Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİYETÇİ – ULUSALCI İTTİFAKI (
ULU-MİL )
 

Son yıllarda Türkiye’de İslamcı politikalar
üzerinden  tarikatlar ön plana geçince ,
demokrasi rejiminin ana unsuru olan siyasal partilerin  kasıtlı olarak geride bırakıldığı , partisiz
demokrasi olamayacağına göre  meydana
gelen boşluğun hacı-hoca ve şeyh takımının önderliğindeki  tarikatlar aracılığı ile doldurulmaya
çalışıldığı görülmektedir .Yeteri kadar siyasal bilinçten yoksun olan
kadroların elindeki bu dini gruplar siyasete soyunmaya başlayınca , geleneksel
demokratik rejimin zamanla ortadan kalkma durumuna doğru sürüklendiği, çünkü
dini grupların siyasal bilinç ve deneyim açısından son derece yetersiz
kaldıkları ortaya çıkmıştır . Tarikatçı kadrolar ile siyasal partileri  ele geçiren bu gibi dini grupların yönetimine
düşen siyasal  örgütlerin zamanla gerçek
işlevlerini yerine getiremedikleri , diğer partiler ile siyasal rejim yarışında
yeterince rekabet edemedikleri  ve bu
yüzden giderek etkisi azalan tüzel kişiliklere dönüştükleri anlaşılmıştır
.Siyasal partilerin tarikatlar yüzünden bozulması üzerine , siyasal alandaki
boşlukların doldurulması amacıyla partiler arası yeni bir trafik başlatılmış ve
birbirine yakın siyaset anlayışı içinde bazı partiler bir araya gelerek ,
partileşmenin ötesindeki birlikteliği öne çıkaran siyasal ittifaklara
kalkışmışlardır . Demokrasi alanında partilerin yetersizliğinden kaynaklanan bu
durum saflaşma, kutuplaşma ya da cepheleşme gibi yeni bazı olumsuzlukların
gündeme gelerek ,siyasal rejimlerin 
geleceğini istikrarsızlık noktalarına doğru  çektiği 
artık yadsınamaz bir çizgide kesinlik kazanmıştır .


Siyasal partiler belirli siyasal düşüncelerin
eylem örgütü olarak tarih sahnesine çıkarken, içine girmiş oldukları siyaset
yarışında  iktidara gelebilmek için
yetersiz kalan oylarını artırmak 
amacıyla daha geniş kitlesel destekler elde ederek , hükümet kurma
yolunda birbirlerine yakın partiler ile işbirliğine gitmektedirler . Geçmişten
gelen siyasal yapılar kurulu düzeni koruma doğrultusunda  daha çok muhafazakar partilerin ittifak
girişimlerine sahne olurken , geride kalan 
diğer partiler de iktidara gelebilme doğrultusunda karşıt grubu
oluşturma amacıyla farklı ittifaklara girebilmektedirler . Bu tür ittifakların
giderek artmasıyla siyasal partilerin görüş, düşünce, ideoloji ,program ,
bayrak ve benzeri malzemelerinin yerini ittifak oluşumunun getirdiği yeni
açılımların belirlediği görülmektedir . Böylesine karışık durumlarda
vatandaşlar alışık oldukları siyasal partilerin çizgilerinin dışına çıkarak
hareket etmek zorunda kalırlarken ,ülke de gerçek anlamda siyasal tabanlar
belirsizliğe doğru kaymaktadır. Siyasal partilerin geçmişten  gelen 
çizgileri ve kişilikleri ittifaklar yüzünden sarsılırken ,ülkede
yükselen kamplaşmalar nedeniyle tırmanan çoğunluğu ele geçirme kavgası ciddi
anlamda istikrarsızlara yol açmaktadır .Partilerin üst yönetimlerinin iktidarı
ele geçirmek üzere oluşturdukları yeni siyasal yönelişler, seçmenlerin
geleneksel durumlarını sarsmakta ve parti üyesi ya da sempatizanı  konumundaki insanları inanç ve tercihlerinin
ötesinde davranışlara yönelme doğrultusunda 
zorlamaktadır . Milliyetçi bir parti dinci bir parti ile ittifaka yöneldiği
aşamada , parti tabanında yer alan laik milliyetçilerin istemeye istemeye  dinci partinin iktidarı için oy kullanmak
durumunda bırakıldıkları anlaşılmaktadır . Aynı 
şekilde bir ulusalcı ve halkçı partinin ulusalcı  oy tabanının, seçim ittifakı kurulan
halklarcı bir partinin bölücü siyasetlerine alet olma durumu ile karşı karşıya
bırakıldıkları  da  görülmektedir . Siyasal ittifaklar yüzünden
oy tabanı başka çizgilere sürüklenen bazı partilerin zamanla kimlik bunalımına
girdikleri,  ya da başka siyasetlere alet
olarak  gerçek misyonlarından
uzaklaştıkları bir çok ülkede yaşanan deneylerle ortaya çıkmıştır . Bu
doğrultuda partiler arası ittifakların partilerin gerçek yapılarını bozdukları  öne sürülebilmektedir .


Küresel emperyalizmin tırmandığı son dönemde  ülkelerin geleneksel siyasal düzenleri köklü
sarsıntılar ile karşı karşıya kalırken uluslararası tekelci sermaye
şirketlerinin tarikatları kendilerine yol arkadaşı olarak seçtikleri göze
çarpmaktadır . Partilerin içi boşaltılırken , geleneksel kimlikleri  işgalci kadrolarla değiştirilmeye
çalışılırken ,sermaye destekli dinci kadrolar devlet bürokrasisini ele
geçirirken  ve küresel sermayenin
çıkarları doğrultusunda hazırlanmış olan senaryolara  partiler alet edilirken ,partiler arası
ittifaklar göz boyayıcı bir biçimde ortaya çıkartılarak bazı gerçekler halk
kitlelerinin gözünden kaçırılmak istenmektedir . Böylesine olumsuz bir tablo
batı bloku dışındaki ülkelerin siyaset sahnelerini alt üst ederken , Türkiye
Cumhuriyeti de bu genel gidişe paralel bir duruma sürüklenmiştir . Devleti
kuran yüz yıllık bir parti kurumlaşmış yapısı ile  her şeye rağmen ayakta dururken, sonradan
olma diğer partiler de bu çizgide varlıklarını korumak  zorunda kalmışlardır . Siyaset iktidarı ele
geçirme , devleti kontrol altında tutma 
ve halk kitlelerini küresel hedeflere doğru çekme çizgisinde  siyasal kavgalar  olarak devam ederken, ittifak girişimleri ile
yeni siyaset senaryoları birbiri ardı sıra devreye sokulmaya çalışılmıştır .
Emperyal  düzenin yerli işbirlikçileri
dışarıdan geliştirilen  yeni stratejiler
doğrultusunda ortaklıklara girerken aynı zamanda dış senaryoların uygulayıcısı
konumuna da gelmişlerdir . Türkiye demokrasisi bu gibi durumlar ile alt üst
olurken, giderek tırmanan halk kitlelerinin seçim sandıklarına yönelecek  tepkisini önleyecek yeni senaryolar,
ittifaklar aracılığı ilehalk kitlelerine karşı devreye sokulmak istenmiştir .
Ülke gereksinmesi olsun ya da olmasın , küresel senaryolar  ulus devletlerin  tepkilerini önleyecek bir doğrultuda yeni
ittifaklar üzerinden ayarlanmaya çalışılmıştır .


Siyasal parti ittifakları açısından Türkiye’deki
durum ele alınırsa devlet ve ülke gereksinmeleri doğrultusunda bir gelişme
görülmediği ,aksine  var olan siyasal
durumun geleceğe yönelik olarak bazı siyasal çevrelerce değişik  bir sürece zorlanma doğrultusunda ittifak
oluşumlarının öne çıkarıldığı göze çarpmaktadır .Küresel emperyalizmin  zorladığı işbirlikçi liberal politikalardan
bir türlü vazgeçilmezken , tekelci şirketlerin doğal müttefiki konumuna
gelen  tarikatların liberal politikaları
benimsemekte olan bazı dinci ya da muhafazakar 
partilerin içinde yer aldıkları görülmektedir . Son dönemlerde
Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu iki ayrı ittifakın karşı karşıya geldiği böylesine
bir durum, ülkenin içinden geçmekte olduğu yeni siyasal dönemin bir yansıması
olarak dikkate alınabilir .Günümüzde 
uzun süre iktidarda kalmanın gündeme getirdiği siyasal yıpranma
oluşumunun olumsuz yansımalarını devre dışı bırakmak  üzere, gündeme cumhur adıyla bir ittifak  getirilmektedir . Milliyetçiler ile
muhafazakarların  aralarında kurdukları
işbirliği çerçevesinde aslında millet ittifakının bu merkezde öne çıkması
beklenirken ,tamamen tersi bir doğrultuda bir cumhur ittifakı oluşturma yoluna
gidilmiştir . Cumhuriyetçi kesimlerin ve tabanın ara rejim çizgisindeki siyasal
reflekslerinden çekinen milliyetçi-muhafazakar ortaklığı, kendisini millet
ittifakı yerine cumhur ittifakı başlığı ile ifade etmeyi bugünün siyasal
koşulları açısından daha uygun görmüştür . 
Bunun üzerine de  yıllardır müzmin
bir ana muhalefet partisi olarak bir cumhuriyetçi bir  siyasal misyonu yerine getirmek isteyen
halkçı parti ,kendisinden daha da ileri giderek alt kimliklerin oluşturduğu
bölücü bir halkçılığı benimseyen bir sol parti ile de , genel çizgisinin
ötesine giderek  millet adıyla yeni  bir ittifak oluşturmuştur . Cumhur kavramı
milliyetçi ve muhafazakar çevrelerde  ara
rejim projelerinin önlenmesi çizgisinde kullanılırken , millet kavramı da
halkçı ve milliyetçi toplum kesimleri açısından etkili bir siyasal muhalefet
örgütlenmesi için , halkçı ve halklarcı 
işbirliği çerçevesinde  ortaya
çıkarılan  bir  ulusal dayanışma ittifakı doğrultsunda
kullanılmaya çalışılıyordu . Bir anlamda sol içerikli cumhur kavramı sağcı
ittifak için kullanılırken , diğer yandan da 
sağ düşüncelere dayanan millet 
kavramı da solu temsil eden halk ve halklarcı ittifakın ürünü olarak
yeni siyasal ortamda gündeme geliyordu .Sol kesimden gelen halkçılık
anlayışının yansıması olarak cumhuriyet kavramı 
ile birlikte , sağ toplumsal taban kökenli millet kavramı da  yeni ittifakların adı olarak   gündeme gelirken , siyaset sahnesindeki
boşlukların doldurulması yerine tamamen tersi 
olan çizgide  kaotik bir  ortamın öne çıkmasına yol açılmıştır .Bu
durumun doğal sonucu olarak da ülkede 
istikrarsızlık ortamı yaratılmıştır .


Partilerin yeni dönemin koşullarında bir
yerlere  savrulduğu yeni dönemde tarikat
destekli  ittifaklar yerine,  normal koşullarda  halk kitlelerinin  desteklediği yeni siyasal partilerin taze
kuvvet olarak ortaya çıkması beklenmelidir . Partilerin yerine tarikatların ön
planda olduğu yeni bir demokrasi uygulamasının mümkün olmadığı,  dinin siyasete alet edilme senaryoları
sonrasında açıkça görülmüştür .Dinci siyasetler devletlerin laik yapılarını
sarsarken siyasal partilerin öncelikle dinci tarikatların ya da grupların eline
düşmüş görünümden kurtarılmaları gerekmektedir . Bunun temel yolu da
devletlerin güçlenmesinden geçmektedir . Devletlerin merkezi güçlerini
artırarak  siyasal alanı kamu yararı
çizgisinde yeniden  düzenlemesiyle
,partilerin dinci gruplardan kurtularak kendilerine gelmelerini sağlayacaktır .
Halk kitlelerinin  ülkenin ulusal
çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesiyle ülkenin birliği ve bütünlüğü
sağlanacak ve  zamanla  bütünleşen halk kitlelerinin bir ulus olarak
harekete geçmesiyle de, devletlerin 
milli  yapılanmaları  koruma altına alınabilecektir . Toplumların
uluslaşması , milli devletlerin geleceği açısından yaşamsal  önem taşıması nedeniyle ,öncelikli olarak
dikkat edilmesi gereken  bir husustur .
Toplumlar uluslaşırsa , devletler de zamanla 
ulus devlet yapılanmasına dönüşmektedir . Millet denilen ulusal toplumun
kimlik kazanması ,ortaya yeni ve güçlü bir siyasal düzen olarak çıkması ile
mümkün olabilmektedir . Dünyanın her yerinde toplumların  belirli süreçler içinde uluslaşması ile
devletlerin ulus devlet yapılanmasına dönüştüğü 
görülmektedir .


Çağımızın devlet modeli olan ulus devletler
zamanla aşınma ya da sarsılma gibi ülke ve de devlet güvenliği açısından  tehlikeli gelişmelere  hedef olmamak için, hem uluslaşma
süreçlerinin tamamlanması hem de geleceğe dönük bir biçimde güçlendirilmeleri
gerekmektedir . Bütün ulus devletler her  
ulusalcılığa karşı  her  yönden gelen sarsıntılara karşı  kendilerini korurken ,merkezi gücü
sağlamlaştırma doğrultusunda 
öncelikle  tek yönlü bir uluslaşma
sürecini tamamlamakla yükümlüdürler .Toplumsal uluslaşma süreci ile  varlığını ortaya koyabilen ulus devletler
daha sonraki aşamada da yeni bir uluslaşma sürecini ikinci kez yaşayarak ,
geleceğin koşullarında da  diğer
devletler ile rekabet edebilecek düzeyde kuvvetli olabilmenin yollarını  milli güç 
unsurları açısından araştırmak durumundadır. Dünyanın bütün devletleri
her açıdan ve yönden uluslaşabilmenin yollarını arayarak bugünlere gelirken
,aynı zamanda gelecekte de var olabilmenin yöntemlerini arayıp bularak uygulama
alanına aktarması gerekmektedir . Hal böyle olmasına rağmen , bugünün var olan
dünya düzeninde bir tek Türkiye Cumhuriyeti 
uluslaşma sürecini ifade eden  tek
kavram yerine iki ayrı kavram ile karşı karşıya gelmektedir . Ülkenin
jeopolitik merkezi  konumu gereği ortaya
çıkan kendine özgü  bir durum nedeniyle,
Türk devleti sağdan gelen millet ve 
soldan gelen ulus kavramları ile karşı karşıya gelmektedir . Türk
devletinin vatandaşları kendini toplu bir bütün olarak ifade etme noktasına
geldiğinde, hem millet hem de ulus kavramları aynı anlamda birbirlerinin yerine
kullanabilmektedir . Türkler kendilerini dile getirme durumunda bazan milleti,
bazan da ulusu temel kavram olarak kullanmak durumunda kalabilmektedirler .
Aynı toplumu ifade etme durumunda farklı kavramların kullanılması, Türk milleti
açısından  bir yönü ile  zaaf yaratmakta ve  sahip olunması gereken ulusal gücün bütüncül
potansiyeli  ikiye bölünerek uluslararası
alanda  diğer ulus devletler ile rekabet
yarışında  Türk devletinin daha zayıf bir
durumda kalmasına  yol açılmaktadır .
Ulus devletler çağında ulusal olan her şeyin bir bütünlüğün parçası olarak ele
alınması gerektiği unutulmamalıdır .


Etimolojik olarak her iki kavramın kökenine
inilirse farklı farklı anlamlar ortaya çıkmaktadır . Millet kavramının Arapça
dilinden geldiği ve Araplar açısından geçerli olan ümmet kavramının zaman
içinde dönüşümü ile ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Dini özelliği olan bir
topluluğu ifade etme noktasında ki toplumu ifade eden millet kavramı, daha
sonraki aşamalarda ümmetlerden milletlere geçiş noktasında gene milli
devletlerin toplumsal yapılarını 
belirtmek  için  kullanılmıştır . Millet kavramı böylesine
anlamlı  bir kökenden gelirken , bu
kavramın Arapça kökenli olması ve kurulmakta olan laik devletin dine mesafeli
kalan statüsünü ortaya koymaması yüzünden , Türkiye’de  cumhuriyetin kurucuları  laik devlet yapısını yansıtacak yeni bir
kavram aramak  zorunluluğunu
hissetmişlerdir .   İslamiyet öncesi
dönemde Türklerin Orta Asya bozkırlarında yaşadığı dönemden kalma bir kavram
olarak ulus kavramı öne çıkmıştır .Arama ve tarama çalışmaları sonucunda  ,


Ural-Altay bölgesinde Türklerin ilk kez tarih
sahnesine çıktığı aşamada var olan ve bu durumu günümüzün dünyasına
yansıtan  Türk tarihinin ilk ulusal anıtı
olan Orhun Kitabelerinde yer alan ulaş kavramından yararlanılarak  ulus kavramı benimsenmiştir .Ulus kavramı
etimolojik olarak ele alındığında, aynı bölgede ya da vatanda  birbirinden ayrı olarak yaşamakta olan ve
aynı zamanda ortak dili kullanan  insan
topluluklarının hepsine birlikte verilen ortak 
isim olarak, toplumun bütünselliğini ortaya koyan bir kavram olduğu
anlaşılmıştır  .Böylesine bir kökenden
gelen ulus kavramı daha sonraki aşamada Türklerin komşu kavimi olan Moğolca’da
da aynı anlamda ele alınarak kullanılmıştır . Bir anlamda bugün dünya
haritasında yer alan bir bölgenin tarihsel süreç içerisinde  belirli bir nüfus yapısına sahip olması  ve zamanla aynı bölgede yaşamakta olan
toplulukların yaşam süreci  içerisinde
ortak vatanda aynı tarih, kültür ve ekonomiye sahip olması ile,  gelecekte ulus devletlerin oluşumuna
giden  yol açılmıştır . Bugünün çağdaş
ulus devlet yapılarının uzun süren zaman dilimi içinde  varlık kazanmaları,  bilimsel açıdan da böylesine bir oluşum
sürecini doğrulamaktadır. Tarih ve sosyoloji kitapları millet olgusunu çeşitli
yönleri ile ortaya koyarken , siyasal bilim ve uluslararası ilişkiler tarihi de
günümüzün ulus devletler gerçeğini çeşitli yönleri ile açıklamaktadır .Bugünün
ulusalcı ve milliyetçi akımlarının böylesine ortak  bir tarihsel süreçten geldiklerini  karşılaşılan sorunların çözümü için her
zaman  bilmeleri gerekmektedir .


Kavramsal olarak 
iki ayrı kökenden gelen millet ya da ulus veya milliyetçi ya da ulusalcı
kavramlarının  çağdaş Türkçede yer alarak
aynı anlamı ifade etmeleri , dünyanın diğer ülkelerinde görülmeyen bir durumdur
. Böylesine bir hal , Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulu bulunduğu  toprakların dünya sahnesinde gündeme getirmiş
olduğu bir siyasal yapılanmanın günümüze uzanan farklı bir yansıması olarak
görülebilir . Diğer devletlerde böylesine bir ikilem olmadığı için , batı
dillerindeki Latince’den gelen  “Nation “
kavramı ile batılı ülkeler oluşumu tek kavram ile ifade edebilmişler , Türkler
gibi tarihten gelen iki ayrı sürecin etkisi altında kalmadıklarından  bizim millet ya da ulus dediğimiz toplumsal
yapıya bunlar  “Nation “ kavramına dayanarak
ve bu kavramdan yola çıkarak  birbiriyle
bağlantılı çeşitli  açıklamalar getirmeye
çalışmışlardır .Bir anlamda millet ya da ulus denilen oluşum batı dünyasında
tek kavram ile açıklanmaya çalışılmıştır.Uluslaşma süreci sonucunda ortaya
çıkan ulus  devlet yapılarının modelini
de ortaya koyan bu kavram, aynı zamanda “Nation State” birleşik kavramı ile
gene aynı kökenden yola çıkılarak açıklanmaya çalışılmıştır .Çağdaş dünyanın
ürünü olan ulus devlet olgusu ,  Türk
dilinde aynı zamanda Milli devlet olarak da dile getirilmektedir .Milli
devletlerin varlığı ve kendini koruması gibi konuların fazlasıyla tartışıldığı
bugünün koşullarında  ,Türk
devletinin  ilelebet payidar kalabilmesi
gibi bir temel mesele de Türk ulusuna 
yol göstermektedir . Ulus devletlerin varlığı ve devamlılığı giderek
farklı devlet modelleri açısından tartışma alanına getirilirken , her türlü
saldırıya karşı ulus devletlerin vatandaşlarına 
ve koruyucularına  yani milliyetçi
ve ulusalcı akımlara aynı  savunma
görevi  düşmektedir . Batı ülkelerinde üç
yüz yıllık bir uluslaşma sürecinden sonra ortaya çıkmış olan ulus
devletlerin  kurulup kurumlaştıktan
sonra, geleceğe dönük olarak varlıklarını 
koruma sürecinde bütün ulus devlet vatandaşlarının , ulusalcı ya da
milliyetçi ayırımına sürüklenmeden  tek
bir merkezi güç olarak el birliği ile uluslararası alanda diğer ulus devletlere
karşı ortak  bir korunma ya da savunmaya
geçtikleri  bugünün ulus devletlerinde
gözlemlenmektedir .


İmparatorluklar döneminde  belirli bölgelerde yaşamını sürdüren insan
topluluklarının yerel ya da bölgesel dil üzerinden milletleştiği ve zaman
içerisinde milliyetçilik akımları sayesinde 
merkezi imparatorluklara karşı çıkarak bir ulusal kurtuluş savaşı
sonrasında, kendi milli devletlerini oluşturma aşamasına geldikleri
görülmektedir . Son üç yüz yılın ürünü olan ulus devletlerin arkasında her
yerde bir ulusal kurtuluş savaşı ya da milliyetçilik cereyanları ile ortak dile
dayanan milletleşme olgusunun bulunduğu anlaşılmaktadır .Öncelikle  ortada bir ulusun var olabilmesi için ortak
bir dilin gelişmesi gerekmektedir . Tarih içinde bölge halkları kendi
ortak  dillerini oluşturarak ulusal bir
kültür düzeni  ortaya çıkardıktan sonra
,bağımsız  bir devlet düzeni çatısı
altında  ortak yaşamı hedefleyen  bir yaşam düzeni aşamasına gelebilmektedirler
.Ulusal kültür düzeni ulusal bağımsızlığa doğru geliştiği aşamada  toplumlar ulusal kurtuluş savaşı  vererek 
özgürlüklerine kavuşabilmektedirler . Günümüzün bağımsız devletlerinin
hemen hemen hepsinde  ulusal kurtuluş
savaşı ya da mücadeleleri verilerek sonuca ulaşılabilmektedir . Böylesine bir
toplu mücadele içine giren ulusal toplumların 
,sürdürdükleri kavgalarını kazanabilmeleri ve bağımsızlık hedefine
ulaşabilmeleri için, her türlü ayırımı geride bırakarak hep birlikte ortak bir
mücadele ortamı içinde olmaları gerekir . İşte bu aşamada sağdan gelen
milliyetçiler  ya da soldan gelen
ulusalcılar ayırımı yapılmasının son derece yanlış olduğu ve Türk ulusunu bu
aşamada bir araya gelerek toplu bir güç konumunda  var olma mücadelesini engelleyen bir olumsuz
durumu ortaya çıkardığı görülmektedir . Böylesine bir yanlış ayırımı ve de buna
dayalı olarak gündeme getirilen haksız 
siyasal bölünmeyi , ulus devletin 
bölünmez üniter yapısı açısından kabül etmenin  hiçbir biçimde mümkün olmaması gerekir .


İmparatorlukların çöküşü üzerine ulus
devletler  geçen yüzyılın başlarında
kurulurken  , Türk ulusu da o dönemin
dili olan Osmanlıca adlandırma ile, tarih sahnesinde var olabilmek üzere
“Kuvay-ı Milliye “ mücadelesi adı altında bir ulusal kurtuluş savaşına  kalkışmıştır . Savaşın kazanılmasından
sonra  yapılan dil devrimi sonucunda ,
Kuvay- Milliye kavramı  ulusal güç olarak
değişim  yaşamış ve yeni bir dünya
kurulurken  Türkler ulusal toplum ve ulus
devlet olarak tarih sahnesinde gene yerlerini almışlardır . Kurtuluş savaşı
sırasında birbirlerine sen” ulusalcımısın ya da milliyetçimisin? ” diye soru
sormadan emperyalizmin işgalci ordularına karşı 
toplu bir var olma savaşına kalkışan Türk ulusunun , zafere erişmesinden
sonra Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığı onaylanmıştır .  Aradan yüz yıllık bir zaman dilimi geçtikten
sonra  küresel emperyalizm ülkeyi bölmek
üzere Türk  ulus devletini gene eskisi
gibi tehdit ettiği  bir aşamada,  Türk ulusunun bireylerinin ya da Türkiye
cumhuriyetinin  yasal vatandaşlarının
milliyetçi ya da ulusalcı  diye farklı
kavramlar üzerinden  bölünmesi, bu
aşamada milli direniş gücünü kırdığı gibi, aynı zamanda emperyalist saldırılara  yeterli bir düzeyde karşı   koyma 
gücünü de ortadan kaldırmaktadır . Merkezi coğrafyadaki bütün devletler
bölücü bir rüzgarla parçalanmaya çalışılırken ,benzeri bölücülük girişimleri
,ulusal kurtuluş savaşı ile üniter bir devlet olarak tarih sahnesine çıkan Türk
devletini ortadan kaldırmak üzere 
Türkiye’ye karşı baskı ve tehditler ile yönlendirilmektedir .
Gelinen  yeni aşamada sağ kanattan gelen
milliyetçilerin ve sol kanattan gelen ulusalcıların hala ayrı kavramlar
aracılığı ile kendilerini ifade etmeleri ve başka siyasal gruplar ile ortak  hareket 
ederek  bölücü siyasetlere alet olmaları
,Türk devletinin  varlığını koruyacak
ulusal savunması açısından çok ciddi bir 
çıkmaz olarak gündeme gelmektedir .


Geçen haftalarda 
Türkiye’nin önde gelen kamuoyu araştırma kuruluşlarından birisi yapmış
olduğu araştırmaların sonucunda, Türk vatandaşlarının kendilerini nasıl
gördüklerini  ve siyasal kimliklerini
nasıl adlandırdıklarını soruşturma konusu yapmış ve elde ettiği sonuçları Türk
kamuoyuna açıklamıştır . Verilen cevaplara göre 
Türk toplumunun dörtte biri kendini Atatürkçü ,  dörtte biri 
milliyetçi ,yüzde onu demokrat ,yüzde onu muhafazakar  ve de 
yüzde onu dindar olarak  tanımlama
yoluna gitmiştir . Bu sonuçlara göre , Atatürkçü  tanımlamasının arkasında yer alan ve
Atatürk’ün partisinin üyesi olan ulusalcılar , Atatürkçüler olarak Türk
toplumunun en geniş grubunu ortaya çıkarmakta bunu ikinci  grup olarak milliyetçiler izlemektedir .
Yüzde onlarda kendini ifade eden demokratlar, muhafazakarlar  ve dindarlar 
üçüncü derecede oy potansiyeline sahip 
olarak  görünmektedirler . Türk
toplumunun en geniş kesimini temsil eden ulusalcılar ve milliyetçilerin bugün
hala ayrı partilerde bulunmaları  ve
kendilerini ayrı ayrı ifade etmeleri , ulus devletler tasfiye edilirken  Türkiye’nin kendini savunacak ulusal  güç oluşumu açısından son derece tehlikeli
bir durumu ortaya çıkarmaktadır . Ulusal kurtuluş savaşının büyük önderi  Atatürk’ün partisinin çatısı altında bir
araya gelen  ulusalcılar ile,  başka partilerle  işbirliğine girmiş ya da siyasal ittifaklara
kalkışmış olan  milliyetçilerin bugün birbirlerinden
uzak ve hatta karşı karşıya gelmiş olan 
dağınık  görünümü  , en son yapılan kamuoyu yoklaması ile bir
kez daha ortaya çıkmıştır . Kendilerini ulusalcı ya da milliyetçi olarak ifade
edenler Türk toplumunun yarısını meydana getirirken , diğer siyasal gruplar
ikinci ve üçüncü planda kalmaktadırlar ve bu dağınıklık yüzünden  ulusalcılar ile milliyetçiler bir araya
gelerek iktidar olamamaktadırlar . Bu iki grubun bir araya gelmesini önlemek
üzere bütün emperyal  güçler devreye
girmekte , topluca  Türkiye’nin dış
güçlere karşı  ulus devleti ve milleti
ayakta tutacak milliyetçi-ulusalcı 
işbirliğine  dayanan bir ulusal
savunma hükümeti oluşturmasına , sürekli engeller çıkartılarak izin
verilmemektedir .Bu nedenle antiemperyalist çizgide  gerçek 
milli politikalar uygulayacak bir ulusal yönetimi ortaya
çıkaramayan  Türkiye Cumhuriyeti de
,  siyaset  ile denge 
kuramadığı  için her geçen gün
ulusal kimliğinden  ve varlığından bir
şeyler kaybetmektedir .


Türk tarihinin getirmiş olduğu özel  koşullar ile Türkiye Cumhuriyetinin kurulu
bulunduğu bu coğrafyanın özellikleri , yirminci yüzyılda bağımsız bir Türk
devleti kurulması sırasında  öncelikli
olarak etkili olmuştur .Ulusal kurtuluş savaşının önderi Atatürk , asker kökeni
gereği iyi bildiği jeopolitik biliminin verilerini kullanırken , bir
devlet  adamı kimliği ile okuduğu
binlerce tarih ve siyaset kitabının getirmiş olduğu bilimsel bilgi birikimini
devletin kurulması sırasında kullanmıştır . Bugün kendisini milliyetçi ya da
ulusalcı olarak tanımlayanların tarih ve coğrafya biliminin verilerini bu
doğrultuda  iyi bilmeleri gerekmektedir.
Bu gerçekleri  görebilenler ve iyi
anlayanlar , her türlü emperyal  amaçlı
siyaset manüplasyonlarına karşı Türk kimliğini benimsemiş olanlar  ,küresel emperyalizmin ulus devletleri yıkma
döneminde,  milliyetçi-ulusalcı ayırımını
geride bırakarak toplu bir ulusal güç oluşumu ile   sahneye çıkarak , bütün emperyalist ve
Siyonist planları bozmak durumundadırlar . Bütün emperyal devletler ve güçler
kendi siyasal çıkarları doğrultusunda 
merkezi alandaki haritaları yeniden çizmeye yönelirken , Türk ulusunun
bir büyük kurtuluş savaşı vererek kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetinin özel
durumunu iyi bilerek ve bu konuda  yoğun
çalışmalar yaparak , Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar  kalmasını sağlayabileceklerdir . Böylesine
kutsal bir görevin tam anlamıyla yerine getirilebilmesi için öncelikle
ulusalcılar ile milliyetçilerin işbirliği gerekmektedir .Yeni dönemde
Türkiye’nin ikinci ulusal kurtuluş 
mücadelesinin öncü kadrosunun ,milliyetçiler ile ulusalcılar
arasında  oluşturulacak  çekirdek bir kadronun olması gerekmektedir .
Çekirdek kadronun öncülüğünde başlatılacak yeni bağımsızlık hareketinin bir ayağını
milliyetçiler diğer ayağını da ulusalcılar oluşturarak , Türkiye’nin  ve Türk dünyasının özgürlüğünü güvence altına
almaları  artık kaçınılmaz bir  milli görev olarak gündeme gelmiştir .
(Birlikteliğin kısa adı ULU-MİL olabilir . )

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış