ARAŞTIRMA DOSYALARI


Ege Denizi  Balkan ve Anadolu yarımadaları arasında yer
alan bir iç denizdir . Bu hali ile Ege 
Denizi  iki yarım ada arasında bir
köprü konumuna sahip bulunmaktadır . Balkanlardan yola çıkarak Anadolu’ya
geçerken  ,ya da tamamen tersi bir
doğrultuda  Anadolu’dan yola çıkarak  Balkanlara 
doğru ilerlerken  Ege Denizinin
iki yarım adayı birbirine bağlayan ana köprü olduğu görülmektedir . Genel
coğrafi konumu ,boyutları,sınırları ve 
içerisinde barındırdığı  binlerce
ada ile yer yüzünde benzersiz bir konuma sahip bulunan bir deniz olarak,
Ege  Denizi  kendine özgü bir yapıya sahip  bulunmaktadır . Çeşitli boyutlarda  birbiri ardı sıra dizilmiş olan adaların
arasında  koylar ve  körfezler ,boğazlar ,burunlar ve  benzersiz 
doğa çeşitleri ile  dünyanın en
güzel deniz bölgelerinden birisi olan Ege denizi , bu konumu ile dünya
turizminin önemli merkezlerinden birisidir . Özellikle batının zengin
ülkelerinden bu denize gemi turları ya da 
çeşitli turizm programları ile gelmekte olan turistlerin katkıları ile
her geçen gün dünya gündeminde daha fazla yer alan  Ege Denizi , her açıdan görülmeye değer bir
bölge olarak  insanları etkilemektedir .
Yarım adalar arasında  yer alan birbirine
benzemeyen binlerce ada  Ege
bölgesinin  göstergesi olarak dünya
turizminde yerini almaktadır .




 Sahip olduğu irili ufaklı üç binden fazla ada
ile dünya haritasında yerini alan Ege 
Denizi üzerinde  hakkaniyete uygun
bir sınır çizimi yapılmamış ve bölgenin büyük devleti olarak Türkiye
Cumhuriyeti öne çıkarken , bölgenin küçük devleti olan Yunanistan’a  üç binden fazla ada bırakılmıştır.Türkiye ise
ancak  elli civarında ada ile yetinmek
durumunda kalmıştır .  Ege Denizi’nin
batısında  yer alan Balkan yarımadası
boyunca  Yunanistan devleti yer alırken ,
doğu kısmında yer alan Anadolu yarımadası üzerinde de Türkiye Cumhuriyeti devleti
yer almıştır . Ege’nin  karşı  kıyılarında iki ayrı devlet yer alırken en
azından  deniz üzerindeki adaların eşit
koşullarda  paylaşılması gerekirdi. Ne
var ki , Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra yapılan  antlaşmalarda batının önde gelen Hrıstıyan
Devletleri  Yunanistan’ın yanında yer
aldıkları için  , yeni kurulan Yunan
devletine Ege adalarının neredeyse yüzde doksanına yakını bırakılmıştır. Avrupa
tarihini Eski Yunan döneminden başlatan batılı tarih kitaplarının etkisi
altında kalan  batının önde gelen
Hrıstıyan devletlerinin , yeni kurulan Yunan devletine sempati ile baktıkları
ve her aşamada Yunanistan’ı destekleyerek 
,Balkanlar’da yeni bir  Bizans  İmparatorluğu yaratmaya çalıştıkları
görülmüştür . Osmanlı devleti çöktüğü için  
Balkanlar ve Anadolu üzerinde yeni haritalar çizilirken ,  arada kalan Ege Denizi  de yeni yapılanmaya uygun olarak bir
uluslararası antlaşma ile  yönlendirilmeye
çalışılmış ve bu durumdan Müslüman Türk devleti , Hrıstıyan batı blokunun
Yunanistan’ın arkasında yer alması nedeniyle 
zararlı çıkmıştır . Devletlerin büyüklüğüne göre hareket etmek , ya da
iki karşı kıyıda yer alan farklı devletler arasında iç deniz olan Ege’nin
adalarını eşit koşullarda paylaştırmak gibi izlenmesi gerekli  diplomatik yol ve yöntemlerden uzak hareket
eden  batılı emperyalistler , din
akrabalığı çizgisinde hareket etmeyi tercih edince , Ege  Denizinde 
dünya tarihinin en önde gelen haksızlıklarından birisi yapılarak  küçük devlete , adaların neredeyse tamamına
yakın bir miktarı devredilmiştir . Böylesine haksız bir yeni düzen kurulması
nedeniyle, Ege denizi üzerindeki sorunlar giderek artmış ve batının şımarık
çocuğu gibi davranan Yunanistan Cumhuriyeti 
, Türklere bırakılan bir avuç adayı da işgale kalkışmıştır . Bazan daha
da ileri giderek , Türk tarafına bırakılmış olan adaların uzantısı konumundaki
kayalıklara asker çıkartılarak açık işgal girişimleri gündeme getirilmiş ve
böylece Ege sorunu zaman zaman tırmandırılarak , kısmi bölgesel  çatışma  
ya da savaşlar çıkartılmaya çalışılmıştır .




Ege kıyılarının çok girintili
çıkıntılı olması ,denize doğru uzanan sıradağlar arasında verimli vadilerin yer
alması ve  Avrupa ve Asya kıtaları
arasında  meydana gelmiş bir jeolojik
çöküntünün  kalıntıları olarak  çeşitli büyüklükte adaların bulunması  , kara görmeyen hemen hemen hiç  bir noktasının bulunmaması , iki kıta
arasındaki çeşitli ilişkilerin kolaylaştırılıp geliştirilmesinde  etken olmaktadır . Fay hatlarının çöküntü geçirdiği  ve çok büyük yer sarsıntıları ile bölge ile
birlikte denizin de yapı değiştirdiği bu alanda , dünyanın hiçbir bölgesine
benzemeyen bir doğal yapı ortaya çıkmıştır . Coğrafi açıdan Akdeniz’in bir
parçası olan  Ege Denizi , bu büyük
denizden çok farklı bir konuma sahip bulunmaktadır . Dünyanın merkezi denizi
olan Akdeniz içinde çok büyük adaları barındırırken , Ege Denizi bunun tamamen
tersi bir doğrultuda birbirinden çok farklı boyutlarda  küçük adaları da içinde barındırmaktadır .
Akdeniz gibi Ege Denizi de  tarih
açısından bir uygarlıklar denizi olarak kabül edilebilir . Tarihin en büyük
mitolojilerinden birisi olan  Atlantis’in
Ege denizinin bulunduğu yerde olduğu ve belirli bir aşamadan sonra büyük bir
deprem ile yok olduğu ve bu aşamadan sonra 
çökmüş olan Atlantis kıtasında var olan 
yüksek tepelerin  Ege denizin de
adalar olarak varlıklarını sürdürdüğü belirli bilim çevreleri tarafından öne
sürülmüştür . Bazı adaların çok farklı 
jeolojik yapılara sahip olması 
da, bu gibi teorilerin ortaya atılmasına giden yolu açmıştır . Kömür
gibi siyah renkli bir Santorini adası, Ege Denizi’nin geçmişi ile ilgili çok
farklı görüşlerin ortaya atılmasına neden olmuştur .




Akdeniz kıyılarında tarihin
çeşitli dönemlerinde çok farklı devletler kurulduğu gibi Ege Denizinin de iki
kıyısında birbirinden çok farklı devletler zaman zaman gündeme gelebilmiştir .
Eski Yunan denilen dönemde  bugünkü
Yunanistan topraklarında hüküm süren şehir devletleri  Batı uygarlığının ilk ortaya çıktığı dönem
olarak kabül edildiği için batının Hrıstıyan devletlerinin   Yunanistan’a 
kendilerini daha yakın hissederek Ege bölgesine baktıkları zaman içinde
belli olmuştur . Ayrıca , Miken  ve Minos
uygarlıklarının Ege adalarında ortaya çıktığı 
, Rodos ve Girit gibi büyük adalarda zaman zaman farklı devlet
modellerinin  gündeme geldiği tarih
kitapları tarafından dile getirilmektedir .Zamanında  Ege adalarından olan  Samos adasını ise rahiplerden birisi din
devletine dönüştürerek burayı dünyanın merkezi olarak ilan etmekten
çekinmemiştir . Bu gibi örneklerin gösterdiği üzere , Ege Denizi de  tıpkı Akdeniz gibi bir uygarlıklar denizidir
.Böylesine bir geçmişinin bulunması yüzünden Hrıstıyan batı ülkeleri  Ege adalarını Avrupa’nın bir parçası görerek
, bu denizin içindeki bütün adaları Hrıstıyan Avrupa kıtasının bir temsilcisi
olan Yunan devletine vermekten hiç çekinmemişlerdir.Bu denizde Yunanistan’dan
daha fazla bir kıyı şeridine sahip olan 
Türkiye’nin sahip olduğu konumundan gelen hakları doğrultusunda  adaların çoğunluğuna sahip olmasına izin
vermemişler, hatta daha da ileri giderek Türkiye’nin bu doğrultuda harekete
geçmesini önleyici girişimleri örgütlemekten de 
hiç çekinmemişlerdir .




Türkiye açısından sahip
olduğu uzun kıyı şeridi yüzünden yaşamsal öneme sahip olan Ege Denizinin
bütünüyle Yunanistan’a devredilmesi çok büyük sorunlara yol açmıştır . Türk
devleti kendi güvenliği açısından bu denizin kıyılarında gerekli olan önlemleri
alma konusunda zorlanırken , küçük devlet Yunanistan , sahip olduğu geniş
adalar denizi üzerinden Türkiye’ye karşı yeni bir  hegemonya girişimini başlatmıştır . Türk
devleti adaların konumu yüzünden sahip olduğu kara suları boyunca kendi
sınırlarını koruyucu önlemler alamazken , Yunan devleti sahip olduğu adalar
üzerinden geliştirdiği deniz manevraları ile Türkiye’ye bırakılmış olan birkaç
adanın uzantısı olan kayalıkların elden gittiği hatta batının şımarık çocuğu
olarak hareket etmekten çekinmeyen Yunanistan’ın Türklere ait olan adalara bile
asker çıkartmaktan çekinmediği anlaşılmıştır .Kendisine bırakılan üç binden
fazla ada dururken , Türk adaları üzerine Yunan askerlerinin çıkartılması iyi
niyetli bir  Nato ortaklığı olmanın
ötesinde  , kötü niyetli bir emperyalist
girişim olarak öne çıkmıştır . Komşunun bu ileri giden umursamazlığı bazan
savaş ortamını bile oluşturmuş ve iki ülkeyi karşı karşıya getirmiştir.




Tarih boyunca Ege Denizi’nin
geçmişine bakıldığı zaman , bu iç denizin iki kıyısında farklı devletlerin
bulunması halinde savaş çıktığı ama bu denizin iki kıyısında tek bir devletin
egemen olduğu aşamalarda ise barış ortamına geçildiği görülmektedir . Roma, Bizans
ve Osmanlı İmparatorlukları dönemlerinde Ege bölgesinde barış olmuş  ve bu durumda savaş çıkmamıştır . Ne var ki ,
Osmanlı devleti sonrasında iki karşı kıyıda 
farklı devletlerin ortaya çıkması durumunda ise , bir Türk-Yunan
savaşı  ulusal kurtuluş savaşı aşamasında
gündeme gelmiş ve Yunanlılar Türklerin Ege bölgesini işgal ederek  kendi merkezlerine bağlı bir Ege devleti
kurabilmenin yollarını aramışlardır . Bu konuda Yunanlılar başarısız kalınca ,
Türk ordusu Yunanlıları denize dökerek Ege bölgesinde yeniden bir Türk hegemonyasını  tesis etmiştir . Anadolu ve Doğu Rumeli
bölgelerinde Misakı Milli sınırlarını gerçekleştiren yeni Türk devleti bu
sınırların dışına çıkarak Yunanistan’a karşı bir saldırıya geçmemiş ve
uluslararası antlaşmalar ile çizilmiş olan Ege Denizindeki sınırlara ve
yapılanmaya uygun hareket ederek barışın tesisine katkıda bulunmaya çalışmıştır
. Yirminci yüzyıl boyunca Ege kıyılarında iki ayrı devlet bulunduğu için
çatışma hiç eksik olmamış , Yunan devletinin sorumsuz tutum ve davranışları
yüzünden Türkiye Cumhuriyeti donanması ile kendi kara sularında güvenlik
önlemleri almak zorunda kalmıştır . İki devletin Ege Denizi üzerinde
çekişmesinden rahatsız olan bir Yunan Profesörü,  Kanada üniversitelerinde  “Ege Federasyonu “ adı ile bir kitap yazarak
Türk ve Yunan devletlerinin böylesine bir Federasyon kurması sayesinde Ege
Denizi üzerinde kalıcı barışın kurulabileceğini ,aksi takdirde bu deniz
etrafında çatışmaların sonsuza kadar devam edeceğini açıkça yazmıştır .
İstanbul’un merkez olacağı böyle bir Federasyon önerisini Türk tarafı , kendi
devlet modeli nedeniyle ciddiye almamıştır .




Ayrıca , küreselleşme
dönemine geçilmesiyle birlikte bir de ABD ve İsrail ikilisinin gündeme
getirdiği bir “Küresel Balkanlar Projesi “ tartışma alanına getirilmiştir . Bu projede
,Yunanistan ve Bulgaristan devletlerinin parçalanarak küçültüleceği ama  Makedonya devletinin ise  “Büyük Makedonya “ adı altında büyütüleceği  , bu doğrultuda Selanik ile birlikte güney
Makedonya bölgesinin ,Yunanistan’dan koparak 
Büyük Makedonya devleti sınırları içerisinde yer alacağı ileri
sürülmektedir . Bu proje Yunanistan’ı parçaladığı için  Ege denizi kıyılarına üçüncü bir devletin
girmesinin de yolunu açmaktadır . 
Selanik ve güney Makedonya’nın Yunanistan’ dan kopması ile birlikte Ege
denizi kıyılarına üçüncü bir devletin girmesi söz konusu olacağı için , Ege
denizi üzerindeki çatışma ve 
çekişmelerin daha da artması kaçınılmazdır . Selanik’in yeniden başkent
olacağı bir  Büyük  Makedonya devleti  Ege Denizi kıyılarında kurulursa o zaman  , Türk-Yunan çatışmalarını bu kez de
Yunan-Makedon çatışmaları ve çekişmeleri izleyecek ve bu durumda bir  Ege barışından söz edebilmek hiç bir zaman
mümkün olamayacaktır . Bu arada , Trakya ya da İyonya gibi yeni küçük
devletler  küreselleşme sürecinde dış
destekler ile Ege kıyıları üzerinde gündeme gelirse o zaman Ege denizi sürekli
olarak bir çekişme ve çatışma alanına kaçınılmaz olarak dönüşecektir . Girit
adasının zamanla Yunanistan’ın elinden çıkartılarak bir İsrail adasına
dönüştürülmesi ,bölgedeki dengeleri olumsuz olarak etkileyecek  ve Ege bölgesini Orta Doğu bataklığının içine
doğru çekebilecektir .




Doğu Akdeniz’de bir uçak
gemisi konumunda yer alan bir büyük ada olarak Kıbrıs’ın bu bölgedeki hegemonya
çekişmelerinin gelecekte ana konusu haline gelebileceği ,Kıbrıs’ın kuzeyinde
yaşayan Türklerin Anadolu’ya geri gönderileceği , adanın güney  bölgesinde yaşamakta olan bir milyondan fazla
Rum asıllı  Kıbrıslıların zamanla Ege
adalarına sürüleceği ve şu an bomboş olan Ege adalarına bir milyon Rum’un taşınmasından
sonra bu adalar üzerinde Yunanistan’dan ayrı olarak bir Ege Cumhuriyetinin
kurdurulabileceği zaman zaman ortaya atılarak , bölgenin geleceği doğrultusunda
öngörülerde bulunulmaktadır . Kıbrıslı Rumların   Orta Doğu bölgesinden uzaklaştırılmaları  amacıyla bir Ege Cumhuriyeti projesinin Ege
adaları üzerinde gündeme getirilmesi 
,yeni bir durum olarak bölge kamuoyunda ele alınarak tartışılmalı ve bir
karara varılmalıdır . Rumlar ile birlikte Türklerin de  Kıbrıs adasından  kovulmaları hem Türkiye’yi hem de
Yunanistan’ı yakından etkileyeceği 
için  Ege Denizinde farklı bir
yapılanmayı da beraberinde gündeme getirerek zorlayacaktır . Kıbrıs’ta eski
Bizans kalıntısı olarak yaşayan Rumların , Ege adalarında ayrı bir cumhuriyet
kurmaya yönlendirilmeleri  İsrail  destekli bir proje olarak öne çıkarılmaktadır
. İsrail gazının Avrupa’ya taşınması aşamasında 
Kıbrıs ve Girit adaları birer taşıyıcı merkez olarak  yeni dönemin 
koşullarında  öne çıkarken , Ege
Denizi de Anadolu ve Balkan yarımadaları gibi bir enerji  terminali 
bölge konumuna gelmektedir . İsrail’in karşı kıyısında yer alan Kıbrıs
adasında ,Siyonizm  Hrıstıyan ya da
Müslüman bir yapılanma istemediği için  ,
Türkleri Anadolu’ya gönderirken , Hrıstıyan Rumları da Ege adalarına  geri gönderilerek yeni bir Bizans
İmparatorluğu oluşumu gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır .




Ege adalarının Yunanistan’ın
elinden alınarak  ayrı bir Ege
Cumhuriyeti  kurulması ile  birer Trakya ya da İyonya devletlerinin
kurulmak istenmesi , küresel emperyalizmin 
ütopyaları olarak gündeme gelirken , bu durumda bölünecek olan Türk ve
Yunan devletlerinin akıllarını başlarına toplayarak yeni durumları bir kez daha
düşünmeleri  ve bu durumda küresel
emperyalizme karşı işbirliğine girerek kendi hegemonya alanlarında yeni küçük
devletçiklere karşı çıkmaları , bölge barışı açısından gerekmektedir
.Yunanistan’ın eskisi gibi şımarıklıklar yapmasına izin verilmemeli , Türk
devletinin daha önceki aşamalarda gerçekleştiremediği   güvenlik önlemlerini daha da genişleterek
alması gerekmektedir . Suriye 
savaşının bahane edilerek  Müslüman bölge
halkının  Avrupa kıtasına doğru taşınmaya
çalışılması aşamasında  , Ege denizi
kendiliğinden öne çıkmakta  ve Orta
Doğunun Müslüman halkının  Ege Denizi
üzerinden Avrupa kıtasına doğru taşınması aşamasında  Türkiye’nin Ege kıyıları ile birlikte Ege
adaları da kendiliğinden gündeme gelmekte ve Ege sorunu günümüzde  Orta Doğu ülkelerinden kovulan Müslüman
göçmenler sorunu olarak  devam edip
gitmektedir . Türk devletinin Ege kıyıları göçmenler için hareket noktasına
dönüştürülürken , Ege adaları da Avrupa kıtasına geçiş aşamasında birer köprü
olarak kullanılmaya başlanmıştır . Ege Denizi 
iki kıta ve iki devlet arasında bir ortak alan olarak konumunu sürdürürken
, Orta Doğu’daki emperyalist savaşın yarattığı göç koşullarında  Avrupa kıtasına yönelen bir büyük yönelişin
uygulama alanı olarak  öne çıkmaktadır .




Üç bin adanın onda biri
oranındaki  üç yüz adada Yunan devletinin
vatandaşları yaşarken , Ege adalarının onda dokuzu bomboş bir durum sergilemektedir
. Şimdilik , Avrupa kıtasına gitmek için yola çıkmış olan göçmenler  için birer ara istasyon görünümüne kavuşmuş
olan Ege adaları önümüzdeki dönemde giderek 
artan bir biçimde savaştan kaçan göçmenlerin yeni yerleşim alanları
olabilecektir . Gelecekte Kıbrıslı Rumlar için yeni yerleşim alanı olarak
düşünülen Ege adalarına Suriyeli Müslüman göçmenlerin şimdilik
yerleştirilmeleri , bir anlamda geleceğin Ege Cumhuriyetine giden yolun
açılması anlamına gelmektedir . Büyük İsrail projesi doğrultusunda  Kıbrıs’ın boşaltılarak İsrail’e verilmesi
ihtimali arttıkça , Kıbrıslı Rumlar için Ege adaları yeni yurt olarak gündeme
gelmektedir . Rumlar ‘dan önce Ege adalarına yerleştirilmeye başlanan Suriyeli
göçmenler de ,gelecekte Ege Cumhuriyetinin kurulacağı bu adaların  üzerinde 
çalışacak  nüfus   gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda  ele alınarak değerlendirilmektedir . Eski
Bizans İmparatorluğunun arayışı içinde bulunan Yunanlılar , bir yönü ile Doğu
Karadeniz bölgesinde yeni bir Pontus devleti arayışı içine girerlerken  , Doğu Akdeniz bölgesinde de   bu arayışlarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir
. Ne var ki , merkezi bölgeye gelerek İsrail’in kurulmasını sağlayan Amerikan
emperyalizmi  , Büyük İsrail arayışı
çizgisinde İsrail’e yardımcı olarak 
Kıbrıs’ın boşaltılmasına destek verirse, o zaman  Ege adalarında yeni bir devlet yapılanması
olarak Ege Cumhuriyeti  oluşumu
kendiliğinden devreye girecektir .  Ege
Denizi böylece  yeni bir Bizansçı  yapılanmanın merkezi konumuna gelecektir .




Kıbrıs’taki gelişmelerin Ege
Denizini  yakından etkilediği gibi ,  Irak ve Suriye’de yaşanan acımasız terör ve
savaşın da bölgenin dışına çıkarak Ege Denizine doğru yayıldığı görülmektedir .
Önümüzdeki dönemde Ege Denizinin geleceği bu denize kıyısı olan ülkelerden daha
çok  , Ege denizinin tam ortasında yer
aldığı iki kıtadaki gelişmelere yakından bağlı olduğu görülmektedir . Özellikle
,Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyeliği bu iç denizin hem statüsünde hem de
bugünkü konumunda önemli değişiklikler meydana getirmektedir . Özellikle Orta
Doğu terör ve savaşın ateşleri altında yanarken , bölge halkının buradan
kaçarak Avrupa Birliği ülkelerine doğru bir göçe zorlanması sürecinde  Ege Denizi bir facialar denizine dönüşmekte  ,işsiz güçsüz yoksul Müslüman kitleler kendi
geleceklerini Avrupa kıtasında ararken bir Ege Denizi  engeli ile karşı karşıya kalmaktadırlar .Bu
nedenle her gün dünya basını Ege Denizindeki zoraki göçler ile birlikte  batan deniz botlarında  çaresizlik içinde ölen insanların  facialarını yansıtmaktadırlar . İnsanlığın
bittiği , küresel emperyalizmin  kendi
çıkarları doğrultusunda yeni bir Orta doğu bölgesi inşa etmeye çalıştığı bir
aşamada , bu zoraki değişikliğin ortaya çıkardığı yaşam mücadelesi alanı olarak
Ege Denizi yeni dönemde gündeme gelmektedir . İnsanlığın hiçbir biçimde kabül
edemeyeceği dramlar ve bu doğrultuda yaşanan olumsuz gelişmeler, giderek Ege
Denizi çevresindeki ve üzerindeki güvenlik şemsiyesini ortadan kaldırmakta ve
bölgeyi giderek bir ateş çemberine dönüştürmektedir .  Bir Avrupa Birliği üyesi olan Yunanistan bu
olumsuz gelişmeleri  seyrederken ,
Türkiye Cumhuriyeti elinden geleni yapmaktan geri kalmamaktadır .




Türkiye  Cumhuriyeti 
hem bir Orta Doğu hem de bir Ege devleti olarak  iki bölge arasındaki gelişmeleri yakından
izleyerek , bölgesel bir kamu düzeninin hem korunmasında hem de yeniden
kurulmasında üzerine düşen  uluslararası
görevleri yerine getirirken ,istenmeyen bir biçimde giderek Avrupa Birliği
ile  Ege bölgesinde karşı karşıya
gelmektedir . Orta Doğu’nun yoksul insanlarını sınırları içerisinde istemeyen
Avrupa kıtasının Hrıstıyan ülkeleri ,yeni dönemin göç dalgalarını Ege Denizi
üzerinde önlemeye çalışmakta  ve bu
doğrultuda  Yunanistan’a yardımcı olurken
, Türkiye’ye karşıt bir çizgide olumsuz bir tutum içerisine girmektedir .
Türkiye’ye karşı her zaman  bir Hrıstıyan
birliği olarak tavır almış olan Avrupa Birliği , Türklerin Müslümanlığını
bahane ederek  Atatürk  Cumhuriyetinin bir çağdaş devlet olarak
kıtasal birliğin içinde yer almasını önlemeye çalışmıştır . Yarım yüz yılı
aşkın bir süre  bekleme odasında
oyaladıkları Türkiye’ye karşı her zaman için çifte standartlı bir politika
izleyerek , Ege Denizi üzerinden  Anadolu
ile Avrupa kıtası arasında bir siyasal birlikteliğin Büyük Avrupa projesi
doğrultusunda  oluşturulmasına yardımcı
olmamışlardır . Ege bağlantısını  dayanak
yaparak Türkiye’yi kıtasal birliğin içine almayan Avrupa , şimdi de İsrail
siyonizmi ve  Amerikan emperyalizminin
merkezi coğrafya ya egemen olabilmesi için, 
düzenlenen terör ve askeri saldırılar yüzünden gündeme gelmiş olan yeni
göç dalgasını Ege denizi üzerinde durdurarak ve işin büyük külfetini Türk
devletinin üzerine yıkarak bir çözüme yönelmesi 
durumunda , Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği yeniden karşı karşıya
gelmiştir .  Yarım yüzyılı aşkın bir
süredir tam üye adayı olan Türkiye’nin üyelik işlemlerini sürekli olarak
geciktiren  Avrupa , gelinen yeni
aşamada  göçmenlerin Ege denizi üzerinden
Yunan adalarına yerleşmelerini önleyebilmek için , Türk tarafına  ekonomik yardım yapılmasını gündeme getirmektedir
. Göçmenlerin Türkiye’ye yerleştirilmesi ve kesinlikle Ege Denizi sınırını
aşmaması için , yeni göçmen kentlerinin Anadolu yarım adası üzerinde yapılması
gerektiğini  vurgulayan Avrupa Birliği
yöneticileri , bunun karşılığında vaad 
ettikleri ekonomik yardımı  da
geciktirerek  ve bu doğrultuda yeni bir
iki yüzlülük örneğini sergileyerek, 
göçmen sorununun  yeni bir Ege
sorunu olarak gündeme gelmesine neden olmuşlardır . Yüzyıllar önce uygarlığın
beşiği olan Ege denizi yeni dönemde emperyalistlerin Orta Doğu planları
yüzünden  göçmen dramının tiyatro
sahnesine dönüştürülmüş  ve  Avrupa Birliği de bu durumu seyretmekle
yetinmiştir .




Avrupa Birliği ,Fransız
devlet başkanı  General De Gaulle’nin
söylediği gibi Atlantik okyanusundan Ural dağlarına kadar bir büyük  Avrupa kıtası yaratabilmenin peşinde koşarken
, şimdilik sınır denizi olan Ege Denizi’ni 
gelecekte kıtasal birliği içinde yer alacak bir iç deniz olarak görmektedir
. Ne var ki , esas problem olarak Anadolu yarımadası üzerinde kurulmuş bulunan
Türk devletinin büyüklüğü meselesi 
görülmekte ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyetinin parçalanarak  Avrupa sınırlarının Hazar denizine kadar
uzatılması planlanmaktadır . Osmanlı devletini yok eden Balkanizasyon
sürecinin  Anadolu üzerinden Orta doğu ve
Kafkaslara taşınması planlanmakta ve bu doğrultuda bölgedeki bütün
devletlerin  eyaletler halinde
parçalanmasına yönelik politikalar izlenmektedir . Savaş sürecinde  Irak ve Suriye’nin parçalanması
sağlandığından benzeri sürecin Anadolu toprakları üzerine Kuzey Irak üzerinden
de taşınmasına çalışılmaktadır . Böyle bir durumun gerçekleşmesi aşamasında ,
Doğu Anadolu Sevr planları doğrultusunda parçalanırken , Ege Denizi üzerinde
de  Trakya , Ege ve  İyonya 
projeleri emperyalizmin işbirlikçisi konumundaki bazı  gayri müslim lobiler tarafından  gündeme getirilebilmektedir .Bu dönemde  Anadolu’nun Osmanlı öncesi zamanına geri
dönmek isteyen bazı gayrimüslim toplulukların , Ege Denizi kıyısında uzanıp
giden Anadolu toprakları üzerinde yeni eyalet devletleri oluşturabilmenin
arayışları içerisine girdikleri görülmektedir . Orta Doğu bölgesinden  Ege denizine gelen göçmen dalgalarının  önlenemediği 
bir aşamada , devletin üniter yapısını sıkıntıya sokabilecek  bazı yeni yapılanmalar ulusal kimliğin ve
düzenin ötelerinde  aranmaktadır .
Uluslararası konjonktürün gelinen yeni aşamada giderek daha karmaşık bir düzeye
gelmesi yüzünden de , var olan sorunların çözümün çok gerisinde kalarak
giderek  daha içinden çıkılmaz bir duruma
geldiği görülmektedir .




Küreselleşme süreci yer
yüzünde her şeyi değiştirdiği gibi Ege sorununu da büyük çapta değiştirerek,
yepyeni bir görünüme sürüklemiştir . Ege sorunu şimdiye kadar geleneksel
boyutları ile daha çok kıyıdaş  devletler
arasındaki sınır ya da kara suları meselesi olarak görülmüş ve bu doğrultuda
iki taraflı bir sorun olarak çözülmeye çalışılmıştır . Ne var ki , küresel
konjonktürde  dünyanın merkezi
coğrafyasında  bölgesel oluşumlar
gerçekleştirilmeye çalışıldığı için  Ege
bölgesi de hem Balkanlar hem de Anadolu üzerinden böylesine bölgesel oluşumlar
ile karşı karşıya gelmektedir . Ege Denizi üzerinde ortaya çıkan kıyı şeridi
,kara suları ya da kıta sahanlığı gibi 
eski sorunlar geride kalırken , göçmenlerin nerede iskan edileceği  Avrupa Birliği sınırları içerisinden içeri
girip giremeyeceği ya da  Ege adaları
üzerinde göçmenlerin yerleşimi  ve yeni
tampon  merkezlerin nasıl oluşturulacağı
konuları ana meseleler olarak 
gündeme  gelmektedir .Hrıstıyan
dünyanın çıkarları doğrultusunda Müslümanların aleyhine bir çizgide kurulmuş
olan Ege adaları düzeninin yeni dönemde korunması mümkün görünmemekte , Girit
adasında İsrail askeri yığınak yapmaya yönelirken ,  Midilli ,Sakız ve İstanköy gibi Türkiye
sınırına yakın konumdaki Yunan adalarına ise 
tampon bölge yığınakları yapılmakta ve bu yoldan göçmen sorunu
durdurularak çözülmeye çalışılmaktadır .Büyük Orta Doğu , Büyük İsrail ve Büyük
Avrupa projeleri doğrultusunda merkezi alanda yeni düzenlemeler yapılmaya
çalışılırken ,Edirne merkezli Trakya , İzmir merkezli  İyonya , Antalya merkezli Akdeniz  isimli eyalet devletleri oluşturulmaya
çalışılmakta  ve Türkiye sınırları
içerisinde yer alan Batı Anadolu bölgesi, tıpkı Doğu Anadolu’da olduğu gibi
paramparaça yapılmaya çalışılmaktadır .Böylesine bir plan doğrultusunda  Orta Doğu ülkelerinin Arap nüfusu da Türkiye
sınırları içerisine alınarak , hem millet yapılanması dağıtılmakta hem de  anayasada kurucu irade tarafından konulmuş
olan milli devlet modeli aşılmaya çalışılmaktadır . Eski Osmanlı hinterlandında
yeniden yapılanma bölge devletlerine zorlanırken , Ege’nin iki kıyısında yer
alan devletler olarak Türkiye ve Yunanistan yeni dönemde parçalı eyalet
sistemlerine doğru sürüklendiklerinden  ,
Ege denizi meselelerini artık iki taraflı sorun olarak çözme  şansı ortadan 
kalkmaktadır .




Ege Denizi sorunu  Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla
başlamıştır . Ege’nin iki kıyısı Osmanlı hegemonyası altında  birleştiği için Osmanlılar döneminde bir Ege
sorunu yoktu . Ne var ki , 1830 yılında Yunan devletinin İngilizlerin desteği
ile kurulması üzerine  Ege denizi
kıyılarında ikinci bir devlet ortaya çıktığı için , Ege’de yeniden sorunlu bir
dönem başlamış ve Yunan devleti kurulduktan sonra  batının Hrıstıyan devletlerinin desteği
ile  bu küçük devlet on misli büyürken ,
sürekli olarak Osmanlı toprakları üzerindeki bölgelerde genişlemiştir . Osmanlı
devleti küçülürken  Yunan devleti
büyütülmüş ve böylece eskiden  Bizans
döneminde olduğu gibi ,Ege kıyıları üzerinde bir gayrimüslim uygarlığın
temelleri atılmaya çalışılmıştır . Atlantis’ten Eski Yunan’a ,Girit’ten Miken
uygarlığına kadar bölgede var olan eski uygarlıklar  tekrar 
canlandırılarak , bu deniz üzerinde Osmanlı İmparatorluğu döneminden
kalma Türk ve İslam hegemonyası ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır . Benzeri
bir sürecin Orta Doğu’da ne anlama geldiği yaşanan büyük   felaketler dizisi ile ortaya çıkmıştır .
Haksız savaşlardan kaçan göçmenler ile şimdi bu savaş sürecinin Ege kıyılarına
doğru taşınmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır . Böylesine bir yeni sıcak çatışma
ortamına Ege kıyılarının uğramaması için 
Avrupa Birliği ve Türkiye’ye yeni dönemde önemli görevler düşmektedir .
Avrupa’nın büyük devletlerinin çifte standartlı politikaları bırakarak
Türkiye’ye yardımcı olmaları durumunda, hem Orta Doğu’da herkesi yakan ateşin
durdurulması sağlanabilecek  hem de bu
ateşin Ege denizi üzerinden Balkanları ve 
Avrupa kıtasını yakmasına izin verilmeyecektir . Eski Osmanlı
hinterlandı olan merkezi alanlardaki savaşlar durdurulmazsa komşu bölgelere de
sıçrama riski  giderek artmaktadır .




Ege bölgesinin bugünkü
uluslararası statüsü 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile kurulmuştur .
Birinci dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan yeni  devletlerarası düzen , ikinci dünya savaşının
gündeme getirmiş olduğu yeni yapılanma aşamasında 10 Şubat !947 tarihinde  imzalanan Paris Antlaşması ile Türkiye
aleyhine olacak bir çizgide değiştirilmiştir . Bölgede durum Türkiye aleyhine
düzeltilirken , Yunanistan’ın durumu daha da güçlendirilerek bu küçük ülkeye
tam anlamıyla bir batı desteği verilmiştir . İtalya’nın geri çekilmesiyle
ortada kalan on iki adanın Osmanlı mirasçısı olarak Türkiye’ye bırakılması
gerekirken ,İngiltere’nin müdahalesi ve ABD’nin desteği ile Türkiye kıyısındaki
on iki büyük ada haksız ve mesnedsiz bir biçimde Yunanistan’a devredilmiştir .
Türk devleti  karşı kıyısındaki yüzme
mesafeli adalara Yunan bayrağının çekilmesi üzerine ciddi bir güvenlik
sorunuyla karşı karşıya bırakılmış ve Nato düzeninin kurulmasıyla da bu durum
düzeltilmeyerek  eski Yunan uygarlığı ya
da Bizans yapılanması küçük Yunan devleti üzerinden yaratılmaya çalışılmıştır .
Son yıllarda Yunanistan’ın 12 millik karasuları sistemini uygulamak istemesi
yüzünden , birbirine bağlı Yunan adaları ile Türk adaları arasında sürekli
olarak sınır sorunları çıkmış ve  bu
yüzden de Ege sorunu her zaman için Türkiye açısından sürekli bir sıcak sorun
olarak görülmüştür . Yunan hava sahasının 10 mil olarak gösterilmesi  , Atina Fır hattının  Türk kara sahasına çok yakın bir çizgide
bulunması  , hava ve deniz yollarınnın
geçiş yönlerinin belirlenmesinde iki ülkenin çıkarlarının çatışma göstermesi
yüzünden  ,Nato  güvenlik şemsiyesi de Ege bölgesinde ,
Türkiye-Yunanistan barışını  bir türlü
tam olarak gerçekleştirememiştir . Devletler hukukuna göre belirlenmesi gereken
kıta sahanlığı ve hava sahanlığı ile kara suları rejiminin , Yunanistan’ın
sürekli olarak daha fazla taleplerde bulunması yüzünden askıda bırakılması, Ege
bölgesini ve denizini bir çatışma alanı olarak bugüne kadar getirmiştir . Ege
denizi ile bu denizin etrafını çevreleyen merkezi bölgenin jeopolitik dengeleri
yeni gelinen aşamada kıyı ülkeler çekişmesinin ötesine giderek ,kıtasal
oluşumların  çatışma merkezi
konumunda  ortaya çıkmaktadır .
Yunanistan artık Ege politikalarını Avrupa Birliği yaklaşımı olarak Türkiye’ye
yansıtırken , Türkiye Cumhuriyeti de yeni Ege politikalarını gündeme gelen yeni
uluslararası konjonktür doğrultusunda yeniden belirlemek zorundadır
.Gelecekte  Ege adalarında tatil
yapmak  isteyenler, önce Ege Denizi
sorunlarına çözüm bulmak zorundadırlar .


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir