Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : “ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ, İLERİ“ 

Üç tarafı denizlerle çevrelenmiş olan  Anadolu yarımadası üzerinde yer alan  Türk Devleti 
tarihsel birliktelik gerekçesiyle, 
kurucu önder Atatürk’ün 
hazırlamış olduğu  Misakı Milli
sınırları içerisine alınan  Trakya
bölgesinin katılmasıyla birlikte , merkezi coğrafyanın önde gelen devleti
konumuna gelmiştir .Avrupa ve Asya kıtalarının kesişme noktasında yer alan
Türkiye Cumhuriyeti bu jeopolitik  durumu
ile de, iki kıtanın bir araya geldiği merkezi alan olan Avrasya   kıtasının 
da gene merkezi devleti olarak haritadaki yerini almıştır . Türkiye
kendisini çevreleyen iç denizler boyunca uzayıp giden  sınırlara sahip olmuş  ve 
üzerinde kurulu bulunduğu tarih boyunca 
sahip olduğu bu konumun gereğini ,hem barış ortamında hem de savaşlar
sürecinde yapmak zorunda kalmıştır . Bu makalenin başlığı bir savaş döneminin
son aşamasında ,  Türklerin  ulusal kurtuluş savaşı önderi   Atatürk 
tarafından söylenmiş olan  bir
emir çağrısıdır .  Türk ulusunun var olma
savaşının  önderi kendisine bağlı olarak
savaşın tüm cephelerinde  mücadele
eden  Türk ordusuna vermiş olduğu bir son
emirdir . Normal koşullarda söylenmeyecek olan ama bir büyük kurtuluş savaşının
zafere eriştirilmesinde , Türk Silahlı 
Kuvvetlerine  gösterilen  ilk hedef olarak Türkiye Cumhuriyetinin  ulusal 
kurtuluş  tarihine geçmiştir .


Atatürk 
ülkeyi işgal etmiş olan düşmana 
karşı Türk ordusunun son bir darbe vurmasıyla  ülke topraklarının yeniden bağımsızlığa
kavuşacağını gören bir komutan olarak , ülkenin kurtuluşu amacıyla haykırdığı
son emrinde , Akdeniz’i ana hedef olarak seçmesi  , Türkiye’nin kurtuluşu sürecinde üzerinde
durulması ve düşünülmesi gereken bir esas 
konudur . Doğu ve güney Anadolu cephelerinde başarılı bir savunma savaşı
yürüten Türk askerleri , Atatürk’ün emperyalist batı ile bir son hesaplaşma
yapmak üzere  en sona bıraktığı batı
cephesi  hareketinin  önemini vurgulamak üzere,  Akdeniz’i ulaşılması gereken  ana hedef olarak vurgulamasının geleceğe
yönelik önemli bir mesajı bulunmaktadır . Kafkasya, Orta Doğu , Balkanlar
,Marmara ,Ege Denizi  ve Karadeniz  gibi 
Anadolu’yu çevreleyen  bir
çok  kara ve deniz bölgeleri bulunmasına
rağmen bunların hiç birisini son savunma 
saldırısının hedefi olarak göstermeyip , Akdeniz’i ana hedef olarak
belirlemesinin Türk ulusunun geleceğine dönük çok büyük bir anlamı
bulunmaktadır .Dünyanın en büyük imparatorluğu olarak merkezi alanda bin yılı
aşkın bir süre hüküm sürmüş olan Roma İmparatorluğu, Akdeniz’i bir iç deniz
olarak aynı zamanda uygarlığın beşiği haline getirdiği için , Akdeniz bir orta
deniz olarak  üç kıtanın kesişme
noktasında ortaya çıkan devletler ya da imparatorluklar açısından , her zaman
için ele geçirilmesi gereken bir alan olarak görülmüştür . Atatürk batı
cephesindeki savaşı kazanarak Yunan askerlerini Ege kıyılarında suya dökerken ,
Ege  denizini değil ama Akdeniz’i  Türk ulusuna ve ordusuna  ana hedef olarak belirlemiştir çünkü Ege denizi
Büyük Akdeniz’in bir parçasıdır. Akdeniz’in ne kadar önemli bir deniz olduğu
Orta Doğu ve Avrupa bölgelerinin tarihleri incelendiği zaman ortaya çıkmaktadır
. Roma ya  da Bizans İmparatorlukları  gibi merkezi alanda kurulmuş olan devletlerin
hepsi  ,bir orta deniz olarak dünya
haritasında yer alan Akdeniz’i 
,sınırları içine alarak harita üzerindeki hegemonyalarını merkezi
olarak  güçlendirmeye çaba
göstermişlerdir . Bu  doğrultuda  her türlü girişimin  Akdeniz’e olduğu gibi bu deniz üzerinden
de  Türkiye’ye yansıyan boyutları
olmaktadır . Akdeniz bugünkü konumu ile uygarlığın beşiği ve geleceğin çağdaş
yapılanmasının  alanı olarak  gene eski konumunu korumaktadır .Üç kıtanın
ortasında yer alan Akdeniz , bugünkü 
uluslararası gelişmeler yüzünden 
yeniden  geleceğin anahtar alanı
olarak öne çıkmaktadır .


 Soğuk
savaşın bitiminden sonraki aşamada  Büyük
İsrail projesi yüzünden dünyanın orta alanında savaşlar birbirini izlemiş ,
küresel sermayenin destekleriyle  kurulan
terör örgütleri  bölgedeki devletleri
parçalama doğrultusunda  her türlü terör
eylemlerini birbiri ardı sıra  uygulama
alanına getirmişlerdir . Bu doğrultuda çeyrek asırlık bir zaman dilimi geride
kalırken , hiçbir devlet resmen savaşa girmemiş ve küresel şirketlerin
çıkarları doğrultusunda var olan devletlere yönelik  terör ve çökertme operasyonlarına alet
olmayarak  ve  şirketlerin finanse ettiği terör örgütlerine
karşı  önlemler alarak ,  bu sıcak çatışma döneminin geride kalması
için uğraşmışlardır . Aradan geçen otuz yıllık süre içinde  Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde batılı
emperyalist devletlerin destekleri ile 
bir çok terör eylemi illegal 
örgütler tarafından gerçekleştirilmiş ama  batı emperyalizminin küresel oyunu artık
meydana çıktığı için  Orta Doğu merkezli
olarak başlatılmak istenen üçüncü dünya savaşı çıkarma girişimleri  sonuçsuz kalmıştır. Geçmişten gelen
savaş  girişimleri bu kez çevreye
doğru  yeni bir yayılma dönemine
girmiştir. Orta Doğu üzerinden  Avrasya
kıtası bir çekişme alanı olarak öne çıkarken , bu kez  enerji sorunları ve  kaynakları yüzünden  dünyanın merkezi denizi olarak Akdeniz
havzasında  önemli bir yoğunluk yaşanmaya
başlanmıştır . İsrail’in Amerika’yı kullanarak başlatmış olduğu savaş  süreci Irak ve Suriye savaşları sonrasında
durgunluk gösterince , bu kez  kara
bölgesinin hemen yanı başında yer alan Akdeniz bölgesine sıcak olayların  Suriye bölgesi üzerinden  yayılmaya başladığı görülmüştür . Özellikle
son olarak meydana gelen bir olay olarak, Suriye’nin İsrail’e yönelik olarak
fırlattığı bir füzenin Akdeniz’in ortasında yer alan Kıbrıs adası üzerine  düşmesi , bardağı taşıran bir damla olmuş ve
artık Orta Doğu gerginliğinin  ortaya
çıkardığı meydan savaşının yavaş yavaş Akdeniz’e doğru genişleme
gösterdiği  kesinleşmiştir .


ABD’nin dünya egemenliği  ile 
İsrail’in  Büyük İsrail
İmparatorluğu  projeleri , küresel
şirketlerin evrensel hegemonya planları 
ve  enerji şirketlerinin bütün
dünya  petrolleri ile doğal gaz
rezervlerini ele geçirme  projeleri bir
araya gelince , gerginliğin tırmanma senaryolarının yavaş yavaş Akdeniz’e doğru
geliştiği ortaya çıkmıştır . Savaş sürecinde 
Orta Doğu petrollerinin uzantılarının Akdeniz bölgesine uzandığı
görülmüş , bölgenin en büyük doğal gaz rezervlerinin ise  Akdeniz kıyıları ile birlikte bu denizin
ortalarına kadar uzanan geniş alanlarda 
olduğu görülmüştür . Bu doğrultuda 
yeni enerji kaynaklarını gösteren haritalar ortaya çıkmaya başlamıştır .
Bu tür gelişmeler hem bölge ülkelerinin hem de 
enerji şirketlerinin  dikkatlerini
çekince ,birkaç yüz gemi Akdeniz’in sıcak sularında dolaşmaya başlamıştır .
Suriye, Lübnan, Mısır ve İsrail gibi şimdiye kadar enerji  kaynakları ile ilgilenmeyen  bölge ülkeleri bulundukları bölgelerin
altında yatan enerji kaynaklarını ele geçirerek işletmeye doğru yönelirken  , batının emperyalist devletleri de  bölge ülkelerini sömürgeleştirerek ,onlar
aracılığı Akdeniz’in enerji kaynaklarını ele geçirmenin  yollarını araştırmaya başlamışlardır .
Bölgede ABD sayesinde kurulan bir devlet olarak 
İsrail gene Amerikan devleti ve şirketleri ile yakın ilişkiler
kurarak  onların aracılığı ile bölge
devletlerinin enerji rezervlerini ele geçirmeye çalışırken , Akdeniz bölgesinde
hemen Hrıstıyan-Müslüman ayrımı gündeme getirilmiş , Hrıstıyan ülkeler  ile Müslüman ülkeler ayrı gruplaşmalar
içerisinde  kendi konumlarını
sağlamlaştırmaya çalışmışlardır .İsrail ise hem ABD öncülüğünde  Hrıstıyan ülkelerini yanına çekmeye çalışmış
hem de son yıllarda geliştirmiş olduğu Arap ülkeleri ile başlatmış olduğu
ortaklığını sürdürerek ,  Suudi
Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ,Ürdün ve Lübnan’ı  yanına alarak bölge dışı devletlere karşı
kendi jeopolitik konumunu güçlendirmenin yollarını aramıştır . Türkiye ise bir
bölge ülkesi olarak bu tür Hrıstıyan ve Müslüman dayanışmalarının  dışında kalmış ve sahip olduğu siyasi rejim
yüzünden iki kesime de bir türlü yaranamamıştır . Akdeniz enerji yatakları
emperyal ülkeler ve bölge devletleri arasında paylaşılırken ,Akdeniz’e en geniş
kıyısı olan Türkiye dışarıda bırakılarak büyük 
haksızlığa uğratılmış ve 
Türkiye’nin kara suları geleceğin sıcak çatışma alanlarına
dönüştürülmüştür .


Emperyalist devletler , enerji kaynaklarının
bulunduğu devletleri kendi sömürgelerine dönüştürürken , uluslararası hukuka
göre bölge devletlerinin kara ya da deniz ülkelerinde  bulunan kaynakların tamamını ele
geçirebilmenin çabası içinde olmuşlardır . Türk kamu oyu Misakı Milli  oluşumu nedeniyle kara sınırlarını iyi
bilmekte ve bu doğrultuda bir milli sınır bilinci zamanla Türk ulusunun
zihninde  kalıcı bir yer kazanmıştır . Ne
var ki ,aynı  değerlendirmeyi  Türkiye’nin 
deniz  sınırları ya da ülkesi
hakkında söyleyebilmek bugünün koşullarında mümkün görünmemektedir . Gelinen
aşamada ilk kez bir mavi vatan kavramı ortaya çıkmış ve  Türk kamuoyundaki tartışmalar açısından
belirleyici olmuştur . Türkiye Cumhuriyetinin harita üzerinde belirlenmiş olan
kara ülkesi kadar deniz ülkesi de bulunmaktadır ve bu durum Türk karasuları
ile  açıkça ifade edilmektedir . Kara
suları uygulaması ülkelerin deniz ülkesini de aynı zamanda belirlediği için bu
alana  denizlerin mavi rengi nedeniyle
mavi vatan adı verilmektedir . Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyetinin
sınırları belirlendiği için  aynı zamanda
Trük kara suları alanı da belirlenmiş ve Türklerin Mavi Vatanı bu doğrultuda
resmi haritalar üzerinden kesinleştirilmiştir . Kara sınırları içerisinde
vatanı savunmak nasıl milletin önde gelen görevi ise , kara suları boyunca mavi
vatanı savunmak da benzeri bir kutsal misyon olarak öne gelmektedir
.Türkiye’nin kara suları üzerinden mavi vatan alanını belirlemeye yöneldiğiniz
zaman Akdeniz’in tam ortasında  Kıbrıs ,
Girit  ve Malta adaları   arasında yer alan  çok geniş 
bir bölge  Türklerin mavi vatanı
olarak öne çıkmaktadır . Türkiye’nin deniz komşusu Yunan devleti ile arasında
var olan mavi vatan sınırı, zaman zaman bu ülke ile anlaşmazlıklara neden
olması  yüzünden var olan bir çok
tartışmalı durum , şimdi gelinen yeni aşamada farklı boyutlar ile tekrar
gündeme gelmektedir .


Osmanlı döneminde Türklerin yönetiminde bulunan
Ege adalarının neredeyse tamamının Yunan devletine bırakılması çok büyük bir
haksızlığa yol açmış ve Türkiye’nin normal ölçülerde sahip bulunduğu kara
suları  üzerinden Türklere verilmesi
gereken bir çok ada çok açık bir haksızlık ve taraf tutma yüzünden hak etmediği
halde Yunan devletine bırakılması nedeniyle, Türk ve Yunan karasuları
karışmakta  ama buna rağmen  Kıbrıs ,Girit ve Malta üçgeninde yer alan
orta Akdeniz bölgesi Türkiye’nin hak ileri sürebileceği   ve bu doğrultuda hem petrol hem de doğal gaz
arayabileceği  bir mavi vatan bölgesi
olarak öne çıkmaktadır . Türkiye Cumhuriyetinin aynı zamanda Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyetinin kurucu  garantör devleti
olması dolayısıyla   T.C: ve K.K.T.C
devletleri  işbirliğine girerek diğer
devletler gibi bir ortak arama, sondaj ya da çıkartma girişimlerinde
bulunabilecektir . Türkiye’yi kurdukları ittifaklara almayarak yalnız
bırakan  emperyal  devletler 
, Türkiye ve KKTC’nin kendi haklarına sahip çıkmasına izin vermemeye
çalışırlarken  aynı zamanda  savaş ve arama gemilerini Akdeniz sularına getirerek
bir oldu bitti yaratabilmenin arayışı içine girmişlerdir . Ulusal kurtuluş
savaşı sırasında  Misakı Milli sınırları
içerisinde işgalci düşman birliklerini ülkeden kovan  Türk askerlerine ulusal kurtuluş savaşının
önderi   ilk hedef olarak Akdeniz’i
gösterirken  kara vatanın yanı sıra mavi
vatanın da ele geçirilmesini ve düşmanlara karşı sonuna kadar savunulması
gerektiğini dile getiriyordu .Bu çerçevede Türk ulusunun yüz yıl önce ana
vatanı kurtarmak üzere yapmış olduğu ulusal kurtuluş mücadelesinin benzerinin
,bugünün koşullarında  Türkiye’nin mavi
vatanı olarak öne çıkan orta Akdeniz sularında da  yapılması 
ülke güvenliği açısından zorunlu olmaktadır . Türkiye’nin  batı ülkeleri ile imzalamış bulunduğu NATO
antlaşması ve benzeri  uluslararası sözleşmelerdeki
taraf olarak konumu , mavi vatan alanında da Türkiye Cumhuriyetinin kazanılmış
haklarının  korunmasını ve saldırı
halinde savunulmasını gerekli kılmaktadır . Uluslararası kıta sahanlığı hukuku
çerçevesinde konu ele alındığında , Türk devleti ve KKTC kendi kara sularının
altında yatan deniz ülkelerinin barındırdığı 
bütün kaynaklara  ve bunları
değerlendirme haklarına açıkça sahip olma durumundadır .Bugünkü sıcak aşamada
var olan haklar  öncelikle belirlenerek
sonuna kadar sahip çıkılacaktır  .


Yüzyıllarca Avrupa merkezli bir dünya düzeni
altında , bütün kıtaları  Avrupa kıtası
üzerinden yönetmeye  alışmış  batının emperyalist devletleri  , okyanuslar üzerinden dünya karalarına
egemen olurken merkezi alanı ele geçirmeyi sonraya bırakmışlar ve  üç kıta 
arasındaki  merkezi alanın
biçimlenmesi Avrupa kıtasındaki çekişmelerin 
uzantıları  orta deniz olarak
Akdeniz bölgesine sıçramalar göstermiştir . Atlantik ve Avrupa güçleri   küresel hegemonya için çekişirlerken  ,orta dünyada 
Osmanlı İmparatorluğu yedi yüzyıl egemenlik sürdürmüştür . Birinci ve
İkinci dünya savaşları öncesi ve sonrasında 
batılı ülkeler savaşırken, Akdeniz’in çeşitli bölgelerini  sıcak çatışma alanlarına dönüştürmüşlerdir .
Avrupa güçleri Orta Doğu’yu ele geçirirken , 
Atlantik güçlerini geride bırakmışlar ama  Atlantik destekli Siyonizm
yapılanmasının  bu bölgede başlamasıyla
birlikte , geleceğe dönük bir hegemonya çekişmesi yeniden gündeme gelmiştir . Bugün  Akdeniz’in bir savaş alanı olarak öne
çıkışında , İsrail’in kurulmasının ve kendi merkezli jeopolitiğini bölge
ülkelerine zorla   dayatmak
istemesinin  bugünkü gelişmelerde önemli
ölçüde payı bulunmaktadır . İsrail’in bugün kendi  kıyı bölgesini  Leviathan adı ile  kendine bağlı bir  doğal gaz alanı ilan etmesiyle birlikte  doğu Akdeniz’de yeni bir yapılanma dönemi
başlamıştır . İsrail’in kendi kara sularını 
deniz ülkesi olarak ilan ederek bu bölgede enerji kaynakları aramaya
başlamasıyla birlikte  şimdiye kadar
bölge ülkesi olmalarına rağmen bu işlere pek soyunmayan Suriye,Mısır,Lübnan,Ürdün
ve Yunanistan gibi ülkeler de İsrail’i taklit ederek ve bölgedeki
konumlarını  yeni duruma göre
değiştirerek   kaynak ülke gibi
davranmaya başlamışlardır . Bu durumun sonucunda doğu Akdeniz’de İsrail’in
öncülüğünde Mısır,Lübnan,Ürdün ,Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi bir
araya gelerek doğu Akdeniz’de  bir  enerji birliğini  kurmuşlardır. Bu bölgenin en  uzun kıyı şeridine sahip bulunan Türkiye ile
Suriye’nin böylesine bir birliğin dışında bırakılması nedeniyle , bölgede büyük
bir enerji savaşına yol açacak biçimde 
yeni bir  kamplaşma ortaya
çıkmıştır.


Türkiye için uluslararası hukuka göre kıta  sahanlığı ve kara suları olarak  var olan 
deniz ülkesinin bir karşıt oluşum ile karşı karşıya kalması nedeniyle ,
bu bölge kendiliğinden mavi vatan konumuna dönüşerek ,Türkiye ve KKTC için
savunulması  zorunlu bölge  durumuna gelmiştir . Bir tarafta  Gazze’nin altındaki doğal gazın Avrupa
ülkelerine taşınması tartışılırken ,diğer yandan bölge dışı ülkelerin doğu
Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerinde hak iddia etmek amaçlı  bir çizgide Akdeniz’in  çeşitli bölgelerinde kendileri için yer açma
girişimleri, birbiri ardı sıra öne çıkmaya başlamıştır . Bir taraftan İsrail’in
güvenliği ve yayılması amacıyla Orta Doğu ülkelerinde terör desteklenerek
tırmandırılırken , diğer taraftan da petrol ve doğal gaz emperyalizminin
temsilcilerinin birbirleriyle Akdeniz üzerinde bir deniz savaşına
hazırlandıkları, son aylardaki gelişmeler ile kesinlik kazanmıştır . Daha önce
Basra körfezinde yapılmış olan enerji savaşının bu kez  Akdeniz’in doğusunda  yeni aşamasının gündeme gelmesiyle
birlikte,  bölge devletleriyle birlikte
emperyal devletler de  tutum
değişikliğine giderek  çekişme ötesinde
bir savaş hazırlığına girmişlerdir .Türkiye hem bölge ülkesi olarak hem de batı
ittifakının eski bir üyesi olarak bütün bu gelişmelerin en fazla etkilediği bir
devlet konumuna sürüklenmekden kurtulamamıştır . Basra körfezi sonrasında
Hürmüz boğazı petrol trafiğinde öne çıkarken , doğu Akdeniz’deki enerji
yatakları yüzünden  kavga  daha batıya kayarak merkezi deniz üzerinde
muhtemel  bir savaş senaryosuna dönüşmeye
başlamıştır . Gemilerin yanı sıra çeşitli uçakların da  Akdeniz bölgesindeki  merkezlere doğru uçuşa geçmesi , savaş
beklentilerinin daha da artmasına neden olmuştur . İki dünya savaşı sırasında
sıcak denizlere inmesi  önlenen Rus
emperyalizminin  önce Hazar üzerinden
füze atışları yapması ve daha sonra da 
gelerek Suriye  ve Kıbrıs  gibi 
belirli bölgelere giriş yapması ,Çin’in 
Cibuti , Pire Limanı , Larnaka 
kenti gibi yerlere girmesiyle birlikte, batı bloku karşıtı iki dev
ülke  Akdeniz  paylaşım kavgasının içine girerek tam
ortasında kendilerine yeni bir yer oluşturmuşlardır .


Çin dışişleri bakanının Akdeniz ülklerini
ziyaret etmesi sırasında  Tunus’ta bir
seyyar satıcının yakılmasıyla birlikte gündeme gelen Arap baharı
rüzgarları  merkezi coğrafyada  yeni 
dalgalanmalar yaratırken, 
bugünkü  petrol ve doğal gaz
çekişmesinin ön hazırlıklarının yapılmış olduğu şimdi daha açık bir  biçimde ortaya çıkmaktadır . Arap baharı
bölge ülkelerini derin sarsıntılara doğru sürüklerken  İsrail’in ABD desteği ile  enerji kaynaklarını ele geçirme projelerini
tamamladığı öne çıkmaktadır . Doğu Akdeniz’de yedi ülkenin bir araya gelerek
bir bölgesel birlik oluşturmaları hemen 
kurulacak bir yapılanma olamayacağını yaşanmakta olan olaylar ortaya
çıkarmaktadır . Türkiye bütün bu aşamalar geçerken NATO üzerinden batı baskısı
altında tutulmuş  ve kendi ulusal
çıkarları doğrultusunda bölge gelişmelerine etki yapması önlenmiştir . Bugün Türkiye
Cumhuriyetini yok etmeye yönelik bir terör olgusu batının emperyal
devletlerinin kollektif desteğine sahip olurken , batılıların baskılarından
kurtulamayan Türkiye’nin kendi çıkarları 
doğrultusunda  Akdeniz enerji  paylaşım savaşında kendi merkezli bir
politika izlemesini batılı ülkeler dolaylı yollardan engellemeye çaba
göstermişlerdir . Türk devletinin bugünkü 
değişim ve dönüşüm aşamasında batılı ülkeler ile karşı karşıya
kalmasının arkasındaki nedenler  artık
tarihsel bir çizgi oluşturduğu için , Akdeniz petrolüne ve gaz stoklarına el
koymaya çalışan emperyalistlerin, Türkiye’ye karşı eskisi gibi çifte standartlı
bir tutum izlemeyecekleri görülmektedir . Gelinen son aşamada Türkiye
Cumhuriyetinin batılı ülkeler ile uçak ve füze projelerinde karşı karşıya
kalmaları da  problemli durumu bütün
yalınlığı ile ortaya koymaktadır .


Doğu Akdeniz bölgesinde yer alan enerji
rezervleri günümüzde bütün ülkelerin iştahını kabartırken  gözler dönmekte ve  gene eskisi gibi emperyalist oyunlar ile
bölge devletlerinin elinden sahip oldukları kaynaklar alınmaya çalışılmaktadır
. Türkiye’yi stratejik bir yalnızlık politikasına terk eden  batılı müttefikler , Doğu Akdeniz’de
oluşturdukları enerji birliğine Türkiye’yi almamaları  ve kurdukları birlik ile Türkiye karşıtı  oluşumlara 
yönelmeleriyle , çok ciddi bir anlamda 
Türkiye’nin sahip olduğu hakları görmezden gelmektedirler . Bu
doğrultuda ısrarlı bir biçimde gittikleri çizgide yakın zamanda Türkiye
ile  sıcak çatışmalara sürüklenmeleri de
muhtemel görülmektedir . Bölgesel 
paylaşım kavgası küresel anlamda enerji piyasasını doğrudan etkileyeceği
için  kaçınılmaz anlamda ortaya
çıkabilecek savaş durumlarına karşı , Türkiye’de KKTC ile birlikte  geleceğe dönük önlemler almak ve daha sıkı
bir işbirliğine girerek savaş tehditlerine karşı KKTC bölgesinde hem uçak hem
de deniz üssü  kurmak zorundadır .
KKTC’de bulunan garantör devlet askeri gücünün artırılması ve  askeri yenilikler doğrultusunda yeniden  daha güçlü bir biçimde yapılandırılması
gerekmektedir . Amerikan hükümeti Avrupalı ülkeler ile birlikte Nato
dayanışması doğrultusunda bölgeye her geçen gün daha çok silah ve asker
yığarken , Türkiye’nin arada kalan konumu Türk ulusu açısından büyük tehditler
oluşmasına yol açmaktadır . ABD ve İsrail ikilisinin Türkiye ve KKTC’yi doğu
Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımı 
sürecinden uzaklaştırmak istemesi 
ve tıpkı Osmanlı devletinin yıkılış döneminde olduğu gibi bütün enerji
yataklarına  toptan el koymak
istemeleri  bugünün koşullarında gerçekçi
bir tutum olarak görülmemekte , Türkiye ve KKTC ikilisinin diğer dünya
devletlerinin bu emperyal baskılara karşı 
çıkan desteklerini kazanacakları gibi bir yeni durum ortaya çıkmaktadır
. Kıbrıs’ın çevresinde dolaşan  doğu
Akdeniz kavgasında Türk tarafı askeri birlik ve üslerini güçlendirdikten sonra
, şimdiye kadar kapalı tutulan  Maraş
kentini de Türklerin yerleşimine açarak 
bir yeni karşı denge oluşumuna yönelmek zorundadır . Avrupa Birliği
ülkelerininde ABD ve İsrail ikilisinin bu haksız girişimlerinin yanında yer
alması da , Türkiye ve KKTC ikilisinin bütün Asya ve Afrika devletlerinin
desteğine sahip olabileceğini bir karşı denge arayışı olarak gündeme
getirmektedir . Türkiye’ye yönelik çifte standartlı politikalar devam
ederken  , diplomatik ve ekonomik
alanlarda giderek artırılacak baskı ve sıkıştırma politikaları ile sonuç almaya
çalışacaklarını göstermektedir . Batının şımarık çocuğu olarak Yunanistan bu
doğrultuda ortalığı şimdiden karıştırmaya başlamıştır .


Türkiye şimdiye kadar deniz ağırlıklı
politikaları Yunanistan gibi uygulamadığından Akdeniz bölgesi ile de yakından
ve gerektiği gibi  ilgilenememiştir .
Çevresinde  beş  deniz olmasına rağmen  Türkiye bir kara devleti gibi hareket
ederek  denizci politikalara uzak
durmuştur . Türkleri geldikleri orta Asya steplerine geri göndermek isteyen
batılı emperyalistler , Anadolu sahillerini eski Yunan kolonileri gibi ele
geçirerek , Akdeniz ile Anadolu yarımadası arasında bulunan uygarlık köprüsünü
ortadan kaldırmanın yollarını aramışlardır . Ege adalarının büyük çoğunluğunun
Yunanistan’a bırakılması da  Anadolu
yarımadası üzerindeki Türklerin 
Akdeniz’e açılmasını önleyen bir girişim olarak  görüldüğü için Türkiye’ye bu kadar deniz
sahili olmasına rağmen kara ülkesi muamelesi yapılmış , Yunanistan ise bir
adalar ülkesi olarak denizci devlet 
olarak görülmüştür . Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının gündeme geldiği
yeni aşamada, Türkiye’de artık bir deniz devleti olarak hareket ederek  kendi karasularından kaynaklanan bütün
haklarına sahip çıkacaktır . Bölgede en uzun Akdeniz sahiline sahip olan ülke
olarak Türkiye’nin aslında doğu Akdeniz enerji paylaşımı mücadelesinden  birincilikle çıkması doğal bir sonuç
olarak  görülecektir . Türk devleti doğu
Akdeniz’in en büyük ve en uzun kıyılı ülkesi olarak,  bu bölgedeki enerji kaynaklarının
belirlenmesi  ile birlikte bunların  dışa dönük yapılandırılmalarında da gene en
ağırlıklı rolü dünya dengeleri açısından oynamak durumundadır . Orta Doğu
petrollerinin paylaşımı sırasında çıkartılan bir dünya savaşının , üçüncü kez
Akdeniz’in doğusunda gündeme getirilmesi insanlığın ve dünyanın geleceği
açısından son derece  olumsuz sonuçlara
yol açacaktır . Türkiye şimdiye kadar sürdürmüş olduğu  dikkatli tutumu ve yeraltı kaynaklarının adil
paylaşımı ile birlikte üçüncü dünya savaşını başlatacak bir yanlış çizginin
gündeme gelmesini de önlemek durumundadır .


Beş deniz ortasında bir ülke olarak  Türkiye yeni dönemde  doğu Akdeniz bölgesinde   yeni bir Münhasır Ekonomik Bölge oluşturmak
zorundadır . Trilyonlarca metreküp petrol ve 
doğal gaz rezervlerinin bulunduğu doğu Akdeniz  bölgesinde, Türkiye durumun tespitinde  gerçekçi davranmak hem de bölge ülkeleri
arasında kaynakların adil bir biçimde paylaşımını sağlayarak emperyalistlerin
ya da Siyonistlerin  savaş
senaryolarının  bölgede uygulamaya geçirilmesini
acilen önlemek durumundadır . Türkiye’nin bölgenin yeniden düzenlenmesi
aşamasında öncelikle oluşturacağı Münhasır Ekonomik Bölge aracılığı ile  enerji kaynaklarının paylaşımında daha fazla
söz sahibi olarak belirleyici olacaktır . MEB ilanı ile bölgedeki kazanılmış
hakların korunması  sağlanacak  ayrıca hak çatışmalarının sıcak savaşlara
dönüşmesi  de önlenebilecektir . Deniz
altı kaynakların düzenlenmesiyle birlikte deniz ürünlerinin pazarlanması da
gene ekonomik bölge içindeki uygulamalar aracılığı  düzenlenebilecektir . Deniz bölgesi ile
ilgili bilimsel araştırmaların daha düzenli yapılması  bölgedeki adalar ile kıyıdaş ülkelerin
Akdeniz ile ilgili bağlantıları ,gene Münhasır Ekonomik Bölge uygulaması
çerçevesinde  yerine getirilebilecektir .
Emperyalist devletlerin fiili durumlar yaratarak bölge ülkelerine zarar
vermesi  gene bu doğrultuda önleneceği
gibi , Türkiye’yi Antalya körfezine hapseden 
kısıtlayıcı uygulamalara da gene 
ekonomik bölge ilanı çerçevesinde yeni bir düzen getirilebilecektir .
Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu kıta sahanlığı ve karasuları doğrultusunda
Akdeniz kıyıları ele alındığı zaman 
Türkiye’nin deniz ülkesinin 
Anadolu yarımadasından daha geniş bir alana yayıldığı görülmektedir .
Türkiye’nin sahilleri boyunca giden çizginin yanı sıra ,  Kıbrıs-Girit ve Malta  hattı boyunca gelişen üçgen yapılanma  orta Akdeniz’de en geniş  ekonomik alana Türkiye’nin  sahip olduğunu  açıkça ortaya 
koymaktadır . Batılı ülkelerin en çok korktukları ve gizlemeye
çalıştıkları konunun böylesine bir yapılanma olduğu anlaşılmaktadır . Güney
Kıbrıs Rum yönetiminin İsrail ve Yunanistan ile bir araya gelerek doğu
Akdeniz’de bir gayrimüslim ortaklığa yönelmeleri  ,Türkiye ve KKTC’nin haklarının korunması açısından  ciddi tehlike ve tehditler yaratmaktadır .


Türkiye Akdeniz’e çıkarken ve kendi ulusal
çıkarları doğrultusunda yeni bir plan ortaya koyarken  konuyu 
yeni  bir tasnif içinde ele almak durumundadır
.KKTC ile Türkiye’nin çıkarlarının çatışmaması , Kıbrıs’daki Türklerin
durumlarının eskisine oranla daha güçlü ve güvenli bir konuma getirilmeleri
gerekmektedir . Anavatan, mavi vatan ve yavru vatan birlikteliği
sağlanarak  Türkiye’nin bölgeye yeni
açılımı gerçekleştirilmelidir .Kıbrıs’ta artık federasyon arayışı dönemi
bitmekte ve   KKTC ile Türkiye’nin
ortaklığı dönemine geçilmektedir . Güney Kıbrıs’ın İsrail ve Yunanistan ile
çalışması ,Türkiye’ye böylesine bir hakkı 
adalet açısından doğal olarak vermektedir .   Türkiye Akdeniz’e yeniden açılırken , diğer
denizlerdeki konumunu da düşünerek hareket ederken  , 
bütün bölgeleri dikkate alarak yeni bir yapılanmaya gitmek durumundadır
.Türkiye Akdeniz ile birlikte Ege denizine de daha çok dikkat  ederek bu denizdeki kendisine karşı
geliştirilen yeni yapılanmaların yaratabileceği tehditlerin önlemesi için  öncelikle bazı kararların alınarak yürürlüğe
konulması gerekmektedir . NATO ve ABD askeri birliklerinin Ege’deki Yunan
adalarında yeni askeri üsler kurarak   ve
askeri hareketlilik yaratarak  muhtemel
bir Anadolu işgali planlarının yapıldığına dair çeşitli söylentilerin  batı basınında giderek artan bir biçimde
yazılmaya başlandığı bir aşamada , Ege Denizindeki askeri hareketlilik ve yeni
üs oluşumlarının yeniden ele alınarak değerlendirilmeleri söz konusudur .Kardak
benzeri kayalık adaların Yunanlılar tarafından işgal edilmesine yeni dönemde
izin verilmemeli ve Lozan barışı ile 
çözüm getirilen meselelerin yeniden Türkiye’ye karşı  canlandırılmasına kesinlikle karşı çıkılmalıdır
. Türkiye  doğu Akdeniz’de İsrail’in
faaliyetlerini  daha yakından izleyerek  kendi güvenliğini temin etmeye çalışırken ,
Kardak kayalıkları benzeri olayların yeniden Ege bölgesinde kendisine karşı
yaratılmasını da  önlemelidir . Özellikle
son zamanlarda İsrail’in Kıbrıs üzerinde geliştirdiği uygulamalar bu büyük
adanın Türkiye ve Yunanistan’dan 
uzaklaşarak doğu Akdeniz’de ikinci bir İsrail konumuna   gelmesine yol açmaktadır. Ayrıca ,Türkiye
KKTC ile birlikte Suriye ,Lübnan ve Libya devletleri ile bir araya gelerek Doğu
Akdeniz Enerji Forumunu acilen 
batılıların girişimlerine karşı bir denge unsuru olarak örgütlemelidir
.Kıbrıs’ta hiçbir hakkı bulunmayan Fransa gibi emperyal devletlerin  batıdan gelerek  doğu Akdeniz’de etkinlik  arayışlarına 
kalkışmasının da önüne geçilmesi gerekmektedir .


ABD Orta Doğu bölgesine  sürekli olarak yığınak yapmaya devam etmesi
,Akdeniz bölgesinde  potansiyel bir savaş
çıkmasının ön koşullarını hazırlamaktadır . Aslında Amerikan devletinin de
bölge ülkesi olmadığı için Akdeniz’de 
yeniden yapılandırma gibi bir hakkının bulunmadığını da  barışı korumak  açısından bölge devletlerinin dikkate
almaları gerekmektedir . Batılı ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda doğu
Akdeniz’i oldu bittiye getirmelerine  
kesinlikle  izin verilmemeli  ve bu doğrultuda bölge ülkeleri arasında
dayanışmayı artırmaları gerekmektedir . Atatürk , Türkiye cumhuriyetinin  kurulmasına giden yolda  ulusal kurtuluş savaşını kazanan ordularına
ilk hedef olarak Akdeniz’i gösterirken , batı emperyalizminin Akdeniz üzerinden
Anadolu’daki Türk devletine dönük çeşitli tehditler yaratabileceklerini
görüyordu .Türk ulusunun uygarlık dünyası ile arasındaki köprü olan  Akdeniz bağlantısına, Atatürk her şeyden daha
çok önem vererek  ordularına  Akdeniz’i 
ana hedef olarak gösteriyordu . Doğu Akdeniz’de gündeme gelen sıcak
ortam  ile çatışma ve kuşatmaların  barış içinde aşılabilmesi için ,Türkiye’nin
hem komşuları ile hem de Asya ve Afrika ülkeleri ile yakınlaşarak  doğal bir dayanışma ortamı yaratması gerekmektedir
. Atatürk Akdeniz’i   barış ve uygarlık
dünyasını bölgeye taşımak için ana hedef olarak belirliyordu ama aslında
kendisi geleceğe dönük bir biçimde barıştan yana olurken ,yurtta ve cihanda
barışı da yeni devletin temel ilkesi olarak benimsiyordu . Asya ortalarından
gelerek dünyanın ortasında devlet kuran Türklerin, yeniden Asya’ya geri
gönderilmemeleri için , Akdeniz bağlantısının öncelikli olarak korunması
gerektiği için Türkiye’yi Akdeniz’den çıkartmak isteyenlere karşı ,Türkler
yeniden  Akdeniz’i ana hedef yapmak
durumundadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış