ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : DEMOKRASİ GÖRÜNÜMÜNDE CUMHURİYET
KARŞITLIĞI




Küreselleşme süreci içinde demokrasi adı
altında, yıllarca açıktan cumhuriyet düşmanlığı 
diğer ulus devletler ile birlikte Türkiye’de  gündeme getirilmiştir. Soğuk savaş döneminde
batının önde gelen gelişmiş devletlerinde 
ekonomik kalkınmanın yüksek olması nedeniyle büyük ticari şirketler
oluşurken, küresel şirketler ile ulus devletler karşı karşıya gelmişler ve bu
durumda da  ekonomi üzerinden  devletler sıkıştırılmaya başlanmıştır.
Yıllarca  batı dünyasının içinden
çıkan  uluslararası kuruluşların
öncülüğünde bir özelleştirme kampanyası bütün dünya ülkelerinde  öne çıkarken, ulus devletler  özelleştirme saldırılarına uğradığı için
kamusal ekonomi düzenleri çökertilmiş ve 
devletler kendi  ekonomilerini
yönetme hakkını  kullanamamışlardır.
Özelleştirmeler yolu ile  ülke
ekonomileri devletlerin yönetiminden çıkarılınca, piyasa ekonomisi üzerinden  şirketler devletleri yönlendirmeye
başlamışlar ve zaman içerisinde  ülke
yönetimi devletlerin elinden çıkarak, şirketlerin yönetim kurullarına geçmiş ve
siyasi kadrolar şirketlerin adamları ile oluşturulmuştur. Böylesine bir süreç
tüm dünya ülkelerinde yaşanırken 
şirketler ile devletlerin karşı karşıya geldiği yeni bir dönem   ortaya çıkmıştır. Şirketlerin piyasa
üzerinden hegemonya arayışı içine girmesi yüzünden, devletler ciddi sıkıntılara
sürüklenmiş ve ekonomik bunalımlar devlet düzenlerini bozmuştur.




Normal koşullarda  her devlet yapılanmasının iki boyutlu siyasal
örgütlenme ile birlikte dünya sahnesine çıktığı görülmektedir. Bunlardan bir
tanesi bürokratik yapılanma ile bağlantılı olarak öne çıkan  cumhuriyet rejimi ile   birlikte 
buna paralel bir çizgide 
gelişmekte olan toplumların  hak
ve özgürlük ortamında var olabilmelerini sağlayan  demokratik yaşam düzenidir. Bu doğrultuda
cumhuriyet rejimi daha çok devletlerin yapılanması ile doğrudan ilgili olarak
öne çıkarken, demokrasiler de toplumların 
sivil bir yaşam biçimine sahip olabildikleri  özgürlükler ortamını temsil etmektedirler.
Aslında halk yönetimi anlamında birbirleriyle aynı anlama sahip olan bu iki
kavramın yakınlaşması ve bir arada 
varlıklarını sürdürmeleri, batı tipi bir demokratik cumhuriyet
uygulamalarını öne çıkarmıştır. Her ülkenin farklı  durumlarına, özel koşullarına ve konumuna
göre değişen oranlarda demokratik sistemler ve de cumhuriyet rejimleri ortaya
çıkabilmektedir. Bazen ülke rejimlerinde demokrasiler öne çıkmakta ve  bununla birlikte  krallık rejimleri görülebilmekte ya da bu
durumun tamamen tersi olarak öne çıkan uygulamalarda, demokrasiler ile
mutlakıyet rejimleri  birlikte var
olurken, hiç bir  biçimde cumhuriyet
rejimlerinin varlığı öne çıkamamaktadır. Değişen oranlarda demokrasiler ile
cumhuriyetlerin bir arada var olabildiği rejimler görülebildiği gibi, bu
durumun tamamen  tersi bir  çizgide 
cumhuriyet  ve demokrasilere,
değişik ülkelerde ya da dönemlerde  tek
başına ayrı ayrı uygulamalarda farklı biçimler çizgisinde  rastlanabilmektedir.


İdeal olan durumlarda demokrasiler ile cumhuriyetlere
birlikte rastlandığı gibi, ülkelerin değişen durumlarına, zamana ve zemine göre
de  birbirinden ayrı uygulamalar olarak,
bu siyasal rejim tiplerinin öne çıktıkları görülebilmektedir. Bu iki rejimin
birlikte  olduğu  yerlerde halk kitlelerinin daha fazla
yönetimlerde etkin olabildikleri görülebilmekte, ayrı ayrı ortaya çıktıkları
zamanlarda ise  halk kitlelerinin ülke
yönetimlerine daha az ve sınırlı bir biçimde katılabildiği  anlaşılmaktadır. Katılımın fazla olması halk
yönetimlerinin sınırlarının ve tabanının genişliği için istenirken, sınırlı
katılım durumlarında  halk kitlelerinin
ülkedeki rejim içinde  çok fazla söz
sahibi olamadıkları görülmektedir. Birbirinden farklı biçimlerde gerçekleşen
halk katılımlarının sınırlılık durumlarına göre rejimin biçimlenmesinde önde
gelen bir ağırlığa sahip olduğu, farklı ülkelerin rejimleri bir araya
getirilerek kıyaslama yapıldığı zaman 
ortaya çıkmaktadır. Hem cumhuriyet hem de demokrasi batı kökenli
kavramlar olduğu için, bu iki kavram bazı benzerliklere sahip oldukları gibi
birbirlerinden ayrılan yönleri ile de bir etkileşim içindedirler. Bu doğrultuda
iki kavramın birlikte dile getirildiği noktalarda demokratik cumhuriyet ya da
cumhuriyetçi demokrasilerden söz edilebilmektedir. Batı kaynaklı siyasal teori
ve uygulamalar içinde her iki kavramın hem birlikte varlıkları hem de
birbirinden ayrılan bir doğrultuda 
uzaklıkları söz konusu olabilmektedir.


Siyasal yaşam süreci içinde bazen
özgürlükler  bazen da otorite rejimleri
ortaya çıkabilmekte, bu rejimler birbirlerini etkileyebildikleri gibi  bazen da birbirlerini ortadan
kaldırabilmektedirler. Bu gibi aşamalarda demokrasilerin toplumsal tabanı ile
cumhuriyetlerin bürokratik yapılanmalarının karşı karşıya gelebildikleri
görülmektedir. Özgürlüklere dayanan 
demokrasiler zamanla yıpranarak çökme ya da dağılma noktasına
gelebildikleri gibi, merkezi güce dayanan otoriter rejimler de bu durumun
tamamen tersi bir doğrultuda  daha ileri
düzeyde bir güçlenmeyi merkezde oluşturarak 
otoriter rejimlerin en katısı olan faşist bir yapılanmaya
dönüşebilmektedir. Otoritelerin özgürlükler ile dengelenmesi başarılamazsa o
zaman faşizm çıkmazına saplanmak kaçınılmaz bir duruma gelebilir. Benzeri bir
biçimde özgürlüklerin de toplumları yöneten 
otorite merkezlerinin varlığı ile dengelenmesi zorunlu hale gelmektedir.
Otorite ve özgürlükler dengesinin ideal bir biçimde  var olabilmesi için  hem devletin hem de toplumun birbirine eşit
ve paralel düzeyde örgütlenmiş olması gerekmektedir. Güçlü devletler ile güçlü
toplumlar bir arada olursa ve örgütlü yapılanmaları ile eşit düzeyde
etkinlilerini gösterebilirlerse o zaman 
birbirlerini olumlu düzeyde etkileyerek, hukuk düzeni içerisinde  haksız ve dengesiz durumların ortaya
çıkmasını önlemek üzere birlikte hareket edebilirler. İdeal olan, bu
çizgide  demokrasinin dayanmış olduğu
toplumsal yapıların güçlü devletler tarafından yönlendirilmesidir. Ne var ki,
bu duruma paralel düzeyde  etkin bir
biçimde örgütlenmiş olan toplumsal yapıların da, karşı güç merkezi olarak
terazinin öbür kefesinde yerini alması gerekmektedir. Bu açıdan konuya
bakıldığı zaman, demokrasi ve cumhuriyet kavramları arasındaki  dengenin kurulabilmesi için benzeri bir
durumun öncelikle  özgürlükler ve otorite
arasında oluşturulması zorunlu görünmektedir.


Güçlü devletler ve toplumlar arasında ideal bir
denge düzeni oluşturulabilmesi için  iyi
ve kaliteli eğitim görmüş toplum kesimlerinin aktif vatandaşlık çizgisinde
hareket ederek  ülkenin gidişi üzerine
seslerini çıkarmaları ya da haklarını arama doğrultusunda  itirazlarını yükselterek  sosyal mücadele yoluna gitmeleri  sayesinde, hukuk devletinin en alt düzeyde
gerçekleşebilmesinin yolu açılabilmektedir. Var olan devletlerin hukuk
devletine dönüşebilmesi için devletin canavarlaşması tehlikesine karşı,
toplumsal mekanizmaların böylesine olumsuz durumları engelleyecek  türde 
ve  en üst düzeyde güçlü bir  sosyal yapılanma içinde olmalarında yarar
vardır. Büyük  bir yapılanma ile ortaya
çıkmış olan devlet  yapılarının  dengelenmesi ya da  denetlenmesi doğrultusunda, sivil toplum
insiyatiflerinin  otomatikman devreye
girmeleri  hak ve özgürlüklerin  her dönemde güvence altında tutulabilmesinin
en doğru yolu olarak öne çıkmaktadır. Toplumsal yapıların demokratik yollardan
belirlenen temsilcileri ile  devlet
örgütünün bürokratik birimlerini yönlendiren yetkililer arasında kurulabilecek
bir işbirliği arayışı, demokrasilerin cumhuriyet rejimleri içinde güvenli bir
biçimde yer alabilmelerini  sağladığı
gibi, geleceğe dönük olarak gelişmiş bir diyalog ortamının  kurulabilmesi için gerekli olan sağlam
zeminin yaratılmasında da olumlu sonuçlar verebilecektir. Toplum içinde var
olan her kesimin temsilcilerinin devlet bürokrasinin temsilcileri ile iyi
ilişkiler içerisinde  bulunmaları, hem
demokrasiler hem de cumhuriyetler açısından olumlu sonuçlar sağlayabilecektir.


İnsanlık tarihi içinde devlet yapılanmaları
belirli süreçler yaşandıktan sonra ortaya çıkmışlardır. İlk çağlardan son
çağlara kadar yaşanmış olan dönemlerde 
devlet yapılanmaları güçlenmiş ve 
toplum içindeki en güçlü yapılar haline gelmiştir. Güçlenen
devletler  en üst düzeyde otoriter bir
yapıya dönüşürken, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin çiğnenme aşamasına
geldiği görülmektedir. Devletlerin hak ve özgürlükleri yutan canavarlar
düzeyine gelmemesi için bürokratik baskı ve saldırılara karşı harekete
geçebilecek  sosyal insiyatiflerin
örgütlü bir konumda olması gerekmektedir. Canavarlaşan devleti
durdurabilmek  için aynı düzeyde
güçlendirilmiş bir yapılanmaya sahip 
etkili toplumların devreye girmeleri gerekmektedir. Örgütsüz toplumlar
aynı zamanda güçsüz bir  durumda  oldukları için devletlerin hak ve
özgürlükleri ihlal eden saldırılarına karşı 
gerekli  önlemleri alamadıkları
gibi aynı  zamanda  karşı çıkışları  da yapamamaktadırlar. Pasif bırakılan  geri kalmış toplumlar içinde,  ne demokrasilerden ne de cumhuriyet
rejimlerinden söz edebilmek mümkün olamamaktadır. Canavarlaşan devlet
giderek  hak ve özgürlükleri çiğneyen
adımlar  atabilmekte ama zayıf kalmış toplumlar
da bu durumları  seyretmekten başka bir
şey yapamamaktadırlar. Demokrasiler halkın tribünde seyirci olduğu yapılar
olmadığı gibi cumhuriyetler de  devlet ya
da ordunun gücü kullanılarak halk kitlelerinin yönetildiği siyasal yapılanmalar
değildir. Bir çok toplumda devlet yapıları siyasal ve ekonomik güce sahip olan
merkezlerin  kontrolü altında
tutulmaktadır. Geçmişten gelen bir çizgide devleti ele geçiren zengin ve güçlü
merkezler devleti kontrol altında tutarak bütün siyasal alanı yönlendirmeye
kalkışmaktadırlar. Böylesine olumsuz  bir
durum devletleri özel çıkar örgütlerine dönüştürürken, yozlaşmış devletlerin
toplumsal yapıları bozmasına da giden yolları açmaktadır.


Ekonomik güç beraberinde siyasal gücü meydana
getirirken, zenginler sınıfının merkezinde yer aldığı bir  sermaye egemenliği rejimine doğru yol alınmaktadır.
Göstermelik bir halk yönetimi anlamında gündeme getirilen demokrasilerde halk
kitleleri  yeterince güçlenemeyince  zengin toplum kesimlerinin denetimindeki
toplumsal mekanizmalar devreye sokularak, devletin gidişine müdahale  olanakları araştırılarak bozulmuş olan  dengelerin yeniden tesisi yoluna
gidilebilmektedir. Siyasal güç devleti kontrol edenlerin elinde olduğu
sürece  ekonomik merkezler siyaseti n
finansını sağlamakta  ve böylece
sistemlerin yürürlüğü güvence altına alınabilmektedir. Bu tür gelişmelerin
sonucunda bütün dünya küreselleşme adı altında yeni bir akımın etkisi altında
kalmıştır. İlk çağlarda dinler küresel bir düzen oluşturmak üzere yola
çıkarlarken son çağlarda dinlerin yerini alan 
ekonomik yapı küresel bir düzen oluşturmaya yönelmiştir . Geçen
yüzyıldan kalan soğuk savaş dönemi bitince, bütün ülkeler dışa açılma adı
altında ulusal devletin kontrolundaki 
milli ekonomilerini  geride
bırakarak dış ilişkiler üzerinden küresel bir ekonomik düzene
yönlendirilmişlerdir. Bütün dünya ülkelerine dışa açılma görünümünde
küreselleşme olgusu empoze edilmiş ve bu doğrultuda var olan ulus devlet
düzenlerinin gücünü kırmak üzere hak ve özgürlükler kullanılmaya başlanmıştır.
Özelleştirmeler yolu ile ekonomiler ulus devletlerin elinden alınırken,  devlet yapılarına karşı ekonomik çevreler
üzerinden saldırılar artmıştır. Devletlerin gücü kırılırken  piyasa ekonomisi üzerinden  şirketlerin gücü artırılmış ve yeni dönemde
dünya şirketler tarafından  yönetilir bir
duruma getirilmiştir. Tekelci şirketler küresel örgütlere dönüşürken, büyük
sermaye kuruluşlarının patronları  da
dünyanın yeni efendileri konumuna gelerek, dünya halklarını yönetir bir konuma
gelmişlerdir. Halk egemenliğinin yerini sermaye egemenliği alınca,
demokrasilerin yerini de kapitokrasiler almıştır. Devlet yönetimlerin halkın
elinden alınarak sermaye egemenliğine dönüştürüldüğü yeni aşamada, bir avuç
aşırı zengin oluşturdukları küresel platformlar üzerinden dünyayı yönetmeye
başlamışlardır. Halk  kitlelerine cennet
oluşturma vaadi  ile  öne çıkan aşırı zenginler  bütün dünyayı cehennem düzensizliğine mahkum
ederlerken, tüm insanlığı eskisinden çok daha kötü bir duruma sürüklemişlerdir.
Devletler küçülürken şirketler büyümüş, halkın yerini sermaye sahipleri
almıştır. Sermaye sahiplerinin egemenliğinde zenginlerin çıkarları ön
plana  geçince cumhuriyet rejimleri
halkın  yönetimi olmaktan çıkarak
otoriter baskı yapılanmalarına dönüşmüştür.




Özgürlüğü kısıtlamak isteyenler sürekli
olarak  halk kitlelerine saldırırken ya da
yığınları kontrol altına almaya çalışırlarken, devletleri ele geçirerek kendi
çıkarları doğrultusunda bu mekanizmadan 
bir baskı unsuru olarak yararlanmak istemişlerdir. Devletlerin  kendi kendilerini  yönetebilmeleri, her türlü dış baskı ve
müdahalelere rağmen kendi  toplumlarını
da yönlendirme işini başarı ile yürütebileceklerini  göstermiştir. Kötü yöneticilerin  elinde 
bir oyuncak durumuna düşürülen kamu kurumlarının görevini yapamaz hale
gelerek yozlaşmaları, devlet ve toplum arasındaki dengeleri bozduğu için  devletler üzerinden cumhuriyet rejimleri,
toplumlar üzerinden de demokrasiler fazlasıyla zarar görebilmektedir. Kamu
kurumlarının yozlaşmaya  sürüklendiği  ülkelerde toplumsal düzenleri korumak ya da
geliştirmek mümkün olamamakta ve bu duruma düşmüş olan devletler de ciddi bir
gerileme süreci yaşanmaktadır. Küreselleşmenin giderek arttığı son dönemlerde
devletlerin gücü kırıldığı için şirketler öne çıkarak ülkenin geleceğe doğru
yönlendirilmesinde  sivil toplum
kuruluşlarından daha fazla etkili olmaya başlamışlardır. Sivil toplumculuğun
geride kaldığı, toplumsal kesimlerin gerektiği gibi  örgütlenerek güçlü bir biçimde kamuoyu önüne
çıkamadığı  geri kalmış ülkelerde, şirketler
öne geçerek  yönlendirici olmakta ve
siyasi partiler ekonomik çıkmazlarını aşamadıkları için yeterince etkili
olamamaktadırlar. Bu gibi durumlarda 
şirketleri   ve onların partneri
olarak hareket eden dinsel cemaatları 
yeni sivil toplum  kuruluşları
gibi kamuoyuna yansıtmak, demokrasilerin çöküşü gibi cumhuriyetlerin de yozlaşmasını
gündeme getirmektedir. Küresel  şirketler
tarikatlar ile birlikte sivil toplum kuruluşları görünümünde hareket
ederek  devlet düşmanlığı yaparlarken,
bir halk yönetimi olmalarına rağmen 
cumhuriyet rejimleri  demokrasi
görünümlü  eleştirel saldırılar
karışışında ciddi yaralar alarak  günümüz
koşullarında gerileme  noktasına
sürüklenmektedirler.


Yirminci yüzyılın soğuk savaş döneminde
cumhuriyet rejimleri güçlenerek geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmaya
çalışırlarken, demokrasiler de benzeri doğrultuda  gelişmeye ve ileri demokrasi adı altında
çağdaş ve şeffaf bir toplum yapısına dönüşmek için uğraşırken, hak ve
özgürlüklerin emperyalist çevreler tarafından çok ileri düzeyde öne çıkarılması
ile  var olan siyasal dengeler bozulmuştur.
Böylesine bir gerileme sonucunda siyasal partiler etkilerini yitirirken, dini
cemaatlar, tekelci ve küresel şirketler ile işbirliğine giderek  siyaseti her yönden yönlendirebilmenin
arayışı içinde olmuşlardır. Sivil toplumların zayıflatılması ile şirket ve
cemaat ortaklıklarının öne çıkışı siyasal 
düzenleri alt üst ederek, politika alanında gelişmekte olan siyasal
yaşam düzenlerini  içinden çıkılmaz bir
hale getirmiştir. Küresel şirketlerin yönlendirdiği dini cemaatlar devletlerin
içine girerek örgütlenme noktasına gelince, 
artık eskisi gibi bir halk devleti ya da ulus devletten söz edebilmek
şansı ortadan kaldırılmıştır. Şirketler ve cemaatlar üzerinden toplumu
yönlendirme şansı elde eden aşırı zengin merkezler,  siyaseti ve medyayı finanse ederek devletleri
ele geçirmiş ama  bunları yaparken  şirket sahiplerinin kurduğu dernekler ile,
dini cemaatların vakıflarını  birer sivil
toplum kuruluşu olarak ilan ederek, halk kitlelerinin egemen olduğu normal
sivil toplum kuruluşlarının etkisini 
kırarak bunların ortadan kaldırılmasına giden yolu açmışlardır.
Devleti  satın aldığı kadrolar ve
medya  aracılığı ile ele geçiren küresel
sermaye merkezleri, medya ve siyasetin finansmanını da dışarıdan gönderilen
sıcak para girişimleri ile  sağlayarak,
gidilen yoldan  geri dönüş olmaması
doğrultusunda muhalefetsiz  yürütülen
siyası sürecin,  istenen hedef olan
kapitalist  dünya devletine gitmesi için
ellerinden geleni  yapmaya devam
etmişlerdir. Dünyayı cennete çevirme masalı ile halk kitlelerini kandıran  küresel şirketlerin  zenginler yönetimi,  kendilerine buldukları yerli ortaklar
aracılığı ile sömürü düzenlerini geleceğe dönük bir biçimde  geliştirirken   ve cennet masalları ile uyutulan halk
kitleleri   yeni yeni derin uykudan
uyanırken, ulus devletlerin çökertildiği ve cumhuriyet rejimlerinin dağıtıldığı
bir yeni dönemi  demokrasi görünümü
altında sürdürmeye çalışarak,  ayrıca
resmen yalancılık ve sahtekarlık yaparak halk kitlelerini  derin 
bir uçuruma doğru  itmişlerdir.
Şimdi bu gibi oyunların  hesabının  sorulma aşamasına gelindiği noktada, hesap
sorulmasını önlemek üzere bütün dünya 
devletleri  terör üzerinden üçüncü
cihan savaşına sürüklenmektedir.


Cumhuriyetlerin 
devletler ile  ve demokrasilerin
de toplumlarla  bütünleştiği  bir aşamada, her türlü devlet bozgunculuğu ve
toplum karıştırıcılığı emperyalist devletlerin gizli servisleri üzerinden  siyasal gündeme getirilirken  ve  demokrasi
görünümünde  bazı girişimler ile
devletler çökertilirken, cumhuriyet rejimlerinin de dağılmaya doğru yönlendirildikleri
anlaşılmaktadır. Toplumlar, şirketler ve cemaatlar kadar  devletlerin de bir sosyal  gerçeklik olduğu hatırlanırsa, diğer
kurumların  kendilerini koruma
doğrultusunda  hareket etmesi gibi  devletlerin de varlıklarını korumak ve kendi
çıkarları doğrultusunda kendilerini yenileyerek 
ve varlıklarını geleceğe dönük bir biçimde geliştirerek yola devam etme
hakları bulunmaktadır. Burada  cumhuriyet
devletlerinin demokratik rejimlerle 
bütünleşmeye çalışırken, devlet için zararlı olabilecek ya da yıkıcı bir
etki yapabilecek düşünce ve eylemlerinde demokratlık görünümünde öne
çıkarılmasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Emperyalizm ulus devletleri ele
geçirirken gizli servisleri üzerinden ulus devletlerin içine sızarken,
demokrasiyi kullanarak yıkıcı ve zararlı düşünce ve eylemleri demokratik tutum
ve davranışlar olarak sergilemesini  ya
da var olan yapıları zorlayarak kabul ettirmeye çalışması  kolay 
kolay kabul edilebilecek 
yanlışlar değildir. Özgürlükleri yok etme özgürlüğü olmadığı gibi,
devleti yöneten güçlerin de demokrasi görünümü altında ulus devleti ya da
cumhuriyet rejimini yıkma hakkı 
bulunmamaktadır. Toplumsal alanda yaşanan demokratik süreç ile anayasal
düzene dayanan  hukuk  devletlerinin 
birbirinden ayrı platformlarda ele alınması  siyasal karışıklıkların  önlenmesi açısından çok önemlidir.


Demokratik 
hukuk devletlerinde  devletler
kadar toplumsal yapılar da anayasa ve yasaların koruması altındadır. Demokratik
süreçlerin genişlemesiyle devlete ait olan kamusal alanlarda  bir ölçüde küçülmeler olabilir. Var olan
devletin ya da cumhuriyet rejiminin 
sınırları zorlanarak  bazı
görüşler doğrultusunda  daha fazla
demokrasiye açık olan bir yapılanma gündeme getirildiğinde, demokrasi
görünümünde bir devlet düşmanlığı ya da rejim karşıtlığı gibi siyasal durumlar
öne çıkabilir. Özgürlükler her zaman için hak ve özgürlükler ortamının
korunması doğrultusunda  kullanılabilir.
Hiçbir zaman hak ve özgürlüklerin devleti yok etmek ya da özgürlükleri ortadan
kaldırmak üzere kullanılmalarına devletlerin izin vermemeleri ve bu  doğrultuda 
geliştirilen emperyalist 
siyasal  senaryolara alet
olmamaları, ülke güvenliği açısından önem taşımaktadır. Devletleri
yönetmek  için işbaşına gelen siyasal
iktidarların yaptıkları yeni düzenlemelerde devletin ve rejimin geleceğini
düşünerek adım atma görevleri vardır. Hiçbir hükümet devleti yok etmek üzere
işbaşına gelemez ancak devleti  büyütmek,
geliştirmek ve ulusal çıkarlar doğrultusunda 
bürokratik  yapılanmayı  yenilemek üzere hükümetler yeni yapılanma  girişimlerinde bulunabilirler. Bu gibi
işlemler sırasında devletin zarar görmesi ya da 
zayıflaması gibi olumsuz durumlara, var olan siyasal yönetimlerin  izin vermemesi gerekir. Demokratik hukuk
devletleri ile birlikte ulusal cumhuriyet rejimlerinin de birlikte ele alınması
demokrasi ile cumhuriyet kavramları arasında 
var olabilecek çelişkilerin önlenmesi ya da ortadan kaldırılması  veya iki kavramın birbirine karşı kullanılması
gibi  bazı olumsuz  gelişmelerin önünün kesilmesini
sağlayacaktır. Bir devlet biçimi olarak cumhuriyet kavramının  demokrasi adı altında geliştirilen masum
görünümlü senaryolar ile zarar görmesini önlemek gerekmektedir.


Küresel emperyalizmin dünyayı getirmiş olduğu
yeni aşamada  demokrasi görünümü altında
resmen cumhuriyet düşmanlığı yapılmaktadır. Küreselleşme kavramını öne
çıkararak emperyalizmin gizlenmeye çalışıldığı bir  komplocu yaklaşım çerçevesinde    kaos adı altında oluşturulan yeni cehenneme
dünya halkları sürüklenirken, hala ileri demokrasi adı altında ulus devlet ve
cumhuriyet rejimi düşmanlıkları yapılmaktadır. Uluslararası hukukun ortadan
kaldırıldığı ve  şirketler hukukunun
uluslararası hukukun yerini alması gibi 
bir çarpık durumlarda   şirket
patronlarının kurduğu derneklerin çatısı altında alınan kararların, sanki birer
anayasa hükümü  anlamını taşıyorlarmış
gibi, giderek artan dış baskılar ile empoze etme işlemleri, emperyalist  bir süreçte 
geliştirilerek dünya devletlerine karşı 
her türlü baskılar uygulanmaktadır. Ülkeye demokrasiyi getiren devlet
yapılanmalarının gene demokrasi kavramı kullanılarak  ortadan kaldırılmaya çalışılması gibi,
siyasal senaryoları büyük beceriklilik göstererek uygulamasını başaran tekelci
şirketlerin   çıkarları, sermaye kontrolü
altındaki  siyasal yapılar ve medya  aracılığı ile en üst düzeydeki emperyalist
istek ve hedefler doğrultusunda öne çıkarılmaktadır. Küresel emperyalizm  bütün dünyayı ele geçirmek ve kendi çıkarları
doğrultusunda yönetmek üzere  demokrasi
kavramını kullandığı ve ileri demokrasi adı altındaki yıkıcı girişimler ile
de,  ulus devletler ile cumhuriyet
rejimlerini ortadan kaldırmaya çalıştığı artık iyice görülebilmektedir. Yeni
dünya düzeni kurmak üzere yola çıkan küresel şirketler, eski dünya düzenini temsil
eden ulus devletleri açıkça karşılarına almakta ve bu doğrultuda demokrasi
görünümlü zayıflatıcı adımlar atılarak 
devletler çökertilerek parçalanmaktadırlar. Devletler daha demokrat olma
iddiası ile bir yerlere doğru çekilirken aslında yok olma noktasına doğru
gizli  ve dolaylı adımlar atılmakta ve
komplocu senaryolar ile de  cumhuriyet
rejimleri  ortadan  kaldırılmaya 
çalışılmaktadır. Hedef şehir devletleri olduğu için  uluslararası örgütlenmeler  aracılığı ile ulus devletler ile birlikte
cumhuriyet rejimleri de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.




Küresel emperyalizm, demokratik hukuk devleti
adı altında  geliştirilmiş olan
demokrasinin  en geniş sınırlarını, var
olan devletlerin ve ulusal toplumların parçalanması doğrultusunda
kullanarak  yeni dünya düzenine giden
yolu açmak istemektedirler. Devlet sayısını iki yüzden iki bine çıkarmak
isteyen tekelci şirketler, insanları alt kimlikçiliğe doğru yönlendirirken bunu
demokrasi adına yapmakta ve demokratik şemsiye altında  alt kimlikçilik örgütlenmesi üzerinden,  ulus devletler parçalanmakta ve var olan kamu
düzenleri çökertilerek, şirketlerin önüne düzenleyici engel olarak çıkartılan
ulus devletlerden kurtulmaktadırlar. Türk devletine ve ulusal-üniter devlet
yapısına karşı çıkan  emperyalizm
işbirlikçileri, hak ve özgürlükleri alt kimlikçi bir çizgide anlayarak  ve tarikatları sivil toplum örgütü gibi
göstererek, ülkenin bölünmesine giden yolun önünü  açmaktadırlar. Bölücü politikaları benimseyen
emperyal merkezler, bu doğrultuda ulus devletleri ele geçirebilmek amacıyla
demokrasi görünümünde cumhuriyet rejimlerine karşı çıkan  işbirlikçi ve taşeron  grupları, 
alt kimliklere dayalı hak ve kimlikler üzerinden devlet düşmanlığına
doğru yönlendirmektedirler. Ceza yasalarında var olan devlet düşmanlığı ile
ilgili yasa maddeleri gözlerden kaçırılırken, demokrasi görünümünde alt
kimlikleri hortlatan ve  ulusal
yapıların  parçalanmasına giden
doğrultuda  devlet düşmanlığının adı
ileri demokrasiciliğe dönüştürülmektedir. Bu açıdan ulus devletler ile küresel
şirketler her yönden  karşı karşıya
gelmişlerdir. Dünya halklarını karşısına almadan küresel  anlamda 
emperyalizmi bütün dünyaya kabul ettirmek isteyen küresel emperyalizm,
karşısında engel olarak gördüğü ulus devletlerden kurtulmak ya da  ülkenin birliği ve bütünlüğünü savunan cumhuriyet
rejimlerini ortadan kaldırmak üzere, alt kimlikçilik akımlarını toplum ile
birlikte devletin içinde de 
destekleyerek  geliştirmeye çaba
göstermektedirler. İnsan hakları görünümünde bölücülük, sivil toplumculuk adına
da devlet ve cumhuriyet düşmanlığı 
demokratlık görünümünde yürütülmektedir. 
Ulus devletleri ortadan kaldırmak ve cumhuriyet rejimlerini geride
bırakmak üzere geliştirilen bu  yeni
emperyalizm, alt kimlikler üzerinden yerelcilik 
yaparak ulusal toplumların yerel düzeylerde daha küçük devletçiklere
parçalanmasını  sağlamaya
çalışmaktadırlar. İnsan hakları, özgürlük ve yerelcilik adına gündeme
getirilen  yeni  politikalar 
demokrasi adına savunulurken dolaylı yollardan  ulus devlet ve cumhuriyet karşıtlığı
tırmandırılmaktadır. Amaç emperyalist hedeflere ulaşmak olunca, o zaman var
olan ulus devletlerin tasfiyesi amacıyla demokratik görünüm altında bölücülük,
yıkıcılık ve  çağ dışı dinci yapıları
savunmak  gerçeklere aykırı biçimde  haklı gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yoldan
insanlığı yeni bir orta çağa götürmek isteyenler  demokrasi görünümlü cumhuriyet düşmanlığına
devam etmektedirler.


İki yüz ulus devleti ortadan kaldırmak  devlet ve toplumları parçalayarak daha küçük
eyalet ve şehir devletleri yaratmak isteyen emperyalist merkezler, ulus
düşmanlığını  ve cumhuriyet karşıtlığını
demokrasi perdesi altında gizlemeye çalışırken 
var olan hukuk ve devlet düzenlerini dağıtmaktan çekinmeyerek, bütün insanlığı
ayağa kaldıracak bir doğrultuda  her
türlü ulus ve cumhuriyet düşmanlığını 
ileri demokrasi görünümünün arkasına saklamaya çalışmaktadırlar.
Dünyanın bu gün gelmiş olduğu yeni aşamada kapitalist sistemin ve emperyalizmin
ana hedefleri  olarak  ulus devletlerin yıkımı ve cumhuriyet
rejimlerinin tasfiyesi kesinlik kazandığı için, bütün dünya halkları işbirliği
yaparak ve uluslararası alanda bir dünya halkları dayanışması örgütlenmesine
giderek,  kendilerini koruyan cumhuriyet
rejimine ve ulus devletlerine sahip çıkmak 
zorundadırlar.Gelinen yeni aşamada dünya halkları daha üst düzeyde
örgütlenerek  kapitalist
emperyalistlerin  yıkım projelerine karşı
çıkmak durumundadırlar . Gökdelenleri dikmek için gecekonduları yıkmaktan
çekinmeyen küresel emperyalizm, bölgesel imparatorluklar ya da federasyon
projeleri için  bugün harekete geçmekte
ve her türlü bölücülüğü birlikte gündeme getiren şehir devletleri  tıpkı gecekondulara yapıldığı gibi ulus
devletleri ve cumhuriyet rejimleri göz göre göre yıkmaktan çekinmemektedir.
Bütün dünyayı belirli merkezlerden yönetmeyi düşünen para babaları, işbirlikçi
kadroları aracılığı ile ulus devlet yıkıcılığını sürdürürken  her ülkede alt kimlikçi cereyanları  destekleyerek şehir ve eyalet devletlerinin
önünü açmaktadır.


Demokrasi adına cumhuriyetler ortadan
kaldırılırken, insan hakları adına uluslar toptan bir yok oluşa mahkum
edilirken, insanlığın artık derin uykudan uyanarak böylesine yok edici bir
yıkıcılığa karşı çıkması gerekmektedir. Demokrasi ve cumhuriyet gibi iki ayrı
kavramın  birbirini  yok etme doğrultusunda  kullanılması gibi bir emperyalist oyuna dur
diyebilmek için, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının  vatan olgusu ile birlikte ele alınarak
birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Beş kıtanın her yöresini adım adım
ele geçirerek  küresel anlamda bir
hegemonya düzeni kurmak isteyenlere karşı, bütün dünya halkları önce kendi
ülkelerine sahip çıkarak ve daha sonra da uluslararası yeni bir yapılanmanın
çatısı altında bir araya gelerek, ortak bir dayanışma düzeni çerçevesinde  mücadele etmelidirler. Küresel saldırılara
karşı çıkış ve direnişin de küresel çapta olması gerekmektedir. Demokrasi
kavramının  arkasına sığınarak cumhuriyet
düşmanlığı yapmanın  çıkar yol olmadığı  ve bu yoldan yeni bir dünya düzeni
kurulamayacağı, son yıllarda yaşanan olaylar ve siyasal gelişmeler aracılığı
ile kesinlik kazanmıştır.  Kendi
çıkarları için insanlığı orta çağa sürüklemekten çekinmeyenlere karşı, modern
çağların getirdikleri ve kazanımlarını korumak ve savunmak üzere  bir evrensel 
demokrasinin temellerinin atılması 
noktasına insanlık bugün gelmiş görünmektedir. Demokrasi kavramı ile
cumhuriyet düşmanlığı yapılmasını önleyebilmek için araya üçüncü bir kavram
olarak vatan  sözcüğünün eklenmesi  zorunluluk kazanmaktadır. Küresel
emperyalistler bütün dünyayı kendi vatanları ilan ederlerken, halkların
üzerinde yaşadıkları yurtlarını da ellerinden almaya çalışmaktadırlar.
İnsanları  yurtsuz bırakacak bu yeni
gelişmeye karşı çıkabilmek için de vatan kavramının özünde yer aldığı bir
cumhuriyetçi  demokratlık çıkışı önem
kazanmaktadır.




 Prof. Dr.
ANIL ÇEÇEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir