ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : RUSYA SICAK DENİZLERE İNİYOR


Dünya haritasına bakıldığı zaman  büyük bir çarpıklık olduğu göze çarpmaktadır.
Avrupa kıtasında küçük küçük devletçikler yer alırken, Avrupa’nın yanı başında
Avrasya bölgesinde dünya karalarının altıda biri oranında uçsuz bucaksız kara
parçalarının, tek bir devletin çatısı altında olduğu  anlaşılmaktadır. Sekiz milyarlık dünya nüfusu
belirli bölgelerde  küçük ülkelere
sıkışmak durumunda kalırken, yeryüzünün bütün kuzey toprakları boyunca uzanan
bir Rus devleti geleceğe dönük bir belirsizlik içerisinde varlığını sürdürmeye
çalışmaktadır. Tarihin her döneminde bir yaşam ve yerleşim alanı olarak
kullanılan Rusya topraklarının, yer kürenin kuzey bölümünün büyük çoğunluğunu
meydana getirdiği görülmektedir. Kuzey kutbu ve bu bölgeyi çevreleyen kuzey buz
denizi gibi alanlarda   sınırsız
hegemonyasını sürdüren Rusya Federasyonu, yeni bir dünya düzenine doğru gidilen
bir aşamada, kendisine  eskisine oranla
daha güçlü bir yer aramakta ve bu doğrultuda son derece aktif ve etkili bir dış
politika ile dünya kamuoyunun önüne çıkmaktadır. Böylesine bir dönüşümün
gündeme getirilmesinde Rus devletinin beş yüz yıllık birikimi olduğu kadar,
devletin geleceğe dönük bir veliaht olarak yetiştirmiş olduğu  yeni başkanının da istikrarlı ve güçlü
bir   yönetimi kararlı bir biçimde
sürdürmesinin rolü bulunmaktadır. Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında  geçmişten gelen hatalı tutum ve davranışların
sürdürülmesi   ile  batılı ülkelerin bir türlü emperyalizmden
vazgeçmemeleri nedeniyle, insanlık sonu karanlık bir kaos ortamına doğru
sürüklenirken, en kararlı ve etkili dış politikayı uygulayan bir büyük  devlet olarak 
Rusya Federasyonunun  uluslar
arası alanda eskisine oranla daha etkili bir güç merkezi olarak devreye girdiği
görülmektedir.




Jeopolitik kitapları Kırım ile Kıbrıs arasında
kalan orta alanı dünyanın merkezi coğrafyası olarak ilan ederken, Rusya’nın
konumu önem kazanmakta ve bu alanın bütün kuzeyini kapsayan  böylesine geniş bir devletin merkezi alana
girmesinin önlenmesi, dünya çapında bir batı hegemonyasının korunabilmesi
açısından  zorunlu olarak
gösterilmektedir. Orta çağ sonrasında Atlantik ülkeleri küresel doğrultuda
dünya imparatorluklarına yönelmişler, beş büyük kıtanın her yerine el
koymuşlar, beş yüzyıl boyunca  dünya
kıtalarını sömürgeleri üzerinden yönetmişler 
ama merkezi coğrafyaya bir türlü girememişlerdir. Böylesine bir durumun
ortaya çıkmasına merkezi alandaki Türk gücü olarak yedi asırlık Osmanlı
İmparatorluğunun direnişi yol açmıştır. Roma ve Bizans İmparatorlukları
sonrasında Selçuklu İmparatorluğu ile merkezi alana gelen Türkler, daha sonra
oluşturdukları Osmanlı İmparatorluğu ile merkezi alandaki boşluğu doldurmuşlar,
Devleti Aliye adı altında bir büyük devletin çatısı altında yedi asır orta
dünyaya egemen olarak, batılı emperyalistlerin 
ve haçlıların önünü  sürekli
olarak kapatmışlardır. İşte bu aşamada doğup büyüyüp gelişen Rus devleti,
Atlantik okyanusundan Büyük Okyanusa kadar uzanan kuzey bölgesi
topraklarında  yayılırken, kendisinde
önceki dönemlerde bu bölgelerde var olan bütün Türk imparatorluklarının yaşam
alanlarını eline geçirerek, tam anlamıyla 
bütün kuzey yarı kürenin egemen gücü konumuna gelmiştir. Dünyanın
kuzeyindeki bütün alanlara yayılarak 
doğal genişleme alanlarını ele geçiren Rus İmparatorluğu on dokuzuncu
yüzyıldan sonra  güneye doğru gözlerini
dikmiş ve Rusların kızıl elması olarak, Türkiye’nin Antalya kentini gözüne
kestirmiştir. Rusların dünya hegemonyası planlarına göre, Antalya Rusların
olduğu zaman, evrensel alanda mutlak bir Rus hegemonyası tesis edilebilecektir.


İşte Rusların bu jeopolitik bakış açıları
yüzünden batılı ülkelerde yazılmış olan bütün jeopolitik kitaplarında,
devleşen  Rus   ayısının kuzey bölgesine hapsedilmesi ve
kesinlikle güneye inmesine izin verilmemesi gibi doğal bir tepki ortaya
konulmuştur. On beşinci yüzyılın başlarında bugünkü Ukrayna’nın başkenti olan
Kiev kentinde ilk olarak kurulmuş olan küçük Rus prensliğinin, sonraki
yıllarda  genişleyerek bütün kuzey yarı
küresini işgal etmesi  batılı emperyal
ülkelerde, küresel  yayılma  ve hegemonyalarının devam ettirilebilmesi
açısından ciddi tehlikeler yarattığı için, Rusların güneye inmesinin önlenmesi
doğrultusunda büyük bir işbirliği yapılmıştır. Kiev prensliği batıya doğru
kaydırılırken, kuzey bölgesindeki yayılmasına ses çıkarılmamış ama, Kırım’ın
işgalinden sonra Rus Çarlığının Kafkasya ve Balkanlar üzerinden merkezi bölgeye
inme aşamasına gelindiği noktada, Osmanlı ordusu Rusların karşısına
çıkartılmıştır. Rusların önünün kesilebilmesi için, Kırım’da yeniden Osmanlı
yönetimi batıya bağlı olarak oluşturulmak istenmiş, İngiltere ve Fransa’nın
öncülüğünde batılı devletler Osmanlıları Ruslara karşı kışkırtarak  bir büyük Kırım savaşını gündeme
getirmişlerdir. Batılı ülkelerden borç alarak Kırım savaşına sürüklenen Osmanlı
İmparatorluğu, hem  hazırlıksız olarak
yakalandığı bu savaşı kaybetmiş, hem de altına girmiş olduğu borç yükünden
kurtulamayarak iflas  etme gibi bir bitiş
senaryosuna sürüklenmiştir. Bizans sonrasında merkezi alandaki boşluğu dolduran
Osmanlı devleti on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, Rus genişlemesinin
kuzeyde durdurulabilmesi açısından 
batılılar tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Kırım savaşını kazanarak
Karadeniz’in bu çok stratejik yarımadasını kendisine bağlayan Rus Çarlığı, daha
sonraki aşamalarda Kafkaslara ve Balkanlara girerek güney bölgesine doğru
açılım sürecini başlatmıştır.


Mutlak dünya egemenliği açısından Antalya
kentini kendi kızıl elması olarak ele geçirilmesi gereken bir hedef olarak
önüne koyan Rus yayılmacılığı, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Kafkasya ve
Balkanlar bölgelerinde ilerlemeye başlamış ve bu alanlar üzerinden Osmanlı
devletinin merkezi bölgesi olan Anadolu yarımadasını ele geçirme doğrultusunda
ilerleyerek, Osmanlıların  Kars, Ardahan
ve  Batum kentlerini ele geçirerek Van
gölü kıyılarına inmiştir.  Kırım
yarımadasını ele geçirdikten sonra doğuda Kafkasya’ya, batıda  Balkanlara doğru yürüyüşe geçen Rus orduları,
İstanbul kentinin yanı başındaki Yeşilköy’e kadar gelerek Osmanlının başkentini
ele geçirme aşamasına gelmişlerdir. Aynı dönemde Kafkaslar üzerinden Kars,
Ardahan ve Batum’u ele geçirerek Anadolu topraklarına ayak basan Rus orduları,
merkezi devlet olarak  Osmanlı
İmparatorluğunu tarih sahnesinden silmeye yönelmiştir. Kuzey bölgesine hapsedilmekten
bıkan Ruslar, Kırım savaşı sonrasında 
Balkanlar ve Kafkaslar’da özgürce yayılırken, İngiliz ve Fransızların
desteği ile toparlanmaya çalışan Osmanlılar, toparlanarak  bağımsız devlet olma statüsünü sürdürmek
istemişler ama bu konuda yeterince etkin bir sonuç elde edemeyince, kuzey
bölgesinin devi olan Rusya’nın  sıcak
denizlere doğru yürüyüşü devam etmiştir. Avrupa’nın ortasından Asya’nın
ortalarına kadar uzayıp giden bir 
merkezi coğrafya üzerinde ipek yolu ile dünya ticaret  yollarının güvenliğini sağlayamaya çalışan
Osmanlılar, Rusların büyük ilerlemesi karşısında  sürüklendikleri savaşları sürekli olarak
yitirerek, merkezi alanda yeniden bir siyasal boşluğun doğmasına meydan
vermişlerdir. Ruslar doğu Avrupa’dan Avrupa kıtasına inerek bu küçük kıtayı
kendilerine bağlayabilmenin yollarını aramışlar ama her defasında Avrupalılar
bir araya gelerek bu kuzey bölgesinin devini Asya kıtasının boşluklarına doğru
iteklemişlerdir. Avrupa açısından doğudan gelen iki tehdit olarak, Ruslar ve
Osmanlılar  birbirleriyle sürekli bir
savaş dönemine  batılıların kışkırtmaları
ile sürüklenmişler  ve böylece iki büyük
doğu devinin Avrupa kıtasından uzak kalmalarını sağlamışlardır. Ruslar ve
Osmanlıların üç yüz yıllık sürekli savaş dönemi sayesinde, Ruslar ve Osmanlılar
Avrupa kıtasını ele geçirememişlerdir. Avrupa ülkelerini bu iki doğulu deve
karşı birleştiren batı hegemonyası, Osmanlıların Viyana’yı ele geçirmesi ile,
Rusların Kuzey Avrupa bölgesini  işgal
etmelerine  izin vermemişdir. Bir anlamda
Avrupalılar kuzeyden ve doğudan gelen tehditleri karşı karşıya getirerek aradan
sıyrılmasını bilmişler, böylece Avrupa’yı Asyalıların yönetmesini
önlemişlerdir.




Rus ordularının Kafkas halklarını çiğneyerek
Kars’a girdiği  günün ertesinde   Büyük Britanya İmparatorluğu Kıbrıs’a
girmiştir . Bugün hala Kıbrıs’ta varlığını koruyan bu  askeri üsler Atlantik hegemonyasının merkezi
alandaki    gücünün  bir göstergesi olarak devam ettirilmektedir.
Kıbrıs üzerinden bütün Orta doğu bölgelerine sızan İngiltere ve o zamanki
ortağı Fransa, merkezi alanda Osmanlı İmparatorluğu sonrası için yeni bir
siyasal yapılanma hazırlamışlar ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında bunu
uygulama alanına koymuşlardır. Böylece, eski Osmanlı hinterlandında  egemenlik 
Osmanlı Türklerinden  Atlantikçi
İngilizlerin eline geçmiştir. Batı hegemonyasının o dönemdeki temsilcisi olarak
İngilizler, kesinlikle Rusların güneye doğru 
ilerleyişini ve sıcak denizlere inişini öncelikle önlemişlerdir. İkinci
aşamada ise, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde ulusal birliğini sağlayan
Alman imparatorluğunun bir Germen gücü olarak doğuya doğru açılmalarına izin
verilmemiş ve Fransa-İngiltere işbirliği ile merkezi alanda hem Ruslar
üzerinden Slav hem de Almanlar üzerinden bir Germen hegemonyasının önü kesilmiştir.
Cihan savaşı bu doğrultuda yönlendirilmiş, savaş yıllarında hem Rusya’nın
içerden çökert ilmesi   doğudan
Japonların kuzey bölgesine girmesiyle sağlanmış, hem de  Balkanlar’da 
Almanya’nın ilerlemesinin önünü kesecek savaşlar ile merkezi alanda bir
Germen asıllı bir Töton imparatorluğunun kurulmasına izin verilmemiştir.Osmanlı
yönetiminde Abdülhamit’in sağladığı istikrar 
Ruslar’a ve Almanlar’a karşı kullanılmış, Osmanlı ülkeleri işgal
edilirken, buralarda batı Avrupa devletlerine bağlı yeni sömürge yönetimleri
oluşturularak, otorite boşluğu doğmasına giden yolun önü kesilmiştir.


İngilizler Kıbrıs’tan Filistin’e geçerek bütün
Arap yarımadasına yayılmışlar, Fransızları’da yanlarında getirerek, Lübnan ile
Suriye bölgelerinde onların da kendilerine paralel yeni merkezi alan
sömürgeleri oluşturmalarını sağlamışlardır. İngilizler ve Fransızlar,
Osmanlı’nın Orta Doğu topraklarını ele geçirerek merkezi alanda yayılırken,
Rusların önü Doğu Anadolu topraklarında kesilmiş ve Rus ordularının, Kars, Batum
ve Van üçgeninin ilerisine doğru gitmesine izin verilmemiştir.  Vladivostok bölgesinden kuzey topraklarına
giren Japon orduları  Rus çarlığının
büyük topraklarını ele geçirince, Rus Çarlığı çökme aşamasına gelmiş ve Japon
saldırıları yüzünden kendini korumaya yönelen Rusya, Van gölü kıyılarından
Akdeniz’e inme yollarını kullanamamıştır. Rus orduları kuzey bölgesine  Japonların desteği ile hapsedilince, Sevr
Antlaşması sonrasında İngiltere, Fransa, İtalya 
ve  Yunanistan orduları Anadolu
yarımadasının belirli bölgelerini işgal etmeye başlamışlar  ve böylece orta dünyada bir kuzey gücü olarak
Rusya’nın egemen olmasına izin 
verilmemiştir. Rusların en büyük hayali olarak Antalya kenti sıcak
Akdeniz sularının kıyısında soğuk kuzeyin büyük gücü önünde ana hedef olarak
bulunurken, Atlantik okyanusunun iki büyük emperyal gücü olarak İngiltere ve
Fransa bütün Orta Doğu’ya girerek, merkezdeki Türk hegemonyasına son vermişler
ve bu bölgede ikinci bir Asya insiyatifi olarak 
Rus devletinin yayılmasının önünü kesmişlerdir. On dokuzuncu
yüzyılın  ikinci yarısında güneye doğru
yolculuğa çıkan Rus orduları, sıcak denizler üzerinde de tıpkı kuzey
bölgelerinde olduğu gibi bir emperyal hegemonya oluşturmaya yönelirken, batı
dünyasının  Avrupalı ülkeleri öne
geçerek, çeşitli siyasal manevralar aracılığı ile kendilerine bağımlı
sömürgeler düzeni oluşturmuşlardır. Rusların önü Yeşilköy de batılı ülkelerin
araya girmesiyle önlenmiş, başkent İstanbul’a Rus askerinin girmesine izin
verilmemiş ama daha sonraki aşamada, İngilizlerin Türklerin   payitaht merkezi olan İstanbul’da askeri bir
işgal yönetimi kurmalarının yolu açılmıştır. Asya kıtasından gelen iki büyük
Asyalı güç olarak Türkler ile Rusların küçük Asya adı verilen Anadolu yarımadası
üzerinde birlikte bir düzen kurmaları, batılı devletlerin ordularının işgali
ile önlenmiştir.


Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya savaşını
bütünüyle kaybetmesinden sonra ortaya çıkan 
merkezi alandaki otorite boşluğu, savaş sonrasında toplanan Bakü  Doğu Halkları Kurultayı aracılığı ile
giderilmeye çalışılmıştır. Tam bu aşamada, 
Atatürk’ün öncülüğünde Ankara hükümeti devreye girerek, Misakı Milli
sınırları içerisinde yeni bir devleti ulusal bir modele dayanan bir biçimde
kurarak, Türklerin tarih sahnesinden silinmelerini  önlemiştir. Batılı emperyalistler, merkezi
imparatorluğu yıkarken, burada ikinci bir Asyalı yapılanmaya izin vermemişler,
batı blokunun kontrolu altında sömürge devletleri  kurarak, bunlar üzerinden  emperyal hegemonyalarını  orta dünyaya taşımak istemişlerdir. Birinci
Dünya Savaşı sonrasında, Rusların güneye inerek sıcak deniz kıyılarında yeni
devlet düzeni kurmaları önlenince, batılı devletlerin askeri birliklerinin
Anadolu yarımadası üzerinde at koşturmasından bu kez Ruslar rahatsız
olmuşlardır. Çarlık rejiminin çöküşü sonrasında bir kaos ortamına
sürüklenen  Rusya’da, Atlantikçiler bir
siyasal devrimin önünü açarak bu bölgede 
yeni bir ideolojik imparatorluğun 
oluşumuna giden yolu dolaylı yollardan desteklemişlerdir.  İşçi sınıfının olmadığı bir kırsal toplumda
batıdan ithal edilen aydın kadrolarının öncülüğünde Bir Bolşevik rejimi
kurularak, yeni dönemde Kuzey bölgelerinin istikrara kavuşması sağlanmak
istenmiştir. Bu ideolojik imparatorluğun başına gelen  Tatar asıllı Lenin, ikinci enternasyonelin
bir toplantısında, Anadolu’da yürütülen ulusal kurtuluş savaşının bir sosyalist
hareket olmadığını  ama antiemperyalist
bir öze sahip olduğu için, batılı emperyalistlerin merkezi alanı işgal etmesine
karşı bir mücadele olduğunu belirleyerek, Sovyetler Birliği’nin bu
antiemperyalist ulusal kurtuluş  savaşına
destek vermesini sağlamıştır. Rusya Müslümanlarının kendi aralarında
topladıkları maddi yardımın, Ankara hükümetinin eline geçmesini   gerçekleştiren Sovyet yönetimi, batı
emperyalizminin  Orta doğu’da yayılmasına
karşı Ankara hükümeti ile yakın işbirliği içine girmiştir. Bu aşamada bir çok
Rus temsilcisi Atatürk Türkiye’sine gelerek, bu sıcak deniz ülkesi ile yakınlık
kurma çabası içerisinde olmuşlardır. Bakü Kurultayından gelen işbirliği süreci,
batı emperyalizmine karşı devam ettirilmiş ama Atatürk’ün öldüğü gün, yeni
yönetim  Atlantik güçleri ile gizli
ittifaklar imzalayarak, Rusların  Bakü
kurultayı üzerinden  Akdeniz’e inen bir
emperyalizme yönelmesinin önünü kesmiştir.


Birinci Dünya Savaşı ile  Osmanlı’nın geri çekildiği Orta Doğu
topraklarına Rusların girmesi önlenmiş ama 
ikinci dünya savaşı sonrasında 
Amerika’nın bu bölgeye girmesi önlenememiş ve bu durumun sonucu olarak
da iki bin yıl aradan sonra üçüncü İsrail devleti  bir Yahudi yapılanması olarak Arap ve İslam
dünyasının tam ortasında oluşturulmuştur. Osmanlı sonrasında, Sovyetler Birliği
ile batı dünyası arasında soğuk savaş dengeleri merkezi alanda kurulmuş ve
böylece Osmanlı yönetiminin yokluğu ile gündeme gelen otorite boşluğu alanı bir
güç ve şiddet dengesi ile doldurulmak istenmiştir. Rusların Kars’a girdiği gün
Kıbrıs’ı işgal eden İngiltere bu merkezi adadan hiçbir zaman çıkmamış ve daha
sonraki aşamada  yanına Amerika Birleşik
Devletlerini de alarak İsrail’in kurulmasına giden yolu açmıştır. Kuruluş
yıllarında Sovyetler Birliği ile iyi geçinen 
Atatürk Türkiye’si, ikinci dünya savaşına doğru  dünya sürüklenirken, Hitler ve Mussolini’ye
karşı Balkan Paktını ve Sovyetler Birliği’nin sıcak denizlere inmesine karşı
da, en büyük komşu ülke olan İran ile bir araya gelerek Sadabat paktı adı
altında bir bölgesel  işbirliği ve
güvenlik yapılanmasına yönelmiştir. İkinci Dünya savaşı çıkarsa Rusların sıcak
denizlere inme hedefi doğrultusunda  Kars
üzerinden  Doğu Anadolu ve Orta Doğu bölgelerine
ineceğini iyi bilen Atatürk, tarih boyunca uzun süreli Türk hükümdarlıklarının
yönettiği İran ile bir savunma işbirliğine girmeyi, bölge dengeleri ve
Türkiye’nin bağımsız yapısının korunabilmesi açısından gerekli görmüştür. Orta
boy bir ulus devlet olan Türkiye’nin tek başına Sovyetler Birliği ya da batılı
emperyal ülkelere karşı koyamayacağını iyi bilen Atatürk, tarihten gelen
Türk-İran işbirliği ile merkezi alanının işgallere karşı korunabileceğini iyi
biliyordu.


Sovyetler 
Birliği dönemi, yirminci yüzyılda 
batı Avrupa  devletlerinin sömürge
imparatorluklarının sona erdirilmesinde etkili olmuştur. Atatürk’ün on yıl
önceki öngörüsü ile ikinci dünya savaşını okyanus ötesi güç ile Bolşevikler
kazanmış ve beş yüz yıllık sömürge imparatorluklarının merkezi olan Avrupa
kıtasının üstünlüğü dönemi sona ermiştir. Amerika ile Rusya arasına sıkışan
Avrupa ülkeleri kendilerini kurtarmaya çalışırken, Rusya merkezli Sovyet
İmparatorluğu Amerika Birleşik Devletleri ile bir dehşet dengesi oluşturmuş ve
bu doğrultuda bir barış içinde birlikte yaşama düzeni iki kutuplu dünya
yapılanması sayesinde kurulabilmiştir. Sovyetler Birliği gibi bir ideolojik
imparatorluğu ABD dengesi ile küresel alanda oluşturan Rusya, bu durumdan
yararlanarak güneye doğru yönelmiş ve birçok Asya –Afrika ülkelerinde sosyalist
devrimler yaptırarak, bu üçüncü dünya ülkelerini kendisine bağlayabilmenin
çabası içerisinde olmuştur. Tıpkı İngiltere ve Fransa gibi  küresel alanda sömürge imparatorluğu
oluşturmaya yönelen Sovyet gücü Rusya merkezli yönetilirken, Rusların tarihsel
olarak gündemde tuttukları sıcak denizlere yayılma politikasına  devam etmişlerdir. Balkanlar’da
Yugoslavya’nın kurulmasında ve Arnavutluğun sosyalist rejime yönelmesinde etkin
olan Rus gücü, daha sonraki aşamada  bu
iki ülkenin, sosyalist sistemin güvenlik örgütü olan  Varşova Paktından ayrılmasıyla gene sıcak
denizlerde var olma şansını elinden kaçırmıştır. Balkanlar’da ABD destekli bir
Nato yapılanmasında, Yunanistan ve Türkiye yerlerini alarak Sovyet yayılmacılığına
karşı bir set oluşturmuşlar ama  
Hindiçini yarımadası üzerinden sıcak denizlere  Sovyetler birliğinin açılması gündeme
gelince, İngiltere Çin’de Maoist  bir
rejimin Sovyetler birliğine karşı bir çizgide örgütlenmesini  sağlamış, ayrıca Amerika’da Vietnam  adı verilen ülkede askeri bir işgale
yönelerek Asya kıtasının güneyindeki sıcak denizlere doğru Sovyet
yayılmacılığını önlemeye çalışmıştır. Bu bölgede başlayan  Vietnam savaşı uzun sürmüş  ve bütün dünya ülkelerinin emperyalizme
karşı  bir araya gelmesine giden yolu
açmıştır. Bir Atlantik gücü olarak ABD, Rusya’nın Asya kıtası üzerinden sıcak
denizlere inmesini önlemiştir. Benzeri bir set çekme operasyonu  Pakistan üzerinden de yapılarak, batı Asya
bölgesi de Rusların sıcak denizlere inmesi açısından kapatılmıştır.




Jeopolitik kitaplarında yer alan kenar kuşak
teorisi doğrultusunda hareket eden  batı
emperyalizmi, karşıt blok olan Sovyetler Birliğini kuzey yarı küresine
hapsetmiş  ve güneye doğru bütün iniş
yollarını kapatarak, ideolojik imparatorluğun sıcak denizlerde Rus hegemonyası
doğrultusunda yayılması süreci önlenmiştir. Ruslar bir büyük imparatorluğu
yönetirken her yönden sıcak denizlere inebilmenin yollarını aramışlar, tıpkı
Baltık denizindeki Petersburg  kenti
kenarındaki  deniz çıkışı gibi  açılma 
yollarını Akdeniz’de Basra körfezinde, Hint Okyanusunda ve Pasifik
bölgesinde  yaratabilmenin çabası içinde
olmuşlardır. Bunu iyi bilen batının önde gelen emperyal devletleri de kıtaların
denizlere açılan bölgelerindeki kenar kuşak ülkelerini ellerinde tutarak ya da
Yugoslavya ile Arnavutluk örneğinde olduğu gibi 
Rusların önünü kıtaların kıyılarındaki kenar ülkeleri kontrol altına
alarak,  Ruslar ile sıcak denizler
arasında yakın bağlantılar kurulmasını önlemişlerdir. Soğuk savaş dengelerinde
bir türlü sıcak denizlere inemeyen Rusya, dünya ticaret yollarında öne
geçememiş ve bu yüzden batılı ülkeler dünya ticaretini  sürekli olarak ellerinde tutmuşlardır. Bu
yüzden de Rusya’nın ideolojik imparatorluğunu bir ekonomik çöküntüye uğratarak
yıkmışlardır. Sıcak denizlere inemediği için dünya ticaretinde geri kalan
Rusya, güçlü ordusu ile elinde tuttuğu kuzey ülkelerini bir türlü
doyuramamış  ve bu yüzden kapitalist
sisteme alternatif bir sosyalist ekonomik sistem  kuramadığı 
için, ekonomik yarışı kaybederek 
çöküşe doğru geçmiştir. Bu durumu yerinde gören batı  bloku 
ekonomik çöküntü sonrasında, 
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği yapılanması üzerinden insan hakları
saldırılarına geçince, ideolojik imparatorluk 
çatırdamaya başlayarak kısa bir zaman dilimi içinde çökmüştür. Böylesine
bir çöküşün  kolayca elde edilmesinde,
jeopolitik biliminin Rimland adı verilen 
kenar kuşak teorisinin 
uygulanmasıyla, Rusların  kuzey
yarıküresine hapsedilerek sıcak denizlere inişinin önlenmesinin büyük bir  rolü olmuştur.


Sovyetler Birliği çökünce Rusya gene eski
sınırlarına geri dönmüştür. Federasyon çatısı altında da çok büyük alanları
kontrol altında tutan Rusya  devleti,
Moskova merkezli jeopolitik konumu nedeniyle gene eskisi gibi bir büyük kuzey
gücü olarak dünya haritasındaki yerini korumaktadır.  Ne var ki, soğuk savaş sonrasında içine
girilen küreselleşme döneminde tek kutuplu bir küresel yapılanmayı, Amerika
Birleşik Devletleri gerçekleştiremediği için 
çeyrek yüzyıllık bir süre  sonrasında,
Rusya tekrar dünyanın en büyük güçleri arasında öne çıkarak, küresel bir aktör
konumuna gelmiştir. Özellikle küreselleşmenin batılı devletlerin emperyalizmi
doğrultusunda gelişmesine karşı çıkan 
doğulu güçler olarak Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya bir araya gelerek
BRİC ülkeleri  ittifakına yönelince,
Rusya  Hindistan ve  Çin ile bir araya gelerek dünya ticaret
yollarına  açılma  doğrultusunda 
sıcak denizlere ulaşma şansını bir başka açıdan elde etmiştir. Daha
önceden Küba adası ile kurulan ilişkinin bir benzeri  yeni dönemde Brezilya  ve Venezuella üzerinden Güney Amerika kıtası
ile de kurulmuş ve böylece Rusya’nın sadece merkezi alandaki sıcak denizlere
inme hedefi, yön değiştirerek bütün kıtalar üzerinden sıcak denizlere
erişme  girişimine dönüşmüştür. Balkanlar
ya da Kafkaslar üzerinden Akdeniz’e istediği gibi inemeyen Rusya’nın  Çin, Hindistan ve Brezilya ile oluşturduğu
küresel birliktelik çerçevesinde,  öne
çıkmasını önleyen batılı emperyalistlere karşı, doğu ve güneyin en büyük
devletleri ile işbirliği yaparak  sıcak
denizlerdeki  ticaret yollarına erişme
şansını elde ettiği görülmektedir. Ayrıca, 
batı emperyalizminin Asya kıtasını ele geçirmek üzere örgütlediği  doğuya açılma girişimlerini karşı  bir işbirliği örgütü olarak kurulmuş olan
Şangay İşbirliği Örgütü de yeni dönemde bir savunma mekanizmasına dönüşerek,
Rusya ve ortaklarının  ekonomik açıdan
batılı emperyal güçlere karşı bir alternatif yapılanmaya  yöneldiğini göstermektedir. BRİC ve
Şangay  Örgütleri  gibi küresel ortaklıklara giren Rusya, aynı
zamanda  komşusu olan eski Sovyet
Cumhuriyetleri ile de bir Avrasya 
Birliği oluşumuna yönelerek 
batının küresel üstünlüğünü önlemeye doğru adım attığı görülmektedir.
Gene bu doğrultuda kurulmuş olan  
Kollektif Savunma Birliği oluşumu, Rusya’yı batılı rakiplerine
karşı  güçlendiren başka bir  uluslar arası örgütlenme olarak  devreye girmektedir. Böylece, bölgesel
yönlerden sıcak denizlere inemeyen Rusya’nın, daha geniş açılımlar ile  alternatif 
örgütlenmeler üzerinden küresel 
rekabete yönelerek sıcak denizlerde etkili olmaya başladığı yeni bir
döneme girilmiştir.


Yeni bir yıla girerken, bazı büyük devletlerin
ve araştırma merkezlerinin yayınlamış oldukları raporlarda, Orta Doğu
bölgesindeki sıcak çatışmaların daha da yayılacağı, Irak ve Suriye’deki iç
savaşlar benzeri sıcak olayların Arabistan, Mısır, Libya, Lübnan, Sudan,
Somali, Ürdün ve  İran’da da ortaya
çıkacağı, merkezi alanda yer alan bütün İslam devletlerinin mezhep ve tarikat
çekişmeleri aracılığı ile iç savaşlara sürüklenerek parçalanma  noktasına gelecekleri  açıkça dile getirilmektedir. Daha da ileri
gidilerek Afganistan savaşının Pakistan üzerinden orta Asya bölgesine de
yayılarak, bir Ön Asya ve Orta Asya savaş alanı yaratılacağı geleceğe yönelen
tahminler olarak öne sürülmektedir.  Bu
konular ile ilgili olarak kamuoyuna açıklanan İsrail raporunda, bütün İslam
devletlerinin terör kullanılarak çökertileceği 
ifade edilirken, savaş süreci içinde bütün merkezi coğrafya da Rusya’nın
etkisinin çok artacağı öne sürülmektedir. Beş yüz yıldır sıcak denizlere
inemeyen Rusya’nın küresel ittifaklara yöneldiği bir aşamada kenar kuşak
teorisini geçersiz kılarak, büyük ortaklıklara girmesiyle  dengelerin değiştiği ve Rusya’nın  konjonktürel olarak orta dünya da daha güçlü
bir konuma geldiği görülmektedir. İsrail devletinin kurulduğu günden bu yana
bölgeyi bir savaş alanına dönüştürdüğü dikkate alınırsa, Osmanlı
İmparatorluğu  ve Sovyetler Birliği
sonrasında merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulamadığı  göze çarpmaktadır. Böylesine bir boşluğu
doldurmak üzere  Atlantik emperyalizminin
öne çıkardığı Yakın Doğu Konfederasyonu ya da Büyük Orta Doğu Federasyonu ile
Büyük İsrail  İmparatorluğunun kurulamadığı
anlaşılmaktadır. Bu yüzden siyasal boşluk devam ederken ya bölge devletlerinin
bir araya gelmesiyle birlikte Atatürk’ün öncülük yaptığı Sadabat Paktı  benzeri 
biçimde oluşturacakları bir Merkezi Devletler Birliğinin kurulacağı  ya da bölgeye en yakın büyük güç olarak Rusya
Federasyonunun  çatışma alanlarına
girerek el koyacağı yeni bir döneme doğru gidilmektedir. Bu doğrultuda Rusya
iki binli yılların başlarında yakın çevre doktrinini ilan ederek, kendi
çıkarlarının bulunduğu komşu ülkeler üzerinde eskisi gibi etkili olacağını ve
çıkarlarını koruyacağını  açıkça ilan
etmiştir. Rusya  Avrasya Birliğinin
oluşumunda öncülük yaparken, Orta Asya ülkeleri ile birlikte Ön Asya ülkelerini
de bunun içine alabileceğini ve oluşturduğu Kollektif Savunma Birliği aracılığı
ile  sıcak çatışma alanlarına anında
müdahale edebileceğini   ortaya
koymuştur.


Yeni dönemde, kendisine karşı bir Arap Birliği
kurulmasını istemeyen İsrail, Amerikan ve Türk askerlerini kendi savunmasında
kullanamayınca  ve Kuzey Irak üzerinden
kendine bağlı bir güçlü ordu oluşturamayınca, bölgede kendisine tehdit
edebilecek sıcak gelişmelere karşı Rusya’yı yeni kurtarıcı olarak ilan
etmektedir. Bu doğrultuda Rusya’nın Kırım’ı bir oldu bitti ile işgal etmesinde
İsrail lobilerinin Rusya’ya yardımcı bir çizgide hareket ettikleri görülmüştür.
İsrail: ABD, Avrupa, Çin ve İran ile yakın ilişkiler içerisine giren Rusya’nın
askeri gücünden yararlanabilmek için, dolaylı yollardan Rusya’nın Kırım’ı
işgaline destek vermiş ama bunun karşılığında Rusya’nın Kıbrıs’tan çıkmasını
istemiştir. İsrail  kendi çıkarları açısından
karşı kıyı konumundaki Kıbrıs’ı kimseye bırakmak istememekte, Rumlara karşı
Türkleri, Hrıstıyanlara karşı Müslümanları kullanarak ada sorununu çözümsüzlüğe
terk ederken, Rusya’nın Güney Kıbrıs’taki varlığına da bir son vererek, adayı
gelecekte Büyük İsrail devletinin bir eyaleti konumuna dönüştürmek
istemektedir. Kıbrıs’a soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği yapılanmasından
yararlanarak girmiş olan Rusya, adanın güneyini bir sıcak deniz merkezi olarak
kullanmakta, Lefkoşe’de  beş bin Rus
devleti görevlisi diplomat statüsünde görev yaparken, yüz bin den fazla Rus
işadamı da, bütün dünya ülkelerine yönelik dış ticaretlerini bu sıcak deniz
adası üzerinden yürütmektedirler. Kıbrıs adasına yerleşen  Rusya, bu nedenle artık bir sıcak deniz
problemine sahip olan  kuzey ülkesi olmak
durumundan çıkmıştır.


I958 de 
General Kasım darbesi ile Irak’a yerleşen Rusya, daha sonra Suriye’ye
girerek Hafız Esat aracılığı ile bu ülkeye de yerleşerek Akdeniz kıyısında  Taurus  
askeri üssünü kurmuştur. Orta Doğu’ya ABD’nin gelmesi ve İsrail’in
kurulmasına tepki olarak  Rusya Sovyetler
Birliği üzerinden merkezi alana ve sıcak deniz kıyılarına yerleşirken, karşı
kıyada yer alan Kıbrıs’a da Makarios sayesinde girmiş ve bu adada Akdeniz’in en
güçlü komünist partisi olarak Akel’i kurmuştur. Sosyalist sistemin dağılmasına
ve bütün komünist partilerin kapatılmasına rağmen, Akel yapılanması İngiliz
üslerine karşı bir denge unsuru olarak bu adada Rusya desteği ile korunmuştur.
Atlantik emperyalizminin İngiltere, ABD ve İsrail ortaklığı doğrultusunda
İngiliz üslerini kullanmasına karşılık, Rusya da Akel partisi aracılığı ile
Kıbrıs üzerindeki etkinliğini sürdürmekte 
ve iki yüz bine yakın vatandaşını bu adanın güney kısmında tutmaktadır.
Ruslar’ın Kıbrıs’ta  yüz bin kişilik ayrı
bir Rus kenti kurduğu bir yeni döneme girilmiştir. Rusya, batının bütün
engellemelerine rağmen, Suriye’deki askeri üssü ile Kıbrıs’taki  kendine bağlı ekonomik ve siyasal
yapılanmasını korumuştur. Bugün için Rusya’nın Kıbrıs adası üzerinden Asya ve
Afrika ülkelerine açılarak sıcak denizler üzerinden dünya ticaretine girdiği
görülmektedir. Rusya ile İsrail ilişkileri, bölgedeki sıcak gelişmelere göre
yönlenirken, Rusya’nın Kıbrıs’tan çıkarılması için İsrail Kırım’ın Rusya ya
verilmesini  desteklerken, bir
anlamda  bölgedeki Arap ve Müslüman  çoğunluğa karşı, Rusya ile yeni bir
işbirliğini de başlatmaktadır. Brzezisnki, son kitabında batı emperyalizmi ile
ters düşecek bir Rusya’nın Gürcistan, Ukrayna, Ermenistan ve Beyaz Rusya gibi
bölge devletlerini işgal ederek, federasyon çatısı içine alabileceğini
söylemektedir. Kafkasya’nın güneyinde yer alan Azerbaycan’da böylesine bir
tehdit ile karşı karşıyadır. 2015 yılı başlarken Doğu Anadolu olayları yeniden
gündeme getirilerek, Büyük Ermenistan’ın önü açılmaya çalışılırken, bugünkü
Kafkas Ermeni devletini kurmuş olan Rusya’nın ilgisi yeniden  Anadolu üzerinden Orta Doğu bölgesine doğru
kaydırılmaya çalışılmaktadır.


Avrupa ülkeleri ile büyük bir enerji ortaklığına
girmiş olan Rusya, bu yoldan çok büyük zenginliklere sahip olurken, batı
ülkeleri ile ilişkilerini yumuşatmaya çalışmakta ama orta Doğu ‘da bir İsrail
yapılanmasının Hırıstıyan Avrupa ile karşı karşıya geldiği yeni aşamada, İsrail
lobileri Rusya’nın ilgisini ve ağırlığını Orta Doğu bölgesinde Araplara ve
Müslümanlara karşı kullanmaya çalışmaktadır. Kırım konusundaki işbirliği yarın
Kıbrıs adasında da devam ettirilirse, bölge ülkelerini alt etmekte gücü
yetersiz kalan İsrail Rusya’yı ve bu ülkenin büyük askeri gücünü bölgedeki komşularına
karşı kullanmaya kalkışabilecektir. Kırım – Kıbrıs pazarlığı sonrasında benzeri
bir pazarlık, Suriye üzerinde de gündeme gelebilir ve bu ülke üzerinde
İsrail’in istekleri doğrultusunda hareket etmeyen ABD ve Fransa’ya karşı Rusya
‘nın ağırlığı, Siyonist lobiler tarafından dünya dengeleri için kullanılabilir.
Olayların geliştiği son yıllarda Rusya’nın geçen dönemde girmiş olduğu Suriye
ve Kıbrıs’tan çıkmaya pek de  istekli
olmadığı ve batının askeri saldırılarına karşı bu  bölgede tıpkı Çin gibi İran ile beraber
hareket etmeye çalıştığı göze çarpmaktadır. Bugüne kadar İran ile ortak hareket
eden Rusya’nın, gelecekte İsrail’in çıkarları doğrultusunda bölge ülkelerine
karşı kullanılması  yeni bir dönemin
başlangıcı olabileceği gibi, merkezi coğrafyadaki siyasal gelişmelerin yönünü
de değiştirecektir. Merkezi alanda batı üstünlüğünün devam ettirilmesi
konusunda, İsrail ile Avrupa ülkelerinin ters düşmesi noktasında  Rusya bir kurtarıcı olarak Siyonist lobiler
aracılığı ile  devreye sokulabilecektir.
Yeni dönemde Rusya’nın Suriye’deki askeri üs benzeri yeni yapılanmaları,
Akdeniz kıyısında bulunan Mısır, Libya, Lübnan 
ya da  Tunus, Cezayir gibi
ülkelerde de  kurması gündeme gelebilir.
Eski Osmanlı ülkeleri zaman içerisinde Rusya Federasyonunun yeni eyaletleri  olarak ortaya çıkabilir. Böylesine bir
durumun gündeme gelmesi durumunda eskiden var olan Rus-Osmanlı çekişmesinin bir
benzeri Türkiye-Rusya arasında ortaya çıkabilir.


Artık sıcak denizlere inmiş olan Rusya’nın yeni
dönemde eskisi gibi  bir kuzey ülkesi
olarak hareket etmesini beklemek mümkün değildir. Soğuk bölgelerden sıcak
denizlere inmiş olan bir Rusya artık eskisinden daha fazla bir uluslar arası
aktör olarak hareket edecek, kurucu olduğu Şangay Örgütü, BRİC yapılanması,
Avrasya Birliği ve Kollektif Savunma 
Örgütü üzerinden , batı merkezli 
politikalara karşı  doğu merkezli
politikaları dünyanın gündemine taşıyabilecektir.  Latin Amerika ülkeleri ile sürdürülecek
işbirliği beraberinde diğer Asya ve Afrika ülkelerine de yeni açılımları
gündeme getirecek  ve Rusya eskisine
oranla daha fazla küresel alanda güçlü bir süper ülke olarak  siyasal gelişmeleri etkileyecek ya da
yönlendirecektir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri de politika
değişikliğine giderek, merkezi alanda 
Rusya ile yeni bir işbirliğine gitmeye çalışmaktadır. Soğuk savaş
döneminin alışkanlığı olan ABD-Rusya paslaşması ile sorunların daha kolay
çözüme kavuşması sağlanacak, ABD’nin en büyük rakibi olan Çin’e karşı Amerika,
Rusya ile işbirliğini  Avrasya bölgesi ve
merkezi alanda daha geliştirerek sürdürecektir. Türkiye üzerinden kurulacak bir
tahterevalli de Rusya ile Amerika 
merkezi alanda kendi siyasal oyunlarını oynayacaklar ve böylece
Avrupa’nın emperyal devletleri ile Çin’in yeni bir emperyalist güç olarak  Orta Dünyaya girmelerine izin vermemeye
çalışacaklardır. Önümüzdeki dönemde ABD-Rusya işbirliği merkezi alanda
gelişirken, Avrupa ülkeleri de Çin ile işbirliği yaparak bu yeni ortaklığı
aşmaya çalışacaklardır.  Kenar kuşak
çevirmelerini ya da kuzeye hapsedilme senaryolarını aşan bir Rusya  Federasyonu 
yeni dönemde küresel etkinliğini artırırken, sıcak denizlerde at oynatan
bir küresel güç gibi hareket edebilecektir.


Osmanlı tarihi incelendiği zaman, bu merkezi
imparatorluğun  yedi asırlık hükümranlığının
ilk yarısında  Selçuklu İmparatorluğundan
devralınan bir misyon olarak  Avrupa
kıtasından gelen Haçlılara karşı   uzun
süreli  mücadele  yürütülmüştür. İmparatorluğun son üç yüz
yılında ise, kuzeydeki  tehlike olarak
Rusya’nın sıcak denizlere inmesine karşı, sistemli bir karşı koyuş örgütlenmeye
çalışılmıştır. Bu nedenle, Osmanlı ahalisi arasında  bir Moskof düşmanlığı sürekli olarak
örgütlenmiş ve Rusya’dan kovulan Türkler ile Müslümanların  Osmanlı bölgelerine gelerek yerleşmesiyle,
Rusya’nın sıcak denizlere iniş harekatı önlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı tarihi
ile ilgili bütün kitaplarda kuzeydeki tehlike olarak ele alınan Rus Çarlığının
güneye doğru genişlemesi  ,Rusların sıcak
denizlere inişi olarak anlatılmaya çalışılmıştır . Karadeniz kıyılarını ele
geçiren Rusların benzeri bir  girişimi
Akdeniz kıyılarında da gerçekleştirmeye çalışması yüzünden, Osmanlı
İmparatorluğu son üç  asırlık döneminde  sürekli olarak Rus orduları ile savaşmak
zorunda kalmıştır. Ruslar Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden sıcak denizlere
doğru ilerlerken, bu bölgedeki Türk imparatorluğu olan  Osmanlı devleti  önce çöküş ve sonra da yıkılış dönemlerini
yaşayarak dünya haritasından silinmiştir. Bir kuzey devleti olan Rusya’nın  sıcak denizlere inerek  orta dünyaya egemen olması , merkezi Türk
hegemonyasına son vereceği gibi,  batılı
emperyal devletlerin de   merkezi
alandaki etkinliklerini devre dışı bırakacaktır.           Türkiye’nin tam merkezinde yer
aldığı Orta Dünya’da, hem ABD’nin hem de İsrail’in Rusya ile yeni ortaklıklara
ve işbirliklerine yönelmesi, öncelikle Türkiye’nin meselesi olarak gündeme
gelmektedir. Daha düne kadar Rusya’ya karşı Türkiye’nin işbirliği yaptığı
batılı müttefiklerin, yeni dönemde küresel 
çıkarları doğrultusunda hareket etmesiyle birlikte, Türkiye içinde
bulunduğu bölgede yalnızlığa terk edilmektedir. Bu durumda, Türkiye’nin de yeni
bölgesel ve küresel açılımlara girmesi gerektiği açıkça ortaya  çıkmaktadır. Küreselleşme görünümünde  küresel şirketlerin ulus devletleri yıkma
dönemi sona ererken  ve   var olan devletler arasında yeni bir ulusal
rekabet aşaması gündeme gelirken, Türkiye cumhuriyeti de  Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarından
miras kalan siyasal birikim ile, cumhuriyetin kurucu iradesinden
devralınan  jeopolitik  bilinci kullanarak, yeni dünya düzeninde  kendine layık olan  yeri bulacaktır. Yeni bir dünya düzeni
kurulurken, Türkiye  Cumhuriyeti de  kendisi için uygun bir yer  bulmak zorundadır. Aksi takdirde, Rusların
sıcak denizlere inmesi  operasyonu ile,
merkezi alandaki Türk devleti yapılanması sona erebilir. Büyük Avrupa,  Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi
projelerin yanı sıra, Rusların  Avrasya
stratejileri de    Avrasya kıtasında hem
Türk  dünyası  varlığına hem de Türkiye cumhuriyetine  karşı çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.


Amerika ve Rusya arasında  kurulmak istenen tahterevalli  senaryosuna alet olmak Türkiye’yi kurtarmaya
yetmeyecektir.  İsrail siyonizminin İslam
dünyasına karşı bir Hrıstıyan güç olarak Rusya’yı  Orta Doğu’ya getirmesi, Amerikan askeri gücü
yerine Rus askeri gücünü bölge ülkelerine karşı kullanmaya çalışması da,
merkezi alana kalıcı bir barış düzeni getiremeyecektir. Dünyanın merkezi
bölgesinde kalıcı bir barışın sağlanabilmesi, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu
Atatürk’ün gündeme getirdiği  gibi  bölge devletleri arasında oluşturulacak
bir  güvenlik ve işbirliği dayanışmasının
örgütlü bir yapılanmaya dönüştürülmesiyle sağlanabilecektir. Türk devleti
şimdiye kadar yurtta ve dünyada sulh ilkesi üzerine dış politikasını yürütmeye
çalışmıştır. Ne var ki, yeni ortaya çıkan koşullar bu kez bir de bölgede barış
ilkesini öne çıkarmaktadır. Amerikan ya da İngiliz ordularının  emperyal güçler olarak bölgeye barış
getiremediği dikkate alınırsa, yeni bir emperyal güç olarak, sıcak denizlere
inmiş olan Rusya’nın orduları da  merkezi
alana barışı getiremeyecektir. Bölge barışı bütünüyle harita üzerinde yer alan
devletler arasındaki işbirliği ve dayanışmaya bağlı  bulunmaktadır. Bölge devletlerini bölerek
barış sağlanamayacağı  yarım yüzyıldır
ortaya çıkmıştır. Gerçek anlamda  barış,
bölge devletlerinin bir araya gelerek merkezi bir güvenlik ve işbirliği
örgütlenmesine gitmeleriyle elde edilebilecektir.  George amcanın, Sam amcanın ya da Hans
amcanın gerçekleştiremediği  merkezi
barışı  İvan amca  da bir emperyalist olarak hiç  bir zaman istendiği gibi
gerçekleştiremeyecektir. İvan amcanın, David amcanın Siyonist planlarına alet
olması barıştan daha çok  bölgede yeni
tepkilere yol  açarak çatışmaları
tırmandırabilecektir.




Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir