ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ÖZEL BÜRO NOTU : GRUP OLARAK TÜM
YAZARLARIMIZIN YAZILARINI OLDUĞU GİBİ YAYINLARIZ. İÇLERİNDE KATILMADIĞIMIZ
YAZILAR OLSA DA BU BÖYLE. SAYIN HOCAMIZ DA BÖYLE BİR DEĞERLENDİRME YAPMIŞ, KALEMİNE
SAĞLIK. ZAMAN HARCAMIŞ, EMEK VERMİŞ. BİZE DÜŞEN YORUMSUZ OLARAK NOKTASINA,
VİRGÜLÜNE DOKUNMADAN YAYINLAMAKTIR. AMACIMIZ SİZLERİ HER KONUDA, HER
ÇERÇEVEDEN, HER PENCEREDEN FARKLI BİLGİLER İLE AYDINLATMAK. EN AZINDAN BUNA
ÇABA GÖSTERİYORUZ. HADDİMİZİ DE BİLİYORUZ.

Prof. Dr. Anıl Çeçen : “Meral
Akşener, Bir Batı Projesidir.”

Sinan Onuş “SÖYLEŞİ” Ankara, 01 Haziran 2018

Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’in, “Orta
Doğu’nun Geleceği” isimli bir kitapçığı var. Burada, Sovyetler Birliği
sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Bu karanlığı
önleyecek olanların da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlar olduğunu
söylüyor. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın
önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor.

Yörünge, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le erken seçim kararını,
Türkiye’nin beka sorunu olup olmadığını ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
karşında Cumhurbaşkanlığı için yarışacak olan CHP’nin adayı Muharrem İnce ile
İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener’i konuştu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,
erken seçim kararını açıklarken bir beka sorunundan söz etti?

Türkiye’nin beka sorunu var mı?

Türkiye’nin kurulduğu günden beri beka sorunu var. Çünkü
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra kuruluş aşamasında
ortada kalan merkez coğrafya Anadolu’yu esas aldı. O dönemde başta İngiltere
olmak üzere, Rusya ve Fransa’nın, Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında emperyal
planları vardı. Bu coğrafyada, o zamandan bugüne gelen tarihsel süreç
içerisinde Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan peşinde koşanlar
ya da Doğu Karadeniz’de geçmişten gelen Pontus arayışları içerisine girenlerin
bu arayışlarını yeni dönemde de gündeme getirdiklerini görüyoruz. Yani Türkiye
Cumhuriyeti 100. yılına doğru giderken tarihsel olarak beka sorunu vardır.

Öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu coğrafyada
Amerika’nın ve İngiltere’nin desteğiyle bir proje olarak İsrail Devleti
kuruldu. Bu proje gelecekte Orta Doğu’da Büyük İsrail İmparatorluğu hedefliyor
ve eski Osmanlı hinterlandına yayılmayı amaç olarak ortaya koyuyor. Bu
doğrultuda İsrail ve Amerika, Orta Doğu’da var olan devletlerin hiçbirini kabul
etmiyor. Özellikle Irak ile Suriye’nin parçalanmasını istiyor ve şimdi de yavaş
yavaş İran’ın parçalanması gündeme geliyor. Burada hep Türkiye’yi kullanmak
istediler. Ancak ana hedefin, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek olarak
görüldüğü noktada, Orta Doğu’da İsrail’in büyümesi, bölgeye egemen olması için
mevcut devletlerin yıkılması ve parçalanması gerekiyor. Irak’tan üç eyaletin,
Suriye’den ve İran’dan beş eyaletin gündeme geldiği bir noktada, Türkiye’de de
yedi-sekiz bölge valiliği üzerinden bir eyalet yapılanması çeşitli mecralarda
tartışılmaya başlanmıştır. Buradan da anlıyoruz ki Batılı emperyalistler ve
Siyonistler, Osmanlı sonrası kurulmuş olan bölge devletlerinin hiçbirisini
kabul etmiyor ve bölgedeki bütün devletlerin parçalanması hedefleniyor. ABD
Genelkurmay Başkanı Wesley Clark, Orta Doğu’daki yedi devletin önümüzdeki on
yıl içinde parçalanacağını açıkça ifade etmiştir. İsrail gibi kaçak devletlerin
bölgeye egemen olabilmesi için bölgedeki bütün Müslüman devletlerin eyaletlere bölünmesi,
bunun da mezhep ya da etnik ayrılıklar üzerinden gerçekleştirilmesi
hedeflenmektedir. Bu da hem Türkiye hem de bölge devletlerinin tümü için bir
beka sorunu olduğunun açık bir göstergesidir.

Türkiye, Geleceğini Güvence Altına Alma Arayışında

Erken seçim kararı, Türkiye’ye yönelik bu planları
öteleyebilir mi?

Bu, seçimlerin sonucunda Türk seçmeninin göstereceği
demokratik olgunluğa bağlı bir durum. Seçim süreci içerisinde Türkiye,
kendisini yeniden toparlayabilir, merkezi devlet gücü yeniden onarılabilir ve
bu coğrafyanın geleceği için Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail projelerine veyahut
Avrupa Birliği projelerine alternatif olarak B Planı’nı ortaya koyabilirse o
zaman seçim sürecinden olumlu bir sonuç alabilir. Ancak seçim sürecinde
emperyal güçlerin kışkırtmalarıyla alt kimlikli çekişmelere sürüklenirse ya da
bölgede başlamış olan sıcak çatışmalar terör hareketleri olarak Anadolu’ya,
Misak-ı Milli sınırları içine taşınırsa o zaman Türkiye seçim sürecinden
maalesef zayıflayarak çıkacaktır. Böyle bir durumda önümüzdeki dönemdeki
gelişmelerde yeterince etkin olunamayacağı için bizi, ciddi boyutlarda zor
günler bekleyecektir.

Bu tespitlerinizden yola çıkarsak erken seçim kararı,
yerinde ve zamanında atılmış bir adım mı?

Normal seçimlerden bir buçuk yıl önce seçime gidiyoruz.
Amerika, İran’la sağlanmış olan barış platformundan geri çekildiğini ilan etti.
Savaşın önümüzdeki günlerde tırmanma olasılığını gördük. Ankara kulislerinde,
NATO’nun da devreye girebileceği ve bölgedeki varlığını ağırlıklı bir şekilde kullanmaya
yöneleceği tartışmaları yoğun olarak dillendirildi. Bu çerçevede bölgedeki
devletlerin önümüzdeki dönemde bağımsız bir çizgide varlığını koruması, Türkiye
açısından büyük önem taşıyor. Türkiye de varlığını ve bağımsız yapısını
koruyarak bu savaş süreci içerisinden geçmek ve geleceğini güvence altına almak
arayışı içerisinde.

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde savaşa sürüklenmesi, bir
NATO baskısıyla karşı karşıya kalması gibi riskli durumların da ortaya
çıkacağını dikkate alırsak tam bu noktada bir erken seçim kararı bence sağlıklı
olmuştur. Her hükümetin böylesine bir darboğazdan geçilirken kendi geleceği
açısından toplumsal tabanını ve kendi güvencesini sağlama almak ve alacağı
önlemlerle savaş ortasından kendini kurtarmaya öncelik vereceğini görmek lazım.

Erken seçim kararıyla hem iktidar partisi hem diğer
partiler kendini yenilemek, toplumda var olan potansiyeli siyaset sahnesine
taşımak ve bu noktada da daha güçlü bir iktidarın ortaya çıkmasını sağlamak
için yeni bir şans elde etmiştir. Bunu görmemiz lazım. Kutuplaşmanın önlenmesi
için erken seçimin Türkiye için bir şans kapısı olarak açıldığını görüyoruz.

Batı, Hükümeti Ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın Konumunu Devre
Dışı Bırakmaya Çalışıyor

Mayıs ayı başlarında İYİ Parti Genel Başkanı Meral
Akşener’i ziyaret eden Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Michael
Roth, 24 Haziran seçimlerini yakından takip edeceklerini söyledi. Roth, AK
Parti ve HDP arasında sıkışan Kürt seçmenin İYİ Parti’ye destek vereceğini
öngördüklerini belirtti. Kürt seçmenin, İYİ Parti’yi tercih edeceğini düşünüyor
musunuz?

Türkiye’de Kürt hareketi genelde Türk demokrasisinin
solunda yer almıştır. İYİ Parti ise merkez sağın çökmesinden sonra yeniden
merkez sağın toparlanması amacıyla gündeme getirilen yeni bir partileşme
hareketidir. Buradan bakınca Kürt seçmenle İYİ Parti’nin bir arada olamayacağı
gibi bir durum ifade edilmeye çalışılıyor. Ancak şartlar değişmiştir. Avrupa
Birliği temsilcisi olarak gelen o diplomatın ortaya koyduğu çizgide hem Kürt
hareketi hem de İYİ Parti üzerinden laik-çağdaş cumhuriyet yapılanması vardır.
Türkiye’de 16 senedir Ilımlı İslam iktidarda. Ilımlı İslam en fazla Avrupa’yla
karşı karşıya geliyor ve Avrupa’dan dışlanma gibi bir durumdan geçtiğimizi de
hatırlamamız gerekiyor. Çünkü Avrupa Birliği bir Hristiyan Birliği’dir. Dikkat
edin Balkanlarda, Osmanlı uzantısı olan Müslüman ülkelerin hiçbirini içerisine
almamıştır. Türkiye’yi de Müslüman kimliği nedeniyle 50 senedir kapısında
bekletmektedir. Hem bizi içlerine almıyorlar hem de bu coğrafyada Alman emperyalizminin
ya da Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yönlendirme yapmaya
çalışıyorlar. Bu çerçevede Avrupalıların, Türkiye’nin iç dinamikleriyle ya da
iç çelişkileriyle oynama hakkı olmaması gerekir. Bu noktada ben, Güneydoğulu,
Kürt asıllı temsilcilerin tıpkı Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verdikleri gibi
çağdaşlık çerçevesinde ve Avrupa Birliğiyle yakınlaşma noktasında İYİ Parti’ye
de destek olabileceğini söylüyorum. Tabii bu, seçim sürecinde ortaya çıkacak
gelişmelere ve partilerin izleyeceği politikalara ve yeni yaklaşımlara bağlı
bir durum.

Bu tespitlerinizi biraz daha açalım isterseniz. Almanların
Kürt meselesindeki yaklaşımını ve terör örgütü PKK’nın Almanya’daki
örgütlenmesini biliyoruz. Alman Bakanın açıklamaları ne anlama geliyor?

Almanya, bir emperyal güçtür. 20. yüzyılın başında
Almanların da Orta Doğu’ya, Osmanlıya geldiğini, Afrika ülkelerine girdiğini
hatırlayalım. Almanlar bugün, Avrupa’nın patronu haline gelmiştir. Avrupa
Birliği’nin tamamen Almanya’nın kontrolüne girdiği aşamada İngiltere, Brexit’le
Avrupa Birliği’nden çıkmıştır. Şimdi Almanya bu aşamada hem Avrupa Birliği’nin
hâkimi olmaya hem de Birinci Dünya Savaşı sürecindeki planlarını hayata
geçirmeye çalışıyor. Şimdi biraz geriye gidelim. Alman istihbarat
servislerinin, hem Osmanlı hem İran hem Orta Asya hem de Rusya’daki Müslüman
kesimlerde yoğun bir kampanyayla Töton1İmparatorluğu adı altında bir
Alman-İslam İmparatorluğu’na yöneldiklerini hatırlayalım. Önümüzdeki dönemde
Almanya’nın özellikle Balkanlar üzerinden Karadeniz’e, Türkiye’ye ve
Kafkasya’ya yönelik yeni girişimlerde bulunacağı kanaatindeyim. Almanya, bu
nedenle Türkiye’nin seçimiyle yakından ilgileniyor. Almanya, Türkiye’deki alt
kimlikli yapılanmayla mevcut siyasi yapılanma içerisinde var olan birtakım
sorunları sanki gelecekte büyük çıkmazlar oluşturacakmış gibi kamuoyuna
yansıtıyor. Kendi istediği şekilde bir dizayn yapmaya çalışıyor. Bunu bugünkü
hükümeti ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın konumunu devre dışı bırakma çalışmaları
olarak görebiliriz. Çünkü son yıllarda Türkiye, Avrupa Birliği ve Almanya ile
çok ciddi boyutlarda karşı karşıya gelmiştir.

“Sıkışan Kürt seçmen oy verir” derken o zaman Meral
Akşener topluma, “kurtarıcı” ya da “umut” gibi sunuluyor.

Kurtarıcı denilmesi biraz zor ama bir proje olduğu açık.
Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’i anımsayalım. Türkiye’nin çok
yakından tanıdığı bir isim. Türkçe bilir, Türkiye ve Atatürk üzerine kitap
yazmıştır. Aynı zamanda İsrail’in öncüsü olan Siyonistlerden birisidir. 1990’lı
yılların başlarında bu bilim adamı, “Orta Doğu’nun Geleceği” diye bir kitapçık
yayımlamıştır. Bu kitapçıkta, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya,
“İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Yani İslam yapılanmasını Orta Doğu’da,
karanlık olarak görüyor. Bu karanlığı önleyecek olanlar da Orta Doğu
ülkelerinde yaşayan kadınlardır diyor. Yalnız Türkiye değil, bütün Orta Doğu
ülkelerindeki İslamcı güçlerin, kadın liderliği ve kadınların siyasi mücadele
için sokağa inmesiyle dengelenebileceğini söylüyor. Orta Doğu’da öne çıkan
İslam kimliği, Avrupa’yı ve aynı zamanda İsrail’i çok rahatsız ettiği için
bölgedeki sancılı geçiş böylece aşılacak. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı
dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor. İşte
bu doğrultuda Türkiye seçimlerinde de kadın adaylar öne geçme şansını elde
etmektedir. Daha önce Tansu Çiller’in başbakanlığını da bu doğrultuda
değerlendirmek mümkündür. Tansu Çiller’le başlamış olan bu açılım, Meral
Akşener’le devam etmektedir.

Sivil Örümceğin Ağında

Lewis’in “kadınların desteklenmesi projesi” üzerinden
devam edelim o zaman. Denge ve Denetleme Ağı’nın kurucularından ve bir dönem
sözcülerinden olan Selda Tandoğan Demirel’in, Akşener’e “başdanışman” olduğu
iddia edildi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler sonrası bu iddia yalanlandı.
Demirel danışman değil şu an ama İYİ Parti’nin 200 kişilik kurucuları arasında
yer alıyor. Demirel’in kurucusu olduğu sivil toplum kuruluşu (STK), Demokrasi
için Ulusal Bağış (National Endowment For Democracy/NED) destekli Ulusal
Demokratik Enstitü (National Democratic Institute/NDI) tarafından fonlanıyor.
Bu iki örgütün Renkli Devrimlerdeki rolünü biliyoruz. Bu birliktelik tesadüf mü
sizce?

Türkiye’de yeni bir siyasi yapılanma ortaya çıktığında her
Türk vatandaşının bunun içine girme hakkı vardır. Selda Hanım’ın da o şekilde
hareket ettiği kanaatindeyim. Kendisini çok yakın tanımıyorum. Ancak STK olarak
hareket eden bir yapının temsilcisi olunca STK’ların arkasına bakmak lazım. Tam
da bu noktada Mustafa Yıldırım tarafından kaleme alınan “Sivil Örümceğin
Ağında” isimli kitabı anımsatmak isterim. Bu kitapta, Türkiye’deki STK’ların
hangisinin, hangi Batı ülkesinden maddi destek aldığı tek tek yayımlanmıştır.
Bu kitapta ortaya konan gerçekler açısından baktığımız zaman evet, Batı
demokrasilerinin uzantısı olan STK’ların emperyal plan ve projeler
doğrultusunda hareket ettikleri ve bu noktada da Batılı ülkeler tarafından
finanse edildiklerini görüyoruz. Aynı durum Sovyetler Birliği sonrasında
Rusya’da da vardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin işbaşına gelince hepsini
yasakladı. Banka hesaplarına el koydu ve Rusya, dışardan para alarak kendi
ülkesinin aleyhine çalışan STK’lara izin vermedi. Türkiye ise daha demokrat
davrandı. Bunların çalışmalarını Avrupa standartları içerisinde belirli bir
düzene koymaya çalmıştı. Türkiye ne yazık ki bunda da başarılı olamadı.

CHP önemli bir hamle yaptı ve Muharrem İnce’yi aday
gösterdi. Meral Akşener, biraz geride kaldı gibi duruyor. İnce’nin adaylığıyla
Akşener’in ikinci tur şansı biraz düştü mü?

Devleti kuran, Atatürk’ün partisi çok durağandı. Bir türlü
adayını açıklayamadı. Tabii iş geldi genel başkana kilitlendi. Genel başkanın
da siyasetçi olmaması ve siyaset üretememesi nedeniyle Atatürk’ün partisi çok
zayıf gidiyordu. Böyle bir noktada Sayın Cumhurbaşkanıyla rekabet edebilecek
özelliklere sahip bir kişiyi yani halkın içinden gelmiş bir kişi olarak Sayın
Muharrem İnce’yi aday çıkardılar. Böylece seçim yarışı hızlandı. Sayın İnce
önümüzdeki dönemde medyada yer alabilirse dengeleri önemli bir şekilde
değiştirecektir. Yeri gelmişken bir şey daha söylemek lazım. Daha işin başında
Sayın İnce, Meral Akşener lehine birinci turda çekilebileceğini söyledi.
Sanırım burada bir hesap yapılmaktadır. Eğer Meral Hanım ikinci tura kalırsa
merkez sağdan gelen kemikleşmiş oylarla Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Kürt
oylarını bağdaştırmak kolay olmayacaktı. İnce’nin kamuoyunda estirdiği sol
rüzgâr, Doğu ve Güneydoğu halkını biraz harekete geçirdi. Bu noktada da İnce
bir jest yaparak arkasına aldığı rüzgârla birlikte Cumhurbaşkanlığı adaylığından
Meral Akşener lehine feragat ederek seçimi ikinci tura bırakmamak gibi bir yeni
strateji üzerinde çalıştıklarını ve bu konuda pazarlıklar yapıldığını Ankara
kulislerinde duyuyoruz.

Kemalist Proje İle Siyonist Proje Orta Doğu’nun Geleceği
İçin Bugün Karşı Karşıya

Siz, İYİ Parti’ye “proje” dediniz. Bu durumda Atatürk’ün
kurduğu parti de bu projenin parçası olmuyor mu?

Türkiye Cumhuriyeti de bir proje. Ancak Atatürk’ün
projesiydi. Kuvayı Milliye hareketi zafere ulaşıp devleti kurduktan sonra yola
parti olarak devam etti. Atatürk’ün yaklaşımı, hem partiyi hem devleti aynı
çizgiye getirmekti. Bu noktada da partiyle devletin arasında bir ayrılık
olmaması gerekiyordu. Ancak bugün Atatürk’ün partisinde maalesef İkinci
Cumhuriyetçi, yani küreselleşmenin etkisiyle neoliberal bir çizginin öne
geçtiğini görüyoruz. Bu doğrultuda sermaye kesimleri, Avrupa-Amerika-İsrail
üçgeninde Türkiye’ye müdahale ederken Atatürk’ün partisini de baskı altına
alarak yönlendirmeye çalıştıklarını izliyoruz.

Soru işaretleri bırakmamak için bunu biraz daha açalım. O
zaman dâhil olunan bu proje, Cumhuriyet’in kuruluşundan farklı olarak
antiemperyalist olmayan bir proje mi?

Atatürk’ün partisi bugün, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi
antiemperyalist çizgide devam etseydi, Türkiye’nin, Avrupa Birliği süreci
içerisinde kabul etmek zorunda kaldığı programlarla devletin tasfiyesini
önleyebilirdi. Ancak maalesef devletin tasfiyesi süreci, Avrupa Birliği süreci
üzerinden başlatılmış ve bugün de Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden devam
ettirilmektedir. Büyük İsrail’in önü açılarak bu coğrafyadaki bölge devletleri,
Siyonizm’in-emperyalizmin güdümünde eyaletler üzerinden yeni bir yapılanmaya
yönlendirilmektedir. Bu coğrafyada yapılan mücadeleleri kendi haline
bırakırsanız ya Arap Birliği ya İslam Birliği kurulur. Ya Rusya güneye iner ya
Almanya doğuya açılır ya da bu coğrafyada iki proje çarpışır: Biri İsrail’i
kuran Siyonist proje, öbürü Türkiye’yi kuran Kemalist proje. İşte Kemalist
proje ile Siyonist proje bugün, Orta Doğu’nun geleceğinde karşı karşıyadır.
Atatürk’ün partisinin Kemalist proje doğrultusunda hareket ederek ülkenin
birliğini, bütünlüğünü ve bağımsızlığını güvence altına alması gerekirken bu
coğrafyadaki eyaletler üzerinden bölgesel federasyon planına yumuşak baktığını
görüyoruz.

Sizin belirttiğiniz kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar
gerçekleşmezse ve Muharrem İnce ikinci tura kalırsa İYİ Parti ve Saadet Partisi
seçmeninin tulum halinde CHP’nin adayına oy vereceğini düşünüyor musunuz?
Örneğin son yerel seçimlerde CHP, eski MHP’li bir isim olan Mansur Yavaş’ı aday
gösterdi ve MHP seçmeni tulum olarak vermedi.

Muharrem İnce’nin son anda çıkan bir aday olarak hiçbir
hazırlığı yok. Dikkat edin her gün sağdan sola konuşuyor, birçok şey söylüyor
ama bir siyasi çizgi izlemiyor. Sadece polemik yapıyor. Gazete başlıkları
üzerinden politika yapan bir adayın Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği noktasında
istikrarlı bir çizgiyi ortaya koyması beklenemez.

O nedenledir ki bu izlenen zikzaklar nedeniyle Atatürk’ün
partisinin, cumhurbaşkanlığı seçimi süreci içerisinde ortaya istikrarlı bir
çizgi koyamadığını görüyoruz. Seçmen gidip Atatürk’ün partisinin adayına oy
verirken bu partinin yine eskisi gibi antiemperyalist çizgide ülkenin
geleceğini koruyup korumayacağından emin olması gerekir. Böyle bir durum söz
konusu değilse o zaman önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak siyasi gelişmeler
seçmen tabanını etkileyeceği için birtakım çelişkili gelişmeler ya da istikrarsız
durumlar meydana gelecektir.

Devleti kuran Atatürk’ün partisi kuruluş ayarlarına
dönmedikçe, Türkiye’nin geleceği için çözüm üretemez. Böylesine bir arayış
içerisinde Muharrem İnce’den beklenen sonuç alınamayabilir.








































































1 Töton Şövalyeleri,
bir Germen-Roman dini tarikatıdır. Tarikat, Katolik hacılara, hac yolunda
yardım etmek, hasta ve yaralı Katoliklerin bakımlarını sağlamak üzere hastane
kurmak amacıyla kurulmuştur. Adlarını özellikle Orta Çağ’da Haçlı Seferlerine
katılarak duyurdular. Şövalyeler, üzerinde siyah bir haç olan uzun beyaz
elbiseler giyerlerdi. Daha sonra bu imge, Prusya Krallığı ve Almanya tarafından
Demir Haç Madalyası olarak da kullanıldı. Kimi araştırmacılara göre, Töton
Şövalyeleri, dünyanın en güçlü imparatorluğu olacağına inandıkları “Türk-Germen
İmparatorluğu” kurulmasını istiyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir