SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ATATÜRK VE SULTAN GALİYEV

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI
Bu haber 24 Eylül 2020 - 9:32 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN :
ATATÜRK VE SULTAN GALİYEV




Giriş 

Ön Asya Türklerinin  kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal Atatürk ile
Orta Asya Türklerinin  bağımsızlık  önderi  
Sultan  Galiyev aynı  yıllarda yaşayan ve etkili olan önderlerdir.
Atatürk’ten bir yıl önce doğan  ve  Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce  idam edilen Sultan Galiyev, Doğu Türklüğünün
temsilcisi olarak  bağımsız bir  Turan İmparatorluğu peşinde koşmuştur.
Atatürk, dünyanın jeopolitik merkezi olan topraklarda, Ön Asya Türklüğünün
egemenliğinin simgesi olarak Türkiye Cumhuriyetini kurarken, Sultan Galiyev’de  Orta Asya ve Doğu Türklüğünün  yaşadığı topraklarda egemenliğinin göstergesi
olacak olan bir bağımsız devlet kurabilmenin çabası içerisindeydi. Bazen
İdil-Ural, bazen Tatar-Başkırt bazen da Turan adını taşıyan devlet modelleri
ardında koşmak, Doğu Türklüğünün ve Müslümanlığının önde gelen temsilcisi
olarak Sultan Galiyev’in  başlıca işi ve
tarihsel misyonu olmuştur. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa
merkezli dünyanın doğusunda yer alan üç büyük imparatorluk çökerken, bu siyasal
yapıların içerisinde yer alan  halklar
kendi başlarının çaresine bakmak üzere yeni devlet modelleri üzerinde durmuşlar
ve  her topluluk kendi devlet modelini
kurmak için uğraşırken , diğer toplumlar ve halklarla karşı karşıya gelmiştir.
Bu nedenle , Birinci Dünya Savaşı öncesinde Doğu Avrupa’daki  Osmanlı topraklarında küçük halklar kendi
ulus devletlerini kurma mücadelesine girince, Balkanizasyon denilen dağılma ve
parçalanma süreci Osmanlı ve Avusturya İmparatorluklarını yıkmıştır. Aynı
dönemde ise  Rus Çarlığında  milliyetçi ayaklanmalar gündeme gelince  Rus devleti 
şiddete yönelen bir halkçılık akımını destekleyerek, Balkanizasyonun Rus
Devletini parçalamasını önlemiştir. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı sürecinde
Rus İmparatorluğu çökme noktasına gelince, bu büyük yapı  dağılmış ve sonrası için  halklar arasında çekişme başlayınca, yirminci
yüzyılın başlarından itibaren Rusya sınırları içerisinde yaşamakta olan Türk
asıllı halk kitleleri kendi geleceğini aramağa başlamıştır. İşte bu mücadelenin
ortaya çıkardığı Asya Türklüğünün 
bağımsızlık önderi Sultan Galiyev olmuştur.


Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkler,
kendi devletlerinin kurucusu olan Mustafa Kemal’i çok iyi bilmelerine rağmen,
Orta Asya ve Doğu Türklüğünün önderi olan Sultan Galiyev’i  yeterince bilmezler çünkü, emperyalizm Orta
Asya Türklüğü ile Ön Asya Türkleri arasındaki 
bağı kesmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen Sovyet
Devrimi, bütün Kafkasya ve Orta Asya bölgelerini sınırları içerisine alırken,  Asya Türklerini bir açık hava hapishanesine
demirperde uygulaması sayesinde hapsetmiştir. Dünyanın merkezi coğrafyasında
yer alan büyük Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluğu da  çökünce, geri çekilen topraklardan göçüp
gelen Türk boyları Ön Asya Türk egemenliğinin merkezi olan Türkiye Cumhuriyeti
sınırları içerisinde yaşamlarını sürdürmeğe çalışmışlardır. Adriyatik’ten Çin
Seddi’ne kadar uzanan büyük Türk dünyası 
yirminci yüzyılın  koşullarında  ikiye bölünmüş, Ön Asya Türkleri Atatürk’ün
kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında özgür bir biçimde bağımsızlığa
kavuşurken, küresel dünya dengelerinin gündeme getirmiş olduğu Sovyet devrimi
sayesinde Rus hegemonyasının egemen olduğu Sovyetler Birliği gibi bir büyük
imparatorluk coğrafyasına  Asya kıtasının
çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan bütün Doğu Türkleri  katılmak zorunda kalmışlardır. Ön Asya
Türkleri Atatürk sayesinde özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına sahip olurken,
Orta Asya’nın Doğu Türkleri  ise  Rus hegemonyası altındaki  bir baskı rejimine demirperde gerisinde kalarak
yetmiş beş yıl süre ile mahkum olmuşlardır. Bunun da nedeni, Doğu Türklüğünün
simgesi olan  Sultan Galiyev’in Atatürk
gibi  başarılı olamamasıdır. Ayrı
coğrafyalarda Türk ve Müslüman asıllı halk topluluklarının bağımsız geleceği
için mücadele eden iki büyük önderden 
Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı başarılı olarak zafer elde etmesi
Sultan Galiyev’in ise, Rus emperyalizmine karşı yürüttüğü bağımsızlık ve
özgürlük mücadelesini kaybetmesi nedeniyle böylesine bir ayırım ortaya
çıkmıştır. Atatürk’ün kurmuş olduğu bağımsız Türk devleti bu sene doksanıncı
yılına girerken, Sovyet İmparatorluğunun dağılmasından bu yana yirmi yıl
geçmesine rağmen, bütün Doğu Türkleri ve Müslümanları hala kendi bağımsız ve
özgür geleceklerini aramaktadırlar. Yüzyılların Rus hegemonyasını sürdürmek
isteyen Rus devleti  bugün bile sınırları
içinde  veya yakınında yaşamakta olan
Türk topluluklarına ya da devletlerine 
bağımsız olma hakkını tanımak istememektedir.Tarihi iyi bilen Ruslar,
bugün egemen oldukları geniş topraklarda uzun yüzyıllar Türk asıllı devletlerin
ve imparatorlukların hüküm sürdüğünü çok iyi bilmektedirler.




Tarihsel Süreç




Milattan önce 
iki binli yıllarda başlayan göçler sayesinde Orta Asya Türkleri  anakaralar boyunca yayılırken, bugünkü Rus
topraklarında önce Hun İmparatorlukları daha sonra da Avar ve Hazar
İmparatorlukları yüzyıllarca birer Türk devleti olarak hüküm sürmüşlerdir.
Ruslar, Milat yıllarında bugünkü Ukrayna’nın başkenti olan Kiev dolaylarında
bir küçük prenslik iken, Türkler Hazar imparatorluğu olarak bugünkü Rus
coğrafyasının mutlak egemeni konumundaydı. Üçüncü yüzyıldan onuncu yüzyıla
kadar devam eden büyük Hazar İmparatorluğu yedinci yüzyılda  Avrupa’ya zorlanan Türk göçleri nedeniyle  zayıflamağa başlayınca, Kiev’den Moskova’ya
taşınan  Rus Prensliği  zamanla büyümüş ve bir Çarlık rejimi altında
sonraki yıllarda bölgesel bir büyük imparatorluğa dönüşmüştür. Yedinci yüzyıl
sonrasında göçler devam ettikçe  Hazar
ülkesi zamanla Rus ülkesine dönüşmüştür. Onuncu yüzyılda Hazar imparatorluğunun
yıkılmasıyla da, bütün  Hazar
topraklarının Rus hegemonyasına seçtiği görülmüştür. Bugünkü Çek  Cumhuriyetini, Finlandiya’yı, Estonya’yı,
Macaristan’ı ve Bulgaristan’ı  Avrupa
kıtasında bağımsız devlet olarak oluşturan Türk kökenli halklar, Hazar
topraklarını terkettikçe Rusların önü açılmış 
ve zaman içerisinde eski Türk topraklarında büyük bir Rus egemenliği
gündeme gelmiştir. Bu nedenle, Asya’nın kuzey bölgesinde tarih boyunca bir Rus
ve Türk  hegemonya çekişmesi yaşanmıştır.
Yüzyıllarca süren büyük göçlere rağmen Türk asıllı halklar Asya’nın kuzeyinde,
ortasında ve doğusunda varlıklarını sürdürmüşler, yirminci yüzyılın büyük
devleti olan Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra da  varlıklarını 
ayrı devletler halinde koruyabilmişlerdir . Bugün Rusya Federasyonu çatısı
altında seki, Orta Asya ve Kafkasya’da beş ve Avrupa Birliği çatısı altında da
beş olmak üzere Türkiye  Cumhuriyeti ve
KKTC ile beraber günümüzde tam yirmi adet Türk devleti bulunmaktadır. Ayrıca
çeşitli devletlerin sınırları içerisinde yaşayan  farklı Türk toplulukları da  günümüzde 
çeşitli bölgelerde görülebilmektedir. Türkler bugün Asya ve Avrupa
kıtalarının çeşitli bölgelerinde yaşamağa devam ederken, Türkiye Cumhuriyeti de
bu iki kıtanın tam ortasında bir doğu ve batı köprüsü olarak varlığını sürdürmektedir.
Atatürk’ün eseri olan Türk devleti bağımsızlığını korurken, Sultan
Galiyev’in  aynı doğrultuda bir büyük
Turan İmparatorluğu çatısı altında bir araya getirmek istediği  Orta ve 
Kuzey Asya Türkleri ile Müslümanları 
hala günümüzde de bağımsız geleceklerini aramağa devam etmektedirler.
Bununda başlıca nedeni, Atatürk’ün batı emperyalizmine  karşı 
bağımsızlık mücadelesini kazandığı 
zaman diliminde, Sultan Galiyev’in 
Rus emperyalizmine karşı yürütmüş olduğu bağımsızlık mücadelesini
kaybetmesidir. Eğer Sultan Galiyev’de 
Ruslara karşı  yürüttüğü
mücadeleyi kazanarak bağımsız bir Turan devleti kurabilseydi, bütün Avrasya
kıtasında Türk egemenliği  kurulmuş
olacaktı. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bugünkü avrasya kavgası o
zaman çıkmayacaktı. Türklerin dağınık olmaları ve bir türlü Ruslar gibi merkezi
yönetime sahip olamamaları yüzünden, Rusya ve Asya Türk toplulukları  bir büyük devlet çatısı altında bir araya
gelememişlerdir.




Hedef, Büyük Türk Coğrafyası




Atatürk ile Sultan Galiyev  beraberce ele alındığında ilk yapılması
gereken; tarihsel süreç içerisinde bu iki önderin bir ortak değerlendirmeye
konu edilmesidir. Yirminci yüzyılın başlarında Ön Asya Türklerinin  merkezi coğrafya da bağımsız bir devlet kurma
şansına sahip olabilmeleri ile Kuzey ve Orta Asya Türklerinin böylesine bir
şansı yakalayamamaları  üzerinde durmak
ve  iki ayrı bölge Türklerinin neden bir
ortak dayanışma içerisinde bir büyük Avrasya yapılanmasını kendi egemenlikleri
altında  yakalayamadıkları  konusunu irdelemek gerekmektedir. Burada
tarihsel koşullar ile beraber uluslararası konjonktürün  önde gelen etkilere sahip olduğunu görmek
gereklidir. Ayrıca, Atatürk’ün bir asker olarak sahip olduğu bilgi birikimini  ve devlet aklını  ustalıklı bir biçimde  bağımsız yeni bir devlet için kullanması ile
Sultan Galiyev’in ise bir öğretmen olarak sahip olduğu entelektüel bilgi
birikimini büyük Türk coğrafyasında devlet kurucusu olarak kullanamamasının
üzerinde durmak gerekmektedir. İki ayrı coğrafyanın kendine özgü jeopolitik konumlarını
Atatürk yerinde değerlendirebilirken, Sultan Galiyev bu konuda yetersiz
kalmıştır, Sultan Galiyev’in çalıştığı alanın Türkiye topraklarının on misli
büyüklüğünde olması faktörü dikkate alınırsa o zaman  Atatürk’ün daha küçük bir ülkede yürütmüş olduğu
bağımsızlık savaşında, Galiyev’den daha şanslı olduğu görülmektedir. Tarihin
köşe başında doğu imparatorlukları çökerken, merkezdeki Türk devleti dağılmış
ve İstanbul başkent olmaktan çıkmıştır. Türkler büyük devletlerini ellerinden
kaçırırken, Ruslar Çarlık rejimi çökmesine rağmen gene de ayakta kalmışlar ve
Moskova merkezli imparatorluk coğrafyasını yeni dönemde gene Moskova merkezli
bir büyük ideolojik siyasal yapılanma çerçevesinde  sürdürebilmişlerdir. Bu dönemde bütün Kuzey
ve Orta Asya Türk toplulukları Sovyet imparatorluğu çatısı altında Rus
hegemonyasına mahkum edilmişlerdir. Üç çeyrek asır devam eden ideolojik
imparatorluk, Rusya Türkleri için tam bir demirperde hapishanesine dönüşmüş,
sosyalist sistemin çöküşü üzerine, bir kısım Türk devletleri bağımsızlıklarını
yakalayabilmiş, diğerleri ise gene Rus hegemonyası altında federasyonun
sınırları içerisinde  Çeçenistan gibi
baskı altına alınmışlardır. Sultan Galiyev’in denemiş olduğu üç tür devlet
yapılanmasının devam edememesi nedeniyle, Rusya Türkleri hala Rus baskısı
altında yaşam mücadelesi vermektedirler. Hazar’ın kuzey bölgesinde bir
İdil-Ural ya da Tatar-Başkurt 
devletlerinin kurulması veya  Orta
Asya ile kuzey Asya Türklerini bir araya getirecek olan bir büyük Turan
İmparatorluğunun kurulmuş olması, Türk dünyasının daha özgür ve bağımsız bir
geleceğe  yönelmesini sağlayabilecekti.
Ne var ki, Sultan Galiyev dönemindeki mücadeleyi Rusların kazanması ve
Türklerin yitirmesi yüzünden ortaya çıkmış olan dağınık tablo bugün değişmediği
için  mazlum Türk topluluklarının  esareti günümüzde de devam etmektedir. Orta
Asya ve Kafkasya Türkleri bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen, Rusya ve
kuzey Asya Türk toplulukları gene Rusya Federasyonunun çatısı altında yaşamağa
zorlanmaktadırlar. Türk devletlerinin yarısı bağımsız yaşarken, geri kalan
yarısı da Rusya hegemonyası altında gene eskisi gibi esarete zorlanmaktadırlar.
Sultan Galiyev ve arkadaşlarının Birinci Dünya Savaşı sırasındaki mücadeleyi
kaybetmeleri nedeniyle ortaya çıkan olumsuz tablo yirmibirinci yüzyılın
başlarında da devam etmektedir. Rusya Türklerinin Atatürk’ün elde etmiş olduğu
zaferi sağlayamamaları  yüzünden, büyük
Türk dünyası Rus hegemonyasının baskılarına terkedilmiştir. İdeolojik
imparatorluğunu elinden kaçıran Rus devleti, yeni dönemde gene eskisi gibi
imparatorluk macerasını sürdürmek istediği için, sınırları içerisinde yer alan
Türk ve müslüman asıllı toplulukların bağımsızlıklarını bir türlü kabul
etmemektedir. Özellikle, Çeçenistan’a karşı uygulanan ağır baskı ve katliam
girişimleri  böylesine bir olumsuz
tutumun en açık göstergeleri olarak dünya tarihi içindeki yerini almıştır.
Benzeri bir biçimde bağımsızlığa yönelen Tataristan’a karşı da Rus emperyalizmi
elinden gelen tüm yolları deneyerek, Tatar Türklerini gene kendi çatısı ve
baskısı altında tutmağa çalışmaktadır. Tüm halklar ve ülkeler bağımsız bir
geleceğe doğru yönelirken, eskiden kalma baskı düzenleri içerisine Asya ve
Rusya Türklerini hapsetmenin ne derece ters bir durum olduğu her geçen gün daha
fazla ortaya çıkmaktadır. Sultan Galiyev yerine Stalin’in galip gelmesi ve tüm
karşıtlarını temizlemesi sonucunda ortaya çıkan Türkler için esaret tablosunun
günümüzde eskisi gibi sürdürülmek istenmesi 
geleceğin Rusya’sı bir çekişme ve çatışma alanına dönüştürecek gibi
görünmektedir.


Lenin ve Stalin karşısında  mücadeleyi yitiren Sultan Galiyev bir
öğretmen olarak son derece bilgili ve kültürlü 
bir siyasetçiydi. Hapishanede kendisini anlatan bir kitap yazan Galiyev  yoksul geçen bir çocukluk döneminden sonra
kendisini okumaya ve yetiştirmeye vermişti. Tatar öğretmen okulunu bitirdikten
sonra tatar Sosyalist Örgütünü kurarak siyasal önderliğe başlayan Galiyev,
Tatar milliyetçiliği ile beraber sosyalist girişimlerini de sürdürüyordu. Daha
sonra Kazan’a geçerek Mollanur Vahidov’un kurucusu olduğu Müslüman Sosyalistler
Komitesine katıldı. Rusya’da yaşayan bütün Müslümanları sosyalist bir devlet
çatısı altında biraraya getirmeyi hedefleyen bu komitede Mollanur Vahidov
sonrasında  Galiyev başkanlığa geldi ve
bu görevini uzun süre yürüttü. Devrim sonrasında Moskova’da toplanan Komünist
Partisinin kongresinde bütün milli komitelerin kapatılması karar altına
alınınca, bu komitenin çalışmaları 
durduruldu. Sultan Galiyev komite başkanı olarak girişimlerini
sürdürmeğe devam etti ve böylece Moskova ile ters düştü. Tatar-Başkurt
Meclisinin almış olduğu İdil-Ural devleti kurma projesi, yeni dönemde Moskova
merkezli sosyalist sistemin tüm ülkeye egemen olmasıyla beraber  duraklamıştır. Orta ve kuzey Asya Türkleri
ile Müslümanları için öncü  bir örnek
hareketi örgütlemek için uğraşan Tatarlara karşı Rusların tepkisi giderek
artmış ve  belirli bir aşamadan sonra
Tatar-Rus karşıtlığı tırmanmağa başlamıştır SSCB yönetimi  ülke içindeki iç savaşı gerekçe göstererek
merkezi yönetim dışındaki bütün yerel ve bölgesel siyasal yapılanmaları
yasaklamıştır. Moskova’nın direktifiyle Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan
ayrı devletler olarak kurularak  Rusya
Federasyonu içerisinde eyalet statüsüne sahip oluyorlardı. Böylece Rusya’da
Sultan Galiyev’in başlattığı girişimlerin ters tepmesiyle ulusal sorun daha da
büyüyerek ülkenin gündemine oturuyordu. Merkeze bağımlı eyalete yapılanmasına
karşı çıkan Tatarların ulusal özerklik talepleri Galiyev tarafından dile
getirilince; Stalin, Tatar hareketine karşı yeni önlemler almak zorunda
kalıyordu. Rus hegemonyasına karşı bütün doğu halklarının desteğini arkasına
almak isteyen Sultan Galiyev bu doğrultuda I920 yılının Eylül ayı içinde  Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü kentinde bir
Doğu Halkları kurultayını Moskova desteği ile gerçekleştiriyordu. Batı
emperyalizmine karşı bütün doğu halklarını bir büyük Turan İmparatorluğu çatısı
altında biraraya getirmeyi hedefleyen 
Birinci Bakü kurultayı hem Rusya’da hem de  savaş sonrasında bütün dünyada önemli etkiler
yaratmıştır. Bu kurultaya  Osmanlı
devletinin son hükümetini temsilen  Enver
Paşa ile Anadolu hareketinin  oluşturduğu
Ankara hükümetinin temsilcisi olarak 
İbrahim Tali Öngören ‘de katılıyordu. Sultan Galiyev’in öncüsü olduğu bu
kurultaya  Türkiye  Büyük millet Meclisi hükümeti ilgisiz
kalmıyor ve yeni kurulan Türk devletinin başkanı olarak Atatürk kendi adına bir
temsilciyi Bakü Kurultayına göndererek Doğu Halkları  içerisinde yer alıyordu. Rus komünistleri
Enver paşayı emperyalistlerin adamı olarak görürken, Kemalist Türkiye’nin
temsilcisi olan İbrahim Tali Bey’i bir anti emperyalist ve Doğu Halklarının
temsilcisi olarak selamlıyorlardı. Galiyev Bakü Kurultayında ortaya çıkan
ortamdan yararlanarak bütün Doğu Halklarını bir Mazlumlar ya da Sömürgeler
Enternasyonali adı altında bir araya getirmeyi planlıyordu. Moskova rejiminin
sosyalist enternasyonali bir Rus hegemonyasına sokması üzerine  Galiyev buna tepki olarak Doğu Türkleri ve
Müslümanlarının egemenliğinde yeni bir Mazlumlar Enternasyonali arayışını
gündeme getiriyordu.


Sultan Galiyev’in  sürekli olarak Moskova ile ve Rus hegemonyası
ile ters düşen girişimleri sonucunda 
Bolşevik partiden atılması gündeme geliyordu. Sürekli olarak Stalin ile
karşı karşıya gelen Galiyev  partiden
atıldıktan sonra gene  anti Rus çizgide
çalışmalarını sürdürüyor  ve  Tatarların öncülüğünde bir büyük Türk
birliğini Turan devleti çatısı altında gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Sovyetler
Birliğini Büyük Rusya’ya dönüştürmek isteyen Bolşeviklere karşı mücadele
başlatan Sultan Galiyev  bu doğrultuda
bütün doğu halklarının desteğini arkasına almak istiyordu. Stalin ile ters
düşen Galiyev  denge kurmak için
Troçki’ye yanaşıyordu. Bu durumu önlemek isteyen Stalin milliyetçilik suçlusu
olarak Sultan Galiyev’i hapse attırıyordu. İşçi sınıfı diktatörlüğü için
proleterya felsefesine inanarak çalışan Bolşevikler, Sultan Galiyev’i  hem milliyetçi hem de burjuva görerek  mahkum ediyorlar ve bu doğrultuda hapse
attırarak Doğu türklerinin Moskova’dan kopmasını önlüyorlardı. Rus
hegemonyasına karşı Pantürkizm ve Panislamizm akımlarını bir büyük Turan
yapılanması doğrultusunda savunan Sultan Galiyev bir anlamda hem parti suçlusu
hem de  ideolojik hain olarak
görülüyordu. Sonraki yıllarda partiye dönme isteği reddedilen Sultan
Galiyev  önce idama mahkum edildi ve daha
sonra da on yıl zorunlu çalışma cezası ile 
Kuzey denizindeki Solovki adasına gönderildi. Bir ara serbest
bırakılan  Sultan Galiyev daha sonra
yeniden yakalanarak hapse atıldı. Türkiye Komünist Partisi başkanı Mustafa
Suphi ve arkadaşlarının öldürüldüğü gün 
Kazan’da kurşuna dizilerek öldürüldü. Ülkesinden kaçmayı hiç bir zaman
düşünmeyen Sultan Galiyev  bir anlamda
siyasal mücadelesinin kurbanı oluyordu. Rus hegemonyasında oluşturulan bir
ideolojik diktatörlük her türlü  ulusalcı
hareketi  tehlike olarak görürken, büyük
Türk ve İslam milliyetçisi Sultan Galiyev’i 
ölüme  mahkum etmekten hiç
çekinmiyordu. Sovyetler Birliği gibi bir sosyalist sistemin zaman içerisinde
Rus diktatörlüğüne dönüşmesine karşı çıkan Sultan Galiyev, Rus düşmanlığı
yapmıyor ama bir tatar olarak temsilcisi olduğu Türk ve İslam dünyasının eşit
haklarını dile getirerek bunlar için 
yaşamını feda ediyordu. Lenin döneminin kısa sürmesi, Troçki’nin bir
lider olmaktan çok aydın kimliği ile yetinmesi Stalin gibi katı  faşist bir diktatörün önünü açıyor ve bu
doğrultuda Sultan Galiyev de ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak  hedef alınıyordu.  Eski yardımcısı olan Mustafa Suphi’nin başına  Karadeniz’de bir motor faciası  düzenlenirken aynı gün ve saatlerde toplumdan
soyutlanmış olarak hapislerde çürüyen Sultan Galiyev’de  kurşuna dizilerek bir anlamda kim vurduya
götürülüyordu. Böylece, Bakü Kurultayı ile başlatılmak istenen Doğu halklarının
kurtuluşu ya da Asya Türklerinin 
özgürlüğü bir başka bahara erteleniyordu.


Sultan Galiyev çok okumuş bir Tatar aydını
olarak, Türkçülük, İslamcılık ve Sosyalizm gibi üç akımı kendi şahsında
birleştiren yeni bir akımın temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Rus
milliyetçiliğine karşı tepki olarak Rusya 
topraklarında Tatarların öncülüğünde doğan Türkçülük akımının  Rus nüfus çoğunluğuna karşı başarıya
ulaşabilmesi için Müslümanların da bu harekete katılması gerekiyordu. Bu  doğrultuda 
Rusya Müslümanlarına da seslenen 
Galiyev, Rusya’da Bolşevik hareketi ile gündeme gelen sosyalizme karşı
da ilgisiz kalamazdı. Rus asıllı bir sosyalizme karşı Türklerin ve
Müslümanların da sosyalizmi savunmaları söz konusu idi. Bu durumda Sultan
Galiyev, Rusya Türkleri ve Müslümanlarının kurtuluşu hareketini her üç
ideolojiyi birlikte bütünleştirerek savunuyordu. Büyük bir Turan İmparatorluğu
hedeflendiği için  bu doğrultuda  bütün Türk ve Müslüman toplulukların
sosyalist bir rejim ile yönetilen  Turan
Federasyonu çatısı altında biraraya gelmeleri söz konusuydu. Turan Birliği bir
anlamda  Koloniler Devrimi ya da
Sömürgeler Enternasyonali’nin başlangıcı olacaktı. Rus hegemonyasına karşı
inatçı bir biçimde direnen Galiyev’e göre 
doğu halklarının eşit katılyımı olmadan sosyalist bir dünyanın
kurulabilmesi mümkün değildi. Doğu halkları ile beraber bütün mazlum ulusların
birleşmesi gündeme getiriliyordu. Galiyevcilik bir anlamda bütün mazlum
ulusların bir araya gelme ve birleşme teorisi olarak öne çıkıyor ve anti
emperyalizm doğrultusunda savunuluyordu. Rus hegemonyacılığının daha sonraları
bir Rus sosyal emperyalizmine dönüşmesi nedeniyle Galiyev’in başlatmış olduğu
mazlum doğuculuk felsefesine Mao Zedung sonrasında komünist Çin yönetimi sahip
çıkmağa çalışmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Rusya’ya karşı ABD ve
diğer batılı emperyalist ülkeler tarafından 
desteklenen Maoculuk akımı, Sultan Galiyev’in geliştirmiş olduğu anti
Rusçuluk çizgisinde doğunun mazlum uluslarının özgürlüğünü ve bağımsızlığını
savunmuştur. Doğulu Türklerdin ve Müslümanların bir büyük çatı altında batı
emperyalizmine ve Rus hegemonyasına karşı bir araya getirilmesi hem
Galiyevciliğin hem de Maoculuğun temel düşüncesi olmuştur. Atatürk Türkiyesi
ise batıya karşı ortaya çıkan Sovyetler Birliği güdümündeki sosyalist blok
arasında hem tarafsızlığını hem de bağımsızlığını  koruyabilmek için, Maoculuk gibi Rus
düşmanlığı yapmamıştır. Galiyev’in Rus hegemonyacılığına karşı çıkan tutumunu
Atatürk izlememiş, aksine  Rus gücünü
batı emperyalizmine karşı bir denge unsuru 
biçiminde kullanarak merkezi coğrafyada yaşayan Ön Asya Türklerine bir
bağımsız devlet kazandırmıştır. Rusya ve Türkiye’nin birbirinden çok ayrı olan
jeopolitik konumları nedeniyle, Atatürk ve Sultan Galiyev’in Rusya’ya karşı
tutumları arasında ciddi bir ayrılık görülmüştür.




Atatürk’ün Akılcılığı




Sultan Galiyev’in düşüncesinde top yekun bir
batı karşıtlığı  bulunmaktadır. Her türlü
emperyalizme karşı çıkan ve Türkler ile Müslümanların bağımsızlığını savunan
bir yaklaşım içerisinde hem batı hem de Rus emperyalizmine açıkça karşı koyan
Galiyev’in bu tutumunu Atatürk izlememiştir. Mustafa Kemal , Türkleri ezmek ve
yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı Galiyev gibi karşı çıkarken,  Sovyetler Birliğini bir batı karşıtı merkez
ve blok olarak görmüştür. Kendisi de sol ve sosyalist düşüncelere açık bir
önder olan Mustafa  Kemal  kurmuş olduğu devleti iki kutuplu dünyada bir
merkezi model olarak oluştururken, iki kutba karşı eşit mesafede kalmış ve her
iki kutbun ilkelerinden yararlanarak bir karma yapı ile siyasal bir sentezi
ulus devlet çatısı altında gerçekleştirmeğe çalışmıştır . Atatürk yeni devleti
kurarken ilk anayasa için temel olarak hazırladığı halkçılık programında
sosyalist bir anlayışı benimsemiş ve daha sonra Türkiyle anayasasına konulan
altı ilkeden üçünü ,devletçilik,halkçılık, ve devrimcilik  devletin temel yapısına  almıştır . Antiemperyalizm de ve
antisömürgecilikte  birleşen Kemalizm ve
Galiyevizm, ortaya çıktıkları ülke farkı nedeniyle Rus Devrimine farklı
yaklaşmışlardır. Galiyev’in Rus hegemonylacılığına karşı tavrı açıkça gündeme
gelirken, Atatürk Sovyet sistemini açıkca batı emperyalizmine karşı bir denge
unsuru olarak kullanmıştır. Böylece, bitmiş olan bir imparatorluğun
kalıntılarından bağımsız bir cumhuriyet devleti ortaya çıkarabilmiştir. Batılı
emperyalistlerin ülkeyi içerden ele geçirmelerine karşı, Sovyet dengesiyle  yeni Türk devleti  yeniden 
bağımsız olma şansını yakalayabilmiştir. Galiyev’in yardımcısı olan
Mustafa Suphi’nin Türkiye Komünist Partisi, Doğu Türkleri ve Müslümanlarının
haklarını her türlü emperyalizme karşı savunurken, Galiyev’den farklı olarak
Moskovacı bir çizgi izlemiştir. Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti
hiç bir zaman Moskovacı bir çizgiye yönelmemiş ama Rus dostluğunu sürekli canlı
tutarak batılı emperyal devletlerin Osmanlı imparatorluğuna yaptıklarını  tekrarlamasını önlemek istemiştir. Kemalist
Türkiye için Rus dostluğu emperyal devletlere karşı kullanılan en önemli bir
siyasal koz olmuştur. Atatürk bu amaçla 
Rus dostu bir dışişleri bakanını sürekli olarak görevde tutarak, batılı emperyal
devletlerin baskılarını dengelemeğe çalışmıştır. Bir ulusal kurtuluş
savaşı  sonucunda anti emperyalist bir
çizgide kurulmuş olan Türk devletine yardım edilmesi de, Sovyetler Birliğinin
öncülüğünde Sosyalist Enternasyonel tarafından karara bağlanmıştır. Türkiye
Cumhuriyetinin bir sosyalist ülke olmamasına rağmen, yine de bir anti
emperyalist devlet olması nedeniyle, batı emperyalizmine karşı dünya
halklarının kurtuluşu için kurulmuş olan Sovyetler Birliği, ulusal kurtuluşçu
Kemalist Cumhuriyeti yardım kararı almıştır. Bunun da nedeni, Atatürk ve
Türkiye cumhuriyetinin sürekli olarak Sovyetler Birliğine dostça bir yaklaşım
içerisinde olmasıdır ,Bu dostluk hiç bir zaman 
Türkiye’yi doğu bloğuna kaydırmamıştır ama, batılı ülkeler bu durumdan
çok  rahatsız olmaları nedeniyle Atatürk
sonrasında İnönü rejimini hemen Atlantik inisiyatifinin kontrolü altına alarak
Türkiye ile  büyük komşusu Sovyetler
Birliğinin arasının açılmasına yol açmışlardır. 
Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin, Türkiye’den  toprak talep etmiş,  Türk devleti de bunun üzerine NATO’ya üye
olarak Atatürk’ün aktif tarafsızlık politikasından uzaklaşmıştır.


Sultan
Galiyev bütün doğu Türkleri ve Müslümanlarının özgürlüğü ve bağımsızlığı
doğrultusunda çalışırken, bu doğrultuda Ruslar ile çatışmayı ve Rus hegemonyası
ile  savaşmayı göze alıyordu.  Mustafa Kemal ise  elden giden bir büyük imparatorluktan geride
kalan milli sınırlar içerisinde hareket ediyor ve kesinlikle  sınır ötesi maceralara uzak duruyordu. Bu
nedenle, Türk askerinin girdiği Azerbaycan’dan birlikleri geri çekerek  Doğu sınırı olan Kafkasya’da Ermeni ve
Gürcüleri hizaya getirdikten sonra Sovyetler Birliği ile anlaşmaya varıyordu .
Atatürk, gerçekci bir siyasal önder olarak 
Enver paşa ve diğer İttihatçılar gibi 
geniş alanda macera aramıyor ve milli sınırlar ötesindeki Türk
topluluklarının kurtarılması doğrultusunda girişimlerde bulunarak Rusya’nın
husumetini çekmiyordu. Bu nedenle, Samsun’a çıktıktan sonra kendisiyle  Havza’da görüşmeğe gelen Birleşik Kafkasya
Cumhuriyeti temsilcisinin  Rusya’ya karşı
yardım isteğine uzak duruyordu. Her türlü Turancı yaklaşıma uzak duran  Atatürk, Bakü Kurultayına göndermiş olduğu
temsilci aracılığı ile de  batı
emperyalizmine karşıt bir görüş sergilerken 
doğu halklarına umut vererek onları Ruslara karşı kışkırtmıyordu. Bunun
üzerine Rusya, doğu Anadolu’da kendine bağlı bir Ermeni eyaletinden vazgeçerek,
batılı emperyalistlere karşı bir tampon devlet olarak Türkiye cumhuriyetini
dolaylı Kolarak desteklemeğe başlıyordu. Türkiye’nin  bu dikkatli tavrın, Mustafa Kemal Türkiye
Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında dile getirerek, bütün Panturanizm ve
Panislamizm akımlarına yeni devletin uzak duracağını dünyaya açıklıyordu.
Dünyada ve yurtta barışı ana ilke  olarak
benimseyeceğini açıklayan Atatürk, Misakı- milli sınırları dışındaki  her türlü askeri maceraya açıkca  karşı çıkarak 
Türk dünyasının beşte dördünün içinde bulunduğu  Sovyetler Birliğini ürkütmekten çekiniyordu.
Sultan Galiyev bu Sovyetler Birliği içindeki Türk dünyasını özgürlüğe
kavuşturmak isterken, bu coğrafyanın dışında başka bir siyasal yapılanma olan
Türkiye Cumhuriyeti Sovyet topraklarında yaşamakta olan büyük Türk dünyasını
kendi geleceği için görmezden geliyordu . Kızılordunun kurulmasından hemen
sonra bütün Kafkasya’nın Rus işgali altına girmesine sesini çıkarmayan Ankara
hükümeti, batılı emperyalistlere karşı Sovyetler Birliği desteğini güvence
altına alabilmek için  Azerbaycan gibi
yüzde yüz bir Türk devleti ile bütünleşmekten bile uzak duruyordu. Enver paşa
Azerbaycan’da yüz bin kişilik  Türk
ordusu kurmağa çaba gösterirken, Türkiye cumhuriyeti  doğu sınırları üzerinde Sovyet yönetimi ile
anlaşarak  filler arasındaki tepişmede
kendisini kurtarmağa çalışıyordu. Atatürk’ün bu dikkatli politikası sayesinde
Ruslar Ankara hükümetini muhatap kabul ederek İstanbul’u devre dışı
bırakıyorlardı. Ankara hükümeti kendisini Ruslara kabul ettirdikten sonra
dünyaya tam anlamıyla bağımsız bir devlet olarak açılma ve  askeri zaferlerini uluslararası antlaşmalarla
batılı büyük devletlere kabul ettirme şansını yakalayabiliyordu.Bu nedenle,
Türk devleti  Azerbaycan ile birleşemiyor
ve Kuzey Kafkasya’da kurulu bulunan Birleşik Kafkasya Cumhuriyetini Ruslara
karşı destekleyemiyordu. Gene bu doğrultuda, Bakü Kurultayı sonrasında gündeme gelen
doğu halklarının ulusal kurtuluş mücadelelerine   katkıda bulunamıyordu.




Koşullar, İşbirliğini Engellemiştir




Ön Asya’nın jeopolitik konumu ile  Kuzey Asya’nın koşullarının birbirinden çok
farklı bulunması nedeniyle, Ön Asya Türklerinin önderi  olan Atatürk ile  Orta Asya Türklerinin lideri olan Sultan
Galiyev  birbirlerinden çok ayrı
politikalar izlemek zorunda kalıyorlardı. Yeryüzünde varolan  güçler mücadelesi ile  büyük devletler arasında emperyal yarış her
bölgede farklı yansımalar yaratıyor ve 
küçük ülkeler ve halklar kendilerini kurtarabilmek üzere bu devler ve
kurtlar sofrasında birbirlerinden çok ayrı politikalar izleyebiliyorlardı. Türk
dünyasının iki önderi  Ön Asya ve Orta
Asya’da emperyalizme karşı savaşırlarken, Atatürk batı emperyalizmi ile, Sultan
Galiyev ise  Rus emperyalizmi ile
mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Her iki emperyalizm Türk dünyasına yönelik
olmasına rağmen, Ön Asya ve Orta Asya Türklerinin birbirlerinden  ayrı ve kopuk olmaları yüzünden  Atatürk ve 
Sultan Galiyev arasında bir işbirliği olamamıştır. Her iki önder de aynı
tarihlerde yaşamalarına rağmen , mücadele ettikleri toprakların birbirinden
ayrılan jepolitik konumları nedeniyle farklı politikalara kaymak zorunda
olmuşlardır. Kuzey Türkleri Rus emperyalizmline karşı bağımsızlık savaşı
verirken, ÖnAsya Türkleri bu durumdan tamamen farklı olarak batı emperyalizmine
karşı vermiş olduğu  varolma savaşı
sırasında Rus  devletinin  oluşturduğu karşı bloğun gücünden  denge unsuru olarak yararlanmasını bilmiştir.
Kemalizm her türlü emperyalizme karşı çıkmasına rağmen, Türkiye özelinde
ülkenin jeopolitik konumu doğrultusunda 
büyük komşuyu uzak devlere karşı denge unsuru olarak  devreye sokabilmiştir. Türkiye’nin ulusal
çıkarları açısından anlaşılabilir bu durumun, Türk dünyasının bütünüyle
kurtulması açısından  anlaşılamayacağı
açıktır. Nitekim, Lozan Antlaşması sonrasında 
Türk dünyası, Atatürk’ü Azerbaycan’dan vazgeçtiği, Kuzey Kafkasya’daki
Birleşik Kafkasya cumhuriyetine yardımcı olmadığı ve Sultan Galiyev’in  gündeme getirdiği  Kuzey 
ve  Orta Asya  Türklerinin 
özgürlüğüne uzak durduğu için 
ağır biçimlerde eleştirmiştir. İslam dünyası ise, halifeliğin
kaldırılması doğrultusunda bütün İslam dünyasının sahipsiz bırakılması gibi bir
durumun ortaya çıktığını öne sürerek Atatürk’ün politikalarına karşı çıkmıştır.
Bin yıl önce göçler yolu ile Anadolu yarımadasına gelen  Ön Asya Türklerinin Osmanlı sonrasında  yeni bir bağımsız devlet çatısı altında
ayakta kalarak varlıklarını sürdürebilmeleri açısından zorunlu olan her türlü
politik yaklaşım Atatürk tarafından geliştirilmiş ve denenmiştir. Ne var ki,
bütünüyle Türk ve İslam dünyasını kurtaracak bir büyük devlet gücü olmadığı
için, Anadolu ve Asya Türkleri bir bütünsellik içerisinde özgürlüklerine  sahip çıkamamışlardır. Sultan Galiyev ve
Atatürk’ün farklı ülkelerde yaşamaları yüzünden 
ortak politikalara ve işbirliğine gidemedikleri görülmektedir.


 Osmanlı
İmparatorluğunun dağılma aşamasında devleti ve ülkeyi kurtarabilmek üzere
kurulmuş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti Balkanlar’da  kurulduktan sonra  hem İmparatorluğun hem de bütün Türk ve İslam
dünyasının geleceği ile yakından 
ilg2ilenmiştir. Daha sonra partileşerek iktidara gelen bu cemiyetin
işbaşında olduğu sırada  ordu ve devlet
teşkilatı yenilenmiş ve oluşturulan geniş istihbarat örgütü  Fas dan 
Endonezya’ya kadar  tüm Müslüman
topluluklar ile olduğu kadar Kuzey ve Orta Asya’da yaşamlarını sürdüren Türk
toplulukları ile de yakından ilgilenmiştir . İttihat ve Terakki  Partisi ,iktidarı sırasında  hem Pantürkizm hem de Panislamizm  siyasetleri izleyerek bir büyük Turan
yapılanması ardında tıpkı Sultan Galiyev ve arkadaşları gibi koşturmuştur.
İttihatçıların bu siyaseti nedeniyle, Sultan Galiyev ve arkadaşları İttihat
Terakki Cemiyeti ile yakın ilişkiler kurmuşlar ve bu örgütün Rusya’da da
yaygınlık kazanması için girişimlerde bulunmuşlardır. Stalin bu durumu da
dikkate alarak  Galiyev’in izlediği
milliyetçi ve ittihatçı politikaları kendisinin yargılanması için gerekçe
olarak kullanmıştır. İttihatçılığın bir 
Panturanist politikalar ile Rus düşmanlığı yapmasından ders alan
Kemalist yönetim  Misakı Milli
sınırlarını esas alarak hiç bir biçimde sınır ötesi maceraya kalkışmayacağını
açıkça ilân etmiştir. İttihatçılığın nasıl bir hayal olduğu zaman içerisinde
ortaya çıktıkça hem İttihatçılar siyasal mücadeleyi  kaybetmişler , hem de  Sultan Galiyev ve arkadaşları bibüyük dünya
dengesi olarak gerçeklik kazanan Sovyetler Birliği içerisinde  silinme aşamasına sürüklenmişlerdir.
İttihatçılık da tıpkı Galiyevcilik gibi bütün Türk dünyasını batı
emperyalizmine karşı birleştirmek isterken, tarih sahnesinden silinip gitmek
zorunda kalmıştır. Çöken bir imparatorluğu yeniden toparlamak için hem birleşme
hem de gelişme esas olmalıdır düşüncesiyle yola çıkan İttihatçılar, sonraki
aşamada dünya dengelerini iyi hesap edemedikleri için tıpkı Galiyev ve
arkadaşları gibi kaybetmek noktasına sürüklenmişlerdir. Kendi ülkesini
kurtaramayan İttihatçıların Orta ve Kuzey Asya’da macera aramaları  Galiyevci hareketi de olumsuz yönde
etkileyerek Rus karşıtlığının artmasına ve Sultan Galiyev’in tasfiyesine giden
yolun açılmasına neden olmuştur .  Çöken
Rus imparatorluğu üzerine kurulan yeni ideolojik imparatorlukta  Ruslar gene merkezi rol üstlenince , Moskova
rejimi  Rusya Türkleri ne olduğu kadar
Odsmanlı ittihatçılarına da karşı olmuşlardır. Hatta Ruslar daha da ileri
giderek  İttihatçılara karşı açıkça
Azerbaycan’dan vazgeçen Mustafa Kemali desteklemişlerdir. Sultan Galiyev ve
arkadaşları bu durumu da yerinde değerlendiremeyerek hem Moskova’yı karşılarına
almışlar, hem de Bakü Kurultayı sonrasında 
Atatürk rejimi ile yakın ilişkiler kuramamışlardır.




Sonuç




Atatürk ve Sultan Galiyev beraberce ele
alındığında birisinin kazanan, diğerinin ise kaybeden  lider olduğu görülmektedir. Atatürk bir asker
olarak devlet adamı aklı ve dehası ile zaferi 
kazanmış ama Sultan Galiyev bir öğretmen aydın olarak sahip olduğu geniş
kültüre rağmen yürüttüğü mücadeleyi kaybederek 
kurşuna dizilmiştir. Dünyanın yeni bir yüzyıla girdiği aşamada tarih
sahnesine aynı anda çıkmış olan bu iki önderin jeopolitik konum nedeniyle
politikalarının farklı olmasına rağmen gene de, insanlık ve Türk dünyasının
geleceği açısından  sahip oldukları bazı
ortak düşünceler olduğu görülmektedir. Atatürk gerçekçi bir lider olarak
Avrasya’nın ortasında bağımsız bir Türk devletini kurarken bunu bütün Türk
dünyasının özgürlüğü için bir ilk basamak olarak gördüğü anlaşılmaktadır.
Mazlum ulusların uyanışını ve güneşin doğudan doğuşunu  açıkça gördüğünü söyleyen Atatürk, bir
anlamda Doğu halkları kurultayından gelen bir çizgide, Sultan Galiyev’in Büyük
Doğu yapılanmasına yöneldiği söylenebilir. Cumhuriyetin onuncu yılında,
Sovyetler Birliğinin bir gün dağılabileceğini dile getiren Atatürk, Sovyet
coğrafyasında yaşamakta olan  büyük Türk
dünyasının özgürlük ve bağımsızlığı için hazır olunması gerektiğini açıkca
ifade etmiştir. O günün koşullarında Sovyet dengesini ve sosyalist bloku batı
emperyalizmine karşı denge unsuru olarak kullanan Atatürk’ün Sovyetler
Birliğinin bir gün yıkılabileceğini daha o günden gördüğü anlaşılmaktandır.
Doğudan doğan güneş gibi mazlum doğu uluslarının da bir gün bağımsız olarak  dünya dengelerinde etkili olacağını  o dönemin koşullarında gören Türkiye
cumhuriyetinin kurucusunun, Sultan Galiyev’in hedeflediği büyük doğu
yapılanması ve Türk dünyasının kurtuluşunun bir gün gerçekleşeceğini  gördüğü söylenebilir. Sovyetler Birliğinin
dağılmasıyla ortaya çıkan Türk dünyasındaki gelişmeler ve Avrasya coğrafyasında
yaşanmakta olan olaylar da, hem Atatürk’ü hem de Sultan Galiyev’i
doğrulamaktadır. Bugünün genç kuşaklarına düşen 
ulusal  görev, yüz yıl önce Türk
ve İslam dünyasının kurtuluşu için 
mücadele eden bu iki büyük önderin düşüncelerine  sahip çıkmaları ve  bir Atatürk- Sultan Galiyev sentezi
aramalarıdır. Türkiye cumhuriyetinin emanet edildiği Türk gençliği ile Türk
dünyasının çeşitli ülkelerinden gelecek olan yeni genç kuşakların, Atatürk ve
Sultan Galiyev’in izinde giderek bir büyük yapılanmayı Avrasya kıtasında
gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Böylesine bir büyük proje Türkiye’nin
önderliğinde bütün Türk devletleri ve topluluklarının katılımlarıyla
sağlanabilirse , o zaman Avrasya süreci barış içerisinde  tamamlanır ve bölge dışı emperyal güçlerin
bir Avrasya hegemonyasına  kalkışarak
üçüncü dünya savaşı tehlikesi yaratmaları önlenebilir. Bu doğrultuda bir ilk
adımın atılabilmesi için ikinci Bakü 
Kurultayı, Türkiye ve İran’ın öncülüğünde Azerbaycan’ın başkentinde bir
an önce toplanmalıdır. Artık doğu halklarının yerini  doğu devletleri ve Avrasya ülkeleri
almalıdır. Türkiye’de bir büyük Avrasya devleti olarak İkinci Bakü Kurultayı
ile  doğunun Türk ve müslüman halkları ve
ülkelerinin  her türlü emperyalizme karşı
dayanışma içerisine girebilmeleri için 
öncü bir dış politika yürütmelidir. Atatürk ve Sultan Galiyev’in
bıraktıkları siyasal miras bugün için böylesine bir tarihsel   misyonu zorunlu kılmaktadır. Çok kutuplu
dünyada evrensel barışın kurulabilmesi 
böylesine bir oluşuma bağlı bulunmaktadır.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER