Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : YENİDEN ULUSLAŞMA PROGRAMI 

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak
dünyaya gelmiş ve yüzüncü yılına girerken 
bugün de gene bir ulus devlet olarak varlığını sürdürmektedir . Tarihin
kesişme noktasında bir ulus devlet yapılanması ile dünya sahnesine çıkan Türk
devleti  , aradan geçen yüz yıllık zaman
dilimi sonrasında ortaya çıkan  yeni
koşullar ve değişim süreci içerisinde öne geçen 
hegemonya iradeleri  aracılığı ile
dıştan güdümlü bazı planlar doğrultusunda köklü bir dönüşüme uğratılmak
istenmekte ve bu çizgide tarihten gelen Türk ulus devlet modeli ortadan
kaldırılmaya çalışılmaktadır . Tarihin her döneminde öne geçen güçler ya da
yeni oluşan büyük devletler, hem kendi hegemonya alanlarını olabildiğince
genişletmek  hem de bu doğrultuda yeni
bir dünya düzeni kurarak merkeze kendileri oturmak isterler . Millattan önceki
dönemlerde başlayan  evrensel hegemonya
kavgası  çeşitli aşamalardan geçerek
bugüne kadar gelmiş ve ortaya çıkan yeni güçler tarihin her döneminde  hem kendi siyasal yapılanmalarını öncelikli
olarak oluşturmaya çalışmışlar ,hem de bu doğrultuda merkezinde kendilerinin
bulunduğu bir yeni dünya düzeni arayışını ,sahip oldukları büyük güç ile dışarıdan
baskı yolları  uygulayarak kurmaya
çalışmışlardır .  Her çağın kendine özgü
koşulları bu tip arayışları canlı tutarak var olan siyasal devlet düzenlerini
önce tehdit etmiş, sonrada bunların ortadan kalkarak yerine yeni düzenlerin
kurulmasına öncülük etmişlerdir .


Türkiye Cumhuriyeti  kendisinden önce merkezi coğrafya da devlet
olma şansını elde etmiş olan iki büyük imparatorluğun çöküşü sonrasında
,onlardan arda kalan birikimi örgütleyerek 
geniş topraklarda kurulmuş olan bir ulus devlettir . Yirminci yüzyılın
başlarına gelindiğinde ortaya çıkan birinci cihan savaşı sırasında
imparatorlukların tarih sahnesinden çekilmek zorunda kaldıkları bir aşamada ,
ulus devletlerin beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında ve ona sınırdaş bir
komşu olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ulus devlet modeli seçilmiş ve bu
doğrultuda önceden hazırlanarak uygulama alanına getirilen bir uluslaşma
programı ile  de, zaman içerisinde  ulusçuluk akımı  Türkçülük çizgisinde örgütlenerek , Anadolu
da bir Türk devleti ulus devlet modeline uygun bir biçimde kurulmuştur .
İmparatorluklar çökerken , tarihin kırılma noktasında ulus devletler onların
yerine öne çıkmış ve onların toprakları üzerinde kendi ulusal sınırlarını
çizerek  zamanın ruhunu temsil eden ulus
devlet modeli  benimsenmiş ve  Türkiye Cumhuriyeti bir yeni siyasal oluşum
olarak dünya haritasındaki yerini almıştır . Tarihin sürekliliği sürecinde  olaylar hızlı gelişmiş ve Osmanlı
İmparatorluğunu çökerten  batının
emperyalist devletlerine karşı bir  var
olma savaşı  ulusal çizgide verilmiştir.
Böylece ortaya çıkan ulusal kurtuluş savaşı zafere ulaşınca ,Türkler tam
bağımsız yeni ulus devletlerine kavuşmuşlardır .İmparatorluklar çökmese ve
onların yerini ulus devletler almasa Türkiye Cumhuriyeti de yirminci yüzyılın
başlarında bir ulus devlet olarak dünya sahnesine çıkamayabilirdi .


Ulus devletlerin kuruluşu ve yapılanmaları ile
ilgili olarak dünyanın siyasal konjonktürü olumlu koşullar yaratmıştır . On
beşinci yüzyıldan sonra küresel bir yönlenmeye giden  yerkürenin 
içine girdiği her dönemde ya yeni siyasal oluşumlar gündeme gelmiş ,ya
da bunların sonucunda birbirinden farklı devlet modelleri tarih sahnesinde  boy göstermeye başlamışlardır . İnsanlığın
doğuşu , dünyaya yayılması  ve uzun bir
süre sonrasında  önce Orta Doğu, sonra da
Avrupa merkezli olarak 
yönlendirilmesi  bugünkü tarihi
hazırlayan oluşumlar zincirinin ilk halkasıdır . Avrupa devletleri sömürgecilik
yaparak dünyaya egemen olurlarken aynı zamanda 
uzun süre birlikte yaşama şansını elde ederek uluslaşma olgusunu  da yaşamaya başlamışlardır . Avrupa’nın
sömürge imparatorlukları kendi aralarında uluslaşma oluşumu içine
girdikleri  yeni  aşamada , devlet yapıları ulusal topluma
dayalı bir biçimde gelişmeler göstermiştir . Bu sürecin patlama noktası
Fransa’da on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkınca , Fransız devrimi
gerçekleşmiş ve bütün Avrupa ülkelerini 
uluslaşma çizgisinde yönlendirmiştir . Büyük Fransız devrimi sonrasında
Avrupa ülkelerinde derin  sarsıntı ve
çalkalanmalar yaşanmış ve bu durum üç yüzyıl boyunca  sürerek uluslaşma olgusuyla birlikte ulus
devletlerin oluşumunu da hazırlamıştır . Bugünün Avrupa haritasında yer alan
bütün ulus devletlerin oluşumları, yüzyıllar geride kalırken tamamlanmış ve
bugüne yönelik siyasal yapılanmalarını bu doğrultuda tamamlamışlardır .Başta
Fransız ulusu olmak üzere  , batının
gelişmiş zengin ülkelerinde  ortaya çıkan
uluslaşma olgusu ile birlikte bugünün modern 
ulus devletleri  günümüz
dünyasında yerlerini almışlardır . Avrupa kıtasında başlayan uluslaşma olgusunun
zamanla diğer kıtalara da yayıldığı görülmüştür .Türkiye Cumhuriyeti bu
nedenle, uluslaşma olgusunu Avrupa kıtasından sonra Orta Doğu bölgesine taşıyan
tek  köprü devlet olmuştur . Ulusları
hayali cemaatlar konumundan kurtararak, toplumsal gerçeklik olmalarını sağlayan
üç yüzyıllık Avrupa’daki uluslaşma sürecidir .


Avrupa kıtasının yanı başında imparatorluklar
sonrası dönemde bir ulus devlet olarak 
Türk devleti  kurulurken , bu
kıtada yaşanmış olan üç yüzyıllık uluslaşma olgusu çevre ülkeler ile birlikte
Türkiye’yi de yakından etkilemiş ve birinci cihan savaşı sonrasında var olma
mücadelesini kazanan Türkler, kendi ulus devletlerini üç kıtanın ortasında yer
alan merkezi coğrafya da  kurmuşlardır .
Bugün hala Orta Doğu’da tek ulus devlet olarak hareket eden Türk devletinin bu
coğrafyada etkili olarak kendi devlet modelini çevre ülkelerine  taşımak gibi bir misyonu geçen yüzyıldan
bugüne gelerek devam etmiştir . Ne var ki , bu coğrafyayı bölgesel olarak
kontrol etmek isteyen emperyalizm ve Siyonizm gibi hegemonyacı akımlar,  bölgeye ulus devlet modelinin girmesini
istemedikleri için bu alandaki tek ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyetini
ortadan kaldırabilmenin arayışı içinde olmuşlardır .Eski Osmanlı hinterlandında
yaşayan Arap kökenli toplulukların  bir
araya gelerek kendi ulus devletleri olarak bir 
büyük Arap Birliği devleti kurmalarının önlendiği  bu 
aşamada, emperyalistler  aynı
doğrultuda Türk ulus devletini  de
ortadan kaldırarak , oluşturulacak küçük etnik 
ya da tarikatçı eyaletler aracılığı ile bir bölgesel  konfederasyon 
ortaya çıkarabilmenin peşinde koşmaktadırlar . Onların bu tür olumsuz
girişimleri yüzünden Arap ülkeleri bir araya gelerek kendi ulus devletlerini kuramamakta
, aynı biçimde de  Türklerin bir ulusal
kurtuluş savaşı vererek tarih sahnesine çıkarmış oldukları  Türk ulus devletinin , gelecekte  varlığını sürdürmesi iyice tehlike altına
girmektedir . Bugün hala kıtasal birlik baskıları altında kalan Avrupa
devletleri  ulus devlet modellerini  bir ölçüde 
koruyarak çağdaş dünyada ulus devlet olabilmenin getirdiği haklardan
yararlanmaktadırlar .


Yirmi birinci yüzyıla doğru dünya giderken ,
soğuk savaş  döneminde ikinci
siyasal  kutubu oluşturan sosyalist
sistemin dağılması ve eski sosyalist halk cumhuriyetlerinin  ortaya yeni ulus devletler  olarak çıkmasıyla birlikte,  yeni kuşak bir uluslaşma olgusu  ikinci kez yaşanmış ve  Birleşmiş Milletler örgütü içinde üye olarak
yer alan ulus devlet sayısı iki yüzü geçmiştir . Devletlerin statüsü Birleşmiş
Milletler aracılığı ile ulusal bir çizgide devam ederken, batı kapitalizmi
küresel bir yapılanmaya yönelmiş ve ortaya çıkan evrensel  emperyalizm döneminde büyük devletlerin
eyaletler üzerinden parçalanmaya sürüklenmeleri , terör ve savaş konjonktürleri
ile beslenmiştir .Küresel sermayenin  ekonomi
üzerinden dünyaya egemen olabilmenin çabası içine girdiği  bu nokta da 
, ulus devletlere savaş açılmış ve terör eylemleri ile  küçük ulus devletçikler yaratılarak büyük
ulus devletlerin tekelci şirketlere direnmelerinin önü kesilmeye çalışılmıştır
. İnsan hakları ve demokrasi görünümünde kişilerin alt kimlikleri kışkırtılarak
ve alt kimlik devletçikleri eyaletler halinde geliştirilerek , var olan ulus
devletlerin dağılma ve parçalanmaya giden 
yola sürüklenmeleri açıkça desteklenmiştir . Bu aşamaya geçilmesiyle
birlikte uluslaşma süreçleri kesilerek alt kimlikler üzerinden  çok kültürlü kozmopolit toplumlar
yaratabilmenin arayışları  öne çıkmıştır
.Dünya çapındaki siyasal oluşumların perde arkasında yer alan  küresel şirketler dünya egemenliğine sahip
olabilmek ve bunu büyük devletler ile paylaşmamak   üzere ulus 
devletleri küçültebilmenin 
yollarını aramışlar ve ekonomiyi bir silah gibi kullanarak ulus
devletlerin tasfiyesini gündeme getirmişlerdir . Tasfiye girişimleri ciddi
boyutlarda  var olan hukuk düzenleri
açısından  devlet yıkıcılığı misyonunu
öne çıkarmış ve yüz yıl önce imparatorlukların çöküşü üzerine gündeme gelen
ulus devletler, bu kez  eski
imparatorluklar gibi parçalanarak yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya
kalmışlardır .


Ulus devletler hem bir tarihsel sürecin
içinde  gerçekleşen bir dönüşüm ile
ortaya çıkmışlar hem de  tarihin bu
aşamasında çeşitli ülkelerde ortaya çıkan ulusal hareketlerin  hazırladığı uluslaşma programlarının uygulama
alanlarına aktarılmasıyla gerçeklik kazanmışlardır . Türkiye Cumhuriyeti de
Osmanlı devletinin çöküşü aşamasında cumhuriyetçi toplum kesimlerinin
hazırladığı uluslaşma  programının
devreye sokulmasıyla  siyasal alanda
gerçeklik kazanmıştır . Türk devletinin kurucu önderi Atatürk,  gönlünde bir büyük sır olarak sakladığı
cumhuriyet projesini yavaş yavaş 
uygulama alanına getirirken, tarihin derinliklerinden gelen Türklerin
modern anlamda uluslaşmaları için yeni bir program hazırlayarak  yola çıkıyordu . Ulusal kurtuluş savaşı için
Samsun’a ayak basmadan önce  İstanbul’da
altı ay ikamet ederek ulusal kurtuluş savaşının hazırlıklarını tamamlıyor ve
aynı çalışma içinde savaşın kazanılmasından sonra uygulama alanına getirilecek
cumhuriyet devleti ile birlikte  Türk
ulusuna bağımsızlık kazandırma düşüncesi 
detaylandırılarak belirli  bir
uluslaşma programına bağlanıyordu . Daha önceleri tarihin her döneminde
imparatorluklar kurarak ayakta kalan Türkler, batı emperyalizmi tarafından
tarih sahnesinden silinmeye çalışılırken , ulusal kurtuluş savaşı ile yeniden varlıklarını
kazanarak kurdukları cumhuriyet devletinin çatısı altında sonsuza kadar  ulusal bağımsızlık  statüsü içinde geleceğe dönük yaşamlarını
güvence altına alıyorlardı . Cumhuriyet devleti 
Atatürk’ün  gizli bir sırrı  olmaktan çıkarak  kurulurken , Türk ulusu da diğer çağdaş
uluslar gibi tarih sahnesinde yeniden doğma şansını elde ediyordu . Burada
kurucu önder Atatürk’ün cumhuriyet devleti projesi ile birlikte ,uygulama
alanına getirdiği uluslaşma programının , Türklüğün  var olarak geleceğe dönük bir biçimde
kurumlaşabilmesinin  önde gelen  dayanak noktası olduğu görülmektedir .


Atatürk savaşı kazanıp devleti kurduktan sonra
yeniden yapılanmaya yöneldiği aşamada 
cumhuriyet devletinin toplumsal taban kazanabilmesi amacıyla öncelikle
Millet Mektepleri’ni kuruyordu .  Milli
bir devlet kurmak üzere yola çıkmış olan ulusalcıların devleti
temellendirirken  Millet Mektepleri gibi
bir örgütlenmeye öncelik vermeleri , gerçekçi bir girişim olarak kısa zamanda
sonuç vermiş ve eski Osmanlı ahalisinden 
gelen Türk halkı  bu okullar
üzerinden  Türk milleti kavramını
benimseme aşamasına gelmiştir . Atatürk milli bir devlet kurulabilmesi için
dayanak noktası olacak toplumun ,uluslaşması gerektiğini iyi biliyordu . Bu
yüzden  Millet Mektepleri’ne  öncelik vererek ülke düzeyinde bir
ulusallaşma heyecanının örgütlenmesine dikkat ediyordu . Devletin ilk
aşamasında yurdun her köşesinde kurulan 
bu mektepler aracılığı ile halk kitleleri ulus gerçeği ile
karşılaşıyordu. Millet olabilmenin derslerinin verildiği bu çatıların altında,
zamanla Türk milletinin tarih sahnesine çıkacağı bir oluşumun örgütlenmesi
tamamlanmaya çalışılıyordu . Toplumların uluslaşmasında ana unsur olarak kurucu
bir misyon üstlenen ulusal dil  Türkçe
,bu mektepler aracılığı ile halk kitlelerine öğretiliyordu . Ayrıca ,
cumhuriyetin kuruluş aşamasında  
toplumsal ve siyasal devrimler sırası ile uygulama alanına getirilirken
, Millet Mektepleri Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişin ana merkezleri  konumuna gelerek , Türklerin ulusal dili olan
Türkçe’nin çağdaş uygarlığın bir parçası olmasının önü açılıyordu . Millet
Mektepleri , uluslaşma programının ilk maddelerinden birisi olarak cumhuriyet
devleti tarafından kararlı bir biçimde 
çalıştırılmıştır .


Osmanlı döneminde Anadolu’da kurulan Türk Ocakları
örgütü de  Türkleşme olgusunun gerçeklik
kazanmasına katkıda bulunarak uluslaşma olgusuna destek sağladığı için  Türkiye’nin 
uluslaşarak bir ulus devlete dönüşmesinde önemli ölçüde etkin olmuştur .
Yeni kurulan devletin Türklük yapılanması ile bağdaşmayan diğer toplum
kesimlerinin farklı ulus devletlere yönelmesini önlemek üzere de, daha
sonraları Halkevleri adı altında geniş bir tabana yayılan halkçılık uygulaması
ile,  milliyetçilik oluşumu dengelenerek
farklı kökenlerden gelen halk kitlesi üzerinde bir  devlet 
millet kaynaşması yaratılmaya çalışılmıştır .  Irkçı olmayan bir ulus devlet kurulurken
milliyetçilik ilkesi  Rus devriminde
olduğu gibi halkçılık anlayışı ile dengelenmeye çalışılmıştır . Rusya’da bölücü
milliyetçiliğe karşı bir baskıcı bir  devlet
halkçılığı uygulaması ile denge arayışına girilirken , Türkiye’de de toplum
içinde  baskıcı bir milliyetçiliğe karşı
çıkışlar geniş bir halkçılık uygulaması ile dengelenerek bölünme ya da
dağılmaya giden yolların önü  kesilmeye
çalışılmıştır . Türkçe’nin yaygın olduğu topraklardan gelerek Türk devletinin
çatısı altına giren Türk toplulukları ve diğer gruplar halkçılık özüne dayanan
bir ulusalcılık anlayışı ile kucaklanmaya 
çalışılıyordu .Halkçı girişimler ile etnik farklılıkların aşılmak
istenmesi ,  oluşturulmakta olan millet
yapısının  parçalanmasına  giden yolları kapatıyordu . Etnik ve kültürel
farklılıklar bir zenginlik olarak görülürken 
uluslaşma programı ile de uyum sağlanıyordu .


Atatürk savaşı kazanıp devleti kurduktan
sonra  yaşamının son döneminde  kurmuş olduğu yeni devlet düzenini geleceğe
dönük olarak kurumlaştırmaya çaba gösterirken , Çankaya köşküne çekilerek bu
doğrultuda önemli çalışmalar yapmıştır .İçe dönük bir milliyetçilik uygulaması
sorun çıkartmaya başlayınca, halkçılık uygulamaları yeni dengelerin
oluşturulabilmesi için devreye sokulmuştur . Ayrıca , uluslaşmanın ana
gövdesini oluşturan Türklüğü çeşitli yönleri ile incelemek  üzere Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu  gibi iki önemli kurumu ulusal varlığın temel
direkleri olarak kurmuş ve bu kurumların her sene düzenledikleri bilimsel
çalışmalara katılarak , Türk ulusunun bilimsel açıdan da  uluslaşabilmesi   için elinden gelen her çabayı göstermiştir .
Daha sonraki yıllarda  bu doğrultuda
oluşturulan , Türk Folklor Kurumu , Türk Coğrafya Kurumu  ,Türk Kooperatifcilik Kurumu ve Türk Hukuk
Kurumu gibi örgütsel yapılar kurulmakta olan devlete paralel kamu kurumları
olarak öne çıkarılarak ,bunların devlet ile millet arasında toplumsal  bağlantıyı sağlayan köprüler olarak devreye girmeleri
sağlanıyordu . Kemalist rejim bir ulus devlet kurarken , toplumun
uluslaştırılmasına  öncelik veriyor ve bu
doğrultuda atılan  her adımı planlı bir
biçimde örgütleyerek  kısa zamanda
devleti ve ulusu ile bütünleşmiş  bir
Türkiye Cumhuriyeti ‘nin öne çıkması için her yolu deniyordu. Toplumsal yaşamın
her alanında başında “Türk” adı ile yer alan kurumsal yapıların öne
çıkarılmasıyla ,Türkleşme üzerinden uluslaşma olgusunun tamamlanmasına öncelik
veriliyordu . Türklük ,bir uluslaşma planı çizgisinde cumhuriyet devletinin
toplumsal  yapısının adı olarak öne
çıkartılıyordu .Batının önde gelen ulus devletlerine benzer bir ulusal yapının
siyasallaşması doğrultusunda devlet eli ile uygulanan uluslaşma planının kısa zamanda
sonuç verdiği görülüyordu .


Türkiye Cumhuriyeti böylesine planlı  bir merkezi oluşum ile dünya sahnesine bir
ulus devlet olarak çıkmış ve devlet organlarının bu plan doğrultusunda bir
çalışma düzenine kavuşturulması ile yüz yıla yakın bir dönemi başarıyla geride
bırakarak, bugünkü  koşullarda dünyanın
önde gelen devletleri arasında hak ettiği yeri 
elde etmiştir . Ne var ki , sosyalist sistemin dağılması üzerine dünya
küreselleşme adı altında farklı bir yöne doğru değişirken , tekelci küresel
şirketler var olan ulus devletlere karşı planlı saldırılara geçerek ve  şirketlerin egemenliğinde bir yeni dünya
düzenini kurmak amacıyla ulus devletleri ortadan kaldırarak, kapitalist
sistemin tekelinde bir küresel dünya düzeni peşinde koşmaya başlamışlardır . Bu
nedenle , dünya haritasında yer alan bütün ulus devletlerin böylesine bir
küresel saldırıya karşı ayakta kalabilmek için öncelikle kendilerini korumak
zorunluluğu  bir hak olarak vardır
.Tehditler karşısında her ulus devletin 
varlığını  ve haklarını
koruyabilmek amacıyla ikinci bir uluslaşma planını devreye koymak  zorunluluğu vardır . İkinci olarak da  küresel saldırılara karşı ulus devletlerin
bir araya gelerek bölgesel ve küresel korunmalarını sağlayacak yeni  uluslararası örgütlenmelerin çatısı altında
hareket etmeleri , bölünme ya da parçalanma gibi olumsuz sonuçlara
gidebilecek  sürüklenmelerin önünü
kesebilecekti r . Özellikle bugün Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya
gelmiş olan ulus devletlerin gene bu örgütün aracılığı ile, ulus devletlerin  yarım kalmış uluslaşma süreçlerini
tamamlayacak , ikinci uluslaşma 
programlarını, uluslararası konjonktür oluşturarak  desteklemesi olumlu sonuç almak açısından
zorunlu görülmektedir . Bu doğrultuda da her ulus devlet kendi siyasal
gerçekliği içinde kendi  toplumlarının
uluslaşmasını tamamlayabilecek  yeni
uluslaşma programlarını devreye sokmaları  
mümkün olabilecektir . Bütün ulus devletlerin parçalanma ya da dağılma
noktasına getirildiği küreselleşme aşamasından istikrarlı bir biçimde
çıkabilmenin yolu olarak da ikinci uluslaşma programları  etkin bir biçimde yararlı olacaklardır .


Türkiye Cumhuriyeti  kuruluş yıllarında devlet olarak
örgütlenirken, adları milli kavramı ile bütünleşen Milli Savunma Bakanlığı  ve Milli Eğitim Bakanlıkları kurularak
hükümetler içinde yer almış ve böylece ulus devlete saldırı sürecinde uygulanan
milli politikalar ile devletin devamlılığı sağlanabilmiştir . Bugün ise ulus
devletin korunabilmesi için benzeri bir yaklaşımın kültür ve ekonomi
alanlarında gündeme getirilmesi gerekmekte ve kurulacak Milli Kültür bakanlığı
aracılığı ile yarım bırakılan uluslaşma sürecinin hızlanarak devam etmesi
sağlanacak ve benzeri bir yapılanmanın ekonomi alanında gerçekleştirilmesini
sağlayacak  Milli Ekonomi  Bakanlığının da bir an önce kurulmasıyla
,  emperyalist ülkelerin ekonomik
saldırılarına karşı Türk ekonomisinin 
korunması  söz konusu
olabilecektir . Bu arada ekonomide dışa açılmayı yönlendirecek bir  Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı gibi  farklı bir örgütlenmeye daha önceki
dönemlerde olduğu gibi  gidilebilir . İç
ve dış ekonomik ilişkiler yeniden düzenlenirken milli ekonominin yönetiminin
devletin elinde bulunması , kitlelerin acil  
gereksinmelerinin yeterli düzeyde karşılanabilmesi açısından yararlı
katkılar sağlayabilecektir . Belirli bakanlıkların adına milli kavramının
eklenmesi, o alanlardaki bütün kamu hizmetlerinin ulusal çıkarlar doğrultusunda
ele alınmasını ve geleceğe dönük  ulusun
yararına olabilecek bir düzeyde 
yönetiminin başarılmasını sağlayabilecektir . Ulus devletlerin ekonomi
üzerinden piyasalar kullanılarak çökertildiği dikkate alınırsa  , ekonomi alanında  bir milli ekonomi  yapılanmasına yönelmek için bir milli ekonomi
bakanlığı başkent merkezli olarak öncelikli bir biçimde kurulacaktır . Ülkenin
var olan ekonomik potansiyelinin bütünüyle ülke yararına kullanılabilmesi için
milli ekonomi bakanlığına var olan gereksinme , sömürgeci baskılar nedeniyle
aciliyet kazanmaktadır .


Ulus devletlerin varlığı ve geleceğe dönük
olarak devamlılığı açısından zorunlu bir 
dayanak olarak milli kültürün  ,
Milli Kültür Bakanlığı aracılığı ile örgütlenmesi  amaca hizmet açısından önem taşımaktadır .
Türkiye Cumhuriyetinin bütün dünya ülkelerinde bir milli devlet olarak
tanınmasını sağlayacak bir  örgütlenme
son yıllarda milli kültür ile hiç  bir
yakınlığı bulunmayan  Yunus Emre adına
örgütlenmesi , kültürel alanda Türkiye’nin milli çizginin uzağında kalmasına
neden olmuştur . Yunus Emre  iyi bir şair
ve de kültür adamı olmasına rağmen , bir ulus devletin taşıması gereken
milliliğe uzak kalmış bir kişiliktir . Türk devleti denilince akla milli
kültürün gelebilmesi için milliyetçi kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyetinin bir
ulus devlet olarak kurulabilmesine öncülük yapmış olan  Atatürk ,Yusuf Akçura ya da Ziya Gökalp gibi  ağırlıklı isimlerin altında uluslararası
kültür merkezleri ağı kurulabilirdi ve ancak o zaman Türk kültürünün bir milli
kültür olarak diğer ülkelerin milli kültürleri ile rekabet edebilmeleri
sağlanabilirdi . İkinci uluslaşma programı döneminde hem bakanlığın hem de  kültür merkezlerinin milli çizgide
değiştirilmesi ,yeni bir kültürel atılımın 
göstergesi olarak , Türkiye’nin yarım kalmış olan uluslaşma sürecinin
tamamlanmasına  önemli ölçüde katkılar  sağlayacaktır .


İkinci uluslaşma programının ana amacı  yarım kalmış uluslaşma sürecinin her türlü olumsuz
koşula yada etkiye rağmen  tamamlamaktır
.Atatürk’ün getirmiş olduğu milli yapılanmayı bugün devam ettirecek yeni bir
kitlesel örgütlenme  tıpkı Halkevleri
gibi  devlet eliyle kurularak devreye
sokulabilir . Nitekim bu doğrultuda daha sonraları  Millet Kıraathaneleri gibi  Osmanlı döneminden gelen geçmişi
güncelleştirecek yeni bir çıkış sergilenmiş ama bunun devamı  getirilememiştir . Türk milleti çoktan
ortaçağ uzantısı kıraathaneleri geride bırakmış ama giderek modernleşen şehir
yapılanmaları içinde ana unsur çağdaş kafeler uygulaması olmuştur . Avrupa
kıtası Rönesans dönemi kafeleri ile ortaçağdan çıkarak çağdaşlaşma sürecine
girerken  , Türkiye’nin  Osmanlı dönemi özlemini yansıtan
kıraathaneler ile orta çağ dönemine yönelmesi düşünülmemesi gereken bir konudur
. Ne var ki siyaset alanının çelişkileri bu gibi konuları zamanla sorun haline
getirerek  çağdaş uygarlık  yoluna yönelen  yeniliklerin önünü kesebilmekte ve geride
kalması gereken bazı  demode olmuş  oluşumları yeniden gündeme getirerek emperyal
güçlerin yeni  hegemonya planları
doğrultusunda ortaya çıkarabilmektedir . Ulus devlet milli çıkarlar
doğrultusunda kurulduğuna göre  milletin
korunması ve yeni milliyetçilik atılımları ile gelişebilmesi için tıpkı
Halkevleri gibi Millet Evleri kurulabilir ama , bir kıraathane arayışı
çerçevesinde millet kıraathaneleri gibi bir uygulamaya  gidilmemesi gerekir . Yeni kafeler çağdaş
uygarlığın simgesi olarak kent merkezlerinde yerlerini alırken  kıraathane arayışı fazlasıyla bir geriye
dönüş olarak tartışma alanına getirilmektedir .


Kentsel dönüşüm programları ile Türk şehirleri
modernleşirken , Millet Kıraathaneleri girişimi Türk kamuoyundan yeterince
destek alamayınca ,bu kez  Millet
Bahçeleri gibi yeni bir  yeşil alan
projesi öne çıkarılmıştır .  Gelişmiş
batı ülkelerinde milli park olarak uygulanmakta olan kent merkezi yeşil alan
projesi  ,bu kez Türkiye’de Millet
Bahçesi olarak adlandırılarak uygulama alanına getirilmek istenmiştir . Son
yıllarda küreselleşme eğilimleri kentlerin ortasına büyük çarşılar ve alış
veriş merkezleri  ile girerek var olan
yapıları alt üst ederken , yerel yönetimler bunları dengelemek üzere merkezi
alanlarda yeşil alan uygulamalarını öne çıkarmaktadırlar . Batı dünyasının önde
gelen büyük kentlerinde , büyük kent ormanları ya da  milli parkların daha geniş ve büyük projeler
olarak  devreye sokulmaya çalışıldığı
görülmektedir . Büyük devletler giderek artan nüfusun gereksinmelerini
karşılayabilmek  için büyük yeşil alanlar
yaratırken , Türkiye’nin bu konuda geride kalması ve adam başına düşen yeşil
alan araştırmalarında  sürekli  olarak geride kalması  üzerinde düşünülmesi gereken milli parklar
konusunu gündeme getirmektedir . Türkiye’nin bu sorunu Millet Bahçeleri adıyla
geliştirilmekte olan yeni proje doğrultusunda çözebilmesi için ,bütün
Türkiye’yi kapsayacak düzeyde geniş plan ve projeler ile hareket edilmesi
gerekmektedir . Ülkenin su kaynakları , doğal yapısı ,fiziki coğrafyanın konumu
gibi öncelikli konular incelenmeden böylesine bir proje gerçekleştirilemez . Su
kaynaklarını emperyalizmin kendi çıkarları için oluşturduğu bölgesel
projelerden  kurtaramayan  Türk devletinin  yurt düzeyinde Millet Bahçelerini hizmete
sokması  hayal gibi görünmektedir .
Ayrıca ,Millet Bahçesi yapılacağı gerekçesi ile bir çok tarihi eserin de
ortadan kaldırılması ya da yeni alış veriş merkezleri kurulması gibi olumsuz
adımlar , Millet bahçelerinin faydalarını azaltmaktadır .Bu tür yeşil alanların
bütün halk kesimlerinin özgürce gelerek yaşayacağı ve diğer insanlarla
kaynaşarak  millet olmanın heyecanı ve
gururunu hissedeceği  kamusal alanlar
olması  gerekmektedir .


İkinci uluslaşma projesi doğrultusunda öncelikli
olarak ele alınarak yeniden yapılanması sağlanacak alan eğitim sektörüdür . Her
devletin kendi vatandaşını ulusunun bir parçası olarak yetiştireceği  ve dünyadaki gelişmeler doğrultusunda
yenilenmiş bir ulusal yapının oluşturulması için ele alınarak düzeltilmesi
gerekli olan alan eğitim sektörüdür . Devletin 
kurucu önderi Atatürk ile birlikte 
milli kültürü ve yönetimi temsil eden bütün büyük adamların , Türk
ulusunun gelecekteki yöneticileri olarak yetiştirilmeleri gereken genç
kuşaklara tanıtılması ve öğretilmesine öncelik verilmelidir . İlk öğretim de
Türk tarihinin büyük  temsilcileri  ve olaylarının yeterince çocuklara anlatılacağı
bir müfredat programına gereksinme vardır . Orta öğretim de geleceğin
yurttaşları olarak Türklüğü temsil edecek yeni kuşaklara  geniş bir bakış açısıyla yurttaşlık bilgileri
dersi tam olarak okutulmalıdır . Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti devletinin dayandığı
temel ilkeleri öğreten  bir Atatürk
İlkeleri dersinin  hem orta hem de yüksek
öğretimde anlatılması  gerekmektedir .
Özellikle  uluslaşma sürecinin
tamamlanabilmesi için tarihten gelen bilgiler ile, var olan dünyanın
gerçeklikleri bir araya getirilerek orta ve yüksek öğretim derslerinde  geleceğin vatandaşlarına anlatılmalıdır .
Böylece genel kültürü yüksek düzeyde yetiştirilecek Türk gençlerinden  geleceğin yöneticileri ve önderlerinin
çıkması mümkün olacaktır . Milli devletin devamını sağlayacak ve uluslaşma
sürecini tamamlayacak  her türlü eğitimin
sistemli bir biçimde  Türk gençlerine
anlatılabilmesi için,  Milli Eğitim
Bakanlığının yenilenen eğitim programlarını hazırlayarak bir an önce uygulamaya
başlaması gerekmektedir . Türk milletinin geleceği  ikinci uluslaşma programı ile
tamamlanacak  yeni bir eğitim reformundan
geçmektedir .


Ulus devletlerde bir devlet merkezi olarak
başkent konumunda  şehir bulunur .O
kentteki devlet yapılanmasının da  gene
başkentte yer alacak bir biçimde milli merkezi bulunur . Milli merkezi
bulunmayan ülkelerde her kamu kurumundan farklı seslerin çıkması ile birlikte
tam bir kafa karışıklığı ortamı ortaya çıkmaktadır .Demokrasi adına her
düşüncenin özgürce örgütlendiği ülkelerde , farklı yöndeki  partiler halk çoğunluğunun oy desteği ile
iktidara gelebilir .Milliyetçiliğe karşı çıkan liberal , demokrat ,şeriatçı ya
da komünist  gibi ideolojik partiler
iktidara gelebilirler ya da koalisyonlara katılarak devlet yönetiminde söz
sahibi olabilirler . Bu gibi partilerin ya da iktidarların kendi çizgilerinde
geliştirdikleri politikalar, zaman içerisinde devletin milli kimliğini olduğu
kadar  toplumların ulusal yapılarını da
bozabilir . Ulus devletlerin böylesine karşıt ideolojik partilerin yönetimi
altına girdiği aşamalarda büyük siyasal bunalım dönemleri ile
karşılaşılmaktadır . İdeolojik partiler devleti kendi çizgilerini çekmeye
çalışırken , devletin ulusal yapıdaki kurumlarının kendi alanları  ile ilgili olarak devreye girdikleri
aşamalarda ,gene siyasal sürtüşme dönemlerine düşülmekte ve bu gibi durumlarda
ulusal yapılar sarsıntı geçirdiği gibi, devletler de ya yönetilemez durumlara
düşmekte ya da çökme aşamasına gelerek gelecekte yok olma gibi  olumsuz bir gelişme ile karşı karşıya gelinmektedir
. Her milli  devleti  bu gibi durumlardan kurtaracak bir
doğrultuda   yeni  uluslaşma programlarına  yeniden kaçınılmaz bir biçimde ileri
ülkelerde gereksinme duyulmaktadır .


Milli devletlerin  milliyetçilik karşıtı siyasal iktidarların iş
başına gelmeleri ya da emperyalist güçlerin baskıları altına sürüklenmeleri
gibi  kendilerini yok edebilecek  tahditlere karşı devleti ve toplumu ulusal
çizgide ayakta tutacak  milli durum
merkezlerine son yıllarda gerek duyulmaktadır . Önceleri her devletin kendi
istihbarat örgütleri aracılığı ile tehditlere karşı  mücadele ettiği  dönem artık geride kalmıştır . İstihbarat
örgütlerinin getirdiği bilgilerin ele alınarak değerlendirildiği  ve bu gibi durumlarda aciliyet sıralarının
belirlendiği , düşünce kuruluşları ya da batılı dillerdeki adıyla” think
tank”ların devlet güvencesi  altında
kurularak etkin bir biçimde çalıştırılmaları gerekmektedir . Ulus devletlerin
ve ulusal toplumların ayakta kalabilmeleri ve yollarına devam edebilmeleri
açısından , ülkeyi yükseltecek bir çizgide milli durum merkezi oluşumunun etkin
bir biçimde kurulması gereklidir . Her kafadan çıkacak sese yanıt verecek ,her
türlü ideoloji ya da emperyal saldırıya karşı 
milli duruşu güvence altına alacak ,siyasal gelişmeleri  milliyetçilik açısından değerlendirecek  bir milli durum merkezinin fazla gecikmeden
kurulmasıyla, devletlerin küresel şirketlerin saldırılarına karşı kendilerini
korumalarını sağlayacak bir siyasal denge düzeni  merkezde oluşturulabilecektir.  Devletlerin başkentlerdeki  örgütsel varlığının sistemli bir biçimde korunabilmesi
için ülkede var olan ulusal insiyatifi ve refleksi temsil ederek , gerektiğinde
devreye girebilecek biçimde bir milli durum merkezinin kurulması zorunlu
görülmektedir . Ulusal yapıyı  ancak
milli durum merkezi koruyacaktır .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış