli ya­pan Etrüsk
heykeltıraşın adı bile bilinmektedir (14).


Eski Türklerde
hem erkek kurtla, hem dişi kurtla ilgili efsaneler vardı. Ayniyle, Etrüsklerde
(ve hemen bütün medeniyet ve kültür unsurlarını Etrüsklerden almış olan Lâtin
Romalılarda) hem er­kek kurtla, hem dişi kurtla ilgili efsaneler vardı. Romanın
kuruluşu ile ilgili efsanelerden birinde Türklerin Oğuznamesindeki Gök-börü
veya Bozkurt’a bile rastlanmaktadır. Yani, orduya kılavuzluk eden bir
kurda…(15).


Başka bir misal:
Bugün Türklerin eski dini olan Şamanizme bağlı kaldıkları için, İslâmiyetten
önceki bütün Türk ef­sanelerini muhafaza etmiş olan Yakut Türklerinin Millî
Destanının bir yerinde şöyle bir olaydan söz edilir: Büyük yararlıklar
göstermiş olan bir kahra­manı mükâfatlandırmak için, bir tanrıça ona, emsin
diye, çıplak sağ memesini uzatır (16).


Bundan 2500 kadar
yıl önce Etrüskler bu sahneyi bir değil, bir kaç el aynasının arkasında
resimlendirmişlerdir. Resim­leri Alman etrüskologu Gerhard’ın “Etrüskische
Spiegel” adlı eserinde görmek mümkündür (17). “Tarihte Türk Devletleri
sayılırken, Proto-Türkler tarafından Yunanistan’da kurulmuş Pelasg Devleti de,
İtalya’da kurulmuş Etrüsk Devleti de sayılmalı­dır. Bu, Türk Tarihinin geriye
doğru sınırlarını geniş­letecek, geçmişimizi zenginleştirecektir”(18).


“Bu çerçeveden
baktığımızda  “İliryalılar daha geniş bir anlamda aynı zamanda
Pelasgialıdırlar. Dahası, Yunan yazarlarca “barbar” ve “Helen olmayan” olarak
adlandırılan bu akraba ırklardan İliryalılar’ın, Gegler’in yani kuzeyli
Arnavutlar’ın ataları, Epirotlar’ın ise Tosklar’ın yani güneyli Arnavutlar’ın
ataları olduklarına inanılmaktadır. Bu genel kanı, Strabo’nun İliryalılar ve
Epirotlar arasında sınır oluşturduğunu belirttiği Via Egnatia ya da Egitana’ya
ilişkin ifadesinin pratikte bugün Gegler’i ve Tosklar’ı ayıran Shkumbini
ırmağının akışına karşılık gelmesinden doğmuştur. Aynı coğrafyacı, Epirotlar’ın
aynı zamanda Pelasgialı olarak adlandırıldıklarını ifade etmiştir. Bugün bile
anısı çağdaş Arnavutlarca Tanrı’ya verilen isim “Zot” olarak kalan Pelasgialı
Zeus’a antik çağların en ünlü kâhininin olduğu yer Dodona’da tapılmıştır.
Herodot’a göre bu kutsal yerin civarına Pelasgia denilmekteydi (19).


Anadolu’dan İtalya’ya Uzanan Köprü: Etrüskler, Tursakalar


Eski İtalya’da
Roma tarihinin seyrini iyi takip edebilmek için, öncelikle Etrüskler denilen
kavmi daha yakından tanımak icap etmektedir. Çünkü Etrüskler İtalya’ya şehir
kültürünü getirdikleri gibi Roma’dan çok önce İtalya’da siyasi egemenlik
kurarak, yarımadanın kaderi üzerinde önemli bir rol oynamış­lardır. Bütün
bunlar bir yana, Etrüsk medeniyeti, Roma me­deniyetinin de temellerini
oluşturmuştur (20).


Yukarıda da ifade
edildiği gibi;


“Hellenler’in
Tyrsenler veya Tyrrhenler, Romalılar’ın da Tuscalar veya Etrusclar dediği,
fakat kendilerini Rasenna adıyla anan bu kavim, İtalya’ya nereden ve ne zaman
gelmişti? Daha önceki dönemlere ait kaynaklarda adları geçiyor muydu? Irkî
kökenlerini tespit edebilmek için elimizde ne gibi deliller var?” Bu soruların
cevabını verdikten sonra, adı geçen kavmin tarihini, belgelerin ışığında, ana
hatlarıyla gözler önüne serme­ye çalışacağız (21). Bilindiği üzere, M.Ö. 13.
yüzyılın ikinci yarısında, dünya tarihinin ilk Boğazlar Savaşı cereyan
etmiştir. Bu savaş, Doğu ve Batı dünyalarını karşı karşıya getiren ilk büyük
mücadele­dir. Hemen herkesin tahmin ettiği gibi, bu savaş, Homeros’un “İlyada”
adlı destanının da konusunu teşkil eden Troya sa­vaşlarıdır (22). Arkeolojik
bulgulara göre, MÖ.1240-1230 yılları arasında, Anadolu kökenli Troyalılar’la
Yunanistan’dan gelen Akalar arasında cereyan eden bu mücadeleyi Akalar kazanmış­lardı.


Fakat ne var ki
Akalar, Troyalılar’ı mağlup etmelerine rağmen, Troya bölgesine ve dolayısıyla
Boğazlara egemen olamamışlardı. Çünkü Troya savaşlarından hemen sonra Ön Asya
dünyasını altüst eden büyük bir göç hareketi başlamış­tı. Ugarit ve Mısır
vesikalarından öğrenildiğine göre, Ege Göçleri denilen bu büyük göç hareketi,
iki aşamada cereyan etmişti. Birinci aşama M.Ö.13. yüzyılın son çeyreğine (M.Ö.
1225-1200) tarihlenirken, göçlerin ikinci aşaması M.Ö. 12. yüzyılın başlarına
tarihlenmektedir (23). Tamamen ekonomik nedenlerle başlayan Ege Göçleri’nin
birinci aşamasına katılan kavimlerin adlarını, Mısır firavunu Merneptah’ın
yazdırmış olduğu Karnak kitabesinden öğreniyoruz. Bu kavimler; Ekwesler(24)
Turşalar (25) Rukkular (26) Şerdanalar (27) ve Şekeleşler’di(28) Firavun
Merneptah, Mısır kapılarına dayanan bu kavimleri mağlup etmişti. Yukarıda
adları geçen kavimler­den Ekweşler Akalarla, Turşalar da Troyalılar’la
idantifiye edilmektedirler. Yani, Troya savaşlarında karşı karşıya gelen iki
kavmi, birden bire Ege Göçleri adı verilen muhacerat hareke­tinin içerisinde
görmekteyiz (29).


Ege Göçleri’nin
ikinci aşaması hakkında bilgi veren en önemli vesika, Firavun III. Ramses’in 8.
idare yılına (M.Ö.1190) tarihlenen Medinet-Habu Zafer Kitabesi’dir. Söz konusu
kitabede, adı geçen Firavun, Egeli kavimler üzerinde mutlak bir galibiyet elde
ettiğini belirtmekte, ardından da mağlup ettiği kavimlerin adlarını
sıralamaktadır. Bu kavimler şunlardır: Pelestler, Turşalar, Şerdanalar,
Şekelesler, Zakkariler, Danunalar ve Vavaşlar (30).


Görüldüğü üzere,
Troyalılar’la idantifiye edilen Turşalar, göçlerin, bu ikinci aşamasına da
katılmışlardır. Fakat hemen belirtelim ki, III. Ramses tarafından mağlup edilen
bu kavim­lerin bir kısmı, Mısır kapılarına yakın yerlere, Firavuna tâbi olmak
ve vergi ödemek şartıyla yerleştirilirken, bir kısmı da yurtlarına geri
dönmüşlerdir. Yurtlarına dönmek zorunda ka­lan kavimlerden biri de
Troyalılardır, yani Turşalar’dır.


Burada hemen
belirtelim ki, Ege Göçleri neticesinde M.Ö. 2. Binyılın büyük devletleri
arasında yer alan Hitit, Mitanni ve III. Babil (Kaslar) devletleri, tarih
sahnesinden çekilmişlerdir(31).


Troyalılar bir
müddet Batı Anadolu’da oturduktan sonra, deniz yoluyla İtalya’ya göç
etmişlerdir. Fakat bu göç, iki aşa­mada gerçekleşmiş gibi görünmektedir.
Arkeolojik buluntu­lardan anlaşıldığına göre, bu göçlerin birinci aşaması M.Ö.
10. yüzyılda, ikinci aşaması ise M.Ö.8. yüzyılda cereyan etmişti. Troyalılar’ın
İtalya kıyılarına ayak bastıkları bu ikinci göç hare­ketinin cereyan ettiği
sıralarda Avrasya steplerinden gelerek Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu’ya
giren iki Türk kavmi ile karşılaşıyoruz. Bunlar, Kimmer ve İskit kavimleridir
(32). Kimmerler, Anadolu’da Frig Devletini yıkarak yaklaşık bir asır bu ülkede
egemen olmuşlar, sonra da Lidyalılar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.
İskitler ya da diğer adıyla Sakalar denilen Türk kavmi ise 28 yıl Doğu
Anadolu’ya hükmettikten sonra, Kimmerler’in boşalttığı Güney Rusya’ya
yerleşerek ora­da Büyük İskit İmparatorluğu’nu vücuda getireceklerdir. Fakat
bir kısım Sakalar, Güney Rusya’ya dönmek yerine batıya doğru yürümeye devam
ederek, Anadolu’yu baştanbaşa geçtikten sonra deniz yoluyla İtalya’ya
gelmişlerdir. İşte Sakalar’ın bu grubu  ile  daha  
önceden   İtalya’ya   göç   etmiş  
olan   Batı Anadolu’lu  Troyalı’lar,  İtalya’da 
karışıp  kaynaşarak,  bizim Etrüskler ya da Tursakalar dediğimiz
kavmi meydana ge­tirmişlerdir. Bir başka deyişle, Etrüskler adı
verilen kavim, Troyalılar ile Sakalar’ın birleşmesiyle oluşmuş yeni bir Türk
topluluğudur. Dolayısıyla bu yeni kavmin kökeni hem Ana­dolu’ya hem de Orta
Asya’ya dayanmaktadır. Onların Orta Asya kökenli olduğunu gösteren başka
deliller de vardır. Bun­lardan biri, kurt motifidir.
Romulus ve
Romus kardeşleri em­ziren dişi kurt motifi, belli ki, Etrüsklerin Orta Asya ile
irtibatlı olduklarının en önemli işaretlerinden biridir. Etrüsk
kralları­nın asalarında yer alan kartal motifinin de Asya kökenli oldu­ğuna
şüphe yoktur.  Zira çift başlı kartala tarihte ilk kez Sümerler’de
rastlanmaktadır.   Sümerler’ler de Mezopotamya’ya Orta Asya’dan
gelmişlerdir. Sümer çivi yazısı ile yazılmış tabletlerde “imdigud” denilen
çift  başlı   kartal,   Orta  
Asya   Türkleri’nden   olan Göktürkler’de ve daha sonraları
Selçuklular’da da görülmekte­dir ki, bütün bu kavimlerin kökeni aynı yere
dayanmaktadır.(33)


Dolayısıyla
Etrüskleri oluşturan iki toplumdan (Troyalılar + Sakalar = Etrüskler) en
azından birinin (Sakalar), Orta Asya kökenli olduklarına şüphe kalmamaktadır. Etrüskler’in
Türk olduklarına işaret eden bir başka delil de, kırmızı rengin, bü­tün
Türkler’de olduğu gibi, Etrüskler’de de kutsal renk olarak kabul edilmesidir.

Kabartmalar üzerindeki Etrüsk tasvirleri de, bu insanların, tıpkı Türkler gibi,
orta boylu, geniş omuzlu ve yuvarlak kafalı olduklarını ortaya koymaktadır
(34). Görülüyor ki, Etrüsklerin Türk kökenli bir kavim oldu­ğunu kabul etmemek
için hiçbir neden yoktur (35).


Etrüsk tarihine
gelince, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, M.Ö.10 ve 8. yüzyıllarda olmak üzere
iki göç dalgası halinde İtalya’ya gelen Etrüskler önceleri Tiber Irmağı’nın sağ
sahili ile Arnus Irmağı’nın sol sahili arasında kalan bölgeye yerleştiler.
Buraya onların adlarına izafeten Etruria veya Toscana de­nilmektedir.
Etrüsklerin doğrudan doğruya buraya gelmele­rinde belki de buraların maden,
özellikle de bakır bakımından zenginliği rol oynamış olabilir. Herhalde gemici
ve muharip kişiler olarak buralara gelen Etrüskler, bölgenin yerli ahalisini de
kendilerine tâbi yapmışlar ve bunların efendileri olarak birlikte yaşamaya
başlamışlardı (36). Etrüskler, o zamana kadar köy kültürünü yaşamakta olan
İtalya’ya, Anadolu ve Ege kıyılarının şehir kültürünü getir­mişlerdir. Çağdaş
kavimlerden çok daha yüksek bir hayat standartına sahip olan Etrüskler, kısa
zamanda bölgedeki diğer kavimleri egemenlikleri altına almışlardır (37).
Etrüskler İtalya’ya sadece şehir hayatını getirmekle kal­mamışlar, ziraati ve
madenciliği de geliştirmişlerdir. İtalya’da bağcılığı ve zeytinciliği bunların
ilerlettiği söylenmektedir. Deniz ticaretini de kısa zamanda geliştiren
Etrüskler, uzun müddet Akdeniz ticaretini ellerinde tutmuşlardır (38).


M.Ö. 509 yılında
Roma’da krallık rejimi yıkılıp Cumhu­riyet dönemi başlayıncaya kadar iş başında
kalan krallar, Etrüsk Kralları’dır. Etrüskler, bu tarihten itibaren siyaset
arenasından çekilmekle birlikte, etnik olarak mevcudiyetlerini yüzyıllar
boyunca sürdürmüşlerdir. Özellikle Roma medeniyeti üzerin­deki Etrüsk gölgesi
hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır (39).


Türklerin İlk Ataları Pelasglar


Adile Ayda,
Pelasglarla ilgili yazısında şu soruyu sorar ve cevabını araştırır: Bugün­kü
tarihçilerin sadece Etrüsk veya bu adın Yunancası olan Tyrrhen diye
adlandırdıkları tarihi milletin eski Yunan yazarlarının pek çoğunun eser­lerinde
Tyrrhen-Pelasg veya Pelasg-Tyrrhen olarak zikredildilmektedir. Bu Pelasg adı
veya mil­leti de nereden çıkmaktadır? (40)


Bu sorunun
cevabını Almanların Eski Çağ ile ilgili en ciddî ve önemli Ansiklopedisi olan
Pauly ve Wissova’da buldum. Bu Ansiklopedide deniyor ki: “O zamanlar, büyük
ölçüde, Tyrrherilerle Pe­lasglar biribirleriyle karıştırılırlardı” (41). Başka
deyimle,   Eski Çağ   yazarlarının  çoğu Tyrrhenlerle,
yani Etrüsklerle Pelasgları bir tutu­yor, onları aynı millet sayıyorlarmış.
Ansiklopedilere göre, Pelasglardan söz eden es­ki Yunanlı yazarların
başlıcaları şunlardır:


Hezyod, Hekate,
Herodot, Tüsidid, Hellanik, Kallimak, Strabon, Bizanslı Stefan (42)


Fransız ve
ingiliz yazarları, nedense, Pelasglarla pek ilgilenmemişlerdir. İtalyanlar daha
çok PELASG diye bir kavmin tarihte bulunmadığını, bunun Yunanlıların bir
uydurması olduğunu iddia etmek için Pelasglardan söz etmişlerdir; Pelasglar
üzerinde ciddî eserler vermiş Alman bilim adamlarının başlıcaları ise
şunlardır: (43)


Beloch, Fick,
Treidler, Meyer, Ehrlich.


Eski Yunan
tarihçilerinin ve Alman araştırı­cılarının eserlerinde Pelasglar hakkında
bulduğu­muz bilgi ye neticeler şunlardır:


  • Pelasglar kuzeyden  gelip  Yunanistan’da yerleşmiş
    bir kavim idi.
  • Bu kavim durmadan yer değiştirirdi, yani göçebe idi.
  • Pelasglar oturdukları bölgenin veya kendi­lerini yöneten
    önderin adına göre, kolayca ad değiş­tirirlerdi.
  • Pelasglar inşaatçı ve imarcı bir millet idi. Yunanistan’daki
    birçok meşhur eski kentleri onlar kurmuşlardır.
  • Pelasglar M.Ö. 3000 civarında Yunanistan’ı istilâ edip,
    oranın çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir.


Yukarıdaki beş
noktaya tarihçiler tarafından işaret edilmeyen, fakat dilcilerin kesin bir
şekilde ispat ettikleri şu gerçeği de ilâve edelim:


Etrüskçeye çok
benzeyen pelasgca HİNT-AVRUPALI OLMAYAN, agglutinatif bir dil idi.(44)


Adile Ayda
eserine şu sözlerle devam etmektedir:


Pelasgların
Türklerde de bulunan yukarıdaki özelliklerini öğrendikten sonra, onlar
hakkındaki in­celemelerimi derinleştirmek lüzumunu duydum. Derinleştirdikçe de
bu kavmin Proto-Türk bir kavim olduğuna yeni deliller karşıma çıktı. Meselâ,
Limni adasında, Pelasglar tarafından bırakılmış, Hint-Avrupalı olmayan ve
etrüskçeye çok benzeyen yazıtla­rın bulunmuş olması… Ve meselâ, Lâtin bilim
adamı Varron’un  “Pelasglarm dilinde küçük dağların adı TEPAE’dir” demiş
olması. (45) Pelasglar, yukarıda da belirtildiği gibi, aşağı yukarı Milâttan
3000 yıl önce, Orta Asya’dan ge­lip, Yunanistan’ı istilâ etmişlerdir. Nasıl ve
hangi yollardan geçerek? Daha sonraki dönemlerde Hunlar, Avarlar, Kumanlar,
Peçenekler Balkanlara gel­mek için hangi yollardan geçmişlerse, o yollardan
geçerek… (46).bunu başarmışlardır.


Pelasgların,
Yunanistan’a Vardar nehrinin kı­yılarını takip ederek girmiş oldukları
anlaşılıyor. Çünkü ilk yerleştikleri bölge Tesalya’dır, yani bu­gün Selanik
şehrinin bulunduğu havali (47). Çeşitli kaynaklara göre Pelasglar, daha sonra,
şu bölgeleri işgal etmişlerdir: Beotya, Argolis, Attika ve Arkadya.
Arkadyalıların Pelasg olduklarını Herodot da söyler (48). Bilindiği gibi,
Yunanistan’ın hemen kuzeyinde Makedonya vardır. Makedonya’ya eski Yunanlılar
Pela(s)gonya derlermiş, yani Pelasglar ülkesi… Öy­le anlaşılıyor ki,
Pelasgların bir kısmı Yunanistan’a girip yerleşirken, bir kısmı da Makedonya’da
kalmıştır (49)


Pelasglar,
Yunanistan’a gelirken elbette ki, tek bir önderin, tek bir şefin kumandası
altında idiler. Bunun neticesi olarak, Yunanistan’a yerleştikten sonra da,
merkezî bir idareye bağlı bulunmuş ol­duklarını düşünmek tabiîdir. Herodot’un
“Bir za­manlar Yunanistan’a PELASGIA denirdi” (50) şeklindeki ifadesi ise,
Pelasgların siyasî bakımdan Yu­nanistan’ın tamamına, hem de uzun yüzyıllar
boyun­ca, hâkim olmuş olduklarını göstermektedir. Bu se­beple, bir Pelasg
devletinden söz edebildiğimiz gibi, bu devleti tarihteki ilk Türk Devleti
olarak kabul edebileceğimiz de şüphesizdir.


Bu konuda bir
İtalyan bilim adamı, bakınız, ne diyor:


“Yunanlılar bu
tarihî bölgelere geldiklerinde, kendine mahsus dini olan ve DEVLET OLARAK ORGANİZE
OLMUŞ, başka ırktan olanlarla (Pelasglarla)  karşılaşmışlardır”(51).


Zira M.Ö. 2000
civarında, Yunanistan’a yine Kuzeyden, Hellenler gelir. Hellenler Pelasgların
boş bıraktıkları yerlere yerleşirler. Bu işgalin savaşsız olmuş olduğu
zannedilmektedir (52). Hellenler medeniyet bakımından Pelasglardan çok
etkilenmişlerdir. Atinalılar, üzerinde henüz kur­ban kesmeğe mahsus bir taştan
başka bir şey yok­ken, Akropol’ün etrafına duvar ördürmek istemiş­ler, bunun
için Pelasg müteahhitlere başvurmuşlar­dır. Bu duvarın bir parçası hala yerinde
durmakta ve turistler tarafından görülebilmektedir (53).


Pelasg dilinden
Hellenlerin diline pek çok ke­lime geçmiştir. Hint-Avrupalı olmayan bu kelime­leri
bugünkü Batılı dilciler ne yapacaklarını bilemiyorlar. Başka çare bulamayınca,
bu kelimelere uygu­lamak için, “pre-hellenique” (Hellen-öncesi),
“medi-terraneen” (Akdenizli), “asianique” (Anadolulu?), “egeen” (egeli) gibi
acayip ve anlamsız sıfatlar icad etmişlerdir(54).


“Egeli” sıfatını
icad eden Albert Seyeryns adlı Belçika’lı bilim adamıdır. Severyns, kullandığı
bu an­lamsız sıfata rağmen, bizim görüşümüzü doğrulayan aşağıdaki satırların
sahibidir: “Yunanlılar, kendilerinden daha kültürlü olan  “Egelilerden
bronz, kalay, kurşun, demir ve hattâ “maden” anlamındaki kelimeleri
almışlardır” (55).


Albert Severyns
bu kelimelerin, Hint-Avrupa’lı olmadığını söylemekten de çekinmiyor.


Ayrıca, “egeli”
sıfatından arada bir vazgeçip, Paul Kretşchmer’in 1925 den önceki görüşüne
katıla­rak, “pelasgiaue” sıfatını kullandığı da oluyor. Ve etrüskçenin Pelasg
dilinin bir lehçesi olabileceğini ka­bul ediyor (56).  Hammerström,
Devoto, Charskin gibi dil bil­ginleri Yunan dilindeki Hint-Avrupalı olmayan ke­limeleri
etrüskçe kelimelerle karşılaştırmışlar ve büyük benzerlikler bulmuşlardır (57).
Hâtta bazı saf araştırmacılar bundan Etrüsklerin Yunanlı olduk­ları neticesini
bile çıkarmağa kalkmışlardır (58)


Yunan dilindeki
Hint-Avrupalı olmayan keli­melerin hepsi pelasgca’dır, yani proto-türkçedir
(59). Bazı etrüskologlar, meselâ Jacques Heurgon (60), Etruria’nın güneyinde
Etrüsklerle kaynaşmamış bir Pelasg toplumunun yaşamış olduğunu haber verir­ler.
Bunlar elbette Yunanistan’dan veya Ege adala­rından gelip, Pelasg lehçesini
konuşanlarla bir ara­da yaşamağı tercih edenlerdir. Kırım’dan gelen Türklerin
Eskişehir’de oturmayı, Rumeli’den gelenlerin Adapazarı’na yerleşmeği tercih
etmeleri gibi… Çünkü pelasgca ile etrüskçe arasında bir lehçe far­kı bulunmuş
olduğu şüphesizdir. Fransa Fransızcası ile Kanada Fransızcası, Bavyera
Almancası ile Hamburg Almancası arasındaki fark gibi. (61)


Ondokuzuncu
yüzyıl etrüskologlarından Fransız Noel des Vergers:


“Gerek İtalya,
gerek Yunanistan hakkında edi­nebildiğimiz en eski bilgiler gösteriyor ki, bu
iki ülkeyi, ilk zamanlarda etkilemiş medenileştirici âmil Pelasglardir” (62). Etrüskçe ve
Pelasgça’nın Türkçe ile ilişkileri kurulabildiği gibi Albanca ile de
ilişkilendirilmektedir. Bu da göstermektedir ki sadece Osmanlı dönemi Türkçe
Albanca etkileşimi söz konusu değildir. Araştırmacılara göre hali hazırda
bugunkü Arnavutçada her üç kelimeden biri Türkçeden gelmektedir(63).


Eski Çağ dil
ilişkisi açısından bakarsak Alban ve pelasg dilleri üzerine şu ifadelere
katılabiliriz: “Albanların İliryan-Pelasgian orijinin en somut delili Alban
dili çalışması ile desteklenmiştir. Yine de, fonetik ve yapıda bazı benzer
noktalara karşın, Albanyan dili komşu milletler tarafından konuşulan dillerden
tamamen ayrıdır.           
Bu dil özellikle Thraco-iliryan olarak isimlendirilmiş diller gurubunun sadece
hayat da kalan tek temsilcisi olarak ilgi çekicidir. Bu dil grubu Balkan yarım
adasının sakinlerinin ilk konuşmasını oluşturan dil grubudur. Onun analizi
büyük zorluklar ortaya koyar. Erken edebiyat yapıtların yokluğu nedeniyle daha
erken formlarına ve daha sonraki gelişmelerine ulaşmada kesinlik olmayabilir
(64).


Alban dili zaman
içinde çok fazla sayıda kelimeler tarafından istila edilmiştir. Bu kelimeler
özellikle Albanyan dilinde daha genç olan eski Grek veya Latin kelimeleri idi.
Fakat bazı işaretler vardır ki ilk İliryan dili, Balkan yarım adasında şimdi
konuşulan dillerin gramer gelişimi üzerine bir dereceye kadar etki etmeye
çabaladı (65).


Bununla birlikte
bu meselede çok göze çarpıcı bir durum vardır. Albanian dili, bu zamanın
insanları tarafından ilâh olarak kabullenmiş karakterlere bağlı olarak
mitolojik yaratıkların kalıntıları kadar eski Yunan tanrılarının isimlerinin
anlamını gerçek bir şekilde açıklamak için bazı mevcut anlamlara gücü yeter
(66).


Açıklamalar;
“eski Grek mitolojisinin, bütününde, iliryan-pelasgian’dan ödünç alındığı”
fikrini son derece onaylar. Zeus Albanya dilinde “Zot” olarak yaşar. O’nun
adına dua, modern Albanyanlar arasında yaygın bir yemin şeklidir. Konuşmada
akıl (bilgi) tanrıçası olarak vurgulanan Athena (latincesi Minerva) kaynağını
basitçe konuşma anlamına gelen Ablanca “Ethena”dan alır(68).


Suların ve
denizin Tanrıçası “Thetlis” deniz anlamına gelen Ablanca “Det” den kaynaklanır.
Şunu not etmek ilginç olacaktır ki; Latin veya grekce de “Odyseus” oluşturan
“Ulysses” kelimesi Ablanca dilinde “traweler” anlamındadır.”Udhe” kelimesine
göre “routh” ve travel” için Albanyaca da kullanım da olan hem “d” “l” ile
yapılabilir. Bununla birlikte eski grek dilinin böyle bir kolaylığa gücü
yetmez. Fakat birçok durumda hatta böyle zoraki durumda bile mümkün olmayan bir
şeydir (69).


İlave olarak, şu
gerçeği unutmamalıyız ki, Zeus üstünlülükte eşit olan, orijinal ibadet yeri
Dodona olan bir pelesgian tanrısıydı. Albenian dilinin gerçek miktarının, 1/3
ünden çoğunun, tartışmasız iliryan orijinde olduğu, kalanın İlirian- Pelesgian,
eski Grek ve Latin (küçük bir Slavik karışımla), İtalyan (Venediklerin denizle
kenarındaki işgalinden beri), Türk ve bazı Keltic kelimeler olduğu tahmin
edilmiştir (70).


3.ARNAVUTLARIN MENŞE-Î


Ercan Çokbankir,
“Balkan Türklerinin Kökleri”isimli eserinde; “Arnavutlar İllirya (M.Ö.1200)
kökenli bir kavimdir. İllirya dili uzun zaman yaşamasına rağmen Arnavutlar kim­liklerini
korumuşlar fakat devlet olarak yaşatamamışlardır” demektedir. Çokbankir,
bulgularına şu cümlelerle devam eder: “İlliryalıların, Geg’lerin yani Kuzeyli
Arnavutların ata­ları, Epirotlar’ın ise Tosklar’ın yani güneyli Arnavutların
ataları olduklarına inanılmaktadır. Ünlü Coğrafyacı Stra­bon, Epirotların aynı
zamanda Pelasgialı olarak adlandırıldıklarını ifade etmiştir.


Arnavut kelimesi
bir Güney Arnavutluk (Toksa ) aşireti olan “Arbanit”lerin Hicri. 835 yılı
Osmanlı kayıtlarında Arnavutluk Vilayetinin ismi Arvanit ili olarak geçer. Arna­vutlar
ülkelerine, kartallar ülkesi anlamına gelen Şipira der­ler. Bu bakımdan Şipira
Arnavut bayrağında da görmek- teyiz.(1)


Arnavutlar
Orta-Güney Avrupa’da yayılmış ve İtal­ya’ya dahi göç vermiştir. İtalya’ya göçen
Arnavutlara “Arberes” ismini vermişlerdir. Eskiden Pagan olan Arna­vutlar Aziz Paul
zamanında Hıristiyanlığı seçtiler. Yine de Arnavutların Hıristiyan kimliği
Ortaçağ boyunca huzurlu ve kararlı bir halde değildi. Sık sık şiddet yoluyla
din değiş­tirmeden sonra, birçok Arnavut kilise öğretisine karşı Bogomilliği
kabul etmiştir. Arnavut Bogomillere res­mi kilise tarafından acımasız zulümler
yapıldı. Her Bogomil gibi onlarda daha sonraki yıllarda Pomak ve Boşnaklar gibi
Müslümanlığı seçtiler. Müslümanlığı seçenler bize göre genellikle Albanlardır.
İllirya kökenli Arnavutlar ise genel­de Hıristiyan olan Arnavutlardır.
Hıristiyan Arnavutlar içinde Osmanlı döneminde -ihtida- yoluyla İslamiyeti se­çenlerde
olmuştur. (2)


Ahmet Aydınlı
ise, Albanlar üzerine yazdığı ifadelerde: “Arnavut unsuru ile ilgili en
objektif tarihî belgeler yalnız Türk tarih, kaynaklarında mevcuttur.
Albanologların Arnavud diyalektiği, filolojisi, sentaksı ile ethnolojik ve
historik problemleriyle ilgili en mücerret belgeler Türkiye’de ve Türk tarih,
kaynaklarında mevcuttur. Zira Arnavutlar, her yönden hars, örf ve ethnik yapı
bakımından saf-kan Türktürler. Ethnik yapılarında hiç bir suretle Grek, Lâtin
ve Slav halitası (karışımı) yoktur” (3)demektedir.


Kadim Albanların
ilk yurdu bugünkü Azerbaycan yöresidir. Kadim Albanya’yı Doğu’da Hazar denizi,
Güney batıda Kür ırmağı, Kuzey-batıda Kanık (Alazan) ırmağı ile Kürin,
tabasaran emaretleri ve Kazıkumik ile Kaytak’tan Kafkas dağ silsilesi
ayırmakta, idi… Hudut bu kesimden itibaren; Darvag ırmağı ile Hazer denizine
uzanmakta ve bugünkü Şirvan gazası ile Selyan, Baku, Şeki, Derbent, Tabasaran,
Kurin ile Samur ve İlisu ülke­sinin Cenup kısmını içine almakla idi… Başkenti
ise; yüzyıllar boyu BÜYÜK PARTAV şehri olmuştur. Bugünkü Azerbaycan yöresinde
yapılmış olan arkeolojik ve toponimik araştırmalar bir kül halinde kadim Alban
medeniyetini ‘bütün veçheleriyle meydana çıkarmıştır (4).


Azerbaycan’da
yaşayan Alban ve Atropaten kabilelerinin güney Kafkasya’dan gelen kavimle­rin
baskılarından sonra Balkanlara göçtüğü görülür. Atropatenlerin kurduğu devlet
M.Ö 331 Govgamel savaşın­dan sonra bölgeye egemen olmuştur. (5)


Daha sonraları gü­ney
Kafkasyalı kavimlerin bölgeyi egemenliğine katmasıyla bölge halkı daha
öncekiler gibi Karadeniz üzerinden Bal­kanlara inerek Arnavutluk ve
Makedonya’da Azeri Albanlar yerleştikleri bölgeye de Albanya ismini
vermişlerdir.


Azeri
kaynaklarında Albanların İskitlerle ben­zerliği de şu ifadelerle anlatılır:
“Plutarx Albanları an casur xalg kimi tasvir edir. Strabon Albanlar haggmda
-güzalliyi ve boyunun ucalığı ile farglanır-, Dionisi Perieget -dövüşkan
Albanlar- Yevstrafiya -Albanlar dövüşkan xalgdır-Rufi Fest -coşkun Alban-
ifadalarını işlatmişdır.”


“Tarihin Babası”
Herodot Pers Kralı Darius ile İskitlerin yaptığı savaştan bahseder. Neticede
Karpat Dağları ile Dobruca arasındaki (Scytia Minor) adı verilen bölgeye yer­leşerek
bu bölgeye adlarını ve büyük bir gelişme göstererek üstün bir medeniyetin
eserlerini verdiklerini kaydeder (6).


Başka bir
kaynakta bu konu üzerinde şu bilgileri verir. M. Ö IV ve III. yüzyıllarda
Azerbaycan’ı oluşturan iki böl­geden Arrania ve Albania’dan bahseder. Zamanla
Perslerin egemenliğine giren bu satraplıkta çok çeşitli diller konu­şulmaktadır.
Arnavutluk tarihini incelediğimizde M.Ö 1. yüzyılda Makedonya ve Dalmaçya
kıyılarında Arnavutluk (Albania) devletinin kurulduğunu ve Azeri tarihindeki Ma­kedonya’ya
göçen Albanların, Albania (Arnavutluk) devle­tini M.Ö I. yüzyılda kurulmasının
denk gelmesi tesadüf olamaz. (Balkanlar El Kitabı. CiltI. S.2) Bu iki ayrı
kaynaktaki iki devletin kurulması­nın çakışması, Arnavutların kökenlerini
kimler olduğunu aydınlığa çıkarmış olmalıdır. Yine bazı tarihçilere göre
Albanlar 1-)
İndo-Katkas 2-) Çeçen-Inguş 3-) Sak, Saka (İskit) boylarından biridir. Tarihçiler
bu üçüncü tezi kabul ederler. Albania kuruluşunda 20 civarında dilin ve etnik
topluluğun devletiydi. Tıpkı Kafkaslarda olduğu gibidir (7).


Albania ismine
Strabon’un “Geograpbıka” adlı kitabının 43. sayfasında rastlayabilirsiniz. 17
kitaptan oluşan “Geographika” adlı kitaplarının I. III. IV. VII. XI ciltlerinde
bazı bö­lümlerinde İskitlerden bahseder. İskitlerden ve Albania isminden
Geograpbika Kitabının 43 sayfasında, Kaukasos (Kafkas) Dağları’nın güneyinde
bir ülke olarak rastlar­sınız. Yine Azeri tarihinde Albanlar’dan şöyle
bahsedilir. “Strabonun ma lumatma göra Albanlar daha çok Aya sitayiş etmiş ve
İberiya sarhadında onların ma’badi olmuştur. Strabonun ma’lumatma göre e.a.
IV-IlI asrlarda albanlann bir hissasi Midiya-Atropatena arazisinda da
yaşayırdı.” ( 8).


Bazı tarihçiler
Albanların Kafkasya’dan ayrılmadığı­nı iddia ederler. Bize göre zamanın ünlü
coğrafyacısı ve gez­ginini Strabon’un bu ifadeleri gerçekleri yazmış olmalıdır.
Yine Elizabeth A. Zachariadou. “Sol Kol” adlı kitabında Sarı Saltuk Dede ve
diğer bazı Bektaşilerin ve Albanların, Azerbaycanın Hoy şehrinden olması ile
ilişki kurmak ister. Bu konuyu araştıran Avrupalı uzmanlardan Melikoff,
Elizabeth. A. Zachariadou. v.b bu tezi destekler(9).


Strabon’un
 “Geographika” adlı kitabının 107. sayfa­sında Trakhialara ve
Troialılara ait birçok ortak isim var­dır. Örneğin Skaler denilen Thrak’larda,
Skaios Irmağı, Skai’ler suru gibi Troia’da da Skai’ler kapısı vardır.”diye
bahsetmektedir. Burada Saka= iskit kelimesinin benzerliği üzerinde biraz durmak
gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü Kaf­kasya kavimleri içinde Saka Türklerinden
Skailer olarak bahsedilmektedir (10).


Traklar, Troia
(Truva) medeniyetinin de kurucusudurlar. Bu bölgede yaşamışlardır. Truva
savaşlarının baş­komutanının ismi Turku’dur.  Yine Truva’da yaşayan kabi­lelerden
birinin adının Turgiş olması ilginçtir (11).


Azerbaycan
Türklerinden “Firidun AĞASIOĞLU’nun AZER HALKI isimli eserinde: “Etrüsk dili
türk dili unsurları içermektedir. Etrüskler Tryodan İtalyaya geldiklerinde bir
çok türk dilli toponimleri (yer adlarını) da beraberlerinde getirmişlerdir.
Azerbaycan’ın kadim Alban bölgesinde gördüğümüz alban, rutul, sibar (subar),
gibi etnonimler, ve Alba Longa (Uzun Alba), ülkesi, Albina, Tibr çayları,
Artsakena boğazı, Kasper (Casperia), Qamer (Cameria), Armin, Sibaris, Tarku
(Tarquini), gibi şehir adı bildiren toponimlerdir. Bu sıraya Alpan, Turan
(Afrodita), Tarxan, Tin (Zeus), Uni, Herle (Koroglu), Aplu (Apollon),tartar
gibi teonim ve mitik adlarıda ilave etmek gerekir (12). Demek oluyor ki; Kafkas
Albanyası ile Balkan Albanyası arasındaki ilişki Etrüsk, İskit (Saka)
Türklerinin Orta Asya, Kafkasya, Anadolu, İtalya ve Balkanlara göçü ile ortaya
çıkmaktadır. Bu hususlar Albanların sadece Kafkaslarda ikamet etmediklerini de
göstermektedir.


Alban Türklerinin bazı özellikleri


Kadim Alban
Türkleri Turanî bir kavim olup; sağlam bünyeli, güzel çehreli, mütenasip
yapılı, özel yaşayışlarında sade ve mütevazi; şahsiyet ve karakter bakımından
dürüst; süvarilikte, ok atmada mahir; umumiyetle göçebe, iyi kılıç kullanan,
iyi cins at yetiştiren, kısmen de tarımla iştigâl eden ve dinî inanış yönünden
Şamanist idiler.  Silâhları umumiyetle yay,ok, zırh, cirit, mızrak ve
kılıç’tan ibaret olup; çadırlarının kapıları umumiyetle doğuya müteveccih idi
(13).


Alban Kelimesinin Etimolojisi


Kadim tarihlerden
beri “Ablan” kelimesi historikci, kronikçi, müsteşrik ile ethnologlarla
türkologlar arasında uzun uzun etüd mevzuu olmuştur. Objektif bir görüş ve
kanaatimize göre; “Albanya” kelimesi Ermenice, Lâtince, Grekçe ve Almanca ile
diğer Batı dillerinde “Dağlık” ve “Aklık” mânâsını ifade eden “Alp” ile “Albus”
kökünden iştikak etmiş olması da kuvvetle muhtemeldir. Kadim coğrafyacı
Batlamyus, Hazer sahilindeki bir “Ablana” şehri ile Kafkas dağlarından çıkıp ta
Hazer denizine dökülen “Albanus” ırmağından bahsetmektedir. Kadim “Ablana”
şehri bugünkü “Derbent” şehri olabileceği gibi; Kuba kazasına bağlı “Al-pan”
köyü de olabilir. Bu meyanda; “Albahüs” ırmağı ise; şimdiki “Samur-Çay”dır.
Greko-Lâtincede “Albi” tâbiri “Ak” mânâsına kullanılmış olması mümkün olduğu
gibi; “Hür ve Serbestliği” ifade etme kastıyla kullanılmış olması da pek
muhtemeldir. Keza; “Ablan” ile “Albanya” tabirlerinin “Alan” Türkleriyle de her
yönlü münasebetleri olması oldukça calib-i dikkattir.(14)


Eski Türklerde,
“Ak” tâbiri umumiyetle Aristokrat ve Burjuva sınıfının pek itina ile kullandığı
“asalet” sıfatının bir nev’i müteradifidir. Meselâ; “Ak-Hunlar”,
“Ak-Koyunlular”, “Ak-Sırplar” ile “Ak-Çadırlılar” gibi… Keza;
“Kara-Koyunlular”,   “Kara-Hazerler”,   “Kara-Kırgızlar”
ile “Kara-Çadırlılar” gibi… Umumiyetle “Alban Türkleri” daha fazla “ak-renk”
elbise giymeyi tercih ettiklerinden ve gençliklerinde açık renk saça mâlik
olduklarından “Ablan” sıfatına muhatap olma ihtimali pek mümkün görülmekte ise
de; “Ak”, “Parlak”, “Yükseklik”, “Dağ yığını” ile “Kahramanlık” mânâsını ifade
etmekte olan öz-Türkçe “Alb” ile “Alp” köklerinden iştikak etmiş olması en aklî
ve en ilmî bir kanaattir. İşte bu münasebetle; “Ablan” ve “Albanes” sıfatlarına
muhatap olmuşlardır. Kadim Albanya’nın yanındaki “Elbrus” ile eski Medya’nın
Hazer sahillerine pek yakın dağ zirvelerinden biri olan “Elburs” dahi “Parlak”
ve “Işıldayan” mânâsı­nı ifade etmektedir. Kadim Romalılar da “Ak-Şu” mânâsında
“Albis”, “Albios” ve “Alba” kelimelerinin kullanılmış olduğu sarahatle görülmektedir,
Lâtincede “Albus” hem “Aklık” ve hem “de “Işık” manasını ifade etmektedir.
Ak-Şehir yerine “Alba” ve “Ablisin”… Ak-Memleket ve “Ak-Toprak” 
tâbirlerinin müteradifi olarak ta “Albionn” kelimesinin kullanıldığı
görülmektedir (15).


Bugünkü
İtalyan’ların ve kadim Romalıların kısmen sekenesi olan Etrüks’ler, Orta
Asya’dan Anadolu’ya ve Balkan yarım adası ile Dalmaçya ve Adriyatik havzasına
göçlerinde pek çok öz-Türkçe kelimeleri de mütemekkin oldukları çevrelere ve
diğer- ethnik unsurların lisanlarına, yayılmasına âmil olmuşlardır. Bugün,
karşımıza bir nev’i Greko-Lâtinceden iştikak etmiş gibi çıkmakta olan pek çok
kelime esasında kadim Türk lehçeleridir. Klâsik Batı dillerindeki “cesur –
kahraman” tâbirleri de umumiyetle-“Alb” kökünden alınmadır. Kadim Greklerde
“Albion” kelimesi de bu mânâda kullanılmıştır. Şu husus ta şayan-i dikkattir
ki, Oğuz Han’ın babası Kara Han zamanında, yaşamış olan bir Türk kahramanının
da adı ALBAN’dır (16).


Keza; milâttan
evvel; 650 yıllarında, temayüz eden ulu Türk kahramanı Tunga Alp Er, kadim
ALBANA şehrinde ve yöresinde yaşamıştır. Bu yüce Türk lideri, Saka fatihinin
Medya hükümdarı Keyakseres tarafından milâttan evvel, takriben 625 yıllarında
mağlûp edilerek ifna edilmiştir. Halen Azerbaycan’ın pek, çok yerlerinde “Al-pan”
ile “Alpat” adlarının “Alpaut” şeklinde kullanılmakta olduğu görülmektedir.
Orhun kitabelerinde zikredilmekte olan “Appagu” kelimesi ise; “asilzade” ile
“arazî beyi” mânâlarını ifade etme kastı için kullanılmıştır (17).


Bugün Altay’lı
Türkler, “Dev”, “Bahadır”, “Zorlu” ile “Yiğit” müteradifi olarak “Alp” tâbirini
kullanmaktadırlar. Yakut Türkçesinde ise; “Alp” efsanevî bir kahramanın,
adıdır. Yine Yakut Türklerinde “hoş” “güzel” ve “lâtif” manasının müteradifi
olarak halen “Alban” kelimesi kullanılmaktadır. Altın-Ordu Türk devletinin
vergi yönetmeliğinde “Alban-Yasan” tâbirleri kullanılmış olması oldukça
ehemmiyet arz etmektedir. Yakut Türkleri ile Sirbirya’daki diğer Türk boyları
hâlen “Alban” kelimesini “ismi has” olarak kullanmaktadırlar. Keza bugün Doğu
Türkistan’da “Alban çıkarmak” vergi toplamak mânâlarında kullanıldığı gibi;
Moğolistan’ın Urânhay vilâyeti Türkleri “Alban” kelimesini doğrudan doğruya
“devlet mükellefiyeti” ve “devlet vergisi” olarak ifade etmektedirler.
Böylelikle bir taraftan da “devlet” ve “devlet otoritesi” mefhumunu belirtmiş
olmaktadırlar” (18).


4.ARNAVUTLUK-OSMANLI İLİŞKİLERİNİN BAŞLANGICI VE İSKENDER BEY


Arnavut­luk,
Osmanlılar bölgeyi fethetmeden önce Roma, Bulgar, Sırp ve Bizans hâkimiyetinde
bulunmuş bir bölgedir. 1385-1912 tarihleri arasında ise Osmanlı hâkimiyeti
altında kalmıştır. Osmanlıların Avrupa’ya geç­mesinden önce, ilk kez Güney
Arnavutluk’a 1337 yılında Bizans İmparatoru III. Andronikos’un müttefiki olarak
Aydınoğlu Umur Bey, Epir despotluğunu imparatorluğa dâhil et­mek üzere iki bin
kişilik bir kuvvetle bölgeye gelmiştir. Umur Bey’in yardımı ile Bizans, bölgede
hâkimiyetini temin etmiştir (1). Bizans için önemli bir sorun teşkil eden bu
sorunun çözülmesinden, kısa bir süre sonra daha teh­likeli bir durum ortaya
çıkmıştır. 1331’de Sırp asilzade­lerinin desteği ile Sırp krallığına getirilmiş
olan Stephan Duşan, 1340’ta Güney Arnavutluk’u hâkimiyeti altına almıştır (2).
Duşan’ın bu işgal hareketin de bazı Arnavut beyleri askerleri ile ona yardımcı
olmuştur. 1355’te Duşan’ın ölmesi ile Arnavutluk’taki Sırp baskısı sona
ermiştir. On yıl içerisinde bütün Arnavut­luk topraklarında bazısı Arnavut
bazısı da Sırp kökenli feodal beyler müstakil olarak faaliyetlerde bulunmuştu­lar.
Bu feodal beylerin tamamı, topraklarını küçük prenslikler haline dönüştürerek
birbirleriyle mücadeleye giriştiler. Gerek Duşan’ın ölümü ve gerekse Arnavut fe­odal
beyleri arasındaki mücadeleler, Osmanlılara bölge­de etkin olma fırsatı
tanımıştır. İlk defa Rumeli’ye Bi­zans’a yardım amacıyla geçen Osmanlılar,
Arnavutluk’ta da benzer bir durumla karşılaşmıştılar. Orta Arnavut­luk’ta hâkim
bulunan Charles Thopia, Kuzey Arnavut­luk’ta hâkim olan Sırp II. Balsha ile
olan mücadelesinde kendisine yardım etmeleri için Makedonya’da seferde bulunan,
Osmanlıları davet etmiştir. Sultan I. Murad bu yardım teklifini uygun görerek
bir Osmanlı kuvvetini Arnavutluk’a Thopia’ya yardım için göndermiştir (3).
 1385’te Viyosse (Viosse) Nehri üzerinde vuku bulan savaşta II. Balsha
mağlup olmuştur. Arnavutluk’taki en güçlü beyler arasında zikredilen
Balsha’nın, Os­manlıların yardımı ile yenilmesi ve bu savaşta ölmesi,
Arnavutluk’taki Osmanlı hâkimiyeti başlangıcı ola­rak kabul edilmektedir (4).
Nitekim Viyose savaşından kısa bir süre son­ra Arnavutluk’taki belli başlı
feodal beyler; Balshalar, Thopialar, Dukakigler, Coia Zaccarialar, Musakiler,
Zenebissiler, Aranitiler, Vulkaşinler ve Kastriotalar Osmanlı metbuluğunu
(tabiyetini) tanımışlardır. Os­manlılar, kendilerine has fetih politikası
gereğince ilk aşamada mahalli beylerin himaye edilmelerini yeterli
görmüşlerdir. Osmanlıların bu himayelerine karşılık olarak mahalli beyler,
oğullarını Osmanlı sarayına gön­dermek, ihtiyaç durumunda yardımcı kuvvet
olarak Os­manlı ordusuna yardım etmek ve yıllık haraç ödemek gi­bi şartları
yerine getirmişlerdir (5).  Böylelikle Osmanlıla­rın fetih politikalarının
bu ilk aşamasında yani hâkimi­yetlerini alıştırma devresinde genel bir
hâkimiyet teşek­kül olmuştur (6). Sultan II. Murad, Arnavutluk’ta Osmanlı
hâkimiye­tini daha yaygın bir hale getirmiştir. Venedik’e karşı üs­tünlük kuran
Osmanlılar, bölgenin doğrudan kontrolü­nü sağlayarak tımar sistemini
uygulamışlardır. Tımar sisteminin uygulaması, bölgede birtakım sorunların da
ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Osmanlılar, bu re­jim içerisinde küçük
soyluları kazanmayı başardılar ise de büyük feodal beylerin hücumlarını
engelleyememiş­lerdir. Büyük feodal beyler, tımar sisteminde büyük ka­yıpları
olmuş ve fırsatını bulur bulmaz isyan etmişler­dir (7). Nitekim Güney
Arnavutluk’ta Viyosse havzasında Avlonya (Vlore), Kanina, Kermenika, Katafigo.
Mokra havalisine hâkim olan Araniti, tahrir sonrasında topraklarının bir kısmı
başkalarına tahsis olunduğundan fakir­leşmiştir. Bu duruma çözüm bulması için
Edirne’ye ka­dar gelmişse de bir netice elde edememiştir. Bunun üze­rine
Osmanlılara karşı isyan bayrağı açan Araniti, kendi­si gibi memnun olmayan
beylerin de desteği ile hareke­te geçerek topraklan üzerindeki tımar tasarruf
eden Anadolulu sipahileri katletmiştir (8). İsyanı bastırmak için harekete
geçen Arvanid Sancakbeyi Evrenosoğlu Ali Bey, Kurveleş dağında yapılan savaşta
mağlup olma­sı, isyanın boyutunu değiştirmiştir (9). Güney’in güçlü beylerinden
Gepe Zenebissi, Ergirikasrı havalisinde, Thopia ise Draç havalisindeki köylüler
ile ayaklanmaya katılmıştır (10) Araniti isyanının bilhassa Güney Arnavut­luk’ta
çok kısa sürede yayılması, Osmanlı payitahtında büyük bir kaygı uyandırmıştır.
Muhtemel bir Venedik yahut Macar müdahalesinden çekinen Sultan Murad, bölgenin
nazik durumunu da göz önüne almış olsa ge­rek, bizzat Serez’e kadar gitmiş ve
maiyetindeki hemen hemen bütün kapıkullarını seferber etmiştir. Ru­meli
Beylerbeyi Sinan Paşa, uç komu­tanları Turahan Bey, İshak Bey ve Ev­renosoğlu
Ali Bey’in yaptıkları bü­yük bir seferle isyan bastırılabilmiştir. Bu sefer
sırasında Sultan Murad bizzat Manastır’a gelerek harekâtın neticesini
beklemiştir. İsyan bastırıl­makla beraber dağlara sığınan asilerin tamamı
1435’te Evrenosoğlu Ali Bey tarafından etkisiz hale getirilmiştir (11). Böylece
İskender Bey in isyanına kadar bölge huzur içerisinde kal­mıştır.


İskender Bey Kimdir?


Aleksandre
Popoviç BALKANLARDA İSLAM kitabında belirttiği gibi: “Iskender-Beg’in imajı
Türk tarihçilerinde (Bkz. H. İnalcık) İskender Beg, EI’de, IV. sayfa 144-146,
Fransızca ed.) Arnavut tarihçilerinden çok farklıdır. Arnavut tarihçiler için,
üstün efsanevi bir kahraman söz konusudur, millî bağımsızlık savaşı­nı kişileştirmekte,
savaşını sürdürmekte muzaffer sonuç güçlerin dengesizliği ile da­ha kusursuz
olmaktadır. İşgalciler on kez daha üstün ve daha iyi silahlanmışlardır.”
(Aleksandre Popovic.: Balkanlarda İslam.Türkçesi: Komisyon. İnsan
Yayınları.İst.1995.s.52 )


Popoviç’in
ifadesinde, “İskender-Beg üzerine Arnavutluk yayınları sayılamayacak kadar
çoktur. (Meselâ, bkz. Ihstoria e Skenderbeug – Kryezotit, te Arberise
1405-1468, Tiran, 1967; M. Drizari, Scanderberg: his life, correspondance,
orations, victories and philosophy Palo Alto 1968). Ölümünün 500. yılı, onun
adına birçok kongre ve konuşmalara yer verdi. Özellikle Tiran’dakini belirtelim
(Deuxieme conference des Etudes alba-nologique occasion du 5e centenaire de la
mort de George Kostriote Skanderberg, Tiran, 12-18 Ocak 1968, 2 o, Tiran
1969-70) ve Yugoslav Arnavutları tarafından Düzenlenmiş bir
sempozyum,(Priştine’de 1969’da,Instıtuti Albanologik Prishtines,Simpeziumi per
Skenderbeg)” (Popoviç.ag.e.s52.)


İskender’in
büyükbabası, Yani Kastriota, Akçahisar prensi sıfatiyle I. Kosova’ya katılmış
ve I. Murâd’a yenilen hükümdarlar arasında bulunmuştu (1389). Kastriotalar’ın
prensliği, en geniş şekliyle güneyde Arzan deresine, kuzeyde Drin ırmağına,
doğu­da Kara Drin’e, batıda Adriyatik’e kadar uzanıyordu. 1423’te II. Murâd,
Arnavutluk’a gelince, Kastriotalar, Venedik tâbiiyetinden ayrılmışlar, eskisi
gibi Türkiye tâbiiyetine girmişlerdi. İskender Bey’in babası, 1423’ten 1443’e
kadar 20 yıl, Türkiye’nin sâdık bir tabii olarak yaşamıştı (12). İskender Bey,
Arnavut prenslerinden Yani Kastriota’nın küçük oğlu idi. Ağabeyleri ile beraber
çocuk yaşında Osmanlılar tarafından rehin olarak alınmıştı. İskender Bey, o
sıralarda birçok Arnavut’un yaptığı gibi Müslüman olmuş, prenslikten vazgeç­miş,
sarayda yetiştirilmiş, sancakbeyliğine yükseltilmişti. Kastriota’nın
İskender’in ağabeyleri olan çocukları ise ölmüştü (13).


Morava meydan
muharebesinde İskender Bey’in başında bu­lunduğu Türk birliğini bırakıp
muharebe meydanından kaçması, Hunyadi’nin zaferini kolaylaştıran mühim
âmillerden birini teşkil etmişti.  İskender Bey, Hunyadi Yanoş’un
zaferleri üzerine emel­lerini gerçekleştirebilecek zemini bulduğunu
sanmıştı.   Emeli, Ar­navutluk kralı olmaktı. Arnavutluk, hiçbir
devirde krallık değildi. Küçük prensler ve derebeyleri arasında bölünmüş bir
memleketti. Bu derebeylerinin mühim kısmı Türkiye’yi, bir kısmı da Venedik’i,
hattâ Napoli krallığını metbû (tabii) tanıyordu. İskender Bey’in babası 1443’te
ölünce, Osmanlılar, onun topraklarını doğrudan doğruya Türkiye’ye katmışlardı
(14).


İskender Bey,
acele Kroya (Akçahisar) kalesine gitmiş, tanzim ettiği sahte fermanı sancakbeyi
Hasan Bey’e gösterip pa­dişahın kendisine Hasan Bey’in yerine Akçahisar
sancakbeyliğini verdiğini bildirmişti. Az sonra babasının 300 adamı ile küçük
Türk garnizonunu kılıçtan geçirmiş, kendisini Arnavut prensi ilân etmiş,
Müslümanlıktan dönerek tekrar Hıristiyan olmuştur. Bir sancakbeyinin
Müslümanlıktan dönmesi çok ağır bir hâdise oldu­ğu gibi, Batı Arnavutluk’un
kilidi olan müstahkem Akçahisar’ın elden çıkması da, bu çevredeki Türk
hâkimiyeti için tehlike teşkil edebilecek mâhiyetteydi. Üstelik İskender Bey’in
şahsiyeti, çekinilecek bir şahsiyetti. İhtirası sonsuzdu ve Türklere karşı aman­sız
bir kin besliyordu. Tirana ile Leş (Alessio) arasında bulunan Türk sancak merkezlerinden
Akçahisar kasabası, Adriyatik kıyı­sına 18 km. mesafede idi. İskender Bey’in
Venedik ve Napoli gibi büyük devletler, hattâ Macaristan tarafından
destekleneceği de muhakkaktı. Arnavutluk’un yolsuz ve çok sarp arazisi, Arnavut­lar
için, fevkalâde elverişli şartlarla çete muharebesi yapmayı mümkün kılıyordu
(15). İsken­der Bey’in isyan hareketi daha ziyade Kuzey Arnavut­luk’ta cereyan
etmiş olup Güney Arnavutluk’ta pek et­kin olmamıştır (16). Osmanlı tımar
sistemine dâhil olmuş olan Güney Arnavutluk’taki Hıristiyan sipahiler İsken­der
Bey’e karşı Osmanlı ordusu ile birlikte hareket et­miştir. Bununla birlikte
isyanın ilk çıkması ile bu du­rumdan istifade etmek isteyen Ergirikasrı
havalisinde bulunan Gin Zenebissi, 1444 ve 1454’te bölgenin hâki­miyetini almak
için isyan etmişse de netice elde edeme­miştir (17).  


İskender bey
isyanında Sultan II.Murâd bizzat Arnavutluk’a geldi. İskender’in amcasının oğlu
Osmanlı sancakbeylerinden Hamza Bey, araziyi bildiği için II. Murâd’a rehberlik
ediyordu. Akça­hisar muhasara edildi. Fakat dağlara yaslanmış olan kale
düşürülemedi. Esasen İskender Bey, kalede kalmayı tehlikeli bularak dağ­lara
çekilmişti. II. Murâd, Türk ordusunu kale muhasarası ile yıp­ratmak, Türk
askerlik kaidelerine muhalif olduğu için ısrar etmedi ve çekildi. Fakat kaleyi
açlıktan düşürmek için abluka ettirdi. Çekilmesinin sebeplerinden biri de,
Hunyadi Yanoş’un yeni bir Haçlı ordusu ile Türkiye’ye girmek istediğini
öğrenmesidir (18).


İskender Bey, bu
suretle babasının ve bü­yükbabasının ele geçirebildiği en geniş sınırlara
erişebilmek için, Türklerle büyük bir mücadeleye girişti ve Avrupa tarafından
Hıristiyanlığın kahramanı ilân edilip, büyük yardımlar gördü.  1450
yazında Padişah, yanına Velîahd Sultan Mehmed’i (ki 18 yaşını geçmişti) aldı ve
2. Arnavutluk sefer-i hümâyûnuna çık­tı. Hedef, gene İskender Bey’di. İskender
Bey, Türk ordusunda uzun müddet hizmet ettiği için, Türklerin bütün
taktiklerini öğ­renmişti. Bu, kendisine büyük imkânlar sağlayan bir keyfiyetti.
Bu seferde de II. Murâd, Akçahisar’ı alamadı ve Edirne’ye döndü (19).


Fatih’in Sefer-i Hümâyûnu 1. Arnavutluk Seferi (1466)


Fâtih, Karaman
seferi ile aynı yılda Amavutluk’a da bir se­fer açtı ve kumandasını bizzat
üzerine aldı. Bu seferde Türkler’in “Akçahisar” dedikleri Kroya muhasara
edilmiş, fakat son derece sarp pozisyonundan dolayı alınamamıştır. Akçahisar,
İskender Bey’in merkezi idi ve 1447’de II. Murâd tarafından da düşürülememişti.
Fâtih’in Arnavutluk’tan çekilmesi üzerine Balaban Bey, kalenin muhasarasına
devam etmiş, fakat bir müddet sonra kale önünde daha fazla oyalanmaktan
vazgeçilmiştir (20).


Bu seferin en
mühim hâdisesi, Fâtih tarafından “Elbasan” (yahut “İlbasan”) kalesinin
inşâsıdır. Az zamanda bu kale, bü­yük bir kasaba hâline gelmiştir. Elbasan’ın
yerinde, Bizanslılar devrinden kalma Valmora kasabasının harabeleri vardı.
İşkombi suyu ürerinde ve Akçahisar’ın az güneyinde Arnavutluk’ta tam merkezî
   (Tirana’nın 30 km. güneydoğusu) böyle bir müs­tahkem Osmanlı
mevkiinin ortaya çıkması, Fâtih’in Arnavutluk’­un fethini tamamlamak niyetini
gösterir. (21)


Sefer-i Hümâyûn: 2.   Arnavutluk Seferi (1466-67)


Fâtih, 1466’nın
sonunda tekrar Arnavutluk’a gelmiştir. 1467 ağustosunda Akçahisar tekrar
muhasara edilmişse de, düşürülememiştir. Ancak bu iki Arnavutluk sefer-i
hümâyûnu, İskender Bey’in pozisyonunu son derecede nâzik bir hâle getirmiştir.
İskender Bey, 17 Ocak 1468’de yani Fâtih’in 2. Arnavutluk se­ferinden 4-5 ay
sonra eceliyle Türklerin “Leş” dedikleri “Aîessio” da ölmüştür. 65 yaşlarında
idi. Leş, Akçahisar’ın az kuzeybatısın­da ve Adriyatik’e çok yakındır. İskender
Bey isyanı bu suretle 1443’ten 1468’in ilk günlerine kadar tam 25 yıl
sürmüştür. İskender’in ölümü üzerine zevcesi, yanına oğlu Chion (Jean)’u
alarak, Napoli’ye gitmiştir. Napoli krallığı, İskender’in metbûu idi. (22)


İskender’in
ölümünden sonra Arnavutluk problemi durul­muştur. İskender’in bir kısım
toprakları Türklere geçmiş, bir kıs­mında ise mahallî Arnavut sergerdeleri,
Türkiye’ye, Venedik’e ve­ya Napoli’ye tabî olarak yerleşmişlerdir. Bu tarihte
kuzeybatıda dar bir şerit dışında bütün Arnavutluk, Osmanlı hâkimiyetindedir.
(23) Halime
Doğru’nun ifadesiyle Balkanlarda Fatih’i en çok uğraştıran İskender Bey
olmuştur. İskender Bey; bir Hıristiyan savaşçı olarak Papa’dan, İtalyan şehir
devletlerinden ve Macar kralından yardım görmüş, Papa II, İskender Bey’e
“Hıristiyanlığın Kalkanı” unvanı ile hitap etmiştir
” (24).
1463’te hayatî menfaatleri haleldar olan, Bosna ve Hersek’in ilhakından ürken
Venedik ile Türkiye arasında, 16 yıl sürecek bü­yük bir harp patlamıştır. Bu
harpte Türkiye, büyük devletlerden Ve­nedik, Macaristan, Almanya, Lehistan,
Aragon, Kastilya, Napoli, İran, diğer devletlerden Kıbrıs, Rodos, Papalık,
Floransa, Milano, Savoie, Ferrara, Modena, Siena, Lucca, Pisa, Mantua, Trento,
Burgonya, Ceneviz, Karaman, Gürcistan ile savaşa girmiş ve tek ba­şına hepsini
yenmiştir. Üstelik düşmanların tahrik ettikleri Arna­vutluk, Hersek ve
Boğdan’daki mühim isyanlar da bastırılmıştır. Bu büyük harbi kuvveden fiile
çıkartan muharrik kuvvet, Papa olmuştur. Papa’nın siyasî faaliyetleri,
İstanbul’da safha safha ve inceden inceye tetkik ve takip edilmekteydi.
Avrupa’da çok kuv­vetli olan ve bazılarına Tuna üzerinde tımarlar tahsis edilen
Türk casusluk şebekesi mensupları, bu meseleye karşı çok hassas olan İstanbul’a
günü gününe haber gönderiyorlardı. Bu müşkül anlar­da Fâtih Sultan Mehmed’in
bütün endişesi, hem Rumeli’nde, hem Anadolu’da aynı zamanda çarpışmaya mecbur
kalmak olmuştur. Bunu önleyebilmek için, bütün dehâsını kullanmıştır. (25)


Daha 1454
Nisanında Regensburg’da toplanan İmparatorluk Diyeti’nde imparator III.
Friedrich ve Napoli kralı V. Alfonso’nun önayak olmalarıyla, bütün Avrupa’da,
Hıristiyan devletler arasın­da, Türkleri Avrupa kıt’asından söküp atmak üzere,
5 sene müd­detle mütareke akdi kararlaştırılmıştı. 1457’de Papa III. Calixtus
(1455-1458), hem Uzun-Hasan, hem de Gürcistan Kralı ile Osmanlılar’a karşı
ittifak müzakereleri yapıyordu. Halefi II. Pius (1458-1464), bir Haçlı seferi
açılması için, Mantua’da kongre top­ladı. Sonraki Papalar, II. Paul (1464-1471)
ile IV. Sixtus (1471 -1484) da, şiddetle aynı siyâseti tâkip ettiler.
Avrupa’nın en kud­retli devletleri, Venedik ile Macaristan, 1463’te, Türkiye’ye
karşı tam müttefikan hareket etmenin kesin lüzumuna tamamen inan­mışlardı.
Bosna’nın fethi, her iki devleti de tehdit ediyordu. II. Pius’un gayretiyle,
Venedik ve Macaristan, resmen ittifak muahe­desini imzaladılar. Bu ittifaka,
Burgonya Dukalığı gibi başka dev­letler de katıldı. Hattâ Türkiye’nin taksimi
projesi bile kararlaştı­rıldı (Zinkeisen, II, 283). Bu projeye göre, Büyük Harp
Müttefik­ler tarafından kazanıldığı takdirde, Venedik: Mora, Attika, Tesalya,
Epir’i, İskender Bey: Makedonya’yı, Macaristan: Sırbis­tan, Bosna, Eflâk,
Bulgaristan’ı yani aslan payını alıyor, merkezi istanbul olmak üzere Trakya’da
da Bizans İmparatorluğu ihya ediliyordu. Yani Türklerin Avrupa’dan tamamen
sürülmesi ka­rarlaştırılmıştı. Uzun-Hasan da Osmanlıları Anadolu’dan
Balkanlar’a atmak azminde olduğuna göre, demek ki Osmanlılara hayat hakkı
tanınmıyordu. Bu durum, Fâtih’in ne derecelerde nâzik bir pozisyonda
bulunduğunu açıklamaya fazlasıyla yeter. Zira Türki­ye aleyhindeki koalisyona
girmemiş, bir Çin ve Japonya impara­torlukları kalıyordu (26).


Fakat Fatih’in
dehası Türkiye’yi kurtardı ve iki cephenin ay­nı anda harekete geçmesine fırsat
vermedi. Bunu önlemek için gi­riştiği faaliyet, Fâtih’in, Avrupa devletleri
arasındaki siyasî dâva ve ihtilâfların bütün inceliklerine ne dereceye kadar
nüfuz ettiği­ni göstermesi bakımından da mühimdir. Sultan’ın her tarafta
Müttefikleri müşkül vazıyete düşürmesi karşısında II. Pius, 15 ağustos 1464’te
Ancona’da kederinden öldü. Halefleri olan Papa­lar, ondan daha mesut neticeler
alamadılar. Bu sıralarda Türki­ye Hakanı, Venedik ve Macaristan ile sulh
müzakerelerinde idi; hattâ bir ara Venedik’in Mora, hattâ. Midilli,
Macaristan’ın ise Bosna üzerindeki emellerini okşar göründü. Bu parlak ümitler
karşısında gevşeyen Venedik ile Macaristan, mütarekeye yanaştı­lar. (27) Fatih Sultan
Mehmed Hanın büyük gayretleri ile Balkanlarda Haçlılara verilen mücadele
başarılı olmuştur. İskender Bey ise İslam dininden dönmüş Haçlıların yanında
Osmanlı Sarayında birlikte yetiştiği arkadaşı Fatih’in karşısında yerini
almıştır.  


Günümüzde, İskender bey’in Heykelleri sadece Arnavutluk’ta
Kosova’da değil, ROMA, BRUKSEL gibi Avrupa kentlerinde de bulunmaktadır
(Necip P ALPAN.
Bugünkü Arnavutluk. Kardeş yayınları.Ank.1975. s.27). Avrupalılarca İskender
bey’e gösterilen bu ilgi O’nun tarihte Hıristiyanlığa yaptığı hizmetlerden
kaynaklanmaktadır. Fatih Sultan Mehmed:”Eğer İskender bey karşıma çıkmasaydı,
Venedik’le komşu olacak, Papa’nın başına kavuk geçirecek ve Saint Piere
Kilisesinin kubbesine Ay-yıldızı yerleştirecektim”
demektedir
(Necip P.ALPAN.a.g.e. s.89)


Kosova üzerine kısa bir söz:


“Kosova Kanlı
Ova” eserinde Osman Karatay şunları ifade etmektedir:


“Arnavutlar
Osmanlı bu toprakla­ra geldiğinde kendilerinin Sırp veya Yunanlılara bağlı,
millet ol­ma bilincinden uzak ve Türk yönetiminde gerçek manada millet haline
geldiler. Osmanlı geldiğinde Arnavutların küçük bir bölgede bir yarı-devleti
vardı. Çoğunluğu, diğer ulusların hâkimiyeti altında idiler. Ayrıca Kosova’da
Arnavutlar değil, Sırplar oturuyordu; Metohya’da ise sade­ce az sayıda çoban
vardı. Bugün Kosova Arnavutların çoğunluk­ta olduğu bir yer ise, Slavların
gelişi İle kaybettikleri eski yurtla­rına zamanla geri döndüler İse, bunun için
Türklere minnet duy­maları lazım. Çünkü Kosova tarihinin Osmanlı dönemi; Sırpla­rın
şu kitabın okunduğu an bile devam etmekte olan tarihî eğer İslâmlaşma
demezseniz, bölgenin Arnavutlaşması tarihidir” (28).


Bugün Arnavut
milleti varlık âlemindeyse bunu Osmanlıya ve İslâm’a borçludur. Yoksa Bosnalı
Hürlerin ve Dalmaçyalı Latinlerin ka­derini yaşayacaklar, bir kısmı Slavlaşıp
bîr kısmı da Helenleşerek ortadan kalkma noktasına geleceklerdi. Arnavut
tarihçiler iyi bi­liyor ki, dinî kimliğin etnik kimlikten öne çıktığı, hatta
dinin milliyeti belirlediği Ortaçağda yarısı Katolik, yarısı Ortodoks olan
Arnavutlar gerçek bîr millî kimliğe kavuşamayacaklardı belki de bir zaman yoğun
olarak yaşandığı gibi, iki komşu tara­fından asimile edileceklerdi. Ve bugün
Kosova ve Batı Make­donya’da tek bir Arnavut bile kalmayacak olmayacaktı. Receb
İsmaili gibi Arnavut yazarlar, Arnavutların beş yüz sene boyunca Türk
yönetimine, usun süre de İslâmlaşmaya nasıl di­rendiklerinden gururla
bahsediyor. Ama Kosova’yı adeta Türkle­rin Sırplardan alarak Arnavutlara
verdiğinden hiç söz etmiyor (29).


Türk ordularının
Sırp illerinde her ileri adımında oranın halkının bir kısmı kendi boylamında
kuzeye doğru göç etti. Ko­sova Sırplarından da kimi topluluklar fetihle
birlikte kuzeye, özellikle Hersek bölgesine göçtüler. Osmanlı 1463’te Bosna’yı,
1482’de Hersek’i ve 1499’da Karadağ’ı alınca, buralara sığınmış olan Sırplar
daha kuzeye, Krayina, Slavonya ve Voyvodina’ya gittiler. Neticede Kosova’da
Sırplardan boşalan yerlere Arnavutlar gelmeye başladılar. Fatih’in buraları
fethinden sonra uzun süre Osmanlı yöneti­mine şüpheli ve düşmanca bakan ve
İskender Bey’in ‘hatırasını yaşatmaya çalışan Arnavutlar, 16. yüzyılda
münferiden, 17. ve 18. yüzyılda ise kitleler halinde İslâmlaşmaya başladılar.
İslâm­laşma en çok Arnavutluk’un orta bölgelerinde oluyordu. Kosova’da ise
İslâm’ın yayılması ilginç oldu. Buraya ta Sırp krallığı zamanından beri göç
etmeye alışık olan Kuzey Arnavutluk’un, İşkodra yöresinin Katolik Arnavutları,
Ortodoks Sırplardan çok, münferit Müslüman Arnavutlarla ve Türklerle hemhal
oluyorlar, Katolik kitleden uzaklaştıkları için de eski dinlerini terk etmeleri
zor olmuyordu. Burada Müslümanların sayısı arttık­ça yerli ve yeni gelen
Katoliklerin İslâm’ı kabulleri ivmelendi (30).


SONUÇ:


Şimdilik kısa bir
şekilde özetlediğimiz Balkan Albanyası üzerine yazılacak çok şey bulunmaktadır.
İskitler, Hunlar, Alanlar, Avarlar, Bulgarlar, Kuman-Kıpçaklar, Peçenekler,
uzlar gibi Türk boylarının Balkanlara akın akın geldiğini düşündüğümüzde
Arnavutluğun Tarihi daha net anlaşılacaktır. Fakat Türk Milleti kendi soyundan
gelen birçok topluluğu “yeniden Türkleşmeye” davet edememiştir(Türkleştirmek
değil
).


Bunun bedelini Bulgar
ve Macarlara fazlası ile ödeyen Şanlı Ecdadımız Osmanlı Türklerinin acı akıbeti
bizlere ibret olmalıdır. Bulgaristan’ın kurucusu Asparuh’un bayrağının Oğuz
Kayı damgası olduğunu gördüğümüzde bu gerçeği çok iyi anlarız. Macarlar ve
Bulgarların bir dönem Turancılık faaliyetleri bizler tarafından kayda değer
alınmamıştır. Slavcılık cereyanının acımasız taktikleri ile birçok Türk boyu
kendini slav farz etmiş ve Türk düşmanı kesilmiştir. Balkanlarda
“Türk-Alban-Boşnak-Pomak-Torbeş” dostluğu ihsas edilmeli ve tarihten ibret
alınmalıdır. Geçmiş de Müslüman olmayı “Türk olmak” deyimiyle ifade eden
atalarımızın mirası bugünlere aktarılabilmelidir. Turan boyları; geleceğe
dostluk, hoşgörü, ileri görüşlülük çerçevesinde hazırlanmalıdır. Tarihte
görülen İskender Bey ve muhtelif Arnavut isyanları, günümüzde zaman zaman
Evlad-ı Fatihan ile Arnavutlar arasında oluşturulmak istenen gerginlikler;
Arnavutların kadim Türk boylarından geldiği gerçeğini değiştiremez.


İskender Bey,
Osmanlıya ihanet ederken, amcazadesi Hamza bey Osmanlıya bağlı kalmıştır.
Şemseddin Sami Türkçe ve Arnavutça sahalarında Osmanlı Türk aydını olarak
Türklüğe hizmet etmiş, ağabeyi Arnavutçuluk yapmıştır. Mehmet Akif’in
babasının, Enver Paşa’nın annesinin Arnavut olduğunu düşündüğümüzde ise Millî
Terbiye ve aidiyet şuurunun ne kadar önemli olduğunu anlamaktayız.


Arnavutluk
tarihi, mitolojisi, folkloru, geleneği, hayat tarzı ve halk inançlarının;
Türkiye ve Türk Dünyası ile olan bütünlüğünün ortaya konması, Türklük aidiyet
şuuru açısından önemlidir. Arnavutluk ve diğer Balkan ülkelerinden çıkan tarihi
eserlerin; Etrüsk, Pelasg, İskit (Saka), Hun, Avar, Bulgar, Alan, Peçenek,
Kuman-Kıpçak ve Oğuz Türkleriyle olan bağlantıları Turanlı araştırmacıları
beklemektedir. Bizler de zaman içinde bu hakikatleri gün ışığına çıkarmaya
katkıda bulunmaya devam edeceğiz.


KAYNAKLAR


1.GİRİŞ


1.Zekiyev M Z.:
Türklerin ve Tatarların Tarihi.Çeviren.ahsen Batur.Selenge y.İst.2006


2.Ayda
A.:Türkleri İlk Ataları.Ank.1987.s.44.


3.Kırzıoğlu
F.:”Ablanlar Tarihi” TTK.


4.Gökberk
M.:Tarih BİLİNCİ.Ömer Asım Aksoy Armağanı.Türk Dil Kurumu
Yayınları.Ank.1978.M.Canpolat.,S Tezcan.,M Ş Onaran.s.117


2.KADİM  BALKAN ALBANYASI TARİHİ


1.www.albanian.com
Çeviri: Agron http://www.arnavut.com/tarihi.php


  1. http://www.hermetics.org/etruskler.html
  2. Ayda
    A.: Türklerin İlk Ataları.ank.1987. s.202


4.a.g.e.s.202


5 a.g.e.s.203


  1. a.g.e
    s.203
  2. a.g.e
    s.203
  3. a.g.e
    s.203
  4. a.g.e
    s.204
  5. a.g.e
    s.204
  6. a.g.e
    s.204
  7. a.g.e
    s.204
  8. a.g.e
    s.204
  9. a.g.e
    s.205
  10. a.g.e
    s.205
  11. a.g.e
    s.205
  12. a.g.e
    s.206
  13. a.g.e
    s.206
  14. www.albanian.com Çeviri: Agron http://www.arnavut.com/tarihi.php


20.Memiş.E.:Eski
Çağda Türkler.Çizgi kitapevi.Konya.2002.s.85.


21.a.g.e.s.85.


22.a.g.e.s.85.
Troya savaşları için bkz: E Memiş, Eskiçağ Tarihinde Doğu-Batı Mücadelesi, 2.baskı,
Konya 2001, s.47-53


  1. a.g.e.s.86
    Ege Göçleri hakkında bilgi edinmek ilin bkz: E. Manii, Eskiçağ Tilrkiyı
    Tarihi, 3.baskı, Konya 2001, s.159-168
  2. a.g.e.s.86
    Ekwesler – Akalar Bkz: AMMansel, Ege ve Yunan Tarihi, Ankara 1971, S.87
  3. a.g.e.s.86Tursalar
    =Etrüskler, Bkz: EArrer, MDOG 63, 1924, s.6; D. Pagc, Hislory and Ihe
    Homericlliad, LosAngetıs 1959, S.1O6;A.M. Mansel, a.g.c, s.87.
  4. a.g.e.s.86
    Rukkular = HİM melinlerindeki Lukkalar = Klasik [ağdaki Likyahlar, Bkz:
    C.L. Huxley, Adıaeans and Hillites, Oxford 1960, s.33.
  5. a.g.e.s.86
    Şerdanalar = Sardıınyaltlar, Bkz: RAS Macatisler, Tlıe Philistines, Tlıeir
    Hislory and Civilizalion, London 1914, s.24; A.M.Mansel, a.g.e., s.87
  6. a.g.e.s.86
    Şekelesler = Sicilyaldar, Bkz: RAS, Macalister, a.g.e., s.25; A.M. Mansel,
    a.g.e., s.87
  7. a.g.e.s.86
  8. a.g.e.s.87
  9. a.g.e.s.87İskitler
    hakkında bilgi edinmek için bkz: E. Memiş, İskitlerin Tarihi, Konya 1987;
    Kimmerler için bkz: M. Taner Tarhan,”Eski;ağ’da Kimmerler Problemi”, VIlI.
    Türk Tarih Kongresi, alı 1, Ankara 1979, s.355-369.
  10. a.g.e.s.87
  11. a.g.e.s.87
  12. a.g.e.s.88
  13. a.g.e.s.89Adile
    Ayda, Etrüskler (Tursakalar) Türk İdiler, Ankara 1992, s.61
  14. a.g.e.s.89
  15. a.g.e.s.89
  16. a.g.e.s.89


40.Ayda A. :
Türklerin İlk Ataları.Ank.1987. s.19


  1. a.g.e.s.20.Pauly
    und Wissowa, “Realencyclopaedia der Altertumswissenschaft”, Stuttgart
    1949, Cilt VH A 2, s. 1909.
  2. a.g.e.s.20.Bu
    adların imlâsı Almancada başka, Fransizcada başka olduğu için bunları
    Türkçe okunuşlarına göre yazmağı uygun gördüm. (Adile Ayda)
  3. a.g.e.s.20
  4. a.g.e.s.21
  5. a.g.e.s.21.Isaac
    Taylor, “Etruscan   researche Go., London 1874, s. 330.
  6. a.g.e.s.23
    a) Rene Grousset, “L’Empire des Steppes”. b) Marqüart, “Über das Volktum
    der Komanen”,
  7. a.g.e.s.23.
    O Makedonya ki, orada Büyük İskender” doğacak ve Yunanlılarla savaşıp, onları
    esir haline getirecektir.
  8. a.g.e.s.23.
  9. a.g.e.s.23.
  10. a.g.e.s.23.Herodotus”,
    translated by J. Enoch Powell, clarendon Press, Oxtord 1949, Cilt I. s.
    75.
  11. a.g.e.s.24.Giorgio
    Pasquali, “Pagine meno stravag-anti’^ Lansemi editöre, Firenze 1935, s.
    157. a.g.e.s.24.
  12. a.g.e.s.24.
  13. a.g.e.s.24.
  14. a.g.e.s.25.
  15. a.g.e.s.25.”Grece
    et Proohe – Orient   avant  Homere”,   Presses
    Universitaires de Bruxelles (ikinci baskı), 1968, s. 41, 42.
  16. a.g.e.s.25.Ayni
    eser, s. 43, 44.
  17. a.g.e.s.25.
    A.J. Charskin “Zur Deutung etrüskiseher Sprachdenk-

    maeler”, a. 18.
  18. a.g.e.s.26.Pironti
    adlı birinin 1934’de, “İtalia letteraria” (Edebî İtalya)  dergisinde
    yayınladığı “Il deciframento deU’etrusco” başlıklı yazısı bilim adamları
    arasında tam bîr tartışma fırtınası   (“polemica  
    etrusca”)   koparmıştır. Toskanalılar Yunanlı olmak
    istemiyorlardı.
  19. a.g.e.s.26.
  20. a.g.e.s.26.La
    vita quotidiana değli Etruschi” îl saggiatore, Mi­lano 1967, s. 46.
  21. a.g.e.s.27.
  22. a.g.e.s.27.
    “L’Etrurie et les Etrusques”, Firmin Didot, Paris 1864, ». 109 (dipnot).


63.Öztuna Y.Rumelini
Kaybımız.ötüken.İst.1990.s.16.


  1. http://albanian.com/main/history/origins.html


65.a.g.m.


  1. a.g.m.
  2. a.g.m.
  3. a.g.m.
  4. a.g.m.
  5. a.g.m.


3.ARNAVUTLARIN MENŞE-Î


 1.Çonkbankir Ercan.: Balkan Türklerinin Kökleri (Arnavutlar,
Boşnaklar, Pomaklar). Etki Yayınları, İzmir. Nisan. 2008. s.192


  1. a.g.e.
    s.193


3.Aydınlı
Ahmet.:Batı Trakya Faciasının İçyüzü.Akın Yayınları,İst.1971 s.115-122


4.a.g.e.
s.115-122


  1. Çonkbankir
    E. a.g.e. s.20
  2. a.g.e.
    s.21
  3. a.g.e.
    s.22
  4. a.g.e.
    s.23
  5. a.g.e.
    s.25
  6. a.g.e.
    s.25
  7. a.g.e.
    s.26


12.Firidun
AĞASIOĞLU.:AZER HALKI.Çaşıoglu.Bakı.2000.s.150


13.Aydınlı.A..a.g.e.
s.115-122


14.a.g.e.
s.115-122


15.a.g.e.
s.115-122


16.a.g.e.
s.115-122


17.a.g.e.
s.115-122


18.a.g.e.
s.115-122


  1. ARNAVUTLUK-OSMANLI
    İLİŞKİLERİNİN BAŞLANGICI VE İSKENDER BEY
  2. Bilgehan
    Pamuk.:Güney Arnavutlukta Osmanlı Hakimiyeti.TÜRKLER.Cilt 9.EDİT:HC
    Güzel.,K Çicek.,S Koca.Yeni Türkiye Yayınları.Ank.2002.s.196-198 Donald M.
    Nicol, (Çev. Bilge Umar), Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453),
    İstanbul-1999, s. 192; Donald M. Nicol, (Gül Çağalı Güven), Bizans ve
    Venedik Diplomatik ve Kültürel İlişkiler Üze­rine, İstanbul-2000, s. 245.
  3. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198 Georg Ostrogorsky, (Çev. Fikret Işıltan), Bizans Devleti Tarihi,
    An­kara-198 5, s. 466, 469.
  4. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198 Şerif Baştav, “Osmanlı İmparatorluğunun Yeniden Kuruluşunda Ru­meli’nin
    Katkısı, XI. Türk Tarih Kongresi C. III, (5-9 Eylül 1990) Ankara-1994, s.
    831, Donald Edgar Pıtcher, (Çev. Bahar Tırnakçı), Osmanlı
    İmparatorluğu’nun Tarihsel Coğrafyası, İstanbul-1999, s 74. İsmail Hami
    Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I, İstanbul-1971, s. 68;
    Süssheim, “Arnavutluk”, s. 584; Pano, “Albania”, s. 481; Bilge,
    “Arnavutluk”, s. 384.
  5. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198 Machiel Kiel, “Aspect of Ottoman Turkish Architecture in
    Albania”, Fifth İnternational Congress of Turkish Art, Akademia-
    Kiado-Budapest, (Ayrı basım), s. 542; İnalcık, “1431 Tarihli Tımar Defteri­ne
    Göre Fatih Devrinden Önce Tımar Sistemi”, s. 110.
  6. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198Halil İnalcık, “Arnavutluk’ta Osmanlı Hakimiyetinin Yerleşmesi ve
    İskender Bey İsyanının Menşei”, Fatih ve İstanbul, C. I, Sayı: 2, İs­tanbul-195
    3, s. 155.
  7. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198Halil İnalcık, “Osmanlı Döneminde Balkanlar Tarihi Üzerine Yeni
    Araştırmalar”, Tarihte Güney-doğu Avrupa: Balkanolojinin Dü­nü, Bugünü ve
    Sorunları, Ankara-1999, s. 17-18; Bozbora, Osman­lı Yönetiminde
    Arnavutluk, s. 53.
  8. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198Kiel, Ottoman Architecture in Albania, s. 18-19
  9. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198 İnalcık, Hicri 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid, s.
    XI-

    II; Gegaj, L Albanie et 1′ Invasion Turque au XVe siecle, s. 51.
  10. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198 Gegaj, L’ Albanie et 1′ Invasion Turque au XVe siecle, s. 52;
    Süss­ heim, ” Arnavutluk”, s. 585.
  11. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198Gegaj, L Albanie et 1′ Invasion Turque au XVe siecle, s. 11; Boz­bora,
    Osmanlı Yönetiminde Arnavutluk, s. 88.
  12. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198 İnalcık, “Arnavutluk’ta Osmanlı Hakimiyetinin Yerleşmesi ve
    İsken­ der Bey İsyanının Menşei”, s. 165-166.
  13. Yılmaz
    öztuna.:Büyük Türkiye Tarihi Cilt.2.Ötüken yayınevi.İst.1977.s.422-425.


13.Öztuna
Y.:a.g.e.s. 422-425.


  1. Öztuna
    Y.:a.g.e.s. 422-425.
  2. Öztuna
    Y.:a.g.e.s. 422-425.
  3. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198Bilge, “Arnavutluk”, s. 384
  4. Pamuk.B.:a.g.m
    s.196-198İnalcık, Hicri 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid. s.
    XV.
  5. Öztuna
    Y.:a.g.e.s. 422-425.
  6. Öztuna
    Y.:a.g.e.s. 422-425.
  7. Yılmaz
    öztuna.:Büyük Türkiye Tarihi Cilt.3.Ötüken yayınevi.İst.1977.s.32-35
  8. Öztuna
    Y.:a.g.e.s.32
  9. Öztuna
    Y.:a.g.e.s.32
  10. Öztuna
    Y.:a.g.e.s.33
  11. Halime
    Doğru.:Balkanlarda Osmanlı Fetihleri (1453-1683)BALKANLAR EL KİTABI
    CİLT.1.Tarih.KaraM X Vadi yayınları.Çorum/Ankara 2006.s.304
  12. Öztuna
    Y.:a.g.e.s.33
  13. Öztuna
    Y.:a.g.e.s.33
  14. Öztuna
    Y.:a.g.e.s.34
  15. Osman
    karatay.:Kosova Kanlı Ova.İz yayıncılık.İst.1998.s.42-43.
  16. karatay
    O.a.g.e.s. 42-43.
  17. karatay
    O.a.g.e.s. 42-43.


Hilmi ÖZDEN


İlk ve Orta öğrenimini Konya ve Eskişehir’de
tamamladı. Yüksek Öğrenimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde tamamladıktan
sonra, iki yıl mecburi hizmet ve on altı ay askerlik görevlerini takiben Sağlık
Ocaklarında, Köy Hizmetleri 14. Bölge Müdürlüğünde tabip olarak çalıştı. 1995
yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalında
Anatomi doktoru ünvanı aldı. 2002 yılında ESOGÜ Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve
Deontoloji Anabilim Dalında “Kutadgu Bilig’de Ahlâk Kavramı ve Tıp Etiğine Katkısı”
isimli tezini tamamladı. 2005 yılında ESOGÜ tarafından Nottingham
Üniversitesine gönderildi ve Dr. Lopa Leach’in yanında angiogenesis üzerine
çalıştı. ESTÜDAM (ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi) müdürü
olarak görev yapmaktadır. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe
Bölümünü de bitiren Hilmi Özden ESOGÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde “Türk
Romanında Zorunlu Göç” isimli tezine devam etmektedir. Anatomi, Tıp Tarihi ve
Tıp Etiği üzerine yurt içi ve yurt dışı çalışmaları bulunmaktadır. E-Posta: hilmiozden@gmail.com




KAYNAK : https://www.belgeseltarih.com/turan-cografyasinda-balkan-albanyasi-arnavutluk/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış