SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KEMALİZM VE ÇİN

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI
Bu haber 24 Eylül 2020 - 9:31 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KEMALİZM VE ÇİN




Yepyeni bir döneme doğru giderken, başkent
Ankara’da yapılan bir sempozyum sırasında söz alan Çin Halk Cumhuriyeti’nin
Ankara büyükelçisi,  yeni öğrendiği
Kemalizm’i çok beğendiğini ve artık kendisini bir Kemalist olarak tanıtmak
istediğini açıkça söylemiştir. Basın mensuplarının soruları üzerine bu
açıklamaları yapan Çin Büyükelçisi, bir anlamda Türk kamuoyuna temsilcisi
olduğu dünyanın en büyük ülkelerinden birisi adına mesaj vermiştir. Geleceğin
süper gücü olacak Çin gibi bir büyük devletin elçisinin yeni bir yıla girerken,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun siyasal düşüncelerinden meydana gelen
Kemalizm’i çok beğendiğini söylemesi, basın mensupları önünde övmesi ve kamuoyu
üzerinden Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarih sahnesine
çıkışını sağlayan kurucu siyaseti desteklediğini açıklamasının, bugünün
koşullarında özel bir yeri ve anlamı bulunmaktadır. Uluslararası konjonktürde
yaşanmakta olan büyük değişim süreci göz önüne getirilirse; Çin büyükelçisinin
Kemalizm’e sahip çıkar bir çizgide desteklemesi ve kendisini bir Kemalist
olarak ilân etmesinin ne anlama geldiği üzerinde durmak gerekmektedir.




Batılı Devletler, Kemalizm’i Dışlama
Çabasındalar


İki ülke arasında on bin kilometreden daha fazla
bir uzaklık bulunmasına rağmen, Çin gibi bir büyük ülkenin tıpkı ABD gibi
uzaklardan gelerek Türkiye ile yakından ilgilenmeğe başlaması ve Türkiye
Cumhuriyetinin kurucu düşünce sistemi olan Kemalizm’e olumlu bir yaklaşım
içerisine girmesi Türk ulusu açısından ele alınarak değerlendirilmesi gereken
bir durumdur. Özellikle, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra batılı
kapitalist ülkelerin sosyalizm sonrasında bir Kemalizm yıkıcılığına soyunmaları
ve bu doğrultuda Kemalist Türkiye’yi yok etmek, ya da kendi çizgilerinde
çıkarcı bir yeni düzen dönüşümüne zorlamak gibi olumsuz bir durum, Türklerin
aleyhine olarak hızla geliştirilmiştir. Avrupa ve Amerika’nın bütün
başkentlerinden yükselen bir ortak ses sürekli olarak Atatürk ve Kemalizm
karşıtlığını kamuoyu önünde tırmandırmıştır. Batının küresel sermayesinin
denetimi altına giren tüm basın ve yayın organlarında böylesine bir
antikemalist gidişin borazanlığını üstlenerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucusunun aleyhinde ciddi bir yayın etkinliğini inatla bugüne kadar
sürdürmüşlerdir. Türkleri ve Atatürk’ün cumhuriyetini tarih sahnesinden ve
dünya haritasından silene kadar da bu karşıt yayıncılığın sürdürüleceği
anlaşılmaktadır. Hemen hemen her gün bir liberal ya da dinci yayın organında
Atatürk ile Kemalizm hakkında son derece olumsuz değerlendirmeler ve suçlamalar
içeren yazı ve programları günümüzde görmeğe Türkler alıştıkları için,  artık kabak tadı veren böylesine bir karalama
kampanyasını görmezden gelerek, bu tür gazeteleri almamağa medya kanallarını da
izlememeğe başlamışlardır. Böylesine bir ulusal refleks tepkisinin Türk
halkının içinden ortaya çıkmasına rağmen batılı emperyalistleri kendi gelecek
projeleri doğrultusunda Atatürk ve Kemalizm düşmanlığı stratejilerini
sürdürmeğe kararlı görünmektedirler.


Küreselleşmeyi ekonomik sömürü düzeni ile tüm
ulus devletlere dayatmağa devam eden ABD’nin bu yoldan geri dönmesi
düşünülemeyeceği için, Türk ulus devletinin kurucusu olan Atatürk’e karşı
eskiden bu yana gelen ciddi bir Atatürk ve Kemalizm karşıtlığı bugün de devam
etmektedir. ABD bu karşıt politikasını sürdürürken, yanı başında güçlü bir ulus
devlet görmek istemeyen Avrupa Birliği de gene aynı doğrultuda Atatürk ve
Kemalizm karşıtlığında ABD ile yarışa girişmekte ve sürekli olarak Atatürk ya
da Kemalizm’i ortadan kaldırmağa dönük kararlar almakta ya da uygulamalarını bu
yönde ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Batı emperyalizminin merkez bölgeye
armağanı olan İsrail devleti ise,  Büyük
İsrail projesine yöneldiği bu aşamada Atatürk’ün ulusal ve laik üniter
devletini kendisi açısından önemli bir rakip görerek bunu tasfiye etme
doğrultusunda elindeki bütün olanaklarını seferber ettiği anlaşılmaktadır. İki
kutuplu dünyanın soğuk savaş günlerinde, Stalin’in toprak talepleri yüzünden
kendi güvenliğini batı sistemi içinde aramak zorunda kalan Türk devletinin,
yarım yüzyıl sonra bir batı sömürgesi konumuna gelmesi Türk ulusu açısından son
derece üzücü bir durumdur. Türk ulusu yıllarca bağımsız yaşamağa alışmış bir
toplum olarak bu durumu kabul etmemek için direnişe sürüklenirken, bir de devletin
kurucusu olan Atatürk’e ve onun düşünce sistemi olan Kemalizm’e karşı bir batı
düşmanlığı ile sürekli olarak mücadele etmek zorunda kalmıştır. Sovyetler
Birliği ve Yugoslavya Federasyonunun küreselleşmeye geçerken yıkılmasından
sonra batı emperyalizminin Atatürk Cumhuriyetini hedef alarak, dünyanın merkezi
coğrafyasında büyük bir özveri ile oluşturulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni de
ortadan kaldırmak istemesi üzerine, Türkiye ile batı sistemi arasına bir
güvensizlik ortamı girmiş ve bu olumsuz durum, mesafenin giderek açılmasıyla da
günümüze kadar çeşitli olayların birbirini izlemesiyle devam ederek gelmiştir.


Batı
emperyalizminin liberal sistemi, sosyalist düzeni tasfiye ettikten sonra
Kemalizm’i de buna benzeterek ortadan kaldırmak istemesi ve ABD emperyalizminin
isteklerini gerçekleştirmek üzere siyasette öne çıkartılmış bir bayan
politikacı,  okyanus ötesinden gelen
baskıların sonucunda Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldıran adımları atarken,  cahillikle son sosyalist devleti de ortadan
kaldırdığını söyleyebilmiştir. Atatürk’ü iyi tanımayan, Kemalizm’i hiç bilmeyen
birisi boğazdaki yalısından siyasal liderliğe taşınırken antisosyalizm
alışkanlığı içinde bir de Kemalizm karşıtlığına soyunabilmiştir. Türkiye
açısından son derece üzüntü verici böylesine durumlara benzeyen birçok olumsuz
olay ya da gelişme, Atlantik Okyanusunun kıyılarından gönderilen politikacılar
yüzünden Türk siyasetinde son dönemlerde fazlasıyla etkili olmuştur. ABD ya da
Avrupa emperyalizmleri, sadece Atatürk ve Kemalizm karşıtlığının yeterli
olmadığı anlaşılınca, bu kez uluslararası burslar sistemi ile kendilerine
bağımlı Truva atı konumunda siyasetçileri yetiştirerek, bunların Türkiye’de
iktidara gelmelerini sağlamış ve bunları kendi politik projeleri doğrultusunda
taşeron olarak kullanarak. Atatürk’ü ve onun Kemalist sistemini zaman
içerisinde tasfiye edebilmenin yollarını aramıştır. Halen Türk siyasetinin,
bilim ve medya dünyasının içerisinde yer alan büyük bir sayıda Rockafeller,
Fullbright ve Eisonhower bursluları Atlantik inisiyatifi doğrultusunda esen
rüzgârlara uygun bir biçimde etkinliklerini ve çalışmalarını sürdürmektedirler.
Atatürk ve Kemalizm karşıtı batı politikalarında bu düşünce sapması gösteren
mandacı ve işbirlikçi okumuş kadroların gerçek Türk aydınlarının önünü keserek,
medya ve siyaset dünyasında dışarıdan gelen desteklerle etkinliklerini
sürdürdükleri ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk ile onun
siyasal düşüncesi olan Kemalizm’i silmek üzere her yolu denedikleri
görülmektedir. Liberal batı kapitalizmi, neoliberalizme kayarak yeni bir
kapitalist dünya imparatorluğu projesine yöneldiği aşamada, merkezi
coğrafyadaki Kemalist devlet modelini ve onun kurucusu Atatürk’ü açıktan hedefe
oturtmak durumunda kalmıştır. Liberal batı, kendi emperyalizmine karşı çıkan ve
bir ulusal kurtuluş savaşı veren Kemalist rejimi bir türlü kabul etmek
istememiştir. Batı ülkelerinin geçtiği aşamalardan geçemeyen Osmanlı
imparatorluğu nedeniyle farklı bir uluslararası konjonktürde gündeme gelen
Kemalist rejim, batılıların hiç bir zaman anlamak istemedikleri yeni bir
siyasal yapılanma olarak emperyalizmin karşısına dünyanın merkezinde
dikilmiştir. Dünya kıtalarını kendi sömürgelerine dönüştüren batılı
emperyalistler benzer bir durumu Anadolu’da gerçekleştiremeyince, bu kez
Atatürk’e ve onun Kemalist cumhuriyetini açıkça karşı olmuşlardır.


Kemalist Türkiye batının emperyalist ordularını ülkeden kovarak bağımsız
bir devlet yapısına kavuşunca bu kez, çağdaş uygarlığın batı dünyasında
bulunması nedeniyle batılı ülkelere açık bir politika uygulamağa başlamıştır.
Batı bloğu Türkiye gibi Müslüman bir halka sahip olan ülkeyi hiç bir zaman
kendisine yakın görmediği gibi, Türkiye Cumhuriyetinin de batılı bir devlet
olmasını anlayamamıştır. Kemalizm bir düşünce akımı olarak batılı bir ülkeden
değil ama batının dışındaki bir ülke olarak Türkiye’den ortaya çıkmış ve tarih
sahnesinde etkili olabilmiştir. Batılar kendilerinden çıkmayan hiç bir girişime
batılı gözü ile bakmamışlar ve batının dışından gelen tüm akımlara ya da
politikalara karşı dışlayıcı ya da yok edici bir tutumu ısrarlı bir biçimde
izlemişlerdir. Kemalizm, batının yanı başındaki bir ülkeyi batılı anlamda
çağdaş uygarlığın onurlu bir üyesi konumuna getirebilmek üzere yola çıkarken,
batıdan esen karşıt rüzgârlara karşı sürekli bir kendini koruma mücadelesi
vermek zorunda kalmıştır. Avrupa’nın yarısını beş yüz yıl yönetmiş olan Osmanlı
İmparatorluğu’nun halefi olan bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti her zaman
için komşusu olduğu Avrupa’ya yakın olmak için çaba göstermiş, Avrupa’ya
kendini kabul ettirebilmek için yarım yüzyıl bekleme odalarında direnerek
siyasal mücadele sürdüren Atatürk’ün devleti, Kemalist yapısı ile Avrupa’ya
kabul edileceğine aksine dışlanmış ve Avrupa ülkeleriyle beraber Birlik organlarından
da sürekli olarak Kemalist Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olamayacağı
açıklanmıştır. Kemalizm Türkiye’nin çağdaşlaşabilmesi için sürekli olarak
Avrupa kökenli batı uygarlığına erişebilmenin mücadelesi içinde olmuş ama
Avrupa kıtası sürekli olarak Türkiye’yi anlamazdan gelerek bu durumu görmek
istememiştir. Atatürk devrimleri Türkiye’nin batılı bir ülke olması için art
arda yapılırken, batılı ülkeler bu özverili çabayı küçümseyerek, Türkiye’nin
Kemalist kimliğini tasfiye edecek girişimleri desteklemişlerdir.


Kemalizm kısaca tanımlanmak istenirse, ilk kez
batının dışında bir ülkenin batılı bir ülke konumuna gelerek çağdaş uygarlık
düzeyini yakalama çabası olarak tanımlanabilir. Avrupa’nın yanı başındaki
konumu ile Türkiye, haritada Avrupa’ya çok yakın durmasına rağmen, batılı
ülkelerin araya koydukları mesafeler ve engeller yüzünden bir türlü Avrupa
Birliği ile bütünleşememiş ve artık kesin olarak Avrupa kıtasından
dışlanmıştır. Böylesine olumsuz bir aşamaya gelinmesinde sorumluluğu olan
batılı ülkeler, Türkiye’yi dışlayıcı tutumlarını daha da keskin bir biçimde
sürdürerek Atatürk’ün ülkesinin üzerine gelmişlerdir.  Türkiye, Avrupa’ya girememiştir ama Avrupa
Türkiye’nin içine girerek her alanda at koşturma hakkını elde etmiştir. Her gün
yeni bir alışveriş merkezi açılırken Türkiye biraz daha Avrupa pazarı olmakta
ama Türk işçileri ya da vatandaşları Avrupa ülkelerine giderek çalışma hakkını
elde edememektedirler. Böylesine tek yanlı bir tutumu yanı başındaki Türkiye’ye
karşı kararlı bir biçimde uygulayan Avrupa Mustafa Kemal’in ülkesini kararlı
bir biçimde Kemalist rejimden uzaklaştırmağa çaba gösteren bir politikayı
sonuna kadar izlemekte kararlı görünmektedir. Avrupa yönetim organlarından her
gün Atatürk aleyhine çıkan karalar ya da açıklamalar bu durumun en açık
göstergesi olarak kamuoyuna sürekli olarak yansımaktadır. Kemalizm Türkiye’yi
Avrupa’ya taşımayı hedeflerken, Avrupa’nın böylesine bir girişime karşı çıkması
ve Türkiye’yi kıtanın dışında tutacak bir biçimde Kemalizm’i ortadan kaldırmak
istemesi Atatürk’ün Cumhuriyetini yeni bir dönemeç noktasına getirmiştir.


 ABD ya da
İsrail açısından Türkiye’ye bakıldığı zaman tıpkı Avrupa’nın tutumuna benzer
bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Avrupa Türkiye’yi doğu bölgesi, Asya ve İslam dünyası
ile arasında bir geçiş noktası ya da tampon ülke olacak doğrultuda köprü olarak
tutmağa çaba gösterirken, ABD’de Türkiye’yi Avrasya’ya giriş kapısı ya da
merkezi coğrafyaya dönük bir askeri üs olarak görmektedir. İsrail ise İslam
dünyasının ortasında bir Yahudi devleti olarak kurulurken, Türkiye’yi şemsiye
olarak kullanmış ama şimdi Büyük İsrail aşamasına geçerken tüm İslam
coğrafyasına egemen olabilecek bir model olan ılımlı İslam uygulamasına dönük
bir laboratuar ülke konumunda yeniden kullanabilmenin çabası içine girmektedir.
Böyle bir durumda, Türkiye’nin batılı müttefiklerinin hiç birisi Atatürk’ün
Cumhuriyeti’nin bir merkezi devlet olarak Kemalist yapılanmasını kabul
etmemekte ve bu devlet modelini ortadan kaldıracak girişimleri birbiri ardı sıra
dıştan dayatarak zorlamaktadır. Türkiye’nin batı uygarlığına yönelmesi için
ortaya çıkmış olan Kemalizm’in bizzat batı tarafından dışlanması, Türkiye
Cumhuriyetini yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir. Eskiden
güvendiği dağlara kar yağan Türkiye dünyanın ortasında yalnız kalmış, yeni
dönemin emperyalist politikalarının hedefi olarak her geçen gün daha da
ağırlaşan bir dönüşüme zorlanırken, iç ve dış gerginlikler ile daha fazla
karşılaşmıştır. Batıdan gelen küresel demokrasi rüzgârları Türk cumhuriyetini
tasfiye ederken,  insan hakları
görünümündeki etnik ırkçılık da Türk ulusunun tarih sahnesinden silinmesi gibi
bir riski öne çıkarmıştır. Atatürk’ü bir türlü anlamak istemeyen batılı
emperyalistler onun Türk ulusuna bir miras olarak bıraktığı Kemalizm’i ortadan
kaldıracak her türlü girişimi demokrasi, insan hakları ya da küreselleşme gibi
karşı çıkılamayacak kavramlar üzerinden Türkiye’ye zorla dayatmışlardır.




Çin, Kemalizm’e Yaklaştıkça Güçlenecektir


Küresel sermayenin güdümündeki medya üzerinden
sürdürülen saldırılar nedeniyle bir türlü Kemalizm’i batılılara kabul
ettiremeyen Türkiye, yenidünya düzeninde yalnızlığa mahkûm edilirken, batının
dışında kalan ülkeler ile beraber aynı kaderi paylaşmağa başlamıştır. Batı
bloğunun dışında kalan doğu ve güney ülkeleri sürekli olarak batının küresel
emperyalizmi ile boğuşmak zorunda kaldıkları için, emperyalizme karşı ilk
kurtuluş savaşı vererek bağımsız bir devlet kurmuş olan Atatürk’ün ülkesini
yakından izlemeğe ve anlamağa başlamışlardır. İşte Çin büyükelçisinin tam bu
aşamada Kemalizm’i çok beğendiğini söylemesi ve kendisini doğu bölgesinin en
büyük temsilcisi bir ülkenin temsilcisi olarak Kemalist ilân etmesinin anlamı
büyük olmaktadır. Yıllarca bir sömürge olarak batı emperyalizminin sömürdüğü
Çin’in yirmibirinci yüzyılda bir büyük ülke ve kutup merkezi olarak öne
çıkmasının arkasında batı emperyalizmine karşı bir direniş olduğu
görülmektedir. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra geçen yirmi yıllık
zaman dilimi içerisinde dünyaya kendisini tek kutup merkezi olarak kabül
ettiremeyen Amerika Birleşik Devletlerinin karşısına Çin Halk Cumhuriyeti, bir
karşı güç ve yeni bir süper devlet olarak ortaya çıkmaktadır. Batı
emperyalizminin yüzlerce yıl sömürdüğü Çin’in bugün dünyanın yeni en büyük ülkesi
olarak öne çıkması, küresel alanda bütün dengelerin bozduğu gibi daha farklı
bir yenidünya düzenini de gündeme getirmektedir. Atatürk’ün söylediği gibi,
güneşin doğudan doğduğu gibi, Çin mazlum ulusların içinden çıkarak, yeni
dönemde eskiden batının sömürgesi konumunda olan doğu dünyasının temsilcisi
olarak uyanmakta ve giderek büyüyen bir dev ülke olarak dünyanın kaderinde
etkin olmaktadır. Yüzyıllarca bütün dünya ülkelerini sömürge olarak kullanan
batılıların artık eskisi gibi emperyal politikalarına devam edemeyecekleri yeni
bir döneme doğru gidilmektedir. Çin bu aşamada giderek büyüyen ekonomisi ile
ABD’ye meydan okuyacak bir konuma gelmekte, bir doğulu ülke olarak da
batılıların sömürgeci emperyalizmine karşı çıkmaktadır. Beş yıl içerisinde dünyanın
en büyük ekonomik gücünün Çin olacağını bütün uluslararası kuruluşlar
belirtmekte ve yenidünya düzeni kurulurken, Çin’in bir numaralı ülke olarak öne
çıkacağı bir yapılanma yavaş yavaş dikkate alınmaktadır. Çin geleceğin büyük
devi olarak hem batılı emperyalistlere karşı çıkmakta hem de yeni bir dünya
düzeninin Çin merkezli oluşumu için bütün dünya ülkeleriyle çok yakın ekonomik
ilişkilere girmektedir. Ucuz Çin malları Türkiye ile beraber tüm dünya
piyasalarını giderek işgal etmekte ve bu yüzden ABD ekonomisi bile Çin’in
izleyeceği politikalara bağımlı hale gelmektedir.


Günümüzde iki ayrı Çin yapılanması Çin devletinin çatısı altında bir
arada yürütülmektedir. Bir tarafta eski sosyalist Çin devleti Pekin merkezli
olarak varlığını sürdürürken, diğer yandan da Şangay merkezli bir yeni
kapitalist Çin doğmaktadır. Tıpkı ABD’de olduğu gibi Washington’un yerini Pekin
alırken, New York’un yerini de Şangay almaktadır. Batılı kapitalist sisteme
karşı Asya ülkelerinin Çin’in öncülüğünde bir araya gelmesiyle oluşan Şangay
örgütü her geçen gün gelişmekte ve tüm Asya kıtasını kapsayacak bir doğrultuda
etkili olmaktadır. Hong-Kong gibi bir kapitalist devletin İngiltere tarafından
Çin’e terk edilmesiyle başlayan yeni dönemde Çin, eski sosyalist devlet modelini
korurken, diğer yandan da Şangay merkezli olarak sahil kentleri üzerinden deniz
taşımacılığı ile dünya piyasalarına açılmaktadır. Rusya ile ABD’ye karşı
başlatılmış olan yakın işbirliği giderek Şangay örgütü üzerinden bir büyük Asya
birliğine doğru gitmekte ve iki büyük süper gücün dayanışmasıyla Asya kıtasının
denetimi gene kıta güçleri üzerinde kalmaktadır. Bu nedenle kıtadan dışlanan
ABD, Afganistan savaşı üzerinden kıtadaki varlığını korumağa çalışmakta ve bu
aşamada Türkiye üzerinden Avrasya’nın Türk ülkelerini Çin, Rusya ve Hindistan
gibi Asyalı devlere karşı kullanmağa dönük politikaları zorlamaktadır.
Türkiye’nin ABD tarafından bir Truva atı olarak Türk ülkeleri üzerinden Avrasya
bölgesine bir Truva atı olarak sürülmek istenmesi, gelecekte Çin’in önünü
kesmek üzere bir Türk Birliğini Çin’in karşısına çıkarmaktadır. ABD bu durumu
bilinçli olarak hazırlarken, Türkiye’yi bir askeri güç olarak Avrasya bölgesine
sürerek, Afganistan üzerinden Çin’in önünü kesmeğe çalışmaktadır. Bu aşamada,
yurtta ve dünyada barışı savunan bir Atatürk’ün antiemperyalist batı karşıtı
savaşımının Çin açısından anlamı öne geçmektedir. Yüzyıllarca bir emperyalist
saldırganlığı dünyanın merkezinde sürekli savaşarak sürdüren Osmanlı
İmparatorluğuna karşı, Atatürk Türkiye’si antiemperyalist bir kurtuluş savaşı
vererek barışçı bir politikayı merkezi coğrafyada batının saldırgan
devletlerine karşı savunmuştur.  Batı
emperyalizmine karşı çıkmak ve buna karşı savaşarak bağımsızlığını elde etmek,
bu doğrultuda direnişi sürdürerek batılı ülkelerin doğu bölgelerine gelmelerini
önleme noktalarında Çin Halk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti benzer
politikaları izlemişlerdir. Atatürk’ün tam bağımsız bir ulus devlet kurabilmek
için batının Hıristiyan emperyalistlerine karşı verdiği ilk kurtuluş savaşı,
tüm mazlum uluslar için olduğu kadar Çin için de bir öncü savaş olarak
tarihteki yerini almış ve Çin’in bağımsızlığa kavuşması aşamasında bu büyük
ülkeye yön göstermiştir. Çin Atatürk sonrası dönemde, Türk devletinin
kurucusunu örnek alarak hareket etmiş ve tarihin ilk antiemperyalist savaşı
olan Türk ulusal kurtuluşunu Çin okullarında derslerde yeni yetişen kuşaklara
bir örnek olay ve öncü savaş olarak öğretmiştir. Bugünün Çin’in de orta öğretim
kurumlarında okutulan tarih kitaplarında Atatürk ve Kemalizm ders olarak
öğretilmekte ve antiemperyalist Türk bağımsızlık savaşı ulusal tam
bağımsızlıkçı bir devlet yapılanması açısından tarihsel bir örnek olarak Çin’in
yeni kuşaklarına aktarılmaktadır. Sömürgelikten uzun bir mücadele ile kurtulan
Çin Halk Cumhuriyeti, doğu dünyasının en büyük gücü olarak dünya sahnesinde bir
numaralı süper güç konumuna gelirken, Atatürk ve Kemalizm Çin eğitiminde yer
almakta ve yol göstermektedir. Çinliler gelecekte bütün dünyaya yayılırken ve
Çin merkezli bir dünya düzeni için çalışırken, Atatürk’ten gelen
antiemperyalist tutumu bilinçli olarak izlemek durumunda olacaklardır. Batılı
güçleri devre dışı bırakacak bir Çin gücü, diğer doğulu ve güneyli mazlum
uluslar ve devletler ile bir araya gelerek dayanışmacı bir yeni tür
küreselleşmeyi, batının emperyal amaçlı dayattığı kapitalist küreselleşmeye
karşı harekete geçirecektir. Atatürk’ün dile getirdiği doğunun mazlum
uluslarının batılı emperyal saldırganlığa karşı bir araya gelmesi ve birlikte
mücadele etmesi düşüncesi böylece gerçekleşme yoluna girecektir.


Batının değerini bilemediği Kemalizm’e Çin’in
sahip çıkması, bu doğrultuda Çin büyükelçisinin Türkiye’yi anlamağa çalışması
ve Atatürk’e hak vermesi, günümüz Türkiye’si açısından son derece büyük bir
önem taşımaktadır. Kemalist kimliği ile batı tarafından dışlanan, Avrupa
tarafından içine alınmayan, ABD tarafından İslam dünyasını ele geçirmek için
kullanılmak istenen ve İsrail tarafından bir bölgesel yeni düzen
oluşturulabilmesi için parçalanmağa çalışılan Türkiye’yi içine sürüklenmiş
olduğu yalnızlık ortamında Çin’in anlamağa çalışması, büyükelçi tarafından
Atatürk’ün büyüklüğünün vurgulanmasıyla 
Kemalizm’in doğruluğu ve haklılığının 
anlaşılarak desteklenmesi, ister istemez Kemalist Türkiye’yi  fazlasıyla doğuya doğru yönlendirmekte ve Çin
ile yakınlaştırmaktadır. Tam bu aşamada batılı emperyalistlerin Uygur
bölgesinde kışkırtmalar düzenleyerek Çin devleti ile Uygur Türklerini karşı
karşıya getirmesi gibi bir büyük provokasyon bile bu durumu önleyememiştir. Batıdan
dışlanan ve batı emperyalizminin çıkarları için komşuları üzerinden bir doğu
savaşına sürüklenmek istenen Türkiye’nin, Çin ile karşı karşıya gelerek
savaşmasının Türkiye kadar Türk dünyasının çıkarları açısından doğru bir
gelişme olmayacağını hem Türk hem de Çin kamuoylularının görmesi gerekmektedir.
İsrail ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda bir İran savaşına sürüklenmek istenen
Türkiye’nin İran’ın arkasında destek olan rusya ve Çin ile de karşı karşıya
gelmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bu nedenle, batıdan dışlanan Türkiye Kemalist
kimliği ile Çin ile yeni bir diyalog sürecine girerken, kesinlikle her türlü
savaş oyunu ve senaryolarından uzak durmak zorundadır. Çin devleti,
büyükelçisinin ağzından Türkiye’nin kurucusu olan Atatürk’e karşı saygılı bir
tavırı Türk kamuoyuna yansıtmış, Türkiye Cumhuriyetinin Kemalist kimliğini de
antiemperyalist ve barışçı bir tutumu sergilediği için destekleyen bir
yaklaşımı sergilemiştir.


Batı
merkezli olarak dünyaya bakıldığında bir doğu devleti gibi görünen Türkiye’nin
Kemalist devlet modeli aslında Avrupa ya da batı tipi bir devlet olmanın
ötesinde daha çık Asya tipi bir devlet modeline benzemektedir. İkinci dünya
savaşı sonrasında gündeme gelen soğuk savaş yıllarında fazlasıyla tartışılan
Asya tipi üretim tarzı ve doğu devleti sorunu açısından Atatürk Cumhuriyeti ve
Kemalist devlet modeli fazlasıyla tartışıma konusu olmuş ve bu doğrultuda
epeyce eleştiri getirilmiştir. Ne var ki, Kemalist modeli ile bir türlü batı
dünyası içerisinde eşit koşullarda bir üye devlet olarak yer alamayan Türkiye
Cumhuriyeti, zaman içerisinde yavaş yavaş Asyalı köklerine doğru bir dönüşe
geçmiştir. Dünya haritalarında ve Atlaslarda, Asya minör olarak yer alan
Anadolu yarımadası aslında tarihsel kökleri açısından tam bir küçük Asya’dır.
Avrupa Birliği sürecinde ve soğuk savaş yıllarında İsrail ve ABD’nin çıkarları
yüzünden açıkça söylenemeyen bu durum günümüzde yaşanan olayların ortaya
çıkardığı sonuçlar açısından artık inkâr edilemez bir açıklığa kavuşmuştur. ABD
ve İsrail ikilisi Türkiye’yi Avrupa’ya kaptırmamak üzere İslam dünyasına
yönelik bir hegemonya planında ılımlı İslam yapılanmasıyla kullanmağa
çalışırken, Türkiye’nin Asyalı kökenini ve Türk devletleriyle yakınlaşmasını
görmezden gelmeğe çalışmıştır. Beş yıllık bir zorlamadan sonra iflas eden
ılımlı İslam projesinden sonra, Türkiye hızla Asyalı kökenlerine doğru
sürüklenmeğe başlamış ve bu aşamadan sonra da Sovyet hinterlandında yer alan
Türk dünyası ile yakınlaşma girişimleri en üst noktaya gelmiştir. Dünya
konjonktüründeki bu yeni gelişme batılı ülkelerde Türkiye’nin ekseninin kayması
gibi gösterilmeğe çalışılmış, ama yüzyıldır Türkiye Cumhuriyetinin batı
dünyasından ısrarlı bir biçimde dışlanması üzerinde hiç durulmamıştır. Dünyanın
jeopolitik merkezinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin batıdan dışlanmasıyla
kendisine doğu, güney ve kuzey hatları üzerinde yeni müttefikler arayacağı gibi
bir alternatifin görülmek istenmemesi, böylesine bir şaşkınlık durumunun ortaya
çıkmasına neden olmuştur. Türk devleti de tıpkı diğer devletler gibi sahip
olduğu jeopolitik konumunu siyasal bir bilinçle kullanarak, batıdan
dışlanmasının alternatiflerini aramağa yöneleceğinin önceden hesaplanması
gerekmekteydi. Kemalist kimliği ile batıdan dışlanan Türkiye, kimliğini
koruyarak Asya bölgesindeki yeni yerini alabilmektedir.




Sonuç


Liberal kapitalist yoldan bugünkü durumlarına
gelen batılı ülkeler açısından Kemalizm belki bir anlam ifade etmemektedir.
Batılı ülkelerin Kemalist olmaları mümkün değildir ama Türkiye gibi batı
emperyalizmine karşı savaşan diğer doğu ve güney devletlerinin Kemalist
olmaları mümkündür. Bu nedenle, Çin Kemalizm’i kendisine daha yakın görmekte ve
büyükelçisinin ağzından bu mesaj Türk kamuoyuna iletilmektedir. Batı ile
savaşarak dünya sahnesine çıkan Kemalist Türkiye’nin devlet modeli, Türk
ülkeleri, İslam devletleri ve diğer Asya ülkeleri açısından örnek alınacak bir
devlet yapılanmasıdır. Atatürk’ün zamanında yapmış olduğu girişimlerin benzeri
var olma mücadelesini tüm doğu ülkeleri batı emperyalizmine karşı yürütmektedir.
Bir anlamda onlarda tam bir Kemalist var olma mücadelesinin izleyicisi
durumundadırlar. Mustafa kemal Atatürk kurmuş olduğu çağdaş cumhuriyet ve halk
egemenliği modeliyle ve ulusal ve üniter devlet yapılanmasıyla doğunun bütün
mazlum uluslarına olumlu bir örnek oluşturarak önderlik yapmıştır. Nehru, Tito
ve Sukarno gibi ulusal önderler Atatürk’ün izinden giderek bağımsızlıkçı bir
üçüncü dünya hareketini dünya sahnesine taşımağa çalışmışlardır. Kemalizm batı
emperyalizmine olduğu kadar Sovyet yayılmacılığına da karşı çıkmış ve böylece
üçüncü dünyacı bir doğu hareketinin gündeme gelmesini sağlayan antiemperyalist
bir yönelişin önünü açmıştır. Sovyet sisteminin dağılmasından sonra öne çıkan
Çin üçüncü dünyacı doğu hareketinin öncüsü konumuna gelmiş ve bu çizginin ilk
önderi olan Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinde batı hegemonyasına karşı tam
bağımsızlığın bayrağını taşımağa başlamıştır. Dünyanın en büyük ekonomik gücü
konumuna gelmekte olan Çin’in önderliğinde yeni bir dünya düzeni kurulurken,
Atatürk’ten miras kalan Kemalizm, bütün dünya halklarına ve ulus devletlerine
barış içerisinde eşitlikçi ve dayanışmacı bir alternatif yenidünya düzeninin
yolunu aydınlatmaktadır. Çin büyükelçisinin Kemalizm’e sahip çıkmasının
arkasında böylesine bir tarihsel neden yatmaktadır. Çinlilerin gördüğü bu
gerçeği Türk ulusunun tüm fertlerinin artık farkında olması gerekmektedir. Aksi
takdirde, batılı emperyal devletlerin siyasal oyunlarına alet olmaktan Türkiye
bir türlü kurtulamayacaktır. Atatürk’ün uyguladığı karma ekonomi modeli ile
ABD’nin tekelci şirketlere teslim olmuş kapitalist ekonomisini geride bırakan
Çin deneyinin başarısı, Kemalist çizgide bütün dünya ülkelerine yön
göstermektedir. Çin’in güçlenmesiyle ve dünya sahnesinde öne geçmesiyle,
Kemalizm daha çok konuşulmağa ve tartışılmağa başlanacak ve Atatürk’ün
deneyimleri ile modeli tüm doğu ve güney ülkeleri için yol gösterici olacaktır.
Batının dışladığı Kemalizm’e Çin’in öncülüğünde doğu ulusları ve devletleri
sahip çıkacak ve böylece Türkiye cumhuriyeti de Kemalist modeli ile yirmi
birinci yüzyılda yoluna daha kolay devam edebilecektir.  Atatürk’ün, yurtta ve dünyada barış ilkesiyle
Türkiye hem komşularıyla hem de Asya’nın doğulu ülkeleriyle işbirliği
içerisinde daha güvenlikli bir ortama sahip olabilecektir. Yeni süper güç
olarak Çin’in bu durumun farkına varması ve böylesine bir dayanışma düzeni için
harekete geçmesi dünya barışı açısından olumlu katkılar sağlayacaktır. Yeni bir
dünya düzenine geçilirken Çin’in önderliğinde bir doğu yapılanması dünya dengelerinin
kurulması açısından öne çıkmakta ve Türkiye’nin Kemalizm uygulaması Çin ile
birlikte tüm  doğu ülkelerine yol
göstermektedir . Çin’in yeni süper güç olarak 
dünyayı yönlendirme şansını elde etmesi 
, Çin’in Türkiye’deki Kemalizm deneyini dünya gündemine taşımasına giden
yolu da açmaktadır . Kemalizm’in antiemperyalist  ve laik ulus devlet modeli , sömürgeci batı
modeline karşı Çin’in önderliğinde  dünya
ulusları için bir alternatif yol olarak öne çıkacaktır .


Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER