Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Batı ve Güney Anadolu’nun arkaik
halkları


Yazar:


Yağan ÜMİT


Bu yazımızda Hitit İmparatorluğu döneminde
Batı ve güney Anadolu’da görülen Luwi (ya da Pelasg) ve Aşuva halkları üzerinde
duracak, bu halklarla İlyada metinlerindeki Troya halkı, daha sonra bölgede
görülen diğer halklar ve halen Kafkasya’da Abazaların arasında yaşayan çağdaş
Aşuvalar arasındaki ilişkileri incelemeye çalışacağız.


Bilim adamlarına göre Hititler döneminde
yukarıda belirtilen bölgede temel olarak iki dil grubu bulunmaktadır:
Hint-Avrupa dilleri ve yerli diller. Hint-Avrupa dilini konuşan halklara
“Luwi/Luvi”, dillerine de “Luvice” denilmektedir. Yerli dillerden yalnızca
Kizzuwatna’da (daha sonraki Kilikya) konuşulan Hurri dilinin adı bilinmektedir.
Diğer yerli dilleri konuşan halklar ve dillerinin niteliği hakkında çok az şey
bilinmektedir. Biz bu yazımızda Hitit metinlerinde görülen “Aşşuva” adının
yerli halkların kabilesini gösterdiğini, görülen diğer yerleşim adlarının bu
kabilenin kılanları olduğunu, Aşuva kabilesinin Hatti diline yakın akraba bir
dil konuştuğunu savunacağız.  Savunduğumuz teze göre Hurri dili de Hatti
ve Aşuva dillerine akrabadır.


Hititler Döneminde Batı Anadolu’daki Arkaik Diller ve Halklar


Önce dil ya da kültürün her zaman
etnik kimliği göstermediğini belirtmemiz gerekmektedir, ancak hemen ekleyelim
ki farklı kültür, özellikle de farklı dil ve çoğu zaman farklı
etnik kimliği gösterir. Özellikle yazılı kayıtların ya hiç olmadığı ya da çok
az bulunduğu arkaik çağlar için farklı dil en önemli etnik göstergedir. Bu
bağlamda en eski Batı Anadolu halklarını incelerken bölgede yaşayan halkların
ve devletlerin Hitit metinlerindeki adları ve konuştukları diller önem
taşımaktadır.


Hitit başkenti Hattuşaş’ta ele geçirilen
yazılı belgelerden anlaşıldığına göre, Hitit İmparatorluğu’nun kurulduğu
dönemde ve öncesinde Batı ve güneybatı Anadolu’da çok sayıda küçük krallık
bulunmaktadır. Bu krallıklar Arzava ve Aşuva/Aşşuva adıyla koalisyonlar
oluşturarak Hititlerle savaştılar.


Yerli dillerin ya da Luvi dilinin konuşulduğu
bölgeler tam olarak belirlenememektedir. Luvi dilinin Arzawa ülkelerinde ve
Kizzuwatna’da konuşulduğu bir varsayım olarak kabul edilmektedir. Arzava
ülkelerinin yerinin tam olarak belirlenemediğini de belirtelim. Büyük tarihçi
Fritz Schachermeyr Batı Anadolu’da Luvice konuşulduğunu gösteren hiçbir Hitit
metninin bulunmadığını belirtir. Ona göre Luvice, Arzava ülkelerinde ve
Kizzuwatna’da konuşulmuştur. (Umar, s.293) Çoğunlukla kabul edilen teze göre
daha sonra Lykia olarak anılacak bölgede konuşulan ve eski Sartamhari
metinlerinde “Lugga” olarak anılan halkın konuştuğu Lugga dili de Hint-Avrupa
dil grubundandır.


Hint-Avrupa dili konuşan Luviler, Anadolu’ya
göçmen olarak gelmişlerdir. Pala ve Hititlerle akraba bir dil konuşan Luviler,
batı ve güneybatı Anadolu’ya MÖ 2500 yılları civarında gelerek yarı-göçebe bir
şekilde yaşamaya başlamışlar, bir süre sonra da yerli halkla çarpışarak
bölgedeki bazı toprakları ve kentleri ele geçirmişlerdi. Tıpkı Hititler gibi
Luvilerin de kent kurmak yerine yerli halkın kentlerini ele geçirdikleri
anlaşılmaktadır. (Ünal, Kitap 3, s.16-22-38-92; Melchert, s.38)


Hitit belgelerindeki Aşuvalarla
özdeşleştirdiğimiz yerli halk, Orta Anadolu’daki Hattilerin ve Kizzuwatna
bölgesindeki Hurrilerin akrabasıydı,  onlarla aynı kültürü paylaşıyor ve
akraba bir dil konuşuyordu.  Bölgedeki krallıkların ya da kabilelerin,
köylerin ve kentlerin yerli ya da Hint-Avrupalı nüfusları konusunda çok az şey
bilindiğini belirtmemiz gerekir. Ama yerleşimlerin büyük çoğunluğunun büyük
olasılıkla klan adlarıyla özdeş olan isimleri,  tanrı ve şahıs adları,
Luvilerin egemen olduğu bölgede bile nüfusun çoğunluğunu  yerli halkın
oluşturduğunu göstermektedir. Luvilerin egemen olduğu bölgelerde de, yerli
halkla Luviler birlikte yaşıyorlardı. Ancak krallar Luvi asıllıydı. Tıpkı yakın
akrabaları Hititler gibi Luviler de Anadolu’ya çok az sayıda ve yönetici bir
zümre olarak gelmişlerdi. (Ünal,  Kitap 1, s. 26 )


Göçmen Halk Luviler ve Dilleri


Luvilerin Anadolu’ya göçmen olarak geldikleri
ve Hint-Avrupalı bir dil konuştukları baskın görüş olarak kabul ediliyorsa da
dillerindeki – s(s), -nt(h), ya da –nd son ekli yer adlarının kökeni tartışma
konusudur.


E.Forrer, Luvileri Anadolu’nun yerlisi olarak
görür, konuştukları dilin de Hint-Avrupalı olduğunu belirtir. Onun düşüncesine
göre yukarıda sözünü ettiğimiz ekler de Hint-Avrupa dilindendir. Albrecht
Goetze de aynı görüşü destekler ve Luvileri batı Anadolu’nun erken tunç çağı
kültürüyle ilişkilendirir.


Bu görüşlerin tersini savunan ilk uzman Fritz
Schachremeyr’dir. Anadolu’da, Ege Denizi yöresinde, Balkanlarda ve bitişik
bölgelerde Hint-Avrupalılardan önce yaşamış eski uluslar ve diller topluluğunun
varlığını kabul eden Schachremeyr şöyle demektedir:


“Bu insanlar tarım yapıyor,
köylerde ve kentlerde oturuyor (yer adları buradan doğuyor) ve daha yüksek
(anaerkil düzene daha eğimli) bir kültüre sahip bulunuyorlardı (kültür
sözcükleri de bundan doğuyor). Söylemiş olduğum gibi ben bu ögeyi “Ege’li” diye
niteliyorum. Bir zamanlar Landsberger ve Bilgiç aynı yerli katmana, daha az
başarılı bir deyimle, “Proto Luvi” demişlerdi.


Sonradan Hint-Avrupalı göçmenler,
adı anılan bölgelere girip yayıldıklarında, oralardan, özellikle Egeli dil ve
kültür, yeni oluşumun alt katmanı işlevini gördü ve Illyria dili, Helen dili,
Lykia dili, Luwi dili, Hitit dili ve Pala dili gibi kırma diller oluştu; Ege’li
dil ve kültür bunlardan kiminde baskın etkili, kiminde az etkili öge
olabilmişti. Bu kırma diller, birbirinden, her birinin oluşumunda hangi diğer
oluşum ögesinin ne ölçüde etkin olduğu açısından da farklılık gösteriyorlardı:
Örneğin, etkili olabilmiş diğer öge, doğu Anadolu’da Proto-Hatti dili ve ondan
sonra da Hurri diliydi. Keza, göçmenlerin Anadolu’ya göçüp geldikleri sırada
konuştukları Hint-Avrupa dili de, bir boydan diğerine pek değişikti.”


…Luwi dilinde, Ege’li s(s)’li,
nt(h)’li ya da nd’li takıların olağanüstü bol sayıda kalması, Kolayca şu yoldan
açıklanabilir: Çünkü Luwi dilinin oluşumunda, Ege’li dil ögesi, Hitit dilinin
ya da Helen dilinin oluşumunda gösterebildiği etkiye göre çok daha etkili
olabilmiştir.


Şimdi okuyucu bize, bu Egeli dil
ve uygarlık katmanının arkeoloji kanıtlarıyla da kanıtlanmakta olup olmadığını
soracaktır. Yakın ve çok yakın dönemin araştırmaları sayesinde, yanıt kolayca
verilebilir. Şimdi bilmekteyiz ki, İÖ 5.bin yıldan beri Kilikia, Küçük
Ermenistan ve doğu Küçük Asya yörelerinden, oraların neolitik çağ ve
khalkolitik çağ kültürleri batı Anadolu üzerinden Ege’ye yayılmış; oradan da
yeni kültür akımları Balkan yarımadasına ve Tuna yöresine, kimiyse İtalya ve
Sicilya’ya ulaşmıştır. Bu yayılışlara ben “Vorderasiatische Kulturtrift/Ön Asyalı
kültürün söküp atıcı yayılması” adını vermiştim. Bu 3.binyılın sonuna kadar
sürdü. Arkeolojik kanıtları yönünden bu yayılma hareketinin en iyi
görülebileceği yöre, Kilikia (Mersin ve Tarsus), güneydoğu Anadolu, Konya
havzasında Çukurkent, Pisidia Göller Bölgesi, Hacılar çevresi (buluntular
Lykia’ya kadar yayılıyor), hatta daha ileride Yunanistan (Sesklo Kültürü),
Girit, Tuna yöresi (Starceva kültürü ve köröş kültürü), Bulgaristan
(Kremikovci, Baniata, 1.Karanowo), Romanya “Kriş” kültürü, Apulia ve Sicilya’dır.


Anadolu’da, Girit’te,
Yunanistan’da ve Makedonya’da, neolithik çağ ya da khalkolithik çağ
uygarlıklarından daha sonra, erken tunç çağı uygarlığı gelişti. Arkeologlar,
örneğin Mellaart, burada görülen sürekliliği geniş ölçüde inkar edebilirler; çünkü
onlar, her kültür değişiminde yeni bir halkı göç ederek getirtmeye ve yangın
felaketini yabancı istilacı sürülerin sökün edişi anlamında yorumlamaya çoğu
kez pek fazla eğilimlidirler. Ama ben tarihçi olarak, bir dış etkenin karışması
olmaksızın kendiliğinden gerçekleşen öz gelişme etkenine ve keza ticaret
yoluyla etkilenmelere daha büyük önem vermekten yanayım. Bence özellikle
madenlerin işlenmesinin öğrenilmesi ve madeni kapların üretimine başlanması
sayesinde neolithik çağ kültüründen khalkolithik çağ kültürüne geçilmesine yol
açan, giderek önem kazanan metal eşya yapımcılığı, bu öz gelişme etkenlerinin
başında gelir. Sözünü ettiğim gelişme, çömlekçilik işleri üretiminde “metal
yapımı çarpması” denen olguya ve sonuç olarak da, khalkolithik çağı izleyen
erken tunç çağının oluşmasına yol açtı.


İşte bu değişimler, birinci
derecede, metal eşya yapımındaki gelişmelerden doğmuş olmalıdır; yoksa yabancı
göçmenlerin gelmesinden değil. Bu yüzden, Anadolu kültürünün Ege’li ögesi erken
tunç çağına kadar, hatta bu çağ içinde hayli uzun zaman varlığını koruyabilmiş
olabilir. Hatırlayalım ki Mellaart’ın kendisi de, o kadar önemli olan Yortan ve
Kusura kültürlerinde erken tunç çağı sonuna kadar yerliliğin aralıksız
süregittiğini kabul eder. Hatta pek sapa yerlerde Egeli kültür ögesi tunç çağı
geç dönemine ya da demir çağı erken dönemine kadar varlığını sürdürebilmiş
olabilir. Egeli kültür Girit’te İÖ 15. yüzyılda bile yaşamaktaydı; oysa
Yunanistan ana karasında ancak, aşağı yukarı İÖ 1900 dolaylarına kadar egemen
olabilmişti.


Acaba Hind-Avrupalı ilk göçmenler
ne zaman güneye ulaştılar? Yunanistan’da ilk istila akınları daha neolithik çağ
sürerken, yaklaşık olarak İÖ 3000 ile 2500 arasındaki döneme tarihlendirilir;
ama bu akınlar, her şeyden önce (Hind-Avrupalı olmayan bir kültüre özgü) üzeri
şerit gibi uzun çizgilerle süslemeli çanak çömleklere bakılarak anlaşılıyor. Bu
akınlara tek tük Hind-Avrupalı ögeler de karışmış olabilir. İÖ 2500-1900
arasındaki erken tunç çağında, Yunanistan üzerine Hind-Avrupalı basıncı besbelli
ki daha güçlüydü ve İÖ 1900 dolaylarında, sonraki Helenlerin büyük ataları,
kalabalık dalgalarla gelen ilk Hint-Avrupalı göçmenler olarak, Yunanistan ana
karasına gelip yayılmışlardı.


Anadolu’da ilk yıkma kalıntıları
tabakasına, aşağı yukarı İÖ 3000 dolaylarında, khalkolithik çağın erken
döneminde saptayabiliyoruz. Ayrıca, Troia’dan özellikle erken tunç çağında
Anadolu’ya akınlar oldu; örneğin 1. Troia döneminin sonunda, 11.Troia dönemi
sırasında ve bu dönemin bitiminde. Son olarak erken tunç çağı bitiminde ve tunç
çağı orta dönemi başlangıcında, yani İÖ 3. binyıl bitiminde ve 2. binyılın ilk
yüzyılında, Troya yöresindeki tüm Anadolu parçasında (işte V. Troia’dan V1.
Troia’ya geçiş bu dönemdedir) ve oradan Ermenistan sınırlarına kadar, çok geniş
bir alana yayılan akınlar saptayabiliyoruz.


Sonraki Hititlerle Palaların büyük
atalarının, ancak İÖ 2000 dolaylarında mı, daha önce mi Anadolu’ya geldiği,
bence, henüz bilgimiz dışındadır. Ama onların daha erken tunç çağı
başlangıcında ya da bu çağ süregiderken Anadolu’ya girip yayılmış olmalarını
hiç de kesinlikle olanaksız saymamak isterim. Bunlar Anadolu’da nerelere kadar
yayıldılar, şimdilik saptanamıyor. Keza, Anadolu’da erken tunç çağı kültürünü
Luwilerin başlatmış bulunduğunu öne sürmek de yanlış olur. Erken tunç çağı
Luwiler geldi diye başlamadı; tersine, o sırada Anadolu bu gelişme aşamasına
henüz ulaşmış olduğu için Luwiler de erken tunç çağı uygarlığını benimsediler. Keza,
bu Hind-Avrupalı yığınların gelip yayılmasından sonra Anadolu’nun her
bölgesinde yalnız Pala dili ve Hititçe konuşuluyor değildi; tersine, eski Egeli
kültür kimi yerlerde etkilenmeye uğramaksızın varlığını koruyor, kimi başka
yerlerde (özellikle kuzeydoğuda) Proto-Hatti dili, geçici olarak üstünlük
gösteriyordu. Keza, kısmen yerli, kısmen göçmenlerin dilinden türemiş başka
diller de bu arada az çok etkinlik göstermiş olabilirler. Kuşkusuz, keza,
sonradan başka Hind-Avrupalı göçmenlerin de, örneğin, daha İÖ 2000
dolaylarında, ama özellikle İÖ 1200 dolaylarında geldiklerini, bunların en çok
batı Anadolu’da yeni egemen halk olarak yayıldığını göz önüne almak zorundayız.


Kesin bir güvenle söyleyebiliriz
ki, erken tunç çağında Anadolulu göçmenler Girit’e ve Yunanistan anakarasına
ulaştılar, oralardaki yerel erken tunç çağı kültürünü güçlendirdiler. Bu
göçmenler arasında baskın etkili öge, daha önce neolithik çağ sırasında olduğu
gibi, Egeli dil konuşan halk olacaktır. Bunlara keza Hind-Avrupa dili, hatta
belki Luwi dili konuşan ögelerin de katılmış olması, bu çeşit göçmen
yığınlarının (yani Hind-Avrupalıların ve özellikle Luwilerin) o sırada
Anadolu’ya gelmiş olmasına ve içlerinden bazısının batı yönündeki göçe karışmış
bulunmasına bağlıdır. Demek ki, ne de olsa, o sıralarda gerçekten Luwi kökenli
birçok sözcüğün Girit’e ve Yunanistan’a ulaşmış bulunması olasılığı vardır.
Bununla birlikte, takılı sözcükler konusunu ele aldığımızda, görüyoruz ki,
böyleleri daha neolithik çağdan beri batı yörelerinde kökleşmişti; çünkü,
örneğin Korinthos, Knossos, Mykenai vb. adlar, orada, tarihçesi en eski çağlara
uzanan yerlerin adı olarak karşımıza çıkıyor. Demek ki, böyle takılı adların
oraya gelmesini açıklamak için, Luwilerin göçü varsayımına dayanmamız
gerekmez.” (Umar, s.304)


Yazarın uygarlığın gelişip yaygınlaşması
hakkında yukarıda savunduğu görüşler son zamanlarda çok daha sistemli bir
şekilde Avusturyalı profesör Robert Heine-Geldern tarafından savunulmaktadır.
Çeşitli bilim dallarından çok sayıda bilim adamı ve görüşlerinden bu çalışmada
da çok yararlandığımız iki değerli mitolog Robert Gravers ve Joseph Cambell
 da bu görüşü savunmaktadırlar. Robert Heine-Geldern’e göre hem tarım ve
hayvancılık, hem de uygarlıkların temel sanatları yakındoğudan  tüm
dünyaya yayılmıştır. Bu görüşe göre MÖ 7500 yıllarında Yakındoğu’da görülen
neolitik uygarlık insanların göçüyle adım adım doğuya ve batıya yayılarak 5000
yıl sonra MÖ 2500 dolaylarında iki okyanusa ulaşmıştır. Bu arada yine
Yakındoğu’da, Mezopotamya’da ikinci bir çığır açılmış, kent ve maden devrimi
ortaya çıkmış, yazı, matematik, mimarlık, göklerin bilimsel gözlemi, tapınak
inancı ve krallık, Mısır’a 1. Hanedan döneminde İ.Ö. 2850’de, Girit’e ve İndus
Vadisine 2500’de, Çin’e 1500’de ve Meksika ve Peru’ya İ.Ö. 1000-500’lerde geçmiştir.
(Campbell- s. 11)


Yazarın, Greklerin “Pelasg” dediği Luvileri
ilişkilendirdiği arkeolojik kaynaklar gerçekçi ve yerindedir.  Birlikte
yaşayan farklı etnik grupların aynı anda birden çok dil konuşmuş olduklarından
şüphe etmemizi gerektiren herhangi bir bulgu yoktur. Bu nedenle yazarın
görüşüne katılıyor, Luvice konuşan  toplumun birden çok etnik gruptan
oluştuğunu ve birden çok dil konuştuğunu kabul ediyoruz. Luvice konuşulan
bölgelerdeki kent, kılan,  dağ, ırmak, kral ve tanrıların adlarından çoğunun
Luvi diliyle açıklanamayışı da, yazarın yukarıda belirttiği “yerli (yazar
“Egeli” diyor) dil ögesinin çok baskın olduğunu” göstermektedir.  Öyle
görülüyor ki, Hind-Avrupa dilini konuşan nüfus sayıca da çok azdı.


Luvilerin Diğer Adı Pelasg’dır


Yunanlılar, kendilerinden önce Anadolu, Ege
adaları ve Mora Yarımadası’nda yaşayan Luvi halkını “Pelasg” adıyla anarlar.
İngiliz bilgini George Thomson “Tarihöncsi Ege” adlı iki ciltlik muhteşem
kitabında bölgedeki diğer tarihöncesi halklarla birlikte Pelasgları, (çağımız
bilim adamlarının kullandıkları adla Luvileri) incelemiştir. George Thomson’a
göre Pelasglar (yani Luviler) Hint-Avrupa dili konuşmazlar. Bu yazara göre
Yunanlıların ataları kabul edilen ve Kafkas kökenli oldukları konusunda hiç
şüphe bulunmayan Akhalar gibi Pelasglar da Kafkasyalıdır.


G.Thomson’un, Pelasg halkı hakkındaki
saptamalarının aşağıda aktarıyorum.


Pelasglar, Tarihöncesi Kuzey Ege Halkı


“Pelasglar, Kuzey Ege’nin çeşitli
yörelerinde, kendi dillerini koruyarak yaşamışlardır: Örnekse Makedonia
kıyılarındaki Akte’de, aynı yörede bir yerlerde bulunan Kreston’da, Lemnos ve
İmbros adalarında, Propontis kıyılarında Kyzikos bölgesinde Plakia ve
Skylake’de. Ayrıca Samothrake’de, Troas’da, Lydia’da, Lesbos’da ve Khios’da
yaşadıklarından da söz edilmiştir.


Pelasglar, Yunanistan’da, Zeus
Pelasgios’un Dodana’daki eski tapınağında  ve Pelasgikon Argos ya da
Pelasgiotis diye bilinen Thessalia ovasında adlarını bırakmışlardır.
Pelasglardan, Boiotia’nın ve Peloponnesos’daki Akhaia bölgesinin ilk sakinleri
ve özellikle  de Attika, Argolis ve Arkadia’nın yerli halkı olarak söz
edenler de olmuştur. Olympia yakınlarında, bir zamanlar bütün bir Elis
bölgesinde görülen Kaukonlar adlı bir kabilenin kalıntıları vardı. Bunlar da
büyük bir olasılıkla Pelasglardandılar. İlyada’da, Pelasgların yanı sıra
Kaukonlar adını taşıyan bir kabileden Troyalıların bağlaşıkları olarak söz
edilmektedir; aynı ada daha kuzeyde Karadeniz kıyısındaki Paphlagonia’da
yaşayan Kaukonlarda bir kez daha rastlanmaktadır. Güney Pelopennesos’da ya da
Kykladlarda Pelasgların hiçbir izine rastlanmamakla birlikte, Odysseia’da
onlardan Girit’de yaşayan halklardan biri olarak söz edilmektedir.”
(Thomson, cilt 1, s.191)


Pelasglar Karadeniz’in Ötesinden Geldiler


“Peki, Pelasglar nereden
gelmişlerdi?


…Eldeki bütün ipuçları bizi kuzeye
götürüyor: Makedonia kıyılarına ve Hellespontos’un girişindeki Samothrake,
Lemnos ve İmbros adalarına. Pelasgların izini Hellespontos’tan ve Propontis’ten
geçerek Anadolu’nun kuzey  kıyılarına dek sürebildiğimize göre, onların
anayurdunun Karadeniz’in öte yanında bir yerlerde bulunduğunu düşündürtecek
güçlü bir kanıtımız olduğunu söyleyebiliriz.”
(Thomson, cilt 1, s.192)


Etrüskler, Pelasgların Koludur


“Ataları Ege’nin kuzey
kıyılarından olan  Thukydides, Akteli, Lemnoslu ve Attikalı Pelasgları
Tyrrhenler (Tyrsenler) olarak tanımlamaktadır. Nitekim, Sophokles de,
Argolis’teki Pelasglar için aynı adı kullanmaktadır. Yunanlılar Etrüskleri
Tyrsenler olarak bilirlerdi. Yunan geleneklerine göre, Etrüskler İtalya’ya
Ege’nin bir yöresinden göç etmişlerdi; Herodotos bunların Lydia’dan göç
ettiklerini söylemekte, kimi yazarlarsa Etrüskleri Thessalia’dan, Lemnos’dan ya
da İmbros’dan göç eden Pelasglar olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim, Caereli
Etrüskler de soylarının Thessalialı Pelasglardan geldiğini ileri sürmüşlerdir.
Tyrrhenos, bir Lydia kenti olan Tyrrha’nın budunsal türevidir. Targinius’un
Yunancadaki biçimi olan Tarkhon’un erkek kardeşinin adıdır Tyrrhenos. Tarkhon
ile Tyrrhenos’un babası olan Telephos ise, İtalya’da Targuiniilerin atası,
Lydia’da da Teuthraia kralı olarak ortaya çıkar. Son olarak, Lemnos’ta bulunan
kimi yazıtlar, Etrüsk dilini çok andıran bir dilde yazılmıştır. Gerçi
Lydialıların dili konusunda pek az bilgi vardır, ama eldeki bilgiler bu dilin
de aynı aileden olduğunu göstermeye yeterlidir.”
(Thomson, cilt 1, s.193).


Attika’daki Etrüskler (Tyrrhen-Pelasglar)


“Attika’daki Tyrrhen-Pelasglar,
Lemnosluların bir koluydu. Bir zamanlar Atinalılar, Akroplis’i çeviren
duvarları ördürmek için Pelasgları tutmuşlardı. O günlerde kölelik diye bir şey
yoktu, su getirmek için Enneakrunos Çeşmesi’ne giden Atinalı kız ve erkek
çocuklar durmadan Pelasgların saldırısına uğruyorlardı. Bu yüzden, Pelasglar
Attika’dan kovuldular ve gidip Lemnos’a yerleştiler.


Demokrat Atinalılar, Pelasg kökenli
oluşlarıyla övünüyorlardı. “Toprağın oğulları” diyorlardı kendilerine.
Herodotos, bunları, Helenleşmiş Pelasglar olarak tanımlar. İlk krallarından
biri evliliğin kurucusu Kekrops’du. Kekrops’dan önce kadınlar gelişigüzel
ilişkide bulunuyor ve çocuklarına kendi adlarını veriyorlardı. Etrüsklerle
ilgili olarak da bize tastamam bunlar anlatılmaktadır.”
(Thomson, cilt 1, s.195).



Etrüsklerin Anadolu’yla İleri Bağlantıları Vardır


“Yer adlarındaki çeşitli
benzerliklere bakılırsa, Etrüsklerin Anadolu’yla (yalnızca Lydia’yla değil,
Karia ve Lykia’yla da) daha ileri bağlantıları söz konusudur. Dahası, bütün bir
Ege havzasında ve güneyde Kilikia’ya, kuzeyde Kafkasya’ya kadar Anadolu’nun iç
bölgesinde Hellenik olmayan birtakım öğelere ( -nth, -nd, -ss, -tt) dayanan
Korinthos, Kelenderis, Myndos, Parnassos, Knossos, Hymessos, Adramyttion gibi
yer adlarına rastlıyoruz. Thalassa (Attika lehçesinde thalatta) sözcüğü de aynı
türdendir. Bu tür sözcükler, Helen öncesi dillerin varlıklarını en uzun süre
korudukları Karia’da ve Lykia’da çok boldur, ama bunların geniş bir alana yayılmış
olmaları, bir zamanlar Ege havzasında Anadolu’dan çıkan benzeşik bir dil
alanının doğmuş olması gerektiğini göstermektedir.”
(Thomson, cilt 1, s.195)


Etrüsk Dili Kafkasya’daki Dillerle Bağlantılıdır


“Son olarak Etrüsklerin dili,
Kafkasya’da hâlâ konuşulan dillerle bağlantılıydı. Bunu ilk kez elli yıl önce
Thomsen ortaya çıkarmış, Mar da onaylamıştır.


Benim varabileceğim yer burası.
Erüsklerin konuştuğu dilin ve kimi Asya dillerinin Kafkasya’yla bağlantılarının
doğurduğu sorunlar, Karadeniz’den Suriye’ye, Ege’den Sümer’e  kadar bütün
bölgeyi kaplayan ortak bir dil alt-katmanının bulunmasıyla karmaşıklaşmış ve
büyümüştür. Dahası, bu diller, Hint-Avrupa yayılmasının meydana geldiğine
inanılan Güney Rusya’dan gelmişlerse, Yunan dilinde Hint-Avrupalı olmayan son
derece yerleşik kimi öğeler Yunanca’nın kendisi kadar eski olabilir. Kesin bir
sınıflama olarak Hint-Avrupa kavramının kendisinin bile yeniden gözden
geçirilmesi gerekebilir. Böylesine kapsamlı sorunların, birkaç sayfada
çözülmesi şöyle dursun, yeterince ortaya konulması bile beklenemez. Anadolu’nun
tarihöncesine ilişkin daha ileri araştırmaların gerçekleştirilmesini sabırla
beklemekten başka umarımız yok. Ben burada, yalnızca, Ege’nin ilk halklarıyla
ilgili eski Yunan geleneklerinin, bilgisizce kaleme alınmış duygusal yazılar ya
da eski çağlara değgin palavralar diye nitelendirilerek bir yana atılmaması
gerektiği noktasında diretmek istiyorum. Bu ayrıntılar bir araya
getirildiğinde, kazıbilim ve dilbilim araştırmalarının ortaya çıkardığı
görünümle uygunluk gösteren tutarlı bir resim oluşmaktadır.”
(Thomson, cilt 1, s.196)


Yunan Dilindeki Adelphos ve Adelphe Sözcükleri


Yukarıdaki paragrafta altı tarafımdan çizilen
bölümdeki çok önemli bir saptamaya tekrar dikkatlerinizi çekmek istiyorum.
Burada “Yunan dilinde Hint-Avrupalı olmayan son derece yerleşik kimi öğelerin
Yunanca’nın kendisi kadar eski olabileceği” belirtilerek, böyle bir
yapılanmanın tarihöncesi dönemde Kafkasya ve Kafkasya’nın doğal bir şekilde
ilişkide bulunduğu coğrafyada (Güney Rusya’da) gerçekleşebileceği öngörüsünde
bulunulmakta ve bunun sonuçlarından söz edilmektedir. Bu öngörünün doğru
olabileceğini düşünüyorum. Çünkü, Thomson, Yunanca’nın kendisi kadar eski fakat
Yunanca olmayan sözcüklere örnek olarak “erkek kardeş” anlamındaki adelphos ile
“kız kardeş” anlamındaki adelphe sözcüklerini göstermektedir.


Ancak yazarın, Adige dilinde yalnızca
kadınların “erkek kardeş” anlamında kullandıkları “delkh” sözcüğünden haberi
yoktur. “Delkh” sözcüğü, Yunanca’daki Adelphos ve Adelphe sözcüklerinin Adige
kökenini gösterdiği gibi Thomson’un yukarıdaki öngörüsünü de doğrular


Tabloyu tamamlamak için, G.Thomson’un
Greklerle birlikte görülen Akalar (Akhalar), Henioklar ve Zygileri Kafkasya’yla
ilişkilendirdiğini belirtmemiz gerekmektedir. ve Çerkeslerin ataları olarak
değerlendirdiğini belirtmemiz gerekmektedir.


Belirtilmesi gereken bir başka konu da George
Thomson’un Etrüskler hakkındaki savunduğu görüşün aslında kendisinin bu kitabı
yazdığı dönemden elli yıl önce ortaya atılmış olmasıdır.  Aslında Thomson,
V. Thomsen’in 1899 yılında ortaya attığı görüşü savunmaktadır ve Mar başta
olmak üzere bu görüşü destekleyen çok sayıda yazar vardır.


Thomson’un dikkat çektiği diğer bir husus,
“Ege’nin ilk halklarıyla ilgili eski Yunan geleneklerinin” bir yana atılmayıp dikkatle
incelenmesi ve bu konudaki bulguların dilbilim ve kazıbilimle birlikte
değerlendirilmesi şüphesiz ki büyük önem taşımaktadır.


Anadolu’daki Luvilerin Siyasi Faaliyetleri ya da Arzavalılar


Hitit belgelerinden anlaşıldığına göre Hitit
İmparatorluğunun kurulduğu dönemde Ephesos, Uşak, Afyon, Kütahya bölgelerinde
Luvilerin egemen olduğu küçük devletler bulunuyordu. Bu devletler ülkelerini
işgal etmek isteyen Hititlere karşı bir araya gelerek “Arzava” adıyla bir
koalisyon oluşturdular.  Ahmet Ünal, Schachermeyr’in yukarıda aktarılan
görüşlerine katılmakta, tüm araştırmalara rağmen batı Anadolu’da Arzava kültürü
varlığının saptanamadığını, Luvi varlığının da çok zayıf olduğunu belirtmektedir.


Hitit kaynaklarında Arzava bölgesinin 
“Luvia” olarak adlandırıldığını, bu nedenle de Arzava ile Luvilerin eşitlenmesi
gerektiğini, Arzava koalisyonu devletlerinin Luvilerin yönetiminde olduğunu
araştırmacıların çoğunluğu kabul etmektedir. Ancak bunun bu yorumun hatalı
olduğunu belirten araştırmacılar da vardır. (Ünal 2003, s.2-7) Kesin olan şey
Hint-Avrupalı ve yerli halkların aynı krallık topraklarında birlikte
yaşadıklarıdır. Bu durumda Arzava ülkelerinin krallarının da yerlilerden olması
yalnızca mümkün değil, daha büyük bir olasılıktır. Ama araştırmacılar bu konuyu
hiç araştırmamışlar, peşin bir ön yargıyla Arzava krallarının Luvi asıllı
olduğunu kabul etmişlerdir. Bu durumun önemli bir eksiklik olduğunu belirtmek
durumundayız.


“Arzava” olarak kayıtlara geçen devletler
şunlardır:


  • Arzava
    (başkenti Ephesos/Apasa)
  • Mira-Kuwaliya
    (İzmir civarı)
  • Seha Nehri
    Ülkesi-Appawiya (Gediz vadisi)
  • Hapalla
  • Wilusa
    (Troya)


Bu devletler hiçbir şekilde politik bütünlük
oluşturmuyorlardı. Her birinin ayrı kralı vardı.  Koalisyon liderliği
zaman zaman değişse de, şimdiki Ephesos/Apasa öreninin bulunduğu yerde bulunan ve bilim
adamlarının “Küçük Arzava” adını taktıkları küçük krallık Arzava ülkelerinin
lideri durumundaydı.
 Apasa’nın sınır komşusu olan
Mira’nın önceleri bağımsız oluğu daha sonra eklentisi Kuvaliya ile birlikte
Ephesos/Apasa’ya bağlandığı sanılmaktadır. Wilusa krallığının Arvaza’yla
ilişkileri tartışma konusudur. 11.  Muvattali döneminde Wilusa krallığının
Arzava’ya dâhil olduğu kesin olmakla birlikte daha önceki dönemde Arzava
koalisyonu içinde görülmemektedir. Seha Nehri ülkesinin Arzava’ya dâhil olup
olmadığı konusunda da kuşkular vardır.


Arzava ülkeleri 1. Hattuşili (M.Ö.
1660-1630)   döneminden itibaren Hitit bağımlısı durumuna gelseler de
tarihleri boyunca Hititlere hep sorun çıkarmışlar ve düşmanlık yapmışlardır.


11.Tuthaliya (MÖ 1460-1440) Arzava ve üzerine
sefer düzenledi ve bölgeyi fethetti. Yalnızca kral 60.000 tutsak alıp ülkesine
götürdü. Komutanlarının aldığı tutsakların sayısı çok daha fazlaydı.
  Bu dönemde Hitit belgelerinde görülen Ahiyava kralı Attarişşiyaş ve
Harriyati- Zippaşla ülkeleri kralı Ahiyalı (Ahiyava) soylu Madduvattaş’ın
adları da Hint-Avrupa dilinden değildir.


11.Murşili zamanında (M.Ö.1345-1315) Seha
Nehri Ülkesi kralının Manapa-Dattas, Mira-Kuvaliya ülkesi kralının Mashuiluwa,
Hapalla ülkesi kralının Targasnalli adını taşıdığı anlaşılmaktadır.


Küçük Arzava (Apasa) kralı Tarkhundaradu
(Tarkhun-Daradu)
çağdaşı Mısır firavunu 111. Amenophis’le
mektuplaşmıştır. Arzava mektupları adıyla anılan bu mektuplardan Apasa
krallığının
çağının büyük devletleriyle diplomatik ilişkiler
kuracak kadar güçlü ve gelişmiş olduğu anlaşılmaktadır. (Umar-1999, s.124)


11.Muwattali zamanında (M.Ö. 1315-1282)
yapılan bir anlaşmaya dayanarak Wilusa kralının Alaksandu, Seha
Nehri Ülkesi kralının Manapa-Tarhunta, Mira-Kuvaliya ülkesi kralının Kupanta-Kurunta,
Piyamaradu
 ve Hapalla kralının Ura-Hattuşa
adını taşıdıkları anlaşılmaktadır. (Melchert, s.48; Akurgal, s.80; Gür, s.106)


Yukarıdaki adlardan Manapa-Dattaş, Manapa-Tarhunta,
Piya-maradu Tarkhun-daradu  Alaksandu ve Madduwatta adları halen konuşulan
Aşuva diliyle açıklanabilen lakaplardır.


Yerli Halk ya da Aşşuvalar


2.Tuthaliya zamanında (MÖ 1460-1440) Arzava
koalisyonu dışında kalan 22 Batı Anadolu devleti birleşerek Hititlere karşı Assuva
(Aşşuva)
adıyla bir koalisyon oluşturmuşlardı. 2. Tuthaliya,
Aşşuva’ya karşı sefer düzenledi ve onları yenmeyi başardı. 10000 askeri,
binlerce savaş esirini ve Aşuva halkının ileri gelenlerini, binlerce at, sığır
ve koyunları Hitit ülkesine götürüp zorunlu bir şekilde iskân ettirdi. Çok
önemli ganimetler arasında 600 savaş arabası ve savaş arabacısı sürücüsü de
vardı. Daha sonra Aşşuva kralı Piyamainara/Piyamakurunta’nın oğlu Kukkuli’ye
bağlılık yemini ettirip Aşşuva’ya kral olarak gönderdi. Ama Kukkuli Aşşuva’ya
gider gitmez zorla yaptırılan yemini bozdu. 10000 asker ve 600 savaş arabası
toplayarak Hititlere saldırdı, ancak yenilerek esir düştü. (Ünal-2003, s.14) Bu
olaydan sonra Aşuva’nın adı tarihsel kayıtlarda bir daha geçmez.


2.Tuthaliya’nın bölgeye yaptığı saldırıdan
önce Aşşuva krallığının Mısır krallığıyla da ilişki kurduğu ve Firavun 3.
Thothmes’e MÖ 1472, 1470 ve 1467’de armağanlar gönderildiği anlaşılmaktadır.
(Umar-1999, s.120; Ünal-2003, s.14)


Aşşuva koalisyonunu oluşturan ülkelerin adları
aşağıdadır:


  • (KUR URU
    Lu) –ug ga
  • KUR URU
    Kiş-pu-u-va
  • KUR URU
    U-na-li-ia
  • (……..)
  • KUR URU
    Du-u-ra
  • KUR URU Hal-
    lu-va
  • KUR URU
    Hu-u-va-al-lu-şi-ya
  • (KUR URU
    K)-a-ra-ki-şa
  • KUR URU
    A-da-du-ra
  • (KUR URU D)
    u-un-ta
  • KUR URU
    Pa-ri- iş-ta
  • (…….)
  • KUR URU…)
    i-va-a
  • KUR URU
    Va-ar-şi-ia
  • KUR URU
    Ku-ru-up-pi-ia
  • (KUR URU …)
    lu-iş-şa
  • (KUR URU)
    A-la-at-ra
  • KUR HUR SAG
    Pa-hu-ri-na
  • KUR URU
    Pa-şu-hal-ta
  • …..
  • KUR URU
    U-i-lu-şi-ia (Vilusa)
  • KUR URU
    Ta-ru-i-şa (Troya)


Yukarıdaki listede görülen ülkelerden
Lugga’nın Antalya yöresinde olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Karakişa”
ülkesi daha sonraki Karyalılarla ilişkilendirilmekteyse de o zamanki yeri
bilinmemekte, İzmir-Manisa dolaylarında olduğu sanılmaktadır. Şimdiki
Çanakkale-Bursa dolaylarında ise Troya ile ilişkilendirilen Ta-ru-i- şa ve
Viluşa ülkeleri bulunuyordu. Diğer Aşşuva krallıklarının adları ne o zaman ne
de daha sonraları herhangi bir belgede herhangi bir şekilde geçmemekte, bu
ülkelerin nerede olduğu da bilinmemektedir. Aslında, Batı Anadolu’da olduğu
bilinen  “Assuva/Aşşuva
Ülkesi’nin”
yeri de kesin bir şekilde belirlenememekte,
bazıları Lidya’ya, bazıları Bergama’nın kuzeyine, bazıları da Troya bölgesine
yerleştirmektedir.


E.Forrer, Asya kıtasının adının Aşşuva’dan
kaynaklandığını iddia etmiştir. Bu görüş büyük ölçüde kabul görmektedir.
Hititler döneminde Elazığ-Keban bölgesinde görülen İŞUVA
ülkesini
Aşşuva’yla ilişkilendirmek isteyenler oldu. Aşşuva
adının Linear B yazısında A-*64-ja biçiminde yer aldığı da iddia edildi. MÖ
5.yüzyılda kurulduğu bilinen “Assos” yerleşiminin adı ve Romalılar tarafından
“Asya” denilen Maanya (Lidya), “Aşşuva” adıyla ilişkilendirilmekte ise de,
Aşşuva’yı batı Anadolu’daki herhangi bir yerleşim yeri ya da kentle
ilişkilendirme çalışmaları olumsuz sonuç vermiş, bu adı taşıyan bir kent
bulunamamıştır. (Melchert, s.23)


Aşşuva Bir Kabilenin Adıdır


Aşşuva adlı bir kent ya da devlet yoksa
Hititler savaştıkları bu devletçikleri neden bu adla anıyorlardı?


Hitit imparatorluğu kurulmadan önce orta Anadolu’da
yaşayan yerli halkın kabile adının Hatti olduğunu biliyoruz. Hatti kabilesinin
kurduğu yirmi kadar devlet bulunuyordu. Aynı şekilde Hititler dönemindeki
Arzava koalisyonu ülkeleri “Luvia” olarak anılıyordu. Oysa Luvi adında bir
devlet bulunmuyordu. Luvi o dönemde batı Anadolu’da yaşayan ve Hint-Avrupa dili
konuşan halkın kabile adıydı.


Luviler döneminde aynı bölgede Luvilerden daha
çok nüfusa sahip olan yerli halk da yaşıyordu. Bu yerli halkın kabile adı
bilinmemektedir. Araştırmacılar yerli halkın kabile adını hiç araştırmadılar.
Peşin bir önyargıyla Aşşuva’yı bir devlet olarak algılayıp, bu adı taşıyan
kenti ya da devleti bulmaya çalıştılar. Oysa “Aşşuva” hiçbir belgede kent ya da
devlet adı olarak yer almıyor, yalnızca 22 devletçiğin Hititlere karşı
oluşturdukları bir koalisyonun adı olarak yer alıyor. Aslında koalisyon
ülkeleri olarak adları geçen ve bütün aramalara rağmen bulunamayan
“devletçiklerin” devlet olup olmadıkları da, tartışılması gereken bir konudur.


Aşuva adı Hitit, Mısır ve belgelerinde
görülüyor, ancak böyle bir kent ya da devlet hiçbir belgede yer almıyor. Aynı
dönemde Anadolu’nun diğer bölgelerinde İşuva, Haşşu, Haşşuva adları da
görülüyor. Bu olguları birlikte değerlendirdiğimizde, Aşşuva adının bu dönemde
Batı Anadolu’da yaşayan yerli kabilenin adı olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bize
göre, koalisyonu oluşturan devletlerin adları da kabileyi oluşturan klanların
ya da bu klanların yaşadıkları bölgelerin, kentlerin ve köylerin adlarıdır.


Öyle anlaşılıyor ki, bölgedeki yerli halk soy
ve kabile temelinde örgütlenmişti ve kabile “Aşuva” olarak adlandırılıyordu.
Hititler ve Mısırlılar da onları bu adla tanıyorlardı.  Hattilerin yakın
akrabası ve Anadolu’nun yerlisi olan bu kabileyi oluşturan Taru, Li, Lo,
Lam/Lım, Aş,Apha, Yaş, Sid, Mad/Mıd/Med, Mağan/Maan, Masa, Maşa, Mışa,
Maz/Maza, Şan, San, Sandı, Yasan, Kar, Atruş/ Etruş, Lüh, Lukh, Tarmil, Kıl/Kil
gibi adlar taşıyan klanlar bütün bölgeye yayılmış şekilde köylerde ve kentlerde
yaşıyorlardı.


Görüldüğü gibi Aşşuva adı, bir kabile adı
olarak düşünüldüğünde, şimdi anlaşılmaz olan pazılın parçaları yerli yerine
oturmakta ve her şey daha anlaşılır duruma gelmektedir.


Abazaların Aşuva Boyu


“Aşuva” adını kullanan bir Abaza boyu
(fratri)  halen yaşadığından, bu ad Kafkasyalılara tanıdık gelir. Aynı şekilde,
ilkçağlarda Aşşuva bölgesinde yaşayan klanların adlarını yaşatan “Aphas/Apasa,
Akha/Akba, Apha, Masa, Mas, Mışa, Maza, Maz, Mağan/Maan, Mad/Med, Mıd/Mit,
Sid/Şıd, Goga/Guga, Kar, Khara/Gara, Karal, Karako, Karaczug, Karaba, Kardan,
Karaşa, Koreş, Koreşin, Kheref/Geref, Li (Liy), Lo (Loğ, Lov), luk, lüh,
yelukh, Lek, Lekh, Hapat/Habat, Taru/Daru,  Lam/Lım, Aş, Yaş, San, Zan,
Dan, Şan, Sandı/Sanda, Yasan/Yesen, Jankot, Aşkot, Tarmil/Darmil, Kuma/Guma,
Kil/Kıl” gibi Adige/Abaza soyları da halen yaşamını sürdürmektedir.


Maykop Kurganı ve Aşuvalar


Rus bilim adamı G.F. Turçanınov,  Kuzey
Kafkasya’da bulunan ve İ.Ö. 3. bin yıla tarihlenen kadim Maykop
kurganında bulunan iki gümüş kap üzerindeki sesçil hecesel resim yazıları
okumuştur.
Turçanınov, kurganda yatan kralın Aşuva kabilesinin
kralı olduğunu, yazıların Abaza, Abhaz ve Ubıhların ataları olan Aşuvalar
tarafından yazıldığını belirtmektedir.  Bu kaplardan birinin yüzeyine bir
coğrafi harita kazınmış ve üzerine “Yazıları olan Aşuva insanlarının ülkesi” yazılmıştır.
Yazıtlardan saptandığına göre Aşuva ülkesi güneyde Karadeniz’den, kuzeyde
Maykop’a  kadar uzanıyordu ve kuzeybatıda Kuban ırmağı ve güneydoğuda
Fazis (Rion) ırmağı sınırlarını aşıyordu (Turçaninov, s.34


Bazı yazarlara göreyse Maykop Kurganı halkı MÖ
2300-2200 yılları civarında göçerek Anadolu’ya yerleşmiştir. Bunun kanıtı Alaca
Höyük buluntularıdır. Lovpaçe ve diğer bazı yazarlara göre ise, Çatalhöyük
kültürünün temsilcisi olan bir grup insan MÖ 5. bin yılın başlarında
Anadolu’dan Kafkasya’ya göçmüştür. Aynı şekilde Kafkasya’yla Mezopotamya
arasında da çok eski dönemlerden beri ilişki bulunmaktadır. (Lovpaçe, s. 44-81)


Alacahöyük İle Maykop Arasındaki İlişki


Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar’da ortaya
çıkarılan eserlerle, Maykop uygarlığında ortaya çıkarılan eserler arasında
büyük bir benzerlik saptanmaktadır.  Bu nedenle bu eserler aynı kültürün
ürünü sayılmıştır. Eserlerin asıl merkezinin Maykop olduğu da bu eserlerin
Anadolu’da yalnızca bir bölgede ve aniden ortaya çıkmasıyla kanıtlanmaktadır
(Akurgal, s.37). Belli ki bu eserler, M.Ö. 2500-2000 yılarında önce
Pelasgların, daha sonra Akhaların Kafkasya’dan Anadolu’ya ve Mora yarımadasına
göçüyle ilişkilidir.


lkçağ Helenleri, Kapodokya’da ve Anadolu’nun
doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan halka verdikleri “Asur” adı da gerçekte
“Aşu-va” adıyla ilişkilidir. (Umar-1999, s.193) Aşura/Aşur Abaza dilinde
“Aşular” anlamına gelir Bu adın kullanılması bu çağda bile Aşuvaların bölgede
yaşadığını gösterir.


Aşuva Dilinde Okunan Biblos Yazıtları


Kenan (Fenike) kenti Biblos’ta M.Ö. 19-16.
Yüzyıllara tarihlenen çok sayıda Aşuva yazıtı ele geçirilmiştir. Bunları Aşuva
dilinde okuyarak bilime kazandıran da yine Turçaninov’dur.  Ancak bu
yazıların Kafkas kökenli olduğunu ilk keşfeden  profesör Anton
Jirku’dur.  Anton Jirku, 1966’ da Turçaninov’a gönderdiği mektupta, Maykop
insanlarının M.Ö. 2000-1800 yıllarında Kafkasya’dan Suriye’ye gelerek Biblos’u
kurduklarını, Kafkasya’dan getirdikleri kendi yazılarını kullandıklarını,
benzer bir göçün yine Kafkasya’dan Filistin’e M.Ö. 2400 yıllarında
gerçekleştirildiğini yazmaktadır. Turçanınov, A. Jirku’nun bu görüşlerinden çok
etkilendiğini belirtmektedir (Turçanınov, s.45).


Eduard Dhorme’nin Biblos metinlerine getirdiği
yorumlardan da çok yararlanan  Turçaninov, “Bu yorumlar olmasaydı Maykop
yazıtını ilk okumam ve ardından da bu kitapta anlatılanların hiçbiri olmazdı”
demektedir.  Psevdo-hiyeroglif Biblos yazısını ilk keşfeden Fransız
bilgini Moris Dunand da Turçaninov’u desteklemiş ve okuması için iki yeni
Biblos yazısını göndermişti. Turçaninov bu yazıları da Aşuva dilinde okudu
(Turçaninov, s. 240).  G.F. Turçaninov, Fenike’deki Biblos kentinde bir
Aşuva köle kolonisinin bulunduğunu, bu koloni halkı vasıtasıyla Aşuva dili ve
yazısının Biblos’a taşındığını, Fenikelilerin Aşuvaların yazısını
benimsediklerini belirtmektedir (Turçanınov, s. 44).


Turçanınov, Maykop Aşuva yazısındaki
resimlerin ve basit hece düzeninin eski Kenan yazısında, daha sonraki Fenike ve
Avrupa yazılarında görüldüğünü kaydetmektedir.


Aşşuva Kabilesinin Kenti Troya


Aşuva konfederasyonuna bağlı ülkelerden
ikisinin adı Wilusa ve Taruisa olduğu gibi, Wilusa kralının adı da Alaksandu’ydu.
1920’lerde Emil Forrer, Hitit metinlerindeki bu  isimlerle İlias’taki
isimler arasındaki benzerliğe dikkat çekerek bir ilişki olabileceğini ileri
sürdü.  Ama akademisyenler Forrer’e şiddetle karşı çıktılar. Konu çok
tartışıldı, fakat, artık Forrer’in tezi kabul görmeye başladı. Şimdi artık, pek
çok saygın akademisyen, Hitit metinlerindeki Wilusa’nın Homeros metinlerindeki
İlios olabileceğini kabul edilmektedir. Hititlerdeki Alaksandu ile Yunan
Alaksander arasındaki bağ da kabul ediliyor.  (Memiş, s.72; Akurgal, s.68-92;
Gurney, s.55; Melchert, s.73)


Troya’ya saldıran Akhalar Anadolu’da yaşayan
halkların tamamını ve Troyalıları “Asya” adıyla anıyorlardı ki, bu sözcüğün Anadolu
dilindeki “Assuva/Aşşuva” sözcüğünün Yunan diline uyarlanmış biçimi olduğu
artık kesinleşmiştir.


İlyada, Troya’da Geçen Olayların Mitolojik Dille Anlatımıdır


Anadolulu bir ozan olan Homeros tarafından
yazılan M.Ö 9. yüzyıl civarında oluşturulduğu sanılan   “İlias” 
adlı destanda  (Türkçe’ye İlyada adıyla çevrildi)  Çanakkale
boğazının Anadolu yakasındaki antik Troya (ya da İlion) kentinde geçen olaylar
anlatılmaktadır. Troya kentine Yunanistan’dan yaşayan Akhalar saldırırlar.
Troyalılar da müttefikleriyle birlikte ülkelerini savunur, ama yenilirler.


Her destanda olduğu gibi bu destanda da
gerçeklerle uydurmalar iç içedir. Troya önlerinde Olimpos tanrıları insanlarla
yan yana savaşırlar. Bazıları Troyalıları bazıları Akhaları tutar. Tanrılar,
tuttukları kahramanları ölmemesi için savaş meydanlarından kaçırırlar ve
tuttukları tarafın yenmesi için de çeşitli hilelere başvururlar. Bir taraftan
da Olympos Dağı’nın tepesinde birbirlerine ziyafet çeker ve keyif çatarlar.


Troya denilen bir kentin gerçekten bulunup
bulunmadığı, Homeros denilen bir ozanın yaşayıp yaşamadığı, xıx. yüzyıla kadar
çok tartışıldı. Kimi bilginler Homeros’un yaşamadığını, destanlarındaki
şarkıların bir bütünlük oluşturmadığını, birbirine eklenmiş halk şarkılarından
meydana geldiğini iddia ettiler. Diğer bilginler bu görüşlere karşı çıktılar.
 Bu konuda binlerce kitap yazıldı, Homeros’un yazdıkları didik didik
edildi, ancak bir sonuca ulaşılamadı. Sonuçta bu tartışmaları bilim adamları ya
da arkeologlar değil, yoksul bir papazın maceraperest oğlu çözdü.


Tartışmaları Kürekle Çözen Adam


Heinrich Schliemann, küçük bir çocukken
babasından Troya destanını defalarca dinlemiş ve bir gün Troya’yı bulmayı
aklına koymuştu. On dört yaşındayken okulu bıraktı, bir bakkalda çıraklık
yaptı. On dokuz yaşındayken bir gemide miçoluk yapıyordu. Yirmi yaşındayken hiç
kimseden yardım almadan iki yıllık sıkı bir çalışmayla İngilizce, Fransızca,
Felemenkçe, İspanyolca, Portekizce ve İtalyanca’yı öğrendi. Daha sonra ticarete
başladı ve çok büyük bir tüccar oldu. On iki yıllık bir yolculuk yaparak
dünyanın pek çok yerini gezdi.


Homeros’un anlattıklarının gerçek olduğuna
inanan Schliemann, kırk altı yaşındayken Troya’yı aramaya başladı. İlyada’yı
açıp okuyarak Troya ovasında araştırmalar yaptı ve Troya’nın yerini doğru
olarak saptayıp kendisiyle alay eden bilim adamlarına aldırmadan 1870 yılında
Troya’yı kazdı ve Troya hazinelerini buldu. Buna rağmen bilim dünyasındaki kör
baronlar kazılan yerin Troya olduğuna inanmadılar. Schliemann, onları
inandırmak için yirmi yıl uğraştı, bilginleri Troya’da ağırladı ve doksan kitap
yazdı.


Bu gün Schliemann’ın, o inançlı yılmaz savaşçının,
Troya’yı bulduğuna itiraz eden kalmadı. Çanakkale yakınlarındaki Hisarlık
denilen yerdeki antik harabelerin Troya şehrine ait olduğunu da artık herkes
kabul ediyor.  Yapılan kazılarla,  Troya’da birbirinin kalıntıları
üzerine kurulan dokuz ayrı kent bulunmuştur.  


Troya’nın Kuruluşuyla İlgili Efsaneler


İlyada Troya’sının kuruluşu ve halkının etnik
kökeniyle ilgili olarak Girit, Atina ve Latin kökenli üç soy miti
bulunmaktadır.


Girit efsanesine göre Girit’te kıtlık
olur. Halkın bir kısmı prens Skamandros’un komutanlığında yeni bir koloni
kurmak için yola çıkar, Kuzeybatı Anadolu kıyılarında İda Dağı’nın eteklerinde
bir Apollon tapınağı inşa eder ve Sminthion adlı bir kent kurarlar. Skamandros,
İdaia adlı bir Nympha ile evlenir ve ondan doğan oğlu Teuker Troya kral soyunun
atası olur.


Atina asıllı efsanede, Atina asıllı
Dardanos önce Samothrake (Semendirek) adasına daha sonra Anadolu’ya göç eder.
Orada kral Teuker’in kızı Batieia ile evlenip kral olarak Dardanos kentini
kurar. Fakat Atinalılara göre Teuker Giritli değildir. Atinalılar tarafından
Dardanos’un Zeus değil Kybele kültünü yayan bir rahip-kral olarak görülmesi de
önemli bir farklılıktır (Erhat, s.90-307).


Latin efsanesine göre, Etrüsk
(Tyrrhenia) prensi Korythos’un İason ile Dardanos adlı ikiz çocuklarından İason
Samothrake’ye, Dardanos Troya’ya göç etti. Dardanos’un üç oğlu oldu, bunlardan
İlos (ya da Zakynthos), İlion kentini kurduktan sonra öldü. Yerine geçen yeğeni
Tros, bölgeyi egemenliğine aldı ve Troya kral soyunun atası oldu (Graves, s.825).


Troya’yı Kuranlar Kar ya da Pelasg Halklarıdır


Yukarıda aktarılan üç efsanede de Kar ve
Pelasg kökenli halklar Troya’nın kurucusu olarak gösterilmektedir. Çünkü Akha
öncesindeki Atina bir Pelasg kentidir. Aynı şekilde Etrüskler Pelasgların bir
koludur. Giritliler ise Kar kökenli bir halktır. Karyalıların en yakın
akrabasıdır.


Homeros Troya’sına İlia unsurlarını katan ve
Troyalı rahibelerin atanmaları ayrıcalığını elinde bulunduran Lokris kenti de
Helen öncesi dönemin kurumlarına sahip bir Kar (Leleg) yerleşimidir.


          Troya
Konfederasyonu                
                         


Troya krallığı Aşuva kabilesinin en önemli
krallığıydı. Soy-kabile birliği temelinde örgütlenen Troya çevresinde Aşuva
kabilesinin dokuz kenti yer alıyordu. O zamanki adı Maanya (Homeros’ta Meonya)
olan Lidya, daha güneydeki Karya ve Likya da Troya’yı aktif bir şekilde
desteliyorlardı..  Troya bölgesinde Priamos’a bağlı dokuz küçük krallığın
adları aşağıdadır.


  • Lurnesos’ta
    oturanlar, (Lesbos’un karşısında)
  • Thebai’da
    oturanlar, (Misya’da Kilikya yerleşimi)
  • Pedasos’ta
    oturanlar, (Leleg yerleşimi)
  • Dardanoslular,
    (Tros’un torunu Ayneyas, Remus ve Romulus’un babasıdır)
  • Zelaia’da
    oturanlar, (Likya yerleşimi, Pandoros yönetiyordu)
  • Adrasteia,
    Pitya ve Apaisos ve Tereia Dağı’nın eteklerinde oturanlar,
  • Perkote,
    Praktios, Abydos, Sestos ve Arisbe’de oturanlar,
  • Larissa’da
    oturanlar,
  • Misyalılar.
    (Balıkesir ilinin tamamını kapsıyordu. Kral Telephos oğlu Eurypides)


Troyalıların Efsanevi Akrabaları


Efsaneye göre Troya kralı Priamos’un kardeşi
Tithonos,  Elam’da susa kenti yakınlarında yaşayan Kissi/Kassi halkının
kralıydı. Kafkasya’daki Kissalar, Kafkasya’daki anayurtlarından doğuya ve batıya
doğru göç etmişlerdir. Doğaya doğru gidenler  Elam’daki Sus kenti civarına
yarleşmişler, batıya doğru gidenler de Troya’yı kurmuşlardır. Yani Troyalılar,
“Kissa” halkının batıdaki koludur ve Elam’daki Kissalarla akrabadır. “Kisseus”,
Kissa halkının  ata adıdır. Başka deyişle Elam kralı Kisseusla,
Thrak-Kissi kralı Kisseus akrabadır. Daha sonraki geleneklerde Hekabe de
Kisseus’un kızı olarak anılır. Priamos’un kardeşi Tithonos’un eşi olan
  şafak tanrıçası Eos da  Kissia adını da taşır. Daha da
önemlisi Gravers,  Ana Tanrıça’nın tarihi çağlarda Yunanistan, Trakya,
Anadolu ve  Suriye’de “Kissia” adıyla anıldığını belirtir.


Asur olması muhtemel bir Asya (daha arkaik ve
doğru deyimle Aşuva) ülkesinin efsanevi kralı Teutamos da Troyalılara yardım
göndermiştir. (Thomson, 1.cilt, s.319; Graves, s.885-889).


           
Lidyalılar ve Aşuva Halkı


Tarihteki bir halkın bütünüyle ortadan
kalkması, hiçbir iz bırakmadan yok olması mümkün değildir.  Bütünüyle
asimile olan bir halk bile bazı kültürel özelliklerini ve inançlarını, nehir,
dağ, klan, şehir adlarını yeni halka miras olarak bırakır. Bu nedenle Aşuva
kabilesinin bölgede daha sonra görülen halklar, bu halkların kullandıkları
kabile, tanrı, yer ve kral adları, yaşatılan gelenekler ve mitolojiler
incelenerek yeniden  değerlendirilmesi gerekmektedir.


           
Eski Aşuva halkının yaşadığı sanılan
bölgede Helenistik dönemde yaşadığı görülen Lidya, Karya, Misya ve Etrüsk
halklarını aynı ortak atadan doğmuş olarak gösteren bir Lidya soy mitini
Herodotos’un aktarmaktadır. Bu soy mitine göre Homeros’un Meon adıyla andığı
Lidyaların ilk atası MANES adını taşımaktadır. (Bazıları bu ismi Masdes olarak
verirler.)


Herodotos’tan öğrendiğimize göre Manes’in
Okeanos’un kızı Kallirroe’den iki oğlu olmuştur: Atys ve
Kotys.


Atys’in dört oğlu bulunmaktadır:


  • Mysos
    (Misyalıların atası sayılmaktadır)
  • Kar
    (Karyalıların atası)
  • Lydos
    (Lidyalıların atası)
  • Tyrsenos
    (Etrüsklerin atası)


Kotys’in topraktan doğma Tyllos’un kızı
Halie’den iki oğlu olmuştur: Asies ve Atys


Buradaki “Asies” adı, çok açık şekilde “Asya”
ya da Anadolulu en eski biçimiyle AŞUVA anlamına gelir. Görüldüğü gibi Lidya’da
yaşayan bir soy kendisini Aşuva olarak adlandırıyordu. Yine aynı şekilde
kendilerini Aşuva olarak adlandıran soylar Troya ve Ephesos bölgelerinde de
yaşıyorlardı. Artemis’e bağlı peri kızlarından yirmi tanesinin “Aşuvalar”
adıyla anılması, Anadolu ana tanrıçası Kıpala’nın daha eski adının “Aşuva”
olabileceğinin ileri sürülmesi,  Nuh oğlu Yafet’in “Aşuva (Asya) adını
taşıyan eşi ve Eski Ahit’te adları sayılan Yafet oğullarının Batı Anadolu’da
yaşayan halklar ve Kafkas klanlarıyla özdeşleştirilmesi, bağları ve ilişkileri
gösterdiği için konumuz açısından çok önemlidir. (Balıkçı, s.13-16)


Sonuç


Yukarıda yapılan tespitleri, ilkçağlarda
Anadolu’da yaşayan halklarla halen Kafkasya’da yaşayan halklar arasında ilişki
kuran yazarların ne kadar doğru kestirimde bulunduklarının somut kanıtları
olarak değerlendiriyoruz. Bu tespitlerden ve görüşlerden hareketle, Asya
kıtasına adını veren “Aşuva” adlı kabilenin çok eski dönemlerden beri Anadolu,
Ege ve Kafkasya’da yaşadığını söyleyebiliriz. Lidya (Mağanya) soy mitinden
anlaşıldığına göre bu kabile soyunu, önceleri Ana Tanrıçaya ve daha
sonralarıysa tanrıçanın eşi ay-boğayla özdeşleştirilen Maan/Meen (Manes) adlı
tanrıya dayandırıyor, çok eski zamanlardan beri kendisini Aşuva olarak
adlandırıyor, adını belirttiğimiz bölgede en eski yerli halk olarak yaşıyordu.
Şimdiki Adige, Abaza ve Ubıh halklarının ata kabilelerinden biri olan bu eski
kabile, yüzyıllar içerisinde çeşitli halklar arasında asimile olarak küçülmüş
ve Kafkasya’da yaşayan küçük bir boya dönüşmüştür.


Halen Aşuva adını yaşatan bu küçük boy,
Mellart’ın saptamasıyla kökleri Anadolu’nun paleolitik dönemlerine dayanan ve
şimdiki Kafkas halklarının ataları olan Akdeniz halkının büyük tarihlerinin
temsilcisi olduğu kadar,  insanlığın uygarlık tarihinin de en arkaik
temsilcilerinden biridir.


KAYNAKÇA


  • Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-1,
    Arkeoloji ve Sanat Yay., 2002, İst.
  • Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-2,
    Arkeoloji ve Sanat Yay., 2003, İst.
  • Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-3,
    Arkeoloji ve Sanat Yay., 2005, İst
  • Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK,
    1998, Ank.
  • Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı,
    İnkılap Yay., 1999, İst.
  • Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ
    Tarihi, İnkılap Yay., 1982, İst.
  • Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar,
    İnkılap Yay., 1993
  • Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net
    yayınları, 1989, İst.
  • Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi,
    Tübitak, 1998, Ank.
  • Ekrem Memiş, Eski Çağ Türkiye Tarihi,
    Çizgi Kit., 2001, Konya
  • George Thomson, Eski Yunan Toplumu
    Üzerine İncelemeler Tarihöncesi Ege 1. cilt, Çeviren: Celâl Üster, Payel
    Yayınevi, İst.
  • George Thomson, Eski Yunan Toplumu
    Üzerine İncelemeler Tarihöncesi Ege 11. cilt, Çeviren: Celâl Üster, Payel
    Yayınevi, İst.
  • Herodotos, Herodot Tarihi, Çev; Müntekim
    Ökmen, Remzi Kit., 1983, İst.
  • Graig Melchert, Luviler, Çev: B.Baysal-
    Ç.Çidamlı, Kalkedon Yayınları, 2010, İst.
  • Muzaffer Demir, Lidyalılar Mythostan
    Logosa, TTK, 2014, Ank.
  • Şemseddin Günaltay, Yakın Şark 11
    Anadolu, TTK., 1987, Ank.
  • Robert Gravers, Yunan Mitleri, Çev; Uğur
    Akpur, Say Yay., 2010, İst.
  • R.Gurney, Hititler, Çev: Pınar Arpaçay,
    Dost Yay., 2001, Ank.
  • Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der
    yay., 2003, İst.




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış