Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : YENİ BİR CENTO




(2023 Dergisi, eylül 2006,
Sayı:65.)




Dünyanın süper gücü olduğunu iddia eden Amerika
Birleşik Devletleri’nin bütün orta Doğu’nun düzenini bozmasından sonra, giderek
yükselen bir kaos ortamı, dünyanın merkezi coğrafyasını tehdit etmekte ve bu
doğrultuda bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi her geçen gün artmaktadır. İki bin
yıllık bir sonunu üç yüz yıllık Siyonist örgütlenme ile çözmek isteyen İsrail,
bölgede bir yabancı unsur olarak kaldığı sürece, küresel emperyalizmi kontrol
eden İsrail ve Yahudi lobileri aracılığı ile dünyanın en büyük ülkesi ve ordusuna
sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin süper gücünün, bölgenin en küçük
ülkesi olan İsrail’in çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kullanacağı
anlaşılmaktadır. Özellikle, amerikan yönetiminin Siyonist emellere kilitlenmiş
olan Evanjelik tarikatının mensupları tarafından işgal edilmiş olması,
ABD-İsrail işbirliği ile tırmanma sürecine giren Orta Doğu olaylarının geleceği
konusunda büyük bir karamsarlık yaratmaktadır. Artık bütün dünya kapitalist
emperyalist düzenin İsrail-Yahudi lobilerinin kontrolü altına girdiği ve bu
lobilerin de dünyanın süper gücü olan ABD’nin üst yönetimini işgal ettiği
konusundaki bu fikir birliğine sahip olmuştur. Yıllarca, antisemitizm
suçlamaları ve sermaye kontrolündeki medya yönlendirmeleri ile dünya kamuoyunun
gözünden kaçırılmaya çalışılan bu gerçek durumu, artık bütün dünya devletleri
ve hükümetleri görebilmektedir. Hiçbir biçimde bu durum eskisi gibi
tartışılmamakta, aksine kesinleşen bu durum nedeniyle yeni bir süreç başlatma
eğilimleri giderek artmaktadır.




Atlantik emperyalizminin dünyanın merkezi Atlantik
bölgesini alarak “Orta Doğu” adını vermiş olduğu bu bölge aslında dünya karalar
coğrafyasının merkez alanıdır. Bu bölgenin tarih boyunca aldığı biçim daha çok
dünya konjektürüne bağlı olmuş, Avrupa ve Asya’daki gelişmelere göre merkez
alanda bunlara paralel gelişmeler ortaya çıkmıştır. Büyük dinlerin ortaya
çıkmıştır. Büyük dinlerin ortaya çıkışı dünya konjektüründeki gelişmeleri
etkilemiş, Orta Doğu’da üç büyük din açısından kutsal olan topraklardaki yaşam
ve devlet düzenleri sürekli olarak uluslar arası gelişmelere paralel giden bir
yön göstermiştir.  Putperest Romalılar
Yahudileri yok ederken, Hıristiyanlık ortaya çıkmış, Hıristiyanlık bütün
Avrupa’yı baskı altına aldığı aşamada da Müslümanlık yedinci yüz yılda gündeme
gelmiştir. Diner açısından kutsal olan 
bu bölgenin tarihi sürekli olarak dinler arası çekişme ve dengelere
dayalı olarak gelişmeler göstermiştir. Dinlerin yanı sıra ırklar ve
uluslararası çekişmeler de orta Doğu tarihinin sayfalarını doldurmuş ve sürekli
bir çekişme ile çatışma bu bölgenin ana karakterini oluşturmuştur.




Üç kıtanın merkezinde yer alan bu bölgede ya sürekli
olarak çekşme-çatışma dönemleri birbirini izlemiş, ya da bölgeye egemen olan
bir büyük siyasal gücün otoritesi altında barış, düzen ve güvenlik  sağlanabilmiştir. Bu duruma en açık örnek beş
yüz yıllık Roma, bin yıllık Bizans, iki yüz yıllık Selçuklu ve son olarak da
beş yüz yıllık Osmanlı imparatorluğumun egemenlik dönemleridir. Doğu’dan ya da
batıdan gelen büyük güçler, bu bölgede imparatorluk kurma şansı elde
ettiklerinde ya da bölgenin tamamını imparatorluk sınırları içine aldıklarında,
çekişme ve çatışmaların sona erdiği, büyük gücün otoritesine dayalı olarak
dünyanın merkezî coğrafyasında düzen ve barış sağlandığı görülmektedir. Büyük
güç, bölgeye egemen olduktan sonra merkezî gücünü devam ettirdiği sürece barışı
sağlayabilmekte, gücünü yitirdi aşamada ise gene istikrarsızlık ve sorunlar
birbirini izlemektedir. Eski düzenin gevşemesiyle içine girilen çekişme
dönemlerini yeni bir düzenin kurulması izlemiş ve böylece Orta Doğu tarihi
belirli bir çizgi izlemiştir.




Bölgenin son egemen gücü olan Osmanlı
İmparatorluğu’nun zayıflaması ile beraber otorite boşluğu doğması, emperyalist
güçlerin Ortadoğu’ya göz dikmesine neden olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın ikinci
yarasından itibaren Rus Çarlığı, Kafkasya üzerinden bölgeye girmeye çalışmış ve
Doğu Anadolu’nun üç vilayetini işgal ederek, yarım yüzyıl boyunca kendi askeri
yönetimi altında tutmuştur. Rusların kuzeyden güneye doğru indiğini gören
İngilizler, hemen Kıbrıs’ı işgal etmişler ve böylece Akdeniz üzerinden
Ortadoğu’ya Kıbrıs adasını köprü biçiminde kullanarak girmişlerdir. İngilizler
bölgeye girince dünya imparatorluğunda başlıca rakibi olan Fransızlar da
Lübnan’a asker çıkarmışlar ve bu küçük ülke üzerinden tüm Suriye’yi ve civar
topraklarını egemenlikleri altına almışlardır. Birinci Dünya Savaşı başlarında
hem İngilizler hem de Fransızlar Ortadoğu’da bulundurdukları askeri güçlerini
güneyden Anadolu’ya sokarak Mi-sak-ı Millî sınırları içerisinde yer alan Türk
topraklarını da ele geçirmek istemişlerdir. Osmanlı İmparatorluğumun bittiği
aşamada İngilizler ve Fransızlar Ortadoğu’ya gelerek kendi egemenliklerini ilân
etmişler ve merkezî coğrafyadaki otorite boşluğunu kendi sömürge
imparatorluklarını güçlendirme doğrultusunda geliştirebilmenin yollarını
aramışlardır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu haritasını İngiltere ve
Fransa beraberce çizmiş ve Osmanlı İmparatorluğu sonrasında Ortadoğu’nun
bugünkü haritasını ortaya çıkarmışlardır. İngiliz-Fransız ortaklığı bölgede
İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiş ve savaş sonrasında ortaya çıkan yeni
durumda bölgeye Amerika Birleşik Devletleri gelmiştir. İngiltere ve Fransa’nın
kendi çıkarlarına göre çizmiş olduğu haritayı ABD beğenmemiş ve Amerikan
hegemonyası doğrultusunda bölgeye yeni bir düzen getirilmesi için çaba
göstermiştir. Bu doğrultuda Amerika’nın sürekli olarak Türkiye’yi kullandığı,
Siyonizm’in ana hedefi olan İsrail kurulurken, Türkiye’nin bir köprü ve şemsiye
konumuna sürüklendiği görülmektedir. Amerikan emperyalizmi bölgeye Türkiye
üzerinden girmiş, İsrail Türkiye’nin şemsiye olarak gölgelendiği alanda
kurulmuştur. Atlantik emperyalizmi Siyonizm’e alet olurken, Türklerin ülkesini
ana üs hâline getirmiştir.
 

Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal tarihi iyi bilen
bir devlet adamı olarak, Osmanlı İmparatorluğu sonrasında bölgede otorite
boşluğunu doldurmak gerektiğini görüyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında,
dünyanın ikinci bir büyük savaşa gittiğini görünce bölgedeki ikinci büyük ülke
olan İran ile bir araya gelerek Sadabat Paktını kurmuş, Irak ve Afganistan gibi
ülkeleri de bu paktın içine alarak bölgede güvenliğin tesisi için çaba
göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Atatürk olmadığı için bu pakt
yürümemiş, ABD bölgeye gelerek Sovyetler Birliği’ne karşı bölgede bir dayanışma
paktını Bağdat Paktı adı ile gündeme getirmiştir.
 

İsrail’in kurulması üzerine, Arap ve İslâm dünyasının
İsrail’e karşı tepkisini önleyebilmek, Rusya’nın Sovyet gücünü güneye
kaydırmasına izin vermemek üzere, Atlantik emperyalistleri olan ABD ve
İngiltere’nin Bağdat Paktı’na öncülük yaptıkları görülmektedir. Soğuk Savaş
döneminin gergin ortamında olaylar tırmanırken, Sovyet Rusya 1958 yılında
Bağdat’ta bir askerî darbe gerçekleştirince Irak Bağdat Paktı’ndan ayrılmış ve
bunun üzerine bu bölgesel dayanışma ittifakının adı Merkezî Antlaşma Teşkilatı
anlamında CENTO kurulmuştur. Dünyanın merkezî coğrafyasında Sovyetler
Birliği’ne karşı batı ittifakı aracılığı ile kurulan bu güvenlik örgütü, Irak’ın
ayrılması üzerine Türkiye, İran ve Pakistan’ı bir araya getirmiş, Amerika ve
İngiltere’nin katılımıyla beraber Batı ittifakının dünyanın merkezî alanına
uzanması sağlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sadabat Paktı’nın boşluğu
önce Bağdat Paktı ile doldurulmuş ve Sovyet darbesi ile Irak krallığı
yıkılınca, bölgedeki diğer devletlerin Batı kampı içinde kalabilmesi için CENTO
bir bölgesel dayanışma ve güvenlik örgütü olarak gündeme gelmiştir.
 

CENTO, bir anlamda Batı Bloku’nun güvenlik örgütü olan
NATO’nun uzantısı olarak örgütlenmiştir. Asya’nın ortalarında yer alan
Sosyalist Blok’a karşı Batı Bloku NATO ile kendini korumaya öncelik vermiş,
merkezde CENTO ile, Pasifik bölgesi olan dünyanın   doğu  
kesiminde de SEATO ile güvenlik dengeleri Batı ittifakının çıkarları
doğrultusunda örgütlenmeye çalışılmıştır. CENTO ve SEATO bir başka anlamda NATO
merkezli güvenlik yapılanmasının doğuya uzanan kolları olmuştur. NATO üye
ülkelerinin savunma örgütü olduğu için, üyelerin sınırlarının korunmasını hedefliyor
ve sınır dışı alanlara müdâhale edemiyordu. Merkezinde NATO olan batı güvenlik
örgütlenmesi, CENTO ve SEATO ile dünyanın merkezine ve doğusuna yayılmış,
Sovyet tehdidi kullanılarak batı güvenlik örgütlenmesi için alınan Türkiye
CENTO’ya da üye yapılarak NATO-CENTO bağlantısında köprü ülke olarak
kullanılmıştır.




27 Mayıs askerî hareketini yapan ordunun ilk
dakikalardan sonra hem NA-TO’ya hem de CENTO’ya bağlı olduğunu ilân etmesi de
bu durumu açıkça göstermektedir. NATO aracılığı ile Türkiye’ye yerleşen ABD,
CENTO üzerinden de Ortadoğu’ya yöneliyor hem kendisinin hem de İsrail’in
çıkarları doğrultusunda merkezî coğrafyada etkinliğini sürdürüyordu. CENTO’nun
1958’de kurulmasından sonra Amerika Birleşik Devletleri pakt üyesi ülkelerle
ayrı ayrı askerî antlaşmalar imzalayarak askerî güvenlik sorunlarının yanısıra
teknik işbirliği ve ekonomik gelişme konularını da gündeme getirdi. Böylece,
CENTO askerî güvenlik örgütü olmanın yanısıra, ekonomik ve teknik işbirliği ve
dayanışma kuruluşu olarak da görev yapmaya başladı. Bölgenin gelişmesi ve Batı
dünyasına açılmasıyla ilgili olarak, birçok proje CENTO aracılığı ile örgüte
üye olan Türkiye, İran ve Pakistan’ın İstifadesine sunuluyordu.
 

Türkiye-İran-Pakistanhattı, CENTO Örgütlenmesiyle, bir
anlamda Güney Avrasya hattı olarak gündeme geliyordu. Atatürk zamanında
Türkiye, İran, Irak ve Afganistan olarak çizilmiş olan bu hat, CENTO ile
beraber yapı değiştiriyor, Sovyetlerin kontrolüne Irak ve Suriye’nin dışında
kaldığı bir hat NATO-CENTO dayanışması çerçevesinde, Batı ittifakının denetimi
altına giriyordu. İran-Pakistan hattı, Güney Avrasya’nın Türk ve Müslüman
nüfusunu Anadolu Türk devletine bağlıyor ve bu yoldan geleceğe dönük bir
işbirliği Batı destekli bir yoldan gerçekleşiyordu. Sadabat ve Bağdat Paktları
sırasında gerçekleşemeyen dayanışma ve işbirliği somut projeler temelinde
ilerliyor ve böyle bölge ülkeleri bir araya gelerek Sovyetler Birliği’ne bağlı
olarak komünist rejimin bölgede yayılmasına karşı bir set çekiliyordu.

CENTO örgütlenmesinin iç yapısı incelenirse askerî
dayanışma ve işbirliğinin yamsıra telekomünikasyon, iletişim, ulaşım, tarım,
eğitim, aile plânlaması, sağlık, hidroloji, narkotik, istatistik, fen
bilimleri, jeoloji ve madencilik gibi bir çok alanda alt yapı oluşturulmasına
yönelen önemli projelerin gündeme getirildiği görülmektedir. Ortadoğu
ülkelerinin dışa açılması ve Batı merkezli dış dünya ile bütünleşmeleri
açısından gerekli altyapı değişimi sağlayacak çeşitli projeler, CENTO çatısı
altında gündeme getirilerek uygulama aşamasına 
gelinmiştir. Bölgenin Ortaçağ yapısından çağdaş dünyaya açık bir yapısal
dönüşüm geçirmesi CENTO aracılığı ile gerçekleştirilmek istenmiştir. Batı
destekli projeler ABD’nin finansal katkısı hızla devreye girmiş ve önemli
gelişmeler sağlanmıştır. Türkiye-İran-Pakistan hattı Batı destekli projelerin
katkıları ile Sovyet yayılmacılığına karşı korunmuştur. CENTO bir anlamda
uygarlığın bölgeye gelişini hızlandırmıştır.




CENTO, 1979 yılında Humeyni’nin İran’a gelişine kadar
devam etmiştir. Rusya’nın Bağdat’a girişi nasıl Bağdat Paktı’nın yıkılmasına
neden olduysa Humeyni’nin İran’a gelişi de CENTO’nun sona ermesine neden
olmuştur. Şahlık rejimi sırasında Batı’ya çok bir ülke olan İran, Humeyni’nin
“İslâm Devrimi” İle beraber Batı İttifaklarından kopmak durumunda
kalmış ve böylece CENTO ittifakı da sonar ermiştir. NATO destekli güvenlik ve
askerî dayanışma fonksiyonlarını da yerine getiren CENTO, daha çok bölgenin
kalkınmasına ve dışa açılmasına öncelik vermiştir. Humeyni rejimi, Batı
emperyalizmine karşı İran’ı dış dünyaya kapamak üzere işbaşına gelince CENTO
kendiliğinden sona ermiş ve daha sonraki süreçte Türkiye NATO üzerinden batı
ittifakına mensup konumunu sürdürürken, İran İslâmî kimliğini öne çıkararak
Hıristiyan Batı’ya ve bölgedeki Yahudi devleti olan İsrail’e karşı bir konuma
doğru sürüklenmiştir. İran’ın Batı dünyası ile arasındaki köprü görevi gören
CENTO’nun son bulması, sonraki dönemde İran ile tüm Batı dünyasını karşı
karşıya getirmiştir.
 

Bir büyük devletin ya da imparatorluğun yönetimi
altına girmeden Ortadoğu’nun istikrarlı yaşayabilmesi, Sadabat ve ya Bağdat
Paktları ile beraber CENTO antlaşması çerçevesinde gerçekleşebilmiştir. CENTO
düzeni ile belgeye gelen barış ve işbirliği yakınlaşması aynı zamanda
güvenliğin tesisinde de önemli rol oynamıştır. Ekonomik kalkınma, teknik
alanlarda işbirliği siyasal sorunları arka plânda itmiş, bölgenin iki büyük
ülkesi olan Türkiye ve İran’ı birbirine yakınlaştırmıştır. Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’ndan kalma Türk nüfusu ile iki büyük Türk ülkesi olan İran ve
Türkiye, her alanda işbirliğine yönelmişler ve uzun süredir kapalı olan sınır
kapılan açılarak iki ülke araksında hem ticaret hem de ulaşım hızla gelişme
aşamasına gelmiştir. Şahlık döneminde rejim farklarına rağmen geliştirilen
ikili ilişkilerin ve işbirliğinin her zaman için yürütülebileceği anlaşılmış,
ülkeler arasındaki siyasal farklılıkların işbirliği ve dayanışma İçin engel
olamayacağı kesinlik kazanmıştır. Bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye ile bir
şahlık rejimi olarak İran ortak çıkarları doğrultusunda bir araya gelebilmişler
ve CENTO çatısı altında birbirlerinin gelişebilmesi için yeni projelerde
beraberce rol alabilmişlerdir. O dönemde yoğun bir işbirliği sürdürülürken iki
ülkenin insanları arasında varolan Şîi-Sünnî ayrımı hiçbir zaman problem olmamıştır.
İslâm’ın bütünlüğünde birleşen İran ve Türkiye toplumları arasında Şîi-Sünnî
mezhep ayırımının ne derece önemsiz ve ikinci derecede bir sorun olduğunu
görmüşlerdir. Şimdilerde emperyalist amaçlı kışkırtılan bu ayırımın iki ülkeyi
ayıramayacağını CENTO antlaşması çerçevesinde geliştirilen işbirliği açıkça
göstermiştir.




İsrail güvenliğini Siyonizm’in çıkarları doğrultusunda
sağlamak, Amerikan petrol şirketlerinin çıkarları doğrultusunda Hazar havzasını
tümüyle kontrolü altına almak üzere, dünyanın merkezî coğrafyasına bir askerî
harekât ile gelen ABD emperyalizmi, küreselleşme dönemiyle beraber bölgeye
girmiştir. Irak’ta iki dönem savaşan ve henüz barış sağlayamayan ABD ordusu
şimdilerde  gene İsrail’in güvenliği için
yeni bir Lübnan harekâtına yönelmektedir. Ayrıca, Hazar havzasına el koyabilmek
için yol üzerinde bulunan Suriye ve İran’ın da askerî olarak ele geçirilmesi
plânları yapılmaktadır. On yılı aşkın bir süredir Irak ve Ortadoğu’da askeri
varlık bulunduran Amerikan emperyalizmi, daha Irak’ta kesin bir düzen ve
güvenlik sağlayamadan, İsrail Siyonistleri ile petrol emperyalistlerinin
zorlamalarıyla bölgenin tamamına yönelen askerî harekâtlara doğru
sürüklenmektedir. Dünyanın süper gücü olarak kabul edilen ABD’nin daha Irak’ta
kendi denetiminde bir düzen kuramadan bölgenin diğer yönlerine doğru çekilmek
istenmesi tam anlamıyla bir maceradır. Bu ancak Evanjelik düşüncenin uçuk
değerlendirmeleriyle açıklanabilecek bir durumdur. Böylesine yorumların sonucu
da kıyamet senaryolarıdır. Aklı başında bütün devlet yönetimleri, uçuk ve kaçık
Evanjelik inançlarla dünyanın yönetilemeyeceğini iyi bilmektedirler.


İkinci Irak Harekâtı sonrasında Amerika’da yeni bir
Vietnam sendromu başlamıştır. Haksız bir savaş yüzünden evlatlarını yitiren
analar Beyaz Saray’ın önüne çadırlarını kurmuşlardır. Her geçen gün Amerikan
toplumunda savaş karşıtlığı tırmanmaktadır. Aklı başındaki Amerikalılar küçük
İsrail yüzünden dünya devi ABD’nin çıkmaza ve çöküşe doğru sürüklendiğini
görmektedirler. Neo-konservatİfler adı altında ABD yönetimini İşgal eden
Siyonist ittifakın dünyayı bir üçüncü dünya savaşına ya da Evanjeliklerin
kıyamet senaryosuna götürdüğü açıkça belli olmuştur. Bu nedenle WASP adı
verilen Amerikan Protestanlan Siyonist ittifaka karşı çıkmakta ve önümüzdeki
seçimlerde Demokratların işbaşına gelmesiyle beraber Neokonser-vatiflere teslim
olmuş Cumhuriyetçi iktidardan kurtulmak için çaba göstermektedirler. Bu
doğrultuda, ABD Ortadoğu savaşı yüzünden bir iç çekişmeye ve tartışma ortamına
sürüklenmiştir. Artık Hıristiyan Amerikalılar İsrail’e alet olan bir ABD’ye
karşı çıkmaktadırlar. Artık normal Amerikan vatandaşları petrol şirketlerinin
güdümüne giren bir Amerikan yönetiminin dünyayı savaşa sürüklemesine isyan
etmektedirler. Amerika’da genel seçimler yaklaştıkça, ABD ordusunun geri
çekilmesi ve Ortadoğu savaşına son verilmesi doğrultusundaki istek ve baskılar
giderek artmaktadır. İki yıl içinde ABD’nin Ortadoğu’dan geri çekilmesi giderek
kaçınılmaz bîr noktaya gelmektedir. Siyonistlerle emperyalistlerin çıkarları
artık Amerikan halkı ve devletinin çıkarları ile çatışmaktadır. Bunu gören,
Siyonist ve emperyalist ittifakı üçüncü dünya savaşını bir an Önce
çıkartabilmenin provokasyonu içindedir.




Eğer Siyonistlerin üçüncü dünya savaşı ya da
Evanjeliklerin kıyamet senaryoları gerçekleşmeyecekse, Amerikan ordusu bir gün
dünyanın merkezî coğrafyasından geri çekilmek zorunda kalacaktır. Amerika’nın
geri çekilmesini önlemek için bugünlerde Irak’ta bazı kalıcı askerî üsler
yapıldığına dair haberler medyaya yansımaktadır. Amerika’yı bu topraklara
getirenlerin sonuna kadar bu topraklardaki zenginliklere el koyabilmek üzere
ABD askeri gücünden yararlanabilmenin yollarını aradığı görülmektedir.
Böylesine bir çılgınlığa yavaş yavaş dünya kamuoyu ve diğer büyük devletler
karşı çıkmaktadırlar. Dünya barışı ve insanlığın geleceği bu ortamda ABD’nin
Ortadoğu’daki savaş macerasına kilitlenmiştir. Bu saçma konumun bir an önce
sona ermesi için, bütün dünyanın barıştan yana güçleri artık seslerini daha
fazla yükseltmekteler ve daha ileri gidebilecek bir çılgınlığa karşı önlem
alabilmenin girişimlerini hızlandırmaktadırlar. Şimdiye kadar ABD ve İsrail
tarafından ciddîye alınmayan Birleşmiş Milletlerin eskisinden daha güçlü bir
biçimde devreye girme girişimleri başlamıştır. Diğer uluslararası kuruluşlarında
devreye girmesiyle beraber, Amerikan askerî gücünü çılgınlığa yönelten bu
sürecin sona ermesi akla ve mantığa uygun olan sonuçtur.




Amerika’nın Ortadoğu’dan geri çekilmesinden sonra
ortaya çıkacak durum son derece problemli olacak gibi görünmektedir. Meydan
gelecek otorite boşluğunda, bir Arap Birliği Mısır’ın önderliğinde, Suudilerin
öncülüğünde bir İslâm Birliği ya da İran’ın Öncülüğünde bir Şîi yapılanması
gündeme gelebilir ki, bu durum da hem İsrail’i hem de dünya barışını tehdit
edebilir. Bölgede ortaya çıkabilecek bir Arap Birliği, bir İslâm Birliği ya da
bir Şii Birliği tüm Ortadoğu’ya egemen olabileceği için, böylesine özel
kimlikli bir yapılanma bölgedeki diğer devletleri hem dışlayacak hem de
karşısına alabilecektir. İsrail ile beraber Türkiye de bu tür bölgesel
oluşumların dışında kalabilecek ve hatta karısına itilebilecektir. Bölgeye
önceden imparatorlukların egemen olduğu dikkate alınırsa, imparatorlukların
geride kaldığı bir dönemde, bölgedeki devletlerin bir araya gelmesinden
oluşacak bir devletler birliği gibi yapılanma barışı sağlayabilir. Arap, İslâm
ya da Şîi kimlikli bölgeselleşme Ortadoğu’yu bölge dışı güçlere karşı hedef
yapabilecektir. Bu nedenle, böylesine girişimlerin ABD sonrası dönemde gündeme
gelmesinin barışı sağlayamayacağı söylenebilir. Bölge devletlerinin bu nedenle
daha dikkatli davranarak hareket etmelerinde güvenlik açısından yarar vardır.
Saflaşmaya dayanan bölgeselleşmenin Ortadoğu’daki çekişmeleri gelecekte de
sürdüreceği açıktır. Saflaşmanın dışında meydana gelebilecek bölgesel dayanışma
ve birlik arayışlarını güvenlik ve barışın tesisi açısından çok daha fazla
yararlı olacağı söylenebilir. Birleşik Arap Cumhuriyeti macerasının yarattığı
tepkilerin dikkate alınmasında yarar bulunmaktadır.




Amerika’nın geri çekilmesinden sonra, Ortadoğu’daki
otorite boşluğunu dolduracak ve sürekli barışı sağlayacak siyasal çözüm olarak
yeni bir CENTO’nun kurulması görünmektedir. CENTO’nun millî, dinî ya da
cemaatlere dayalı bir alt kimliğe dayanmayan, birbirinden farklı yapıdaki bölge
ülkelerinin hepsini hiçbir fark ya da ayırım gözetmeden kucaklayan yapısı
dikkate alınırsa, dünyanın merkezî coğrafyasının geleceği için böylesine bir
yapılanmaya gidilmesinde yarar bulunmaktadır. Yeni CENTO hem bir askeri güvenlik
antlaşması olacak hem de bölge ülkeleri arasında yardımlaşma ve dayanışmayı
artırmayı hedefleyen bir işbirliği örgütü olacaktır. CENTO, eskisi gibi gene
bir merkezî bölge devletleri antlaşması olacak ve zaman içerisinde merkezî
bölgenin devletleri arasında yakınlaşmanın sağlanmasıyla, bölgesel ittifaka
giden yolu açacaktır. Merkezdeki devletler arasında sağlanacak yakınlaşma,
işbirliği ve güvenlik paylaşımı bir süre sonra tıpkı Avrupa devletlerini bir
araya getiren Avrupa Birliği gibi, bir “Merkez Birliği-“ni dünyanın
siyasal gündemine getirecektir. CENTO, Merkezî Birlik anlamında bir CENTRAL
UNİON’a giden ilk adım olacak, böylesine bir antlaşma içinde yer alacak
devletler zaman içerisinde bölge güvenliğinin sorumluluğunu beraberce
üstlenecekler ve bunu paylaşarak yerine getireceklerdir.
 

Dünyanın merkezî coğrafyası olan Ortadoğu’nun
geleceğinde barış ve güvenlik ABD sonrası dönemde, yeni bir CENTO ile
başlayacak Merkezî Devletler Birliği’nin kurulabilmesine bağlı görünmektedir.
Türkiye ile İran arasında bir barış köprüsü konumuna gelecek Azerbaycan’ın
başkenti Bakü’de toplanacak bir bölgesel konferans İle beraber, Türkiye, İran,
Azerbaycan, Gürcistan, Irak ve Suriye devletlerinin katılımı ile yeni CENTO’nun
kurulduğu ilân edilmelidir. ABD’nin geri çekildiği bir aşamada NATO aracılığı
ile bu bölge için güvenlik üretilemez. Bölge ülkelerinin NATO’ya üye yapılarak
kontrol edilmesi de gerçekçi değildir. Bölgenin güvenliği bölge ülkelerinin
ortak katılımı oluşturulacak yeni bir CENTO yönetimine bırakılmalıdır. Yeni
CENTO, eşit ve ortak katılımın sağlayacağı bir yönetim ve askerî güç ile bölge
güvenliğinden sorumlu olacak, katılan devletlerin güvenliğini tehdit eden
güçlere ya da devletlere karşı ortak bir savunma güvenliği sağlayacaktır. Eski
CENTO nasıl bölgenin güvenliği ve işbirliğini sağladıysa, yeni CENTO’da bu
doğrultuda eskisinin devamı olarak benzeri bir bölgesel işlevi yerine
getirecektir. ABD’nin geri çekilmesinden sonra, toplumlar, cemaatler ya da
devletlerarası çekişme ve çatışmalara son verecek tek çözüm, bölge ülkelerinin
eşit katılımı ile kurulacak yeni CENTO örgütlenmesidir. İlk CENTO Atlantik
güçlerinin desteğiyle kurulmuştu, ikinci CENTO Atlantik emperyalizmine karşı
bölge güvenliği için kurulacaktır.