SON DAKİKA

16:21 - JİTEM DOSYASI /// VİDEO : TERÖRİSTLERİN GÖRMEKTEN BİLE KORKTUĞU EFSANE KOMUTANLAR – EŞREF BİTLİS VE EKİBİ

16:05 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : En Ölümcül Helikopter Kayıpları

17:07 - JİTEM DOSYASI /// Sedat Peker’in iddiaları : JİTEM davalarında son durum ne ?????

17:13 - HAVACILIK DOSYASI /// VİDEO : ÜCRETSİZ DRONE EHLİYETİ NASIL ALINIR ????? DRONE LİSANS BAŞVURUSU – İHA-1 / İHA-0)

15:25 - HAVACILIK DOSYASI : Pilot Otorotasyon Eğitimi mi Yapıyordu ???

20:32 - HAVACILIK DOSYASI /// E. Hava Pilot Tümgeneral İrfan Sarp : Atatürk Havalimanı eski statüsüne yeniden kavuşturulmalıdır

17:00 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : NATO’nun gayrimeşru çocuğu : Gladyo

09:30 - GLADYO DOSYASI /// CEYHUN BOZKURT : GLADYO UNSURLARI ÜLKEMİZDE YENİDEN BİR DİZAYN PEŞİNDE !!

16:24 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Ölümcül Robinson R-44 Kazası

05:26 - HAVAYOLLARI DOSYASI /// VİDEO : Yolculara Asla Söylenmeyen 15 Uçuş Sırrı

15:19 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Kasaturadan kuantum fiziğine Gladyo

15:43 - DENİZLERİMİZ DOSYASI : TARİHİN FIRTINALI SAYFALARINDAN * ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – (Bölüm I – II – III – IV)

22:30 - GLADYO DOSYASI /// Hikmet Çiçek : BİR GLADYO OPERASYONU KIZILDERE VE SAMANLIKTA SAKLANANLAR !!!

14:15 - KONTRGERİLLA DOSYASI : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU “YEŞİL” KOD ADLI MAHMUTT YILDIRIM İLE İLGİLİ 40 YILLIK SIRRI AÇIKLIYOR

09:18 - DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU’NUN VERDİĞİ BİLGİLER İLE İSTANBUL’DA 2 UYUŞTURUCU ŞEBEKESİ ÇÖKERTİLDİ. İŞTE YAZIŞMALAR !!!!!

08:09 - TAZİYE MESAJI : Teröristler tarafından döşenen el yapımı patlayıcının patlaması sonucu UZM. ÇVŞ. YUNUS EMRE YALMAN adlı askerimiz Şehit oldu. 1 askerimiz yaralandı.

19:00 - TAZİYE MESAJI : Tunceli’de Eren- 7 Operasyonunda yaralanan Jandarma Uzman Çavuş Burak Tortumlu hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehit oldu.

18:22 - AK PARTİ DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Erdoğan’ın Abisi İsmail Kahraman’ın Başkenti Neresi ???

18:17 - GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : 82’nci Vilayetimiz Kerkük “Bölücü Kebapçılardan” Daha Mı Önemsiz ???

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ATATÜRK VE ECEVİT

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI
Bu haber 24 Eylül 2020 - 9:31 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ATATÜRK VE ECEVİT 

 (Yeniden
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Ocak 2007, Sayı: 100)




Atatürk gibi büyük bir kurtarıcı ve devlet adamı
ile beraber bir siyasal lider olarak Ecevit’i bir araya getirmek ve
karşılaştırmalı bir değerlendirme yapmak belki zorlama bir yaklaşım gibi
görülebilir; ama ikisinin de aynı partinin genel başkanlık koltuğuna oturduğu
ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran siyasal partinin başkanları olarak en azından
bir siyasal örgüt çerçevesinde aralarında tarihsel ve siyasi bağ bulunduğu
dikkate alınırsa, o zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze kadar
geçen süreçte belirli bir siyasal çizgi açısından karşılaştırma yapılması seksen
beş yıllık devlet yaşamı açısından zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu siyasal
partinin üçüncü genel başkanı Ecevit olmuştur. İkisinin arasında Kurtuluş
Savaşı’nın ikinci adamı olan İsmet İnönü yer almıştır. İnönü, Atatürk’ün
eserini yaşatmak ve geleceğe dönük kurumlaştırmak için tam yarım yüzyıl
uğraşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun yolunda ilerlemesi ve O’nun
ilkeleri doğrultusunda çağdaş uygarlığın bir üyesi olması konusunda İsmet İnönü
ikinci adam olarak, Atatürk sonrası dönemde önemli bir mücadele vermiştir.


Devletimizin kurucusu olan siyasal parti, ulusal
kurtuluş savaşı sırasında kurulmuş olan kuvayı milliye ve Müdafaa-i Hukuk
kuruluşlarının bir araya gelmelerinden sonra tarih sahnesine çıkmıştır. Ulusal
kurtuluş savaşını yürüten halk iradesinin daha sonra bir bütünsellik içinde
örgütlenmesiyle, devletimizin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası adı
altında tarih sahnesine çıkmıştır. Halkın gücünü bir Cumhuriyet devleti kurmak
üzere yönlendiren bu partinin ilk genel başkanı kurucu önder olarak Mustafa
Kemal olmuş, daha sonra da İsmet İnönü ikinci adam olarak Atatürk sonrasında
hem genel başkan hem de ulusal önder olarak devlet başkanı olmuştur. İkinci Dünya
Savaşı’ndan Türkiye’yi kurtaran bir siyasal önder olan İsmet İnönü yirminci
yüzyılın ikinci yarısında demokrasiye geçişi örgütlemiş ve bu aşamadan sonra
Atatürk’ün partisinde Bülent Ecevit adında bir genç, milletvekili olarak
meclise girmiştir.


Robert kolej mezunu olarak basın yayın genel
müdürlüğüne giren Ecevit, daha sonra bir üniversite tahsili yapamamıştır.
Kayıtlı olduğu fakülteyi bitiremeyen Ecevit sahip olduğu kolej İngilizcesinin
yardımı ile İngiltere’nin başkenti Londra’ya basın ataşesi olarak gönderilmiştir.
Böylece, İstanbul doğumlu Bülent Ecevit Atlantik okyanusunun kıyılarına adım
atmıştır. Londra’da birkaç sene kaldıktan sonra Türkiye’ye dönmüş ve bu arada
bir yaz döneminde birkaç aylığına ABD’ye davet edilerek, Henry Kissenger’ın
öncülüğündeki kurslardan geçerek siyasal bir eğitim almıştır.


1957 seçimleri öncesinde ABD’den dönen Ecevit,
İsmet İnönü’nün damadı olan Amerika’ya yakın bir gazeteci olan Metin Toker’in
yerine Ankara’dan milletvekili adayı gösterilerek meclise girmiştir. Üniversite
tahsili olmayan birisinin tepeden inme paraşütle politikaya girmesi, Türkiye’de
pek de görülmeyen bir olay olmasına rağmen, Metin Toker gibi Amerika’ya yakın
bir gazetecinin organizasyonunda gerçekleşmesi, sonraki gelişmeler dikkate
alındığında pek de tesadüfe benzememektedir.  
İsmet İnönü gibi bir muhalefet liderinin damatlığına Celal Bayar’ın
refakat muhabirliğinden gelen Metin Toker, daha sonraki dönemlerde bir
kontenjan senatörü olarak meclise girme şansını elde edebilmiştir; ama Ecevit
kendisini meclise sokan arkadaşını hiçbir zaman yanına almamıştır. Genel başkan
olarak partisinin listelerini düzenlerken Metin Toker’i dışlaması, Ecevit’in
karakteri ve siyasal üslubu açısından son derece ilginç bir örnektir. Siyasal
basamakları arkadaşlarının ve yakınlarının omuzlarına basarak tırmanan Ecevit
hiçbir zaman dönüp arkasına bakmamış ve kendisini o noktaya getiren yakınlarını
her zaman ihmal ederek, yalnız adamlık misyonunu tercih etmiştir.


Soğuk Savaş döneminin ikinci yarısında, Türkiye
demokrasiye geçerken ciddi bir Atlantik çıkartması ile karşı karşıya kalmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ile beraber ilk olarak bölgeye gelen
Atlantik gücü İngiltere olmuştur. Onu Fransa izlemiş ve Birinci Dünya Savaşı
sonrasında Osmanlı coğrafyasının haritasını bu iki büyük Atlantik emperyalisti
çizmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte ABD 1946’da bölgeye
gelmiş ve diğer Atlantik güçlerinin desteği ile Orta Doğu’da iki bin yıl sonra
yeniden bir Yahudi devletinin kurulmasını sağlamıştır. Daha savaş yıllarında
Türkiye’de etki kurmak isteyen ABD, İngiltere ile işbirliği yapmış ve bu
durumdan yararlanan Siyonistler de savaşın hemen sonrasında İsrail’i
kurmuşlardır. ABD bölgeye geldikten sonra Türkiye’yi merkez üs olarak seçmiş,
dünyanın merkezi ülkesini ele geçirmek üzere hazırlık ve girişimlerini Türkiye
üstünden yürütmüştür. 1950’li yıllarda Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle beraber
Atlantik emperyalizmi gücünü artırmış ve bu doğrultuda genç kadrolar ABD’ye
davet edilerek yetiştirilmiş, Türkiye’de bir yerlere getirilmiştir. Daha
sonraki yıllarda Türkiye’nin yönetiminde etkili olan iki siyasi liderden birisi
Rockefeller, diğeri Eisonhower bursu ile yetiştirilmiştir. Yirminci yüzyılın
ikinci yarısında Türkiye adeta Atlantik emperyalizminin Eisonhower ve Rockefeller
kıskacına sürüklenmiştir. Merkez sağın önderi Eisonhower, merkez solun lideri
Rockefeller bursu ile yetiştirilip Türkiye’ye gönderildikten sonra Atatürk’ün
Cumhuriyeti Atlantik merkezli bir siyasal yönetime kaydırılmıştır.


İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bu
durum Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bağımsız kıldığı Türkiye Cumhuriyeti’ni
yeniden Osmanlının son dönemindeki gibi yarı sömürge durumuna düşürmüştür.


İkinci Dünya Savaşı sonrasında Atlantik
emperyalizminin kıskacına düşen Türkiye hem bağımsızlığını yitirmiş hem de
Atlantik güçlerinin dünyanın merkezini ele geçirme girişimlerinde
kullanılmıştır. On bin km öteden ABD bu merkezi bölgeye gelerek yerleşirken
Türkiye’deki NATO üslerini kullanmıştır. ABD için bölgeye giriş kapısı olarak kullanılan
Türkiye aynı zamanda İsrail için de bir şemsiye olmuştur. Küçücük İsrail Orta
Doğu’da Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı ayakta kalırken Türkiye’yi lobileri
aracılığıyla kullanmış, bir Müslüman ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nin
komşuları ile düşmanlığa sürüklenmesine neden olmuştur. Türkiye’nin ulusal
çıkarlarına açıkça aykırı düşen bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında
Atlantik emperyalizmi ve siyonizmin etkisi altında kalan Türk hükümetlerinin
basiretsizliği yüzünden ortaya çıkmıştır. Eisonhower ve Rockefeller kıskacı bu
aşamada Türkiye’nin yarı sömürgeleşmesine giden yolu açmıştır.


Atlantik emperyalizmi, Siyonizm ile işbirliği
yaparak, dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirirken Türkiye’nin Avrupa’dan
uzak kalmasını sağlamıştır. Eisonhower ve Rockefeller çizgisindeki yönetimler
Türkiye’yi Atlantik emperyalizminin etkisi altına sürüklenirken, Atatürk’ün
çağdaş uygarlığa yönlendirdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’dan uzak
tutmuşlardır. Elli yıllık çabaya rağmen bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’nin
dışında kalmasında diğer başbakan ve hükümetlerle beraber  Ecevit’in de sorumluluğu bulunmaktadır.


Ecevit Avrupa’yı zaman zaman ırkçılıkla
suçlarken Siyonistlerle aynı paralele düşmüş, bu çağdaş uygarlığın beşiği olan
kıta ile ilişkilerini İskandinav ülkeleri üzerinden yürütmeyi tercih etmiştir.
İsrail’in Ortadoğu barışı için çalışmalarını Oslo gibi kuzey ülkelerinin
başkentinden yürüttüğü gibi Bülent Ecevit de Norveç ve İsveç gibi kuzey
ülkeleriyle yakınlaşarak, Avrupa’nın merkezi ülkeleri olan Almanya ve Fransa’ya
mesafeli durmuştur. AB’yi hiçbir zaman ciddiye almamış, Avrupa’nın geçmişten
gelen sorunlarını zaman zaman öne çıkararak Türkiye’nin Avrupa’dan uzak
kalmasına çaba göstermiştir.


Atatürk, Osmanlı imparatorluğunun sona ermesi
Anadolu’yu işgale kalkışan Atlantik emperyalistleriyle savaşarak, Türkiye’yi
bağımsız bir ülke konumuna getirmiştir. Ne var ki, ikinci dünya savaşı
sonrasında bu kez ABD öncülüğünde bölgeye gelen Atlantik emperyalizmi savaşarak
değil ama kendine bağlı kadrolarla Türkiye’yi içerden ele geçirmiştir. Bülent
Ecevit’in tarih sahnesine çıkması ve görev yaptığı dönem Atlantik
emperyalizminin Atatürk Cumhuriyetini kıskaca aldığı aşamadır. Soğuk savaşın
bütün baskısı sürerken, Sovyet tehdidi Türkiye üzerinde giderek etkisini
artırırken o dönemin politikacıları ABD’ye yakın durmayı bir çıkış noktası
olarak görmüşler ve bu yüzden Türkiye bir yarı bağımlı ülke haline gelmiştir.


Atatürk bağımsızlık sürecinin önderi olarak
tarih sahnesine çıkarken Ecevit bağımlılık döneminin siyasal liderlerinden
birisi olarak siyaset sahnesinde etkinliğini göstermiştir. İki liderin ortaya
çıktığı dönemler farklı olduğu için politikaları da birbirinden farklı
olmuştur. Atatürk’ün partisinin genel başkanı olmak, Ecevit’in Atatürk
çizgisinde politika yapmasını sağlayamamıştır. Siyasete paraşütle inen Ecevit,
Atatürk’ün partisinin üçüncü genel başkanı olmasına rağmen, Atatürk’ten çok
ayrı çizgide bir politikanın hazırlayıcısı ve uygulayıcısı olmuştur. İsmet
İnönü’nün yanında yetiştikten sonra eline geçen ilk fırsatta İnönü’yü devre
dışı bırakmış, hızla kendine bağlı kadrolar kurarak partinin geleneksel
çizgisini izleyen eski kadrolarını tasfiye etmiştir.


27 Mayıs askeri dönemi sonrasında demokrasinin
savunucusu olarak bu döneme karşı çıkan Ecevit koalisyon hükümetlerinde Çalışma
Bakanı yapılarak ülkedeki işçi ve çalışan kitleler potansiyelinin onun
inisiyatifine geçebilmesi için elverişli bir ortam hazırlanmıştır. Onun Çalışma
Bakanlığı sırasında iş ve sendika yasalarının gene tepeden inme ve hiçbir
mücadele verilmeden çıkartılması da Ecevit’e çalışan kesimlerin önderliği
konumunu kazandırmıştır. Bu durumdan fazlasıyla yararlanan Ecevit Zonguldak
gibi bir işçi merkezinin milletvekili olarak toplumsal potansiyeli ile beraber
Türkiye solunun önderliği konumunu yakalamıştır. İnönü’yü tasfiye ettikten
sonra daha önce başlatmış olduğu ortanın solu politikasını batı tipi bir sosyal
demokrasiye dönüştürmüş ama Avrupa’nın merkez ülkelerinden uzak kalabilmek için
İskandinav sosyalizmini örnek alarak hareket etmiştir. Sık sık İskandinav
ülkelerine gidip gelen Ecevit SSCB’ye karşı ortanın solu politikalarını sosyal
demokrat çizgide tutmaya özen göstermiştir. Ne var ki, Türkiye’yi Avrupa’dan
uzak tutmayı hedeflediği için hiçbir zaman Avrupa solu anlamında bir sosyal
demokrasiyi benimsememiştir. Sosyalist enternasyonali bu aşamada bir denge
unsuru olarak kullanmış, Sovyet sistemi dışında kalan dünya ülkelerindeki sol
partilerle yakınlaşarak Avrupa ve Sovyet sistemlerinin dışında kalmaya özen
göstermiştir. Sovyet tipi bir sosyalizmin, Türkiye’de gelişmesini önleyebilmek
amacıyla halk tabanındaki sola kayışı ortanın solu çizgisinde tutmaya çaba
göstermiş ama bu tür çalışmalarında er zaman için Avrupa’nın dışında hareket
etmiştir. Brand ve Kreisky gibi liderlerle olan kişisel dostluklarını bu
alandaki hareket serbestîsini koruyabilmek için başarıyla kullanmıştır. Siyasal
uzaklığını kişisel yakınlıklarla dengeleyerek yoluna devam eden Ecevit her
zaman için Atlantik inisiyatifini izlediği çizgiye dikkat ederek hareket
etmiştir.


Önceleri 27 Mayıs hareketini çağdaş bir atılım
olarak destekleyen Ecevit daha sonra demokrat kesilerek bu harekete karşı
çıkmıştır. Onun 27 Mayıs sonrasında Ulus gazetesinde yazdıkları bu çelişkili
tutumun açık kanıtları olarak ortadadır. Daha sonraki askeri dönemlerde de
karşıt tutumunu sürdürerek demokrat görünümü ile halk kitlelerinin desteğini
almasını bilmiştir. Gazeteci kimliği ile dünya basınını yakından izlediği için
dünya konjonktürünün Türkiye’ye yansımasını iyi hesap ederek her zaman için
suyun üstünde duran bir tutum izleyebilmiştir. 9 Mart girişimine karşılık 12
Mart muhtırası verilince bunu kendisine karşı bir hareket ilân ederek bu
bölgedeki İsrail ve İngiltere çekişmesini görmezden gelmiştir. Almanya ve
Fransa karşıtı tutumunu pekiştirirken, soğuk savaş döneminin dengelerinden
yararlanmasını bilmiştir. Atlantik inisiyatifinin desteğindeki askeri rejimlere
karşılık tam olarak tavır almamış ama halk kitlelerini arkasında tutabilmek
için karşıt bir tutumu basın aracılığıyla kamuoyunda sürdürmüştür.


Basından geldiği için, basını en iyi kullanan
genel başkan olmuş, teknolojik gelişmeler medya olgusunu öne çıkardığı zaman
Türkiye’nin ilk medyatik lideri olmuştur. İyi bir medya izleyicisi olarak,
medya kanallarını kendi politikalarını yaymak için kullanmıştır. Şiir yazmasını
şairlik olarak göstermiş, üniversite mezunu bir meslek sahibi olmamayı şairlik
iddiasıyla dengelemeye çalışmıştır. Edebiyat otoriteleri onu şair olarak kabul
etmemelerine rağmen, medya kanallarındaki görüntüsünü şairlikle süslemesini bilmiştir.
Entelektüel bir görüntü vermeyi medyada daha etkin olabilmek için her zaman
sürdürmüş ve medya aracılığı ile her zaman politik rakiplerine üstünlük
sağlayabilmiştir. Onun bu başarısında Atlantik emperyalizmine bağlı mandacı
kadroların büyük etkisi olmuştur.


Ecevit yanındaki bütün politikacı ve
arkadaşlarını dışlarken medya yardımı ile halk desteğini yanında tutabilmiştir.
Sürekli olarak eşi ile beraber bir yalnız adam görüntüsü vermeye çalışmış,
değişen koşullarda çevresine hesap vermemek için yalnız adamlığını sürdürmüş ve
bu durumu da eşini yanında tutarak dengelemeye çalışmıştır. Tepeden inme
geldiği Atatürk partisini ele geçirirken ve daha sonra yönetirken, bu partinin
geleneksel kadrolarını ve ekolünü zaman içinde tasfiye etmiş, dışarıdan getirdiği
kadrolarla siyasetini sürdürmenin yollarını aramıştır. Politikada vefa
duygusunun olmadığını gösteren bir tutumla sürekli olarak kadro değiştirmiş,
getirdiği kadrolar politikada yer yapmaya başlayınca yeni isimleri politikaya
sokarak kendi üstünlüğünü koruyabilmenin çabası içinde olmuştur. Bu nedenle,
Ecevit’in siyasal yaşamına genel olarak bakılırsa harcanan insanlar kalabalığı
görülecektir. Siyasetin her aşamasında sürekli olarak yeni isimlerle yola devam
eden Ecevit, Türk siyaset sahnesinde en çok adam harcayan önder sıfatını
kazanmıştır.


Türk siyaset sahnesinde yerini sağlamlaştırmak
için Atatürk’ün partisini kullanan Ecevit, 12 Eylül NATO harekâtı olunca hemen
Atatürk’ün partisini terk ederek bu siyasal kuruluşun tarihsel misyonunu
tamamladığını ilan etmiştir. Askeri rejimlere karşı çıkarken, kendisini önder
konumuna getiren Atatürk’ün partisini hemen terk etmesi kendisine inanan
çevrelerde kızgınlığa yol açmış ve bu aşamadan sonra Atatürk’ün partisi ile
Ecevit’in yolları ayrılmıştır. Atatürk’ün partisi ile beraber Ecevit
Atatürkçülerle de yollarını ayırmış ve kendine göre bir  misyon izleyerek küreselleşme döneminde yeni
yüzü ile ortaya çıkmıştır. Atatürk’ün partisinin siyaset sahnesine kazandırdığı
Ecevit’in ilk fırsatta bu partiyi terk etmesi ve bu partinin tarihi misyonunu
tamamladığını ilan etmesi aslında Ecevit’in Atatürk’ten ne kadar uzak olduğunu
gösteren bir olaydır. Atatürk’ün koltuğunu yıllarca işgal etmiş, O’nun
partisine uzun bir süre genel başkanlık yapmış birinin en küçük bir zorluk aşamasında
bu partiyi ve geleneği terk etmesi üzerinde geleceğin siyaset bilimcilerinin
önemle duracağı açıktır. Dünyadaki değişim rüzgârları bu bölgeye doğru eserken,
emperyalizm saldırılarına karşı koymak için kurulmuş olan Atatürk’ün partisinin
terk edilmesi bir anlamda antiemperyalist gelenekten vazgeçilmesi anlamına
geliyordu.


NATO harekâtı ile Türkiye’yi tam kontrol altına
alan Atlantik emperyalizmi, Türkiye’nin siyasal yapısını tümüyle
değiştirebilmek için bütün siyasal parti ve kuruluşları kapatmıştır. Daha sonra
yeniden normal koşullara dönüldükten sonra eski partilerin ve geleneklerin
ortaya çıkmaları önlenmek istenmiş, bu doğrultuda siyasal vetolar
kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletini Türk ulusu adına kurmuş olan
Atatürk’ün partisi bu NATO harekatı döneminde kapatılarak Türkiye bütünüyle
Atlantikçi güçlerin eline geçmiştir. Ara rejim sonrasında yeniden normal
koşullara geçilirken, yeni siyasal partiler ve önderlerin çıkması istenmiş, bu
aşamada Ecevit Atatürkçü kadroları dışlayarak yeni insanlarla kendi partisini
kurmuştur. Avrupa tipi sosyal demokrasiye karşı olduğu için bu ismi partisine
koymamış, Avrupa’nın dışındaki sol partiler gibi bir parti kurmaya çalışırken
sosyalizm kavramından da uzak durmuştur. Bu nedenle içi boş bir kavramı partisi
için ad olarak seçmiştir. Her tarafa çekilebilecek bu yeni kavramla beraber,
Atatürk geleneğinin dışında, Atlantik rüzgârlarına uygun düşecek bir başka
gelenek yaratabilmenin çabası içine girmiştir. Türkiye’yi Avrupa kıtası ve
Sovyet sisteminin dışında tutan bu yaklaşım aslında yeni Orta Doğu ya da Büyük
Orta Doğu planlarının istediği noktaya doğru çekmeye uygun düşüyordu. AB ya da
İslam dünyası dışında kalacak bir Türkiye Atlantik güçlerinin yeni Orta Doğu
planlarının bu uygulama merkezi konumuna sürükleniyordu ki Ecevit’in açılımı bu
sürece paralel bir doğrultuda ortaya çıkmıştır.


Ecevit yeni partisini kurarken, Atatürk’ün
partisi daha yeniden açılmamıştı. Eski partisinin kadrolarını dışlayan Ecevit,
oluşturmak istediği yeni geleneğe uygun olarak yepyeni isimleri siyaset
sahnesine taşımıştır. Partiyi kurarken kullandığı kişileri daha sonra meclise
sokmamış, partisini ile meclis grubunu birbirinden ayrı tutarak siyasal
inisiyatifi hiçbir partili ile paylaşmamıştır. Parti yönetiminde etkili olmak
isteyen herkesi devre dışı bırakan Ecevit, sürekli olarak yeni ve deneyimsiz
insanları yanına alarak devam etmiştir. Siyaseti hiç bilmeyen insanlar,
medyanın büyüttüğü Ecevit imajı altında küçülerek ezilmişler ve Ecevit’in
kemiksiz politikasına alet olmuşlardır. Aradan geçen yıllar Ecevit adını
büyüttükçe, politikaya yeni giren deneyimsiz kadrolar Ecevit’in tek adamlığına
teslim olmuşlardır.


Ecevit Atatürk’ün partisine genel başkan
olmuştur ama hiçbir zaman Atatürkçü olmamıştır. Türkiye İşçi Partisine karşı
ortanın solu ile tavır alırken, bu kavramın içini tam olarak doldurmamış,
Marksist anlamda sosyalizm gelişirken buna karşı Kemalizm’i ideolojik bir
yapılanmaya götüren Doğan Avcıoğlu hareketine uzak kalmıştır. Yirminci yüzyılın
ikinci yarısında, Atatürk Cumhuriyeti kendine bir yol ararken ortaya Yön
Hareketi çıkmış ama Ecevit, eski Kemalistlerin devamı olarak ortaya çıkan bu
harekete de karşı çıkarak, Atatürkçülüğün yeniden yorumlanma ya da günün
koşullarına uygulanması denemelerine sürekli olarak mesafeli durmuştur.
Atatürk’ün partisine genel başkan olduğu yıllarda bile, O’nun düşünce ve
siyasal sistemine uzak duran bir yaklaşım benimseyen Ecevit, günün değişen
koşullarına göre belirlediği farklı politikaları gündeme getirmiştir. Bu
nedenle de kemikleşen bir tutumun izleyicisi hiçbir zaman olmamıştır.


Atatürk’ün partisine genel sekreter olur olmaz,
Atatürk’ün gazetesini kapatan Ecevit, içinden yetiştiği bu ocağı söndürürken,
geçmişin tüm değerlerine son vermenin ilk örneğini gösteriyordu. Daha sonraları
partiyi terk ederek yeni bir partiye yönelirken de aynı tutumu ısrarla izlediği
görülmektedir. Ecevit’in Atatürk ile en büyük ilgisi O’nun hakkında bir kitap
yazmak olmuştur. “Atatürk ve Devrimcilik”   adını taşıyan bu kitabında Ecevit Atatürk
devrimlerini küçümseyerek onları bir üst yapı reformu olarak gördüğünü
açıklamıştır. Atatürk’ün diğer ilkeleri dururken devrimcilik ilkesini öne
çıkaran Ecevit, devrimciliği Atatürkçülüğe son vermek olarak algılamıştır.
Devrimlerin sürekliliğini öne sürerken, Atatürk’ün geride kaldığı ve O’nun
ilkelerinin artık geçersiz olduğu ifade edilmek istenmiştir. Atatürk’ün
yarattığı Kemalist Türkiye’nin geride bırakılmasında Ecevit’in Atatürk’e
mesafeli yaklaşımının önemli etkileri olmuştur. Atatürk devrimciliğinin,
Atatürkçülüğün tasfiyesi için kullanılması Türk siyasal yaşamı açısından
talihsiz bir girişim olmuştur.


Ecevit resmi günler dışında Atatürk’ün adını
ağzına almamaya dikkat etmiş, devleti kuran partinin geleneksel kadrolarının
Atatürk’ü referans gösteren tutumlarına uzak bir yaklaşım sergilemiştir.
Atatürk’e karşı olan din kesimleri ile diyalog kurarken Atatürkçülük ya da
Atatürk ilkeleri yokmuş gibi hareket etmiştir. Özellikle son zamanlarda
Atlantik emperyalizmi ve siyonizmin BOP ya da BİP doğrultusunda, laiklik yerine
ılımlı İslam’a yakın duran bir dinlere saygılı laiklik kavramını geliştirmeye
çaba göstermiştir. Vatandaşların dini inançlarına saygı göstermeyi geleneksel
laiklik anlayışından vazgeçme biçiminde anlayan Ecevit, Atlantik güçlerinin
koruması altındaki bazı din adamları ile görüşmekten de çekinmemiştir.
Atatürk’ün laiklik ilkesi ile uygarlığın beşiği Avrupa’ya yönelen Türkiye
Cumhuriyeti daha sonraları Ecevit’in önderliğinde dini inançlara saygılı bir
yaklaşım ile BOP çerçevesinde ılımlı İslam uygulamalarına yakın duran bir
politikaya doğru yol almıştır. Sağ kanat partilerini etki altına alan din
çevreleri ve cemaatler, Ecevit’in dinlere saygılı yaklaşımı ile sol kesimleri
de ılımlı İslam’ı benimsemeye yönlendirmiştir. Bazı cemaat yayın organlarında
bu durumun açık göstergesi olan yayınlar kamuoyunu etkilemek için yapılmıştır.
Atatürk laikliğe yönelirken, Ecevit dinsel yaşama yönelen bir tutum
geliştirmeye çalışmıştır.


“Halkçı Ecevit” sloganı ile kendisine
kamuoyunda yer yapan Ecevit, uzun süre halk sektörünü halk kitlelerinin
ekonomik ve sosyal çıkarları doğrultusunda savunurken, daha sonraki aşamalarda
bu tutumundan vazgeçmiştir. Avrupa’ya giden işçilerin dövizleri ile
oluşturulması planlanan halk şirketleri Atatürk’ün halkçılık anlayışına son
derece uygun düşerken, sonraki dönemlerde Ecevit bu politikasından da vazgeçmiş
ve Atlantik güçlerinin savunduğu liberal politikaların öne çıkmasına yol açan
bir durum yaratmıştır. Ecevit eğer Atatürk’ün halkçılık anlayışını savunsaydı
halk sektörü projelerini sonuna kadar takip ederek bunların gerçekleşmesi için
çaba gösterirdi. Ne yazıktır ki, küreselleşme döneminde küresel ekonomi
politikalarına alternatif olabilecek politikalar üretmeden partisinin
liderliğini yapan Ecevit, neoliberal politikaları savunan sağ partilerle koalisyon
yaparak, halk kitlelerinin zarar görmesine, orta sınıfların çökmesine yol
açmıştır. Atatürk halkçılığı halk kitlelerinin yararını öne çıkarırken, liberal
partilerle koalisyon, Ecevit’i bu çizginin tam aksine çekmiştir. Halkçı Ecevit,
iktidar dönemlerinde halk kitlelerinin yararına olabilecek ciddi bir girişim
gerçekleştirememiştir. Halk sektöründen vazgeçerken, halk kitlelerinin
gerilemesine seyirci kalmıştır.


Atatürk’ün partisinin kapalı oyduğu ara dönemde
Ecevit kendi partisini kurarken, Atatürkçüleri dışlamıştır. Atatürk geleneğinin
dışında, Atlantik ve BOP arasında bir sol çizgi oluşturmaya çalışırken, hem
Atatürkçüleri dışlamış hem de Atatürkçü kesimlerin örgütlenmesini önlemeye
çalışmıştır. Ecevit Atatürkçüleri dışlayarak kendi partisine örgütlerken,
Atatürkçüler de kendi başlarının çaresine bakmak için Atatürkçü Düşünce
Derneği’nde bir araya geliyorlardı. Kemalist Türkiye’yi dünyanın merkezi
coğrafyasını ele geçirmek için tasfiye etmek isteyen emperyal güçler
Atatürkçüler bir dernek çatısı altında bir araya gelirken, toplumun tanıdığı
Kemalist yazar ve bilim adamları terör olaylarına hedef olmuştur. Bu aşamada
Atatürkçü Düşünce Derneği’ni yakından izleyen Ecevit, bu derneğin
yöneticilerini çağırarak onlarla konuşmuş ve Atatürkçüleri ayrı bir dernek
çatısı altında örgütlenmekten vazgeçirmeye çalışmıştır. Atatürkçüleri partisine
almayan Ecevit, onların ayrı bir kuruluş çatısı altında örgütlenmelerini de
önlemek istemiş ve bu doğrultuda bazı girişimlerde bulunmuştur.


Seçimlerde Atatürkçü kadroları listesine almayan
Ecevit, zaman zaman genelgeler yayınlayarak ve sözlü uyarılarda bulunarak
Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin partiye alınmamaları konusunda kendi
örgütünün yöneticilerine baskılar uygulamıştır. Atatürk’ü tarihin tozlu
sayfalarına havale etmek isteyen Ecevit, Atatürkçülüğü yaşatacak kadroların
yeniden Atatürkçü bir örgütlenme ile Türk halkının karşısına çıkmasını
engellemek istemiştir; çünkü Atatürkçü gelenek devam ettikçe kendisinin yeni
bir geleneği yaratamayacağını iyi biliyordu. Daha sonraları Vehbi Koç’un
girişimleriyle yeniden kurulan Atatürk’ün partisinin kuruluş aşamasında Ecevit
yeniden devreye girerek bu oluşumu önlemek istemiş, önleyemeyince de bir ara
başına geçmek istemiş; fakat başarılı olamamıştır. Kendi partisinin başında
iken Atatürkçü Düşünce Derneği’ne sürekli olarak uzak durmuş, Atatürk ilke ve
devrimlerinin korunması için hiçbir zaman ADD ya da Atatürkçü bir kuruluşla
ortak çalışma içine girmemiştir. Zaman içinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin
hızla Türkiye’nin en büyük kitle örgütü haline gelmesi, Ecevit’in Atatürkçü
geleneğin dışlanması çabalarını boşa çıkarmıştır. Günümüzde Atatürkçü Düşünce
Derneği, birçok siyasal partiden daha büyük ve etkin bir konumdadır. Ecevit
gibi bir politikacının girişimleri bile Atatürk geleneğinin tasfiyesini
sağlayamamıştır. Ecevit’in dışladığı bu gelenek günümüzde Ecevit sonrası
dönemde de daha güçlenerek varlığını sürdürmektedir. Ecevit sonrasında
partisinin sahipsiz bir biçimde ortada kalması, onun bütün çabalarına rağmen
Atatürk geleneğine alternatif olabilecek yeni bir gelenek oluşturamadığını
açıkça ortaya koymaktadır.


Ecevit bir pazar günü Ankara’yı gezerken,
başkentin çok büyüdüğünü artık daha fazla büyümemesi gerektiğini öne sürmüştür.
Bu düşüncesini öne çıkarırken, Ankara’nın iki misli büyümüş olan İstanbul’u
görmezden gelmiştir. Eski bir İstanbullu olarak Ankara’ya gelerek devlet
yöneten Ecevit’in Ankara’nın büyümesinden rahatsız olması üzerine düşünmek
gerekir. Bugün başkenti İstanbul’a taşımak isteyen küreselciler Ankara
düşmanlığı yaparken, konu artık iyice açığa çıkmakta ve batı emperyalizminin
artık Ankara’yı başkent olarak görmek istemediği ortaya çıkmaktadır. Türkiye
Cumhuriyeti’ne 4 kez başbakanlık yapmış olan Ecevit,’in başkent Ankara’nın
büyümesinden rahatsız olması ve bu arada İstanbul’un Ankara’nın iki misli
büyüklüğe eriştiğini görmezden gelmesi küreselleşme döneminin genel eğrilerine
paralel görülmektedir. Yıllarca Türkiye Cumhuriyeti’ne başbakanlık yapan
Ecevit, Ankara’nın büyümesinden rahatsız olurken acaba Türk devleti ve onun
başkenti İstanbul’u geçici olarak mı görüyordu? Kalıcı olan Büyük Ortadoğu Projesi
miydi? Bu soruların yanıtlarını zaman içerisinde Türk vatandaşları gelişmeler
karşısında değerlendirmeler yaparak vereceklerdir,


Ankara’nın büyümesinden rahatsızlık, Türkiye
Cumhuriyeti’nin de geçici bir devlet olarak görülmesini gündeme getirmektedir.
Bu doğrultuda Türkiye’nin güneydoğusundaki ayrılıkçı gelişmeler öne
çıkmaktadır. Ecevit kendi partisini kurduktan sonra açıktan bir güneydoğu
karşıtlığı yaparak meclise girme şansını elde etmiştir. Güneydoğu Bölgesi ile
ilgili olarak emperyal güçler bir Kürdistan devletini Türkiye’ye dayatırken,
güneydoğu halkının karşıya alınması bu bölgenin Türkiye’den kopmasına giden
yolu açmaktadır. 1991 seçimleri sırasında Ecevit’in yeni partisi ile böylesine
kopuşa karşı dışlayıcı tutum izlemesi ulusalcı kesimlerde ve Atatürkçü taban
üzerinde çok ciddi kuşkular yaratmıştır. Ayrıca Ecevit bir gün demeç verirken,
“Kuzey Irak’ta çağdaş bir devlet doğuyor” diyerek Irak’ı ve daha
sonra Türkiye’yi bölecek olan müstakbel Kürdistan’ sanki onaylıyormuş gibi yaklaşım
sergilemiş ve bu nedenle Türkiye’de çok ciddi tartışmalara yol açmıştır. Irak’ı
ve Türkiye’yi yeni bir devlet oluşumunu çağdaş bir oluşum diye açıklamak
böylesine bir gelişmenin onaylanması anlamına gelmektedir. Bu noktada,
Ecevit’in Atatürk’ün ulusal kurtuluş savaşı vererek Türk ulusu ile beraber
çizmiş olduğu Misak- Milli sınırlarının korunmasında Atatürkçüler ve
ulusalcılar kadar hassas olmadığı görülmüştür. Bu durumda, sanki onun yeni bir
Ortadoğu istediği ve bu yeni yapılanmada Kürtlere de ayrı bir devlet istediği
biçiminde yorumlanmıştır. Ayrıca yaşamının son yıllarında babasının Kürt asıllı
olduğunu açıklaması da, Kuzey Irak’taki oluşumu neden çağdaş bir gelişme olarak
gördüğünü açıklığa kavuşturan yeni bir demeç olarak görülebilir.


Ecevit sürekli olarak ulusalcı olduğunu söylemiş
ama partisinin adını koyarken bu sıfatı kullanmamıştır. Demokratik kelimesi her
türlü anlamlandırmaya ve harekete açık olduğu için yeni partinin politikasının
belirlenmesinde Ecevit’e önemli ölçüde hareket serbestisi kazandırmıştır.
Atatürk gelecek için belirli ilkeler koyarak kendi düşüncesini bir ilkeler
bütününe kavuşturmayı hedeflerken, Ecevit tamamen aksi yönde hareket etmiş ve
belirli ilkelerle kendisini bağlamamıştır. Türkiye bugün her aşamada Atatürk
ilkelerini tartışmaktadır ama günümüzde Ecevit sonrası için bir ilkeler
bütününden söz etmek mümkün değildir. Demokratik sol gibi ne olduğu belli
olmayan ve her anlama çekilebilecek esnek bir kavram ile hareket etmek Ecevit’e
gelecek için değişen koşullara göre hareket etme şansını kazandırmıştır.
Demokrasi içinde her tür düşünceye yer olduğu gibi demokratik kavramı da her
türlü anlama çekilebilecek bir yapıya sahiptir. Ecevit bu kavramın
genişliğinden yararlanarak bazen ulusalcı, bazen halkçı, bazen liberal, bazen
laik, bazen dini inançlara saygılı, bazen batıcı, bazen çağdaş, bazen gelenekçi
politikalarla halk kitlelerinin önüne çıkabilmiş ve değişen dönemlerde kalıcı
ve sürekli olabilmek için esnek bir yaklaşımı kararlı bir biçimde sürdürmüştür.
Bu sayede ülkenin Atatürkçü ve ulusalcı kadrolarından uzaklaşarak kendine yeni
bir siyasal taban yaratmıştır.


Atatürk ilkelerinden önde gelen devletçilik
anlayışına Ecevit her zaman karşı çıkmıştır. Böylece Atatürkçü geleneği
yumuşatarak özel sektörde gelişmenin önünü açmıştır. Kendisine halkçı
dedirtmesine rağmen, özel sektör ağır basınca halk sektöründen
vazgeçebilmiştir. İsrail türü Kibotzlar ya da Sovyet türü Sovkhozlara benzeyen
Köykent modelini ise bir şair ruhu ile ütopik olarak sürekli bir biçimde
savunmuştur. Devletçiliği dışlarken Atatürk’ün altı ilkeden oluşan sisteminden
de uzak durmuştur. Hiçbir zaman tam anlamıyla bir altı ok savunuculuğu
yapmamış, batılı entelektüeller gibi liberalizmden yana olmuştur. Bu doğrultuda
ulusalcılıkta da ısrarcı olmamış, ancak sıkışınca ya da zor durumlarda
ulusalcılığa sahip çıkar görünmüştür. Gerçek anlamda bir ulusal solcu olsaydı,
ortanın solu aşamasında olduğu gibi bu isimle kitap yazardı ya da yeni
partisinin adında ulusal sol kavramını kullanırdı. Ecevit aynı zamanda Avrupa
tipi sosyal demokrasiye de mesafeli davranırken bu düşüncenin Marksist
kökeninden uzak durmuş, Türkiye’yi Avrupa’ya mesafeli kalabilmesi için de
demokratik sol kavramını öne çıkarmıştır. Avrupa dışı sol genel olarak
demokratik sosyalizm kavramı ile kendisini adlandırırken, Ecevit sosyalizm
kavramını kullanmamış ama genel anlamlı bir sol kavramı içinde günü değişen
koşullarına uygun düşen politik yaklaşımlar geliştirmiştir. Bu çerçevede Ecevit
sonrasında demokratik sol düşüncenin gelişebilmesi ve kalıcı olabilmesi için bu
görüşün öncüsü sağlam bir temel kurmamış ve kendinden sonrası için de Atatürk
gibi yeni bir gelenek oluşturamamıştır.


Kıbrıs Barış Harekatı sırasında bir ara ikinci
Atatürk ilan edilen Ecevit bu yakıştırmalara hiç sahip çıkmamış, Atatürk
sonrasında yeni bir yapılanmanın peşinde koşmuştur. Atatürk Türkiye’sinin
bugünü ve geleceği açısından Ecevit’in girişimlerinin yararlı olup olmadığı
bugün çok tartışmalıdır. “Bu Düzen Değişmelidir” adında bir kitap
yayınlayarak politikaya giren Ecevit, bu düzeni değiştirmeyi bırakarak,
“Ben değiştim” açıklamasıyla dış güçlerin İMF reçeteli hükümetlerine
bile başkanlık yapmıştır. Düzeni değiştiremeyince kendisi değişmek gibi kolay
bir yola giren Ecevit, halk kitlelerini bu haksız sömürü düzeninin
değiştirileceği umuduyla arkasına çekerken, IMF reçeteleri ile halk
kitlelerinin ekonomik ve sosyal çöküntüye sürüklenmelerine seyirci kalmıştır.
Son başbakanlığı döneminde bir IMF komiserine ülkeyi terk etmesi tam anlamıyla
bir teslimiyet olarak Türk siyaset tarihine geçmiştir. Kapitalist emperyalizmin
dişlileri arasında her gün biraz daha ezilen Türk halkı Ecevit’i bir umut
olarak görmüş ve dağlara taşlara onun adını yazarak umudun iktidarında kurtuluş
aramıştır. Ne var ki, bu kadar uzun süren umudun sonu hüsran olmuş, halk sektörü
iddiasıyla yola çıkan Ecevit, halk kitlelerini ezen IMF programlarının
uygulayıcısı konumuna düşmüştür.


Atatürk ve Ecevit isimleri, bir partinin genel
başkanları olarak tarihte yerlerini almıştır. Ne var ki, Atatürk sonrasında
O’nun koltuğuna gelen Ecevit’in Türkiye’nin kurtarıcısının yolundan gitmesi
beklenirken, O’nun geleneğinden saparak Atatürk gelenegini devre dışı bırakacak
girişimlerde bulunması Türk ulusunun Atatürkçü yapılanmasında derin yaralar
açmıştır. Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırmak, BOP ya da BİP ‘e çekebilecek
gelişmeler sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden Atatürk yoluna dönmesi
beklenirken, Ecevit’in başka denemeleri gündeme getirmesi, yeni bir Kemalist
uyanışı engellemiştir. Kendisinden sonra partisi ve destekçilerinin sahipsiz kaldıkları
görülmektedir. Şimdi bu kesimlere düşen görev, yeniden çıkış noktası olan
Atatürkçülüğe geri dönmektir. Ecevit dönemi bir ara dönem olarak geride kalacak
ve orta solun tabanı yeniden Atatürk çizgisinde bir araya gelecektir. Atatürk
çizgisi antiemperyalist bir politika olarak Avrupa emperyalizmine olduğu kadar
Atlantik emperyalizmine de karşı çıkmaktadır. AB’nin dışladığı Türkiye
Cumhuriyeti’nin Atlantik emperyalizminin işgal ve senaryolarına alet olmaması
için yeniden kurucusu Atatürk’ün yoluna dönmesi gerekmektedir. Türk ulusunu
tarih sahnesine çıkaran, Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir devlet olarak
kuran, Cumhuriyetimizin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk bugün ilke ve düşüncesi
ile yine Türk ulusuna yol göstermektedir. Ecevit’in girişimleri yeni bir
siyasal gelenek yaratamamıştır. Bu aşamada, yeniden Atatürk çizgisine yönelmek
Türk ulusunun içinde bulunduğu dar boğazdan kurtulması için tek çözüm olarak
görülmektedir. Atatürk devrimciliği süreklidir ve Ecevit’i de geride bırakacak
kadar güçlüdür. Ecevit bir kuyruklu yıldız gibi kayarak tarihe mal olmuştur.
Atatürk ise bir kutup yıldızı gibi Türk ulusuna yön göstermeye devam
etmektedir.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER