Türkiye  
Cumhuriyeti  dünya ana karasının
tam ortasında yer alan merkezi bir jeopolitik konuma sahip olan orta boy  bir ülkedir . Dünya haritasına bakıldığı
zaman görülen bu durum, Türk devletinin 
bugünün koşullarında Türkiye’nin nasıl bir konuma sahip olduğunun  en açık göstergesi  olarak 
öne çıkmaktadır . Türkiye dünyanın kenarında kıyısında ya da en ucundaki
bir ülke değil ama  merkezi coğrafyanın
tam ortalarında yer alan önemli bir ülkedir . Bir imparatorluğun yıkılmasından
sonra kurulmuş olmasına rağmen , 
Türkiye’nin büyükçe sayılabilecek 
orta boy yüzölçümü  böylesine
zengin ve güçlü bir jeopolitik konum ile birleşince  , dünyanın önde gelen süper güçlerine ya da
emperyalist büyük devletlerine karşı 
direnebilecek ve kendini koruyabilecek bir önemli  avantajı da beraberinde  getirmektedir . Selçuklu-Osmanlı- Türkiye
sıralamasıyla bin yıldır devam edip gelen Türklerin  merkezi coğrafya hegemonyası bugünkü
durumların  hem anlaşılmasında  hem de değişiminde anahtar sayılacak bir  öneme sahip bulunmaktadır . Türklerin
Malazgirt savaşı ile Anadolu’ya girişi 
sonrasında  başlayan bin yıllık
süreçte  , merkezdeki Türk devletleri
büyük güçler olarak dünya tarihinin belirlenmesinde önde gelen bir role sahip
olmuşlardır .




Yeryüzü haritasında Amerika kıtası sol
tarafta ana karanın dışında yer alırken 
ve  Avustralya kıtası da  doğu bölgesinde dışarıda kalmış bir kıta
olarak göze çarparken , Asya,Afrika ve Avrupa kıtalarının bir araya gelerek
ortak bir kara topluluğu meydana getirmesi 
üzerine dünya anakarası bu üç kıtanın birlikteliğinden ortaya çıkmıştır
. En büyük kıta olarak Asya konumunu korurken , Avrupa bu kıtanın batıya doğru
uzanan parçası olmuş , Afrika da güneye inen bir doğrultuda  kıtasal bir konuma sahip olmuştur . Bu üç
kıtanın birlikteliği beş kıta arasında dünya ana karası olarak birlikte  bir yapılanmayı gündeme getirmiş ve bu
doğrultuda üç kıtanın kesişme noktasında yer alan ülkelerin bulunduğu  bölgeye merkezi coğrafya ya da  yeni moda olan deyimi ile orta dünya adı
verilmiştir . Daha önceki dönemlerde var olan Atlantik ve Mu kıtalarının
okyanusların altında kalarak batması üzerine yeryüzü beş ana kıta etrafında
oluşmuş   ve  böylesine bir 
dünya yapılanması  binlerce yıl
ötesinden  gelerek ortaya çıkarken ,
bugünkü  Türkiye ve komşusu olan ülkeler
üç kıta arasında merkezi  alan olarak bir
jeopolitik konuma sahip olmuşlardır . Ana karayı oluşturan üç kıta
birlikteliği  ,bu birlikteliğin ortasında
yer alan geniş bölgeyi merkezi coğrafya olarak öne çıkarırken ,doğu-batı ve
kuzey-güney eksenleri bu duruma göre biçimlenmiştir . Bu duruma göre ,
Türkiye’nin batısı batı ,doğusu doğu , kuzeyi kuzey güneyi de güney olarak
adlandırılmaktadır . Bir anlamda Türkiye merkezi konumu ile yönlerin
belirlenmesinde kriterleri  oluşturan
ana  çıkış noktası durumuna gelmiştir
.Dünyanın doğusu ile batısı ya da kuzeyi ile güneyi belirlenirken ,Türkiye
hareket noktası olmuş ve bu ülkenin durumuna göre diğer ülkelerin jeopolitik
konumları belirlenebilmiştir .




Türkiye 
merkezi konumu ile dünyanın ortalarında 
yer alırken , dünyanın batı bölgesinde ya da doğusunda , veya kuzeyi ile
güneyindeki bütün gelişmeler ister istemez 
merkezi coğrafyayı etkilemiştir . Doğu bölgesi olan Asya kıtasında
ortaya çıkan büyük devletler ya da imparatorluklar  kıtasal hegemonya sonrasında merkezi alana
gelerek  Anadolu  ve Arap yarımadaları üzerinde de egemen
olmaya çalışmışlardır . Bu çerçevede doğu güçlerinin dünya egemenliği için
merkezi bölgeye kesinlikle gelerek buraları da 
kendi sınırları içerisine katmaya çalışmışlardır .Benzeri bir
gelişme  batı dünyasında ortaya çıkmış  , batı ülkelerinde egemen olan büyük güçler
dünyanın ortalarına gelerek merkezi alanı da 
ele geçirebilme doğrultusunda 
girişimlerde bulunmuşlardır . Dünya tarihi incelendiği zaman  , doğudan ve batıdan büyük güçlerin   Orta Doğu denilen bu bölgeye gelerek  merkezi egemenlik peşinde koştukları  görülmüştür . Tarihin ilk dönemlerinde daha
çok Asya kıtasından çıkan uygarlıklar batıya doğru  kayarken , 
Mezopotamya  üzerinden  merkezi alana girmeye çalışmışlardır . Hint
yarımadası ile Mezopotamya arasında bir uygarlık geçişi çizgisi her zaman
için  gündeme gelebilmiştir . Dünya
haritasının doğu kıyılarında beliren ilk uygarlıklar  daha sonraları  Mezopotamya ve Mısır bölgelerine doğru kayma
gösterirken  , merkezi alanda bir doğu
etkisi uzun süre etkin olmuştur .




Mezopotamya ile merkeze gelen uygarlık
daha sonraki aşamada Mısırın ,Eski Yunan ve Roma aşamalarından geçerek batıya
doğru yöneldiğinde merkezi coğrafya bir anlamda uygarlıklar köprüsü olarak
dünya  tarihinde önde gelen bir kilit rol
oynamıştır . Doğudan merkeze kayan uygarlık çizgisi daha sonraki aşamalarda  Mısır 
ile  Eski Yunan ve Roma
İmparatorluğu üzerinden batı uygarlığına giden yolu açmıştır .  Bu aşamada , daha önceleri var olan merkez
ile doğu çekişmesi zamanla  merkez ile
batı çekişmesine dönüşmüştür . Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları döneminde  doğu ve batı 
baskısından uzak bir merkezi bağımsızlık dönemi yaşayan orta dünya
bölgesi  ,Milat dönüşümü aşamasında  batı dünyasının büyük imparatorluğu olan
Romalıların kontrolu altına girmiştir . Roma İmparatorluğu bir Akdeniz
yapılanmasına dönüştüğü aşamada  ortadan
ikiye bölünmüş ve   Roma merkezli bir
doğu imparatorluğu ile birlikte, bir de Konstantinapolis merkezli  batı imparatorluğu  olarak ikili bir yapıda devam etmiştir .
Büyük imparatorluğun  asıl merkezi Roma
kenti olduğu için , doğu bölgesindeki 
Bizans yapılanması  gene merkezi
coğrafyada ortaya çıkan yeni bir dönem olmuştur . Orta dünyadan çıkan
Hrıstıyanlık Roma imparatorluğunu yıkarak bütün Avrupa kıtasına yayılınca
merkezdeki Yahudi devleti olarak  İsrail
dağılmıştır . Merkezi alandaki 
Mezopotamya gücü Babil Krallığı ile , batıdan gelen güç olan Roma
İmparatorluğunun merkezi alanda sağladıkları egemenlik düzeni  , Yahudiliğin merkezi gücünü kırınca,  Hrıstıyanlık 
bütün Avrupa kıtasında ve Akdeniz kıyılarında  hızla yayılarak  batı üzerinden merkezi alanı da etki altına
almak istemiştir . Nitekim bu doğrultuda ondan fazla haçlı seferi
düzenlenerek  merkezi alan da Hrıstıyan
egemenliği kurulmaya çalışılmış ama  Asya
kıtasının içlerinden gelen Türk boylarının akınları sayesinde  haçlı örgütlenmesi  önlenmiştir .




Üç büyük tek tanrılı dinin ortaya
çıktığı merkezi alan toprakları bu yüzden kutsal topraklar olarak adlandırılmış
ve bu doğrultuda üç büyük din arasında 
,orta dünya çekişmesi 
genişleyerek devam etmiştir . Bizans’ın çöküşü üzerine merkezi
coğrafyadan büyük göçler gündeme gelmiş ve  
Avrupa üzerinden  batılı ülkelerin
denizlere açılması ve okyanuslar üzerinden dünya kıtalarını ele geçirmesi
tarihsel bir süreç içerisinde tamamlanmıştır . Bu yüzden merkezdeki ülkelerin
nüfusu  azalınca Bizans devleti
çöküşe  sürüklenmiştir . Güneş görmeyen
karanlık Avrupa  bütün orta çağ boyunca
batılı insanları rahatsız edince  ,
Avrupalılar çareyi denizlere açılmakta ve okyanuslar üzerinden diğer kıtalara
göç etmekte bulmuşlardır . Ege ve Akdeniz kıyılarında yaşayanlar denizlere
açılınca merkezi coğrafyada ciddi bir nüfus eksilmesi meydana gelmiş ve bu
durumda  merkezi alan imparatorluğu olan
Bizans devleti çökmek zorunda  kalmıştır
. Bizansın çöküşe geçmesiyle birlikte 
Orta ve Kuzey Asya bölgelerinden gelen Türk kavimleri Horasan üzerinden
Kafkasya ,Anadolu ,Suriye ve Irak bölgelerine yerleşmişlerdir . Böylece  çöken merkez 
doğulu güçlerin eline geçmiş ve Bizans sonrasında gündeme gelen  Haçlı seferleri ile Avrupalı Hrıstıyanlar
yeniden merkezi alanı ele geçirme girişimlerinde bulunduğu aşamada , Selçuklu
İmparatorluğu ile orta dünyaya gelen Türk toplulukları buna karşı çıkarak
savaşmışlar ve  Bizans devleti sonrasında
merkezi alanın Türkleşmesini bin yıl önce 
sağlayarak  Avrupalı
Hrıstıyanlara  izin vermemişlerdir .
Böylece binli yılların başlarında , merkezi alanda Türk boyları üzerinden bir
Türk hegemonyası tesis edilmiş ve bu durum 
günümüze kadar sürüp gelmiştir .


Doğudan gelen uygarlık rüzgarları  Mezopotamya , Mısır ve Eski Yunan gibi
merkezi bölgelerde  yeni uygarlık
bölgelerini ortaya çıkarırken , merkezi alana en büyük saldırı Roma
İmparatorluğu üzerinden gelmiş  ve  putperest Romalılar merkezi devlet olan
İsrail’i yıkarak  orta alanı kendilerine
bağlamışlardır . Bu durumda  batı
insiyatifinin  merkezi alana kayması ile
önce Yahudi devleti yıkılmış , sonra da buna tepki olarak Hrıstıyan dini bu
bölgede çıkmış , tek tanrılı dinler merkezi alanda ortaya çıktıktan sonra hızla
batıya doğru yayılmışlar  ve bu sürecin
sonunda  bütün Avrupa Hrıstıyanlığın
kontrolu altına girince ,  Roma İmparatorluğu
yıkılmış ve bu yapının doğu uzantısı olarak Bizans devleti de  , Türkler İstanbul’u fethederek  merkezi alana egemen oldukları ana kadar  beş yüz yıl boyunca  Bizans 
üzerinden  Avrupa Hrıstıyanlığı
etkili olmuştur . Batı uzantısı Bizans’ın yıkılması üzerine Orta Doğu
bölgesinde  meydana çıkan  otorite boşluğunu doldurmak üzere Avrupa
ülkeleri Haçlı seferleri ile  saldıralara
geçerken ,  Horasan bölgesinde orta ve
kuzey Asya’dan gelen Türk boyları ile bir doğu gücü olarak Selçuklular merkezi
alana el koymuşlardır . Asya kıtasındaki doğulu Türk devletlerinin uzantısı
olan Selçuklular  , dünyanın orta yerinin
yeniden Avrupalı güçlerin ya da Hrıstıyan ordularının eline geçmemesi için  merkezi alana 
egemen olmuşlar ama İstanbul’u fethedemedikleri için  doğu ve batıdan gelen saldırılara çok fazla
direnemeyerek, iki yüz yıl sonra gene doğulu bir güç olan  Moğol ordularının saldırıları sonucunda  dağılmış ve 
Anadolu yarımadasında beylikler dönemi başlamıştır .




Beyliklerin içinden  Osman bey diye birisi çıkarak  teker teker merkezi alan beyliklerini
kendisine bağlayarak Osmanlı devletini kurmuş ve daha sonraki aşamada da  İstanbul’u fethederek  batıya doğru yönelmiştir . İstanbul’u alan
Fatih merkezi alandaki egemenliğini güvence altına alabilmek için batıya doğru
seferlere çıkmış  , Akdeniz üzerinden
İtalya’ya kadar giderek merkezi devleti 
yanıbaşındaki  Avrupa kıtasının
büyük devletlerine karşı korumaya çalışmıştır . Kafkasya ile Balkanlar arasında
yer alan Osmanlı devleti  merkezi siyasal
yapılanma olarak ortaya çıkmış  , daha
sonraları çevre ülkelerde yayıldıkça kendisini en büyük devlet  anlamında Devlet-i  Aliye olarak 
adlandırmaya başlamıştır .Üç kıta ortasında yer alan Osmanlı
İmparatorluğu kıtaların birleştiği noktada aslında üç yarımada üzerine kurulmuştur
. Asya kıtasından Asya minör adı ile uzanan Anadolu yarımadası , Avrupa
kıtasından  doğuya doğru uzanan Balkan
yarımadası , Afrika kıyılarından başlayarak Anadolu’ya kadar uzanan Arap
yarımadası bir anlamda Osmanlı devletinin 
topraklarını meydana getirmiş ve üç kıta 
ile üç yarımada üzerine kurulu bulunan 
Devlet-i Aliye , Osmanlı ordusunun sürekli olarak üç kıta toprakları
üzerinde savaşmasıyla  yedi yüzyıllık bir
zaman dilimi içinde merkezi coğrafyanın egemeni olmuştur . Roma ve Bizans’ın
batı uzantısı olmasına rağmen Selçuklu ve Osmanlı doğu uzantısı güçler olarak
merkezi alanın egemen devletleri olabilmişlerdir .




Orta çağ sonrasında batılı
devletler  bütün dünyaya denizler
üzerinden yayılırken  , ortaya altı büyük
sömürge imparatorluğu çıkmış ve bunlar da daha sonra dünya hegemonya yarışına
girmişlerdir . Onlar arasındaki çekişme onbeşinci asırdan yirminci asıra kadar
devam etmiştir . Avrupa’nın Atlantik kıyısındaki  devletler birbirleriyle yarışarak dünyanın
her yerini  sömürge imparatorluklarına  çevirirken 
kıtaları kendi aralarında paylaşmışlardır . Beş yüzyıl dünyaya egemen
olma mücadelesini yürüten batılı sömürge imparatorlukları ,yirminci yüzyıla
gelince merkezi alanı kendine hedef olarak seçerek Akdeniz üzerinden  , dünyanın merkezi sayılan  Orta Doğu’ya gelmişlerdir .  Böylece 
gene batılı güçler merkezi alanı kendi hegemonyaları altına alabilme
doğrultusunda  yeni bir merkezi bölge
yapılanmasını gündeme getirmişlerdir . Dünya tarihinde sürekli olarak doğu ve
batı güçleri arasında kalan  bölgede, bu
gibi güç merkezleri   kendi hegemonya
düzenlerini  evrensel bir  imparatorluğa dönüştürürken  yer kürenin doğusundaki ya da
batısındaki  egemenlik alanları içerisine
merkezi alanı da dahil ederek  ,mutlak
bir egemenlik peşinde koştukları tarihin çeşitli evrelerinde görülmüştür .
Yirminci yüzyıla girerken , dünyanın merkezinde yer alan Osmanlı devleti
çöktüğü için batılılar Devleti Aliye’nin topraklarına girmişlerdir . Bu
aşamadan sonra da merkezi kontrol batı dünyasının eline geçmiş  ve böylece 
Selçuklular ile başlayan bin yıllık 
doğu hegemonyası dönemi sona ermiştir .




On dokuzuncu 
yüzyılın  son çeyreğinde  kuzeyden Ruslar  Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden güneye doğru
inerlerken  merkezi alanı yeni bir Asya
gücünü kaptırmak istemeyen  batılı
ülkeler  Doğu Akdeniz’e gelerek Kıbrıs
adasına yerleşmişlerdir . Avrupa kıtası adına bütün dünya kıtalarını
sömürgeleştiren İngiltere ve Fransa ikilisi , Kıbrıs adası üzerinden  bütün merkezi alana yayılarak Osmanlı
imparatorluğunun topraklarını zamanla 
paylaşarak işgal etmişlerdir . Böylece merkezdeki büyük devlet  daha çökmeden büyük bir saldırıya uğramış ve
toprakları  emperyal  güçler tarafından  paylaşılmıştır .Bu aşamadan sonra dünya büyük
bir hesaplaşmaya sürüklenmiş ve  yirminci
yüzyılın ilk çeyreğinde  ortaya çıkan
cihan savaşı ile  merkezde yer alan
Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Rus Çarlığı ve Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu , batılı emperyalistler tarafından  uzun süren savaşlar sonucunda yenilerek  merkezi alan üzerinde  İngiltere ve Fransa sömürge imparatorlukları
aracılığı ile batı hegemonyası tesis edilmiştir . Beş yüz süre ile bütün dünya
kıtalarını  denizler üzerinden kontrol
eden  bu batılı birliktelik en sonunda
dünyanın merkezi coğrafyasına da gelerek 
merkezin mutlak egemenliğini ellerine geçirmişdir . İngiliz donanmasının
İstanbul boğazına girmesiyle birlikte  ,
Devleti Aliye’nin merkezi hegemonya 
dönemi sona ermiştir .




Merkezi alanın ortalarında böylesine bir
gelişme ile batı üstünlüğü kurulurken , merkezin kuzeyinde yer alan   Rus 
bölgesindeki Çarlık düzeni de , Amerika Birleşik Devletlerinin
desteklediği Japonya’nın ordularının Rusya topraklarına  dünyanın arkasından girmesiyle  yıkılma noktasına gelmiştir . 1856 yılında
dünya denizlerine açılan  Amerika
Birleşik Devletlerinin donanmaları aynı dönemde hem İstanbul’a hem de Tokyo’ya
gelerek  yeni bir dünya açılımı
başlatmışlardır . Osmanlı devletinde ABD destekli Amerikan okulları
imparatorluğun parçalanmasının yolunu açarlarken , Japonya gibi bir büyük deniz
gücü de  Büyük Okyanus kıyılarından Rus
topraklarına girerek ,bu büyük imparatorluğun çökertilmesine giden yolu
açmıştır . Ön taraftan yıkılamayan Rus emperyalizmi , ABD destekli Japonların
arkadan saldırmaları sayesinde  dağıtılarak  batı emperyalizminin en büyük rakibi ve
düşmanı konumundaki  Rus Çarlığı  tarihe mal edilmiştir . 1905 yılında
çökertilen Rusya  Birinci Dünya Savaşına
bu hali ile sürüklenmiş  , sosyalist
devrimin gerçekleştiği 1917 yılına kadar on yılı aşkın bir süre içinde  bir türlü toparlanamamıştır . Böylece
dünyanın merkezi bölgesi olarak 
atlaslarda yer alan Avrasya bölgesinin kuzeydeki büyük ülkesi olan  Rus İmparatorluğunun , batılı güçlerin
merkezi alana geldikleri   Birinci Dünya
Savaşı sırasında  emperyalizme karşı
direnme gücü ortadan kaldırılmıştır .İngiltere ve Fransa  Avrasya’nın 
güneyinde yer alan merkezi imparatorluk 
olan Osmanlı devletini yıkarken , yeni büyük güç olarak dünya sahnesine
çıkan Amerika Birleşik Devletleri de 
Japonya’yı hem kullanarak hem de destekleyerek , Avrasya’nın kuzeyinde
yer alan büyük merkezi güç olarak Rus İmparatorluğunu ortadan kaldırmıştır .
Yirminci yüzyılın ilk yılları iki büyük merkezi 
devletin çöküşü ve güçlerinin tasfiyesi dönemi olarak tarihe geçmiştir.

İngiltere ve Fransa ortaklığı bütün
dünya kıtalarını  Atlantik okyanusu
kıyılarından yönetirken  karşı kıyıdaki
Amerika Birleşik Devletleri  eski bir
İngiliz sömürgesi olmaktan çıkarak yeni büyük güç olarak uluslar arası alana
çıkış yapmıştır . Osmanlı ve Japon imparatorluklarını  Avrupalı 
emperyalistlere karşı kendi yanına çekmeye çalışan  ABD emperyalizmi  ,İngiliz ve Fransız ordularının tam Kafkasya
üzerinden  Rusya alanına girmeye
hazırlandığı aşamada , New York borsasından yüklü bir miktarda  Amerikan dolarını Troçki isimli bir devrimci
aracılığı ile  Rusya’ya göndererek , bu
para aracılığı ile Kızıl Ordu’yu kurdurmuşlar ve daha bütün ülke ele
geçirilmeden Kızıl Ordu  Azerbaycan’a
gönderilerek  Avrupa ordularının önü
kesilmiştir . Tam bu aşamada Almanya’da Osmanlı ordusunu devreye sokarak Amerikan
ve İngiliz  projelerine karşı kendi
planını bölgede oynamak istemiş ama  Rus
devrimini Avrupalıların Rusya topraklarını işgal etmesine karşı destekleyen  Amerikan emperyalizmi, İngiltere ile
işbirliği yaparak böylesine bir karşı manevraya izin vermemiştir . Bir anlamda
dünya hegemonyası kavgasında büyük bir kapitalist devlet olarak ortaya
çıkan  Amerika Birleşik Devletleri ,
Avrupa emperyalizminin Rusya gibi çok geniş bir ülkeyi  işgal etmesini önlemek amacıyla  sosyalist devrimi karşıt bir çizgide desteklemiştir
. Amerikalılar Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş alanlarında görülmemişler ,
İngiltere’yi arkadan desteklemişler ama 
Avrupalıların  yıktıkları Osmanlı
İmparatorluğu üzerinden merkezi alanının kuzeyindeki büyük  ülkede kapitalizmin karşıt kutbunu
oluşturarak ,geleceğe dönük bir biçimde kendi hegemonya düzenlerini  kurmaya çalışmışlardır . New York
borsasından  gönderilen dolarlar ile  Sovyet devriminin finansmanı sağlanmış  ve savaş sırasında da Amerikan ordusu
Vladivostok’tan  Rusya’ya girerek  hem Kızıl ordunun kuruluşunda hem de  Sovyetler Birliği devlet düzeninin
kurulmasında  içeriden katkı
sağlamışlardır . Savaş bitince gizlice 
ülkeye girdikleri Vladivostok’tan sessizce  ama resmi törenle geri çekilerek  Sovyetler Birliği gibi bir büyük dev siyasal
yapılanmayı hem Avrupalı ülkelerin karşısına çıkarmışlar hem de  bu büyük ülke üzerinden oluşturulan sosyalist
kutbu  ABD merkezli batı kutbunun karşıt
gücü olarak gündeme getirmişlerdir .




Yirminci 
yüzyıla girerken yüzyılların yorgunluğu ile  İngiltere ve Fransa Pirus zaferleri
kazanmışlar ama yeni bir dünya düzenine geçilirken de  geri cephe de kalan ABD , ikinci dünya
savaşına giden yolda hazırlıklarını yaparak 
yirminci yüzyılda geleceğe dönük bir çizgide yeni bir yapılanmanın önünü
açıyordu .Avrupa emperyalizminin önü Rusya’da karşıt bir kutup başı yaratılarak
önlenirken , Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz donanmasının İstanbul’a
geldiği bu kez de İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan donanması  İstanbul boğazına gelerek , merkezi alanın
yeni  patronu konumunda  bu kez de Osmanlı devletinin mirasçısı olan
Türkiye Cumhuriyetinin  tepesine
çıkıyordu . Savaşın hemen bitiminde 
İstanbul’a gelen Amerikan donanması yeni dönemin merkezi bölge egemeni
olarak Amerika  Birleşik Devletlerini öne
çıkarıyordu .Yahudi nüfusun kontrolu altında bulunan  Amerikan ordusu merkezi coğrafyaya gelir
gelmez, hemen Siyonist planın amacı olan 
İsrail devletinin kuruluşunu sağlıyor ,böylece iki bin yıl sonra orta
dünyada üçüncü kez bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasıyla
birlikte  dünyanın merkezinde , Avrupa
hegemonyası olan İngiliz-Fransız düzeni geride bırakılarak, yerine  ABD ordusu aracılığı ile  bir 
Amerikan-İsrail ortaklığı oluşturuluyordu . Orta Doğu devletlerinde
yaşamlarını sürdürmekte olan açık ve gizli Yahudi nüfus da bu doğrultuda
harekete geçince ,hem İsrail’in kuruluşu hem de bölgede  Siyonizm çizgisinde bir Atlantik insiyatifi
kolaylıkla oluşturulabiliyordu . Yirminci yüzyılın başlarında  merkezi alandaki Osmanlı egemenliği sona
erdirilirken  yerine İngiliz ve Fransız
insiyatifinin  etkinliği devreye
giriyordu . Ne var ki , kısa bir süre sonra gündeme gelen İkinci Dünya Savaşı
merkezi alandaki Avrupa hegemonyasını sona erdirirken Amerikan döneminin önü
açılıyor ve bu aşamadan sonra da yeni kurulan İsrail’in öncülüğünde bir
Siyonist yapılanmaya giden yolda emin adımlarla ilerleniyordu .


İki 
büyük dünya savaşı aslında dünyanın merkezi bölgelerini ele geçirme
kavgalarının sonucu idi . İlk savaşta İngiltere , ikinci savaşta Amerika  merkezi alanın yeni efendileri olarak öne
çıkarlarken , yıkılan Osmanlı devletinin topraklarında ulus devlet modasına
göre kurulmuş olan yirminci asır devletlerinin de yeni yüzyılda ortadan
kaldırılmasıyla , İsrail’in öncülüğünde bir 
üçüncü dünya savaşı senaryosu 
dünya devletlerinin  gündemine
sokuluyordu . Merkezdeki batı hegemonyası süreci  İngilizlerin bölgeye gelmesiyle başlıyor ,
ABD ile  yoluna devam ediyor ve bu
süreçte kurulmuş olan İsrail’in öne çıkmasıyla birlikte  , merkezi alanda gerçekleştirilecek bir  kutsal savaş olan Armegeddon  çatışmalarıyla,  orta dünya merkezli yeni bir dünya
imparatorluğunun kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi  kurulması 
söz konusu oluyordu . Almanya,Fransa ve Rusya  gibi büyük devletler  Anglo-Saksonlar ile Yahudilerin ittifakına
dayanan böylesine bir geçiş dönemini kabül etmekte zorlanırlarken , başta
Türkiye olmak üzere , Osmanlı sonrasında kurulmuş olan bütün merkezi coğrafya
devletleri terör ve savaş yolları ile tasfiye edilme noktasına getiriliyorlardı
. Merkezi alanda  hegemonya oluşturma
aşamasına gelen her üç batılı güç  kendi
varlıklarını merkezde güçlendirecek plan ve projeleri hem bölge devletlerine
empoze ediyorlar hem de kendi dış politikalarını bu doğrultuda
geliştirerek  merkezde kendi çıkar
düzenlerine en kısa zamanda sahip olmak istiyorlardı . Sahip oldukları güçlü
konumları ile uluslar arası alanda etkili olarak kendi istediklerini
gerçekleştirecek bir konjonktürü kendi çıkarları doğrultusunda merkezi alanı
biçimlendirme  amacıyla  harekete geçirebiliyorlardı .




Merkezi alanın kuzeyindeki ve güneyindeki
büyük imparatorlukların dağıtılmasıyla birlikte ,yirminci yüzyıl
sonrasında  orta dünyada bir batılı üçgen
kurulmuştur . Türkiye ve komşuları bu noktada Avrupa üzerinden İngiltere ile ,
okyanus ötesinden Amerika Birleşik Devletleri ile muhatap olurken  ikinci dünya savaşı sonrasında da  merkezi coğrafyanın güney bölgesinin tam
ortasında kurulmuş olan İsrail olgusu ile karşı karşıya getiriliyordu .
Merkezin çöküşü ile batının merkeze saldırısı 
bir  yüzyılı geçmiş ve Türkiye ile
komşuları Avrupa-Amerika ve İsrail üçgenine sıkışıp kalmışlardır . Bu nedenle ,
Türkiye ve Orta Doğu’nun durumu batı üçgenine hapsolup kalmaktır . Türkiye’nin
batı ile ilişkilerinde  her zaman için
Avrupa kıtası ön planda olmuştur . İngiltere bir Avrupa  ülkesi olarak 
Türkiye ile ilişkilerinde diğer Avrupa ülkeleri ile birlikte hareket
ederek  yalnız kalmamaya gayret etmiş  , hem bir dünya devleti hem de bir Avrupa
ülkesi olarak değişik konumlarından yararlanarak Türkiye üzerindeki etkinliğini
pekiştirmiştir . İngilizler  Türkiye’nin
batı bloku ile olan ilişkilerini  Avrupa
kıtası üzerinden  ayarlarken , kendi
çıkarlarına da öncelik vermeyi unutmamışlar ve kalıcı kadrolar aracılığı ile
bölge devletlerinin içine girerek yerleşmişlerdir . Benzeri girişimleri Amerika
Birleşik Devletleri de  yapmış ve  İngilizlerin kurdukları devlet yapılarının
içine askeri ve sivil üsler kurarak  ,
bölgedeki hegemonyayı İngilizlerin elinden alabilmenin arayışı içinde
olmuşlardır . İsrail ise zengin lobilerin ve 
gerçek kimliklerini gizleyen kripto 
ırkdaşları ile yakın bir işbirliği içinde  ellerinde tuttukları dünya ekonomisi
üzerinden, kendi plan ve projelerini öncelikli olarak  devreye sokmaya çalışmıştır . Bu çerçevede ,
gelişen olaylar doğrultusunda  merkezi
alanda  ABD,İngiltere ve İsrail üçlüsünün
bir batı üçgeni oluşturduğu rahatlıkla söylenebilmektedir .Batı üçgeni ,
uygulamada  Atlantikçilerin ve
Siyonistlerin batı dünyasındaki Almanya,Fransa,İtalya  gibi rakiplerini de geride bırakarak  Orta Doğu bölgesine egemen olmasını ana hedef
haline getirmiştir .




Osmanlı devleti sonrasında merkezi
alanda örgütlenen batı üçgeni, her geçen yıl 
daha da güçlü bir biçimde  Orta
Doğu bölgesine yerleşerek  dünya merkezi
ni batının denetimi altına almıştır . Bu dönemde merkezde yeni kurulmuş
devletlerin kendi kadrolarını kurarak kendi 
özgür yönetimlerini gerçekleştirmesine izin vermemişler , sürekli olarak
kendi okullarından yetişen dil bilen işbirlikçi 
ve   mandacı kadroların merkezi
devletlerin üst düzey görevlerinde bulunmalarını sağlayacak bir biçimde  kendi kontrolları altında yeni bir sömürge
düzeni kurmaya yönelmişlerdir . Batı tipi demokrasicilik oyunu görünümünde
geliştirilen işbirlikçi ve mandacı sömürgecilik oyunu merkezi devletlerin
hepsinin zaman içinde sömürgeleşmesine yol açmıştır . İki dünya savaşı
sonrasında batı sömürgeciliği  orta
dünyaya köklü bir biçimde yerleşirken  ,
merkezi alanda doğulu güçlere yer verilmemiş doğudaki büyük devletlerin merkezi
alandan uzak tutulmasına çalışılmıştır . Böylesine bir hedef doğrultusunda  Sovyetler Birliği ve de sosyalist sistem bir
engel olarak öne çıkarılmış , komünizm öcüsü ile bölge halkları
korkutulurken  , merkezi devletlerin batı
üçgeninde sömürgeleştirilmeleri süreci hızlandırılmaya çalışılmıştır . Soğuk savaş
dönemi  komünist korkutma ile
emperyal  baskı ve müdahalelerin  artırıldığı bir aşama olmuştur .




Küreselleşme dönemi soğuk savaş
aşamasını geride bırakırken  , merkezi
alanda batı üçgenine hapsedilmiş olan 
orta dünya devletlerinin  batı
baskısından kurtulmasının da başlangıcı olmuştur . Demirperde çizgi yüzünden
yanı başındaki komşuları ile yakın ilişki içine giremeyen  merkezi devletler blokların ve sosyalist
sistemin ortadan kalkması üzerine dış dünyaya batı baskısı ya da müdahaleleri
olmadan açılmaya başlamışlardır . Soğuk savaş döneminde sosyalist ülkeler ile
ilişkilerin yasaklanması yüzünden 
doğunun büyük dev ülkesi Çin ile kuzey bölgesinin büyük devi olarak
Sovyet Rusya ,merkezden uzak tutulmuşlardır . 
Sosyalist sistem ülkeleri ya da üçüncü dünya devletlerinden  batı baskısı ile uzak tutulan  merkezi 
devletler , dış dünyaya normal yollardan açılamayarak  ve 
ilişkiler kuramayarak  batı
emperyalizminin sömürgesi durumuna düşürülmüşlerdir . O dönemde sosyalizm
öcüsünü karşı oluşturulan uluslar arası savunma örgütleri tam anlamıyla merkezi
devletlerin  baskı ve hegemonya altına
alındıkları  bir anlamda
hapishaneleri  olmuştur . Soğuk
savaş  dönemi  batı emperyalizminin iyice merkeze yerleştiği
bir devir olurken  , bölge ülkelerine
karşı kurulmuş olan batının emperyal üçgeni her geçen gün merkezi devletleri
içinden çıkılmaz bir biçimde  çeşitli
sorunlara ve karışıklıklara sürüklemiştir . Batı üçgeni sürekli olarak batının
çıkarları doğrultusunda çalışırken , merkezi devletlerin bu durumdan fazlasıyla
zarar görerek çıkmasına neden olmuştur .




Sovyetler Birliğinin dağılmasından hemen
sonra Basra körfezine gelen ABD orduları 
on yılı aşkın bir süre de bu bölgedeki devletler ve Müslüman halklar ile
savaşırken ,batı üçgeninden gelen güçlü yapısını  Amerikan devleti yeni dönemde de korumaya
çalışmıştır . Ne var ki , İsrail’in önce küçük bir devlet olarak kurulması ve
daha sonraları da Büyük İsrail İmparatorluğu oluşturmak üzere savaşları ve
terörü bölgeye yayması ile  merkezi alan
yavaş yavaş batı hegemonyasından çıkmaya başlamış ve kuzey ile doğu
bölgelerinin büyük devletleri merkezi devletler ile kurdukları yakın ilişkiler
aracılığı ile  merkezdeki batı
üstünlüğüne son verecek düzeyde 
etkinliklerini artırarak hareket etmeye başlamışlardır . Küreselleşme aşamasında
her devletin dışa açılması tavsiye edilirken , merkezdeki devletlerin  soğuk savaş döneminde olduğu gibi içe kapalı
bir durumda kalmaları düşünülemezdi . Dışa açılma girişimleri beraberinde
çeşitli ülkeler ile yakın ilişkilerin geliştirilmesine  yardımcı olarak ,Türkiye ve diğer merkezi
ülkelerin  dünya   konjonktüründe daha serbest hareket
edebilmelerinin önünü açmıştır . Sınırlar kaldırılırken , sınır ötesi
örgütlenmeler bütün dünyada 
özendirilerek desteklenirken ,Türkiye ve komşularından  batı üçgeni hapishanesinde kalmalarını
beklemek gerçekçi olmayacaktır . Dışa açılma 
batı ülkeleriyle olduğu gibi kuzey,güney ve doğu ülkeleriyle de yakın
ilişkileri gündeme getirecek ve her devlet kendi çıkarları doğrultusunda bütün
devletler ile işbirliğine girerek  kendi
bağımsız geleceğinin kurucusu olacaktır . Bu durumu sömürgeci
emperyalistlerin  yeni dönemde
normal  koşullarda  benimsemeleri gerekmektedir . Batı
üçgeni  döneminin hapishane günleri artık
geride kalmaktadır .




Yeni dönemde 
Türkiye ve merkezi devletler için batı üçgeni yoktur ama dünya dörtgeni
vardır . Bölge ülkeleri bu durumu dikkate alarak yeni aşamada ilişkilerini çok
yönlü olarak geliştireceklerdir . ABD,İsrail ve de İngiltere üçlüsü  yeni sömürgeci yöntemler ile merkezi
devletleri eskisi gibi baskı altına alamayacaklardır . Bu durumu iyi bildikleri
için , geçmişten gelen merkezi hegemonyalarını koruma doğrultusunda terör ve
savaş olgularını destekleyerek öne çıkarmaktadırlar . Onların savaş ve terör
organizasyonları kutsal kitaplara da dayansa 
, insanlığı korkutacak derecede kıyamet senaryolarını da bölge
halklarına dayatsa  da , normal
koşullarda  insanlık ve bölge halkları
böylesine oyunlara eskisi gibi alet olmayacaklardır . Dünya dörtgeninde
doğu-batı ve kuzey-güney ekseninde geliştirilecek yeni  ilişkiler ağı ,dünya devletleri ile
halklarını  her açıdan batı  odaklı emperyalist ve sömürgeci oluşumlara  karşı koruyacaktır . Ülkede ,dünyada ve
merkezi bölgede barış ancak bütün devletler arasında geliştirilecek  çok yönlü ve dengeli ilişkiler ağı  ile  
önlenebilecektir . Batı üçgeninden dünya dörtgenine  geçişe 
Türkiye her zaman için hazır 
olmalıdır .