PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : “Amerikan Birleşik Devleti (ABD) ile Küresel
Sermaye karşı karşıya”
 

Gazeteci Şükrü Sak, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le
gündemdeki meselelerin arka plânını konuştu. (NABIZ HABER.SÖYLEŞİ.RÖPORTAJ:
23.11.2014)



Gazeteci Şükrü Sak, Prof.Dr. Anıl Çeçen’le gündemdeki meselelerin arka
plânını konuştu.


-Gündemdeki bir konuyu sorarak başlayalım hocam; 6-7 Ekim olaylarını nasıl
değerlendiriyorsunuz’


Anıl Çeçen: -6-7 Ekim olaylarını, ‘Çözüm süreci’nin uzaması neticesinde,
Ortadoğu’daki sıcak gelişmelerin Türkiye’ye yansıması olarak değerlendiriyorum.
Türkiye birkaç senedir angaje olduğu bu ‘çözüm süreci’ meselesinde, tarafların
kabul edebileceği bir noktaya gelemedi. Belirli kesimlerde rahatsızlık devam
ediyor. Öbür tarafta Kuzey Irak’tan sonra Kuzey Suriye’de yeni bir yapılanmanın
oluştuğunu görüyoruz. Bunu isteyen güçlerin Kuzey Suriye üzerinden sıcak
olayları Türkiye’ye yansıtmaları ve özellikle giderek artan göçmenlerin Türkiye’de
öne çıkması noktasında, hem Türkiye’deki sürecin uzaması hem Ortadoğu’daki
sürecin giderek sıcak çatışmaya dönüşmesinin birlikteliğinin bir patlama
noktası olarak görüyorum’


-Tüm bu olayların planlı olduğunu
düşünüyor musunuz’


Anıl Çeçen: -Aslında plan konusu tek
boyutlu değerlendirilemeyecek bir konudur. Yaşanan sıcak olaylar çerçevesinde,
bütün merkezler kendi açılarından konuları izleyip, inceleyip, değerlendirip,
ona göre kararlar aldıkları içindir ki, bu yaşanan süreçten yani Türkiye’de
sürecin uzamasından, Ortadoğu’daki olayların, sıcak çatışmaların tırmanmasından
yararlanmak isteyen güç merkezlerinin, geleceğe dönük planları doğrultusunda bu
olayları kullandıklarını da söyleyebiliriz’


-Son yaşanan hadiselerin Amerika’da
yapılan ‘Kürt konferansı’yla bir ilgisi olabilir mi’.. Konferansla ilgili
Türkiye’nin ve Kürt sorununun geleceğini belirleyecek kararlar alındı yorumları
yapıldı’’


Anıl Çeçen: -Ben bu konudan daha çok
Ortadoğu’da, Mescid-i Aksa ile başlayan sürecin ön planda olduğu kanaatindeyim.
Çünkü Kuzey Irak sorunu, Kürt meselesi geçmişten beri devam eden meseleler. Ama
Mescid-i Aksa meselesi yıllardır üzerinde durulan, yorumlanan, fakat çok açık
hareket edilmeyen bir konuydu. Mescid-i Aksa meselesinin öne çıkmasıyla beraber
Ortadoğu’da karışıklık isteyen güçlerin Irak’ı ve Suriye’yi karıştırdıkları
gibi, aynı doğrultuda Türkiye’ye yönelik bir karışıklık senaryosunu gündeme
getirdiklerini söyleyebilirim.


– Çözüm süreci konusunda tarafların
birbirlerini kandırmaya çalıştıkları, veya PKK’nın çözüm sürecinde masaya
Amerika ve İsrail’i oturtmaya çalışan bir yaklaşımı var. En son Cemil Bayık’ın
açıklamalarına dayanarak söylüyorum. ‘Masada Amerika’nın da olmasını istiyoruz’
diye bir açıklaması vardı bu konu hakkında’…


Anıl Çeçen: -Sorularınız günlük
olaylara dayanıyor, ama ben bir kamu hukukçusu olarak genel Kamu hukuku
açısından konuya baktığım zaman, gördüğüm başka bir olay var. O da ABD ile ‘Küresel
sermaye’nin yollarının ayrıldığıdır. Küresel sermaye Ortadoğu’ya hakim olmak,
İsrail’in kontrolünde bölgede silah satışını arttırmak istiyor. Petrol
şirketleri Ortadoğu’dan sonra bu bölgelerde de sıcak çatışmalardan yararlanmak
ve savaş konjonktürünü tırmandırmak istiyorlar.

Ben bu süreç içerisinde ABD’nin zorlandığı kanaatindeyim. Nitekim geçen sene
İran’a yönelik bir süreç yaşanmıştı. Bu süreç içerisinde de, bölge, giderek
Şii-Sünnî çatışmasına sahne olacakken, Obama’nın devreye girerek, Putin’le
diyalog kurduğunu, yeni ABD dışişleri bakanının üç kere Türkiye’ye, 3 kere
Rusya’ya gittiğini ve daha sonraki süreçte de, İran’da Ahmedinejat rejimine son
verilerek Londra’da doktora yapmış, Batı’yı tanıyan, çağdaş dünya ile daha
uyumlu hareket eden birinin İran’da devlet başkanlığına seçildiğini gördük.


Bununla ilgili olarak, başta ABD
olmak üzere Batı ülkeleri İran’a yönelik ambargoyu kaldırdılar ve İran’ı hedef
tahtasından çıkardılar. Şimdi İran hedef tahtasından çıkartılıp, ambargo kaldırılıp,
İran’a yönelik yatırımların başladığı noktada, burada Rusya ve ABD’nin
işbirliği yaptığını, ama İran’ı hedefe oturtan İsrail’in, küresel sermayenin,
silah ve petrol şirketlerinin, yani savaş isteyen büyük tekellerin oyunlarının
bozulduğunu gördük o dönemde. Şimdi, aradan bir yıl geçtikten sonra gelinen
aşamada gene savaş lobilerinin savaş konjonktürünü tırmandırma noktasına
geldiklerini de. Biliyorsunuz savaş tek yönlü olmaz. Mutlaka karşılıklı
tarafların bulunması gerekir. Burada İran’ın yarattığı boşluğu doldurmak üzere
yeni bir aktörün gündeme getirildiğini gördük. O da IŞİD olarak gündeme geldi.
Şimdi IŞİD’i hedefe oturttular. 24 Batı ülkesi IŞİD’e yönelik ortak bir
koalisyon kurdular. Türkiye’yi de NATO ülkesi olarak bu koalisyonun içine
aldılar. Ama Türkiye’nin bölge ülkesi olduğunu unutarak hareket ettiler.
Türkiye hem bölge ülkesi hem batılı ülke olarak iki arada bir derede kaldı.
Bölge ülkesi olarak sıcak çatışmaların tehdidi altında iken, Batı ittifakı
ülkesi olarak Batı’nın bölgeye yönelik hegamonik saldırıları noktasında Türkiye’nin
bu doğrultuda zorlandığı ve kullanılmaya çalışıldığını gördük.


Şimdi, ben bir Kamu Hukukçusu ve
Jeopolitik çalışan bir bilim adamı olarak, Türkiye’ye yönelik bütün
gelişmelerin bu çerçevede ikili değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bir;
Türkiye bölge ülkesidir. İki, Türkiye Batı ittifakı ülkesidir. Şimdi bölgedeki
çatışmalar giderek büyür, Türkiye Batı’yla karşı karşıya gelirse, o zaman
Türkiye’nin karışması gündeme gelir. Ki, sizin o biraz önce belirttiğiniz sıcak
çatışmalar ortaya çıkar. Batılı ülkeler, Türkiye’yi kendi çıkarları
doğrultusunda Ortadoğu’da kullanamadıkları zaman, Türkiye’nin iç meselelerinin
tırmandırılmasının gündeme geldiğini görüyoruz.


-Türkiye’nin, özellikle 17 Aralık’tan
sonra, Batı ve ABD merkezli dayatmalara karşı bir ‘Millileşme’ çabası
içerisinde olduğunu, veya bir karşı durma çabası içinde olduğunu düşünüyor
musunuz’…


Anıl Çeçen: -Şimdi, bugünkü ‘Küresel
sermaye’ dediğimiz yapılanma, bir yönüyle Kapitalist Dünya devletidir. Bu, 1871’de
ABD’de, Chicago’da ‘yuvarlak masa’ toplantısıyla kurulan bir yapıdır. 1871 çok
kritik bir tarihtir. Çünkü 1871’de Almanya-Fransa çatışması sonrasında Paris’te
Komünist bir yönetim kurulmuştur; Paris Komünü’ Kapitalizmin beşiğinde,
Komünist bir yönetim kurulunca, Kapitalistler paniğe kapılmışlar ve bir
dayanışma içerine girmişlerdir. O noktadan sonra, Kapitalistlerin ‘Yuvarlak
Masa’ adı verilen ilk ‘Dünya devleti’ yapılanmasına yöneldiklerini görüyoruz.
Bu noktadan sonra, Kapitalist blok, yani sermaye güçleri, mevcut devletlerin
dışında hareket ederek, daha farklı davranmışlardır.

Bunun uzantısı, 1. Dünya Savaşı süreci içerisinde, Mesela İngiltere ve Fransa
Osmanlı’yı işgal edip, Ortadoğu’yu paylaşmıştır. Rusya’ya karşı. Ama Rusya
çökertilmiştir, Japon savaşıyla beraber. Ama o arada da, Rusya’da bir devrim
olmuştur.


Eğer o Komünist devrim olmasaydı,
İngiltere ve Fransa Dünya’yı paylaşacaktı. Komünist devrim onu önlemiştir, bu
boyutta görmek lazım. Çünkü Osmanlı çökmüş, her yer işgal edilmiştir. Ama Sovyetler
Birliği’nde bir Komünist devrim meydana geldikten sonra Atatürk bundan
yararlanmıştır. Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye hareketi bundan yararlanarak,
Sivas Kongresi kararlarıyla devleti kurmuşlardır. Ama yeni Anayasa’yı çıkarmak
için, 6 ay beklemişlerdir. Bakü Kurultayı’nı. Yani, bu coğrafyada Türkiye tek
başına hareket edemez, bölge devletidir. Merkezî konuma sahiptir. Ama bu bölge,
dünya’nın jeopolitik merkezi olduğu için dünya dengeleri doğrultusunda
gelişmeler olur bu bölgede. Benim az önce belirttiğim, ana nokta, gelinen nokta
şudur; ABD ile küresel sermayenin yolları ayrılmıştır. Çünkü, küresel
sermayenin çıkarları doğrultusunda, ABD Ortadoğu’da savaşmış ve zayıflamıştır.
Misal; Latin Amerika’yı kontrol edemiyor ABD. Afrika’yı kaybetti’ Kuzey Buz denizini
Ruslar ele geçirdi. ABD Avrupa’yı eskisi gibi yönlendiremiyor artık. Küresel
sermayenin, İsrail’le ortak, Ortadoğu’da istediği savaş çerçevesinde, Amerika
Ortadoğu’da 10 yıl savaşmak zorunda kalmış, Ortadoğu’ya kafasını gömdüğü için
de diğer kıtalardaki gücünü kaybetmiştir. Şimdi Obama çok zor durumda aslında.
Ondan dolayı Putin’le paslaşıyor. Ama İsrail’i ve küresel sermayeyi kontrol
edemediği noktada, Obama Almanya’yı devreye sokmaya başladı. Böylece Ortadoğu’da
yeni dengeler oluşuyor’


– Peki, bu büyük denge değişmeleri
arasında Türkiye’nin durumu ne olacak sizce’…


Anıl Çeçen: -Sayın Cumhurbaşkanımız,
Ortadoğu’da değerlendirmeler yaparken bir ‘üst akıl’ dan bahsediyor. Demek ki
artık meseleler, olaylar görüldüğü gibi değil. O olayların arkasında güç
merkezlerininizlediği plan ve projeler var. Nasıl Büyük Ortadoğu bir projeyse,
Büyük İsrail bir projeyse, Türkiye Cumhuriyeti de bir projeydi. Küreselleşme
nasıl bir projeyse, Avrupa Birliği de bir projeydi. Şimdi projeler çarpışıyor
aslında. Burada tabii güç merkezleri kendi çıkarları doğrultusunda, yol almak
için de etnik meselelerle dinî meseleleri, cemaatlerle etnik grupları birbirine
karıştırarak, sıcak çatışmalarla yerleşik devlet düzenlerini yıkarak,
parçalayarak yola devam etmek istiyorlar ve bir ‘Küresel dünya imparatorluğu’nu
bu doğrultuda oluşturmaya çalışıyorlar.


-Küresel sermayenin çıkarları Türkiye’yi,
bir Irak veya Suriye’ye çevirmeye yönelik mi’..


Anıl Çeçen: -Küresel sermayenin ana
hedefi şudur; ‘Şirketler büyüyecek, devletler küçülecek’’ Bakın 20. Yüzyıla
girerken 20 devlet var, çıkarken 200 devlet var. 21. Yüzyıla girerken 200
devletle girdik, çıkarken 2000 devlet olmasını istiyorlar’ Yani bütün
ulus-devletlerin parçalanmasını, eyaletlere bölünmesini istiyorlar. İşte o
nedenle yerelleşmeyi, özerkleşmeyi, eyaletleşmeyi, bölgesel federasyon
yapılanmalarını gündeme getiriyorlar. Ama bunu durduk yere yapamayacakları
için, etnik ve dini çatışmalarını tırmandırıyorlar. El altından da silah
şirketlerinin çıkarları doğrultusunda, hepsine silah dağıtıyorlar. Bu amaç
için, devletleri iç kavgalara sürükleyerek, toparlanmasını ve güçlenmesini
önlüyorlar.

Şimdi, bunu yapan ‘Küresel sermaye’dir. Çünkü küreselleşme tamamen tekelci
sermayenin kontrolündedir. Karl Marks’ın deyimiyle, ‘Finans Kapitalin kontrolündedir’’
Bu çerçevede baktığımız zaman Dünya’nın geleceğinde, artık mevcut devletlerin
ötesinde, ulus-devletlerin geride kaldığı, eyalet yapılanmalarının öne çıktığı
bir süreç istiyorlar. Bu doğrultuda devletleri küçültecekler, şirketleri
büyütecekler’ Şirketlerin patronlarına da baktığımız zaman, patronlar genelde
Musevi-Yahudi asıllı olduğu için ‘Siyonizm’ ön plana çıkmaktadır. Kapitalizm
bir anlamda ‘Siyona- Kapitalizm’ haline gelmektedir. Siyonistlerin
kontrolündeki kapitalizm halini almaktadır. O bütün devletleri dağıtmaktadır.
Mesela bugün, ABD’de Teksas’da çay hareketi başlamıştır, Teksas’ın kopmasını
istiyorlar’ Kaliforniya kendini Dünya’nın 4. Büyük ekonomik gücü ilan etti. Bir
ABD eyaleti bağımsız devlet olmak istiyor.Böylece ABD’de eyaletler kopmaya
doğru gidiyor. Ya da ABD’de Mormonlar bir cemaat olarak toplanıyorlar, Utah
eyaletinde birleşip, orayı bir Mormon devleti haline dönüştürmeye çalışıyorlar.
Demek ki, burada küresel sermaye, ulusları tasfiye etmek için dini kullanıyor.
Bir tarafta şirketler ve cemaatler, diğer tarafta devletler ve milletler var.
Geçmişten gelen yapı, devletler ve milletler, geleceğe dönük yapıyı sermaye ve
şirketler yönlendirdiğinde, devletlerin parçalanmasında hem cemaatleri, hem
etnik grupları kullanıyorlar, destekliyorlar, finanse ediyorlar, silah
dağıtıyorlar ve çatıştırıyorlar.


-Bu dayatmalara nasıl karşı duracağız
sizce’..


Anıl Çeçen: -Bu mesele sadece Türkiye’nin
meselesi değil, sadece Ortadoğu’nun meselesi değil’ Bakın Afrika’da da
çatışmalar devam ediyor, Asya’da da çok büyük çatışmaların olduğu yerler var.
Ama Avrupa ve ABD’de bu olmuyor. Batı yüzyıllarca süren, emperyalizm sonrasında
bir blok halinde kendi güvenliğini bir dayanışma ittifakına bağlamış noktada’
Türkiye burada ortada kalıyor. Hem Batı ittifakı içerisindeyiz, hem Avrupa
birliğine üye olmadığımız için dışarıda kalıp, Ortadoğu ülkesi olarak Batı’nın
çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’ya sürüklüyor. Ki bu Osmanlı’nın son
döneminde, Osmanlı ordusunun Hicaz çöllerinde dağılması gibi bir süreçti’ Şimdi
Türkiye’yi yine aynı role sürüklüyorlar’ Bütün Ortadoğu’da çatışmaları
tırmandırıyorlar. Önümüzdeki dönemde, Türkiye’yi de bu işin içine katarak,
Türkiye’nin gücünden, devlet yapısından, jeopolitik konumundan ve askeri
gücünden yararlanarak, bu bölgede kendi çıkarları doğrultusunda yeniden
yapılanmayı sağlamak istiyorlar.


Burada iki şey var, çok önemli;
bunlardan birincisi, bugünkü haritayı İngiltere ve Fransa’nın çizmesidir ki,
onlar uzaktan Ortadoğu’ya, bir ‘Merkezî imparatorluğu’ parçalamak doğrultusunda
baktıkları için, bugünkü haritayı çizmişlerdir’ Ama arkadan 2. Dünya savaşıyla
Amerika, Ortadoğu’ya gelmiş, yerleşmiş, artı bir de İsrail kurulmuş.


İsrail açısından bakarsan bölge
devletleri çok büyük; bir ân önce hepsinin parçalanması lazım’ ABD açısından
bakarsak, Batı ittifakının egemen olması için Türkiye’nin bu coğrafyada bir
askerî üs olarak kullanılması gerekiyor’ Bunun her ikisi de bizim aleyhimize’
Hem İsrail’in hem ABD’nin planı bizim aleyhimize’ O zaman birilerinin bunu
çıkıp söylemesi lazım, Türkiye’de. Çünkü Türkiye hem bölge ülkesi olacak, hem
Batı ittifakının ülkesi olacak. Batı ittifakı bölgeye saldırı planları
hazırladığı noktada, Türkiye’yi kullanmaya kalkınca, biz bütün komşularımızla,
bütün İslam dünyasıyla, bütün Arap dünyasıyla karşı karşıya, düşman haline
geliyoruz ve bunun faturası bize büyük oluyor. Çok büyük oluyor!.. Ki aynı
süreci yarın İran’la yaşatmaya çalışacaklar. Farslarla Türkleri karşı karşıya
getirmek isteyecekler. O noktada Kuzey Irak’ta yaşayan, Kürt asıllı
toplulukların da kullanılmaya çalışıldıklarını görüyoruz ki, nereden bakarsanız
bakın topyekûn bir saldırıyla karşı karşıyayız’


-Nasıl çıkacağız bu kaostan’


Anıl Çeçen: – Ben bu konularda epey
yazdım; makalelerim var, kitaplarım var biliyorsunuz. ‘Türkiye’nin B Plânı’nı
ben 10 yıl önce yayınladım. ‘Milli Programı’ şimdi sayın Cumhurbaşkanımız,
Başbakan sahip çıkıyorlar, ‘2023 Programı’ olarak. Bunu 2007’den önce biz
yayınladık. Onlar ‘Demokratik Türkiye’ diyordu, biz ‘Güçlü Türkiye’ diyorduk.
Demokrasiye karşı değiliz. Sonuna kadar demokrasiden yanayız ama, ‘Avrupa
barışı’ yok burada. Savaş içinde demokrasinin olamayacağını görüyoruz ve
giderek ‘güvenlik’ meseleleri gündeme gelince; demokrasi adına ‘cumhuriyetin’
tasfiyesi ile karşılaşıyoruz. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi ile de
gücünü kaybetme noktasına geldiğinde de, işte bugün yaşadığımız çekişmeli ve
kritik bir noktaya doğru sürüklenmiş hale geliyoruz.


-Nasıl bir yol öneriyorsunuz’…


Anıl Çeçen: -Önümüzdeki dönemde, ben
burada gayet somut olarak şunu öneriyorum;


Bir an önce Türkiye’deki iktidar ve
Türkiye Cumhuriyeti Devleti komşu devletlerle bir araya gelmeli. Bakın hâla
Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile uğraşıyoruz. Ama Türkiye’nin muhatabı bunlar
değil. Atatürk döneminde olduğu gibi nasıl bu coğrafyada Sovyetler Birliği’ne
karşı, Hitler’e ve Mussolini’ye karşı bir ‘bölge güvenlik sistemi’ Sadabat
Paktı’yla kurulduysa aynı şekilde bugün Türkiye, Şam’la, Bağdat’la Tahran’la,
Bakü’yle, Tiflis’le bir araya gelerek bir bölgesel dayanışma ittifakına
girebilir. Ben buna ‘yeni Cento’ diyorum. Çünkü bir dönemde, soğuk savaş
döneminde Sento’yu biz burada yaşadık. Bu NATO düşmanlığı değildir. NATO’nun bu
coğrafyada bir anlamda yabancı kalması noktasında Sento eskiden olduğu gibi,
bir de senato vardı’ Uzakdoğu ülkelerini bir araya getiren CENTO, NATO’yla
ittifak halinde dünya barışını sağlayabilir. Ama bunun için mutlaka Irak’ı,
Suriye’yi, İran’ın, Azerbaycan’ın, Gürcistan’ın da içinde yer alacağı bir
yapılanmaya gitmek lazım.


Bunun başlangıcı, Irak’a komşu olan
ülkelerle başlamıştı. Bakın Amerikan ordusu Irak’tan çekilince, Irak’a komşu
olan ülkeler Irak’ta bayağı ciddi destekler sağladılar. Şimdi Suriye aynı
durumda. O zaman Türkiye İran ile bir araya gelecek Irak’ın toparlanmasına,
Suriye’nin toparlanmasına yardımcı olacak. Azerbaycan’ı, Gürcistan’ı yanına
alacak ve bu noktada ikinci bir ‘Bakü Kurultayı’yla bu bölgede bir merkezi
devletler birliği kurulacak.


Benim bu konudaki önerim; ‘Merkezi
Devletler Birliği’nin Bakü merkezli İran-Türkiye ortaklığına dayanan, Irak,
Suriye, Gürcistan ve Azerbaycan’ı içine alan bir yapılanma, bölgede barışı
sağlayacak bir yeni alternatif olarak gündeme getirilmesidir. Fakat maalesef
şimdiye kadar Türkiye’deki partiler, iktidar ya da muhalefet partileri olsun,
hiç birisi böylesine somut bir öneriyi gündeme getirmediler.


Ama bu bölgenin içerisine bakın;
şimdi bile hâla bizim İran’la ortaklığımız var. D-8’de Erbakan’ın başlattığı
işbirliğinde ortağız, EKO denilen, Karadeniz Ekonomik işbirliğinde ortağız’
Daha önce Bağdat Paktı’nda, Sadabat Paktı’nda, RCD’de ortak olmuşuz. Şimdi biz
İran’la yüz sene içerisinde 5 tane ortaklık yaşamışız ve bugün bir etnik kavga
ya da bir cemaat kavgası ya da mezhep kavgasıyla savaşa sürüklenmesinin, ben
iki devletin de aleyhine olacağı kanaatindeyim.


Bölge barışını da ciddi boyutlarda
tehdit ederek 3. Dünya savaşı potansiyeli yaratabilecek durumdadır. O zaman
bizi Batılı devletler, komşularımıza yönelik savaşa doğru sürüklemesin.
Bıraksınlar biz komşularımızla bir araya gelelim, bölge barışını Batılı ülkeler
karışmadan sağlayalım. Ama bunu İsrail kabul etmiyor, bunu küresel şirketler
kabul etmiyor, bunu bu coğrafyada silah satmak isteyen, bu coğrafyanın
petrolüne el koymak isteyen küresel şirketler önlemeye çalışıyorlar. Mesele
budur.


-Ortaya koymuş olduğunuz bu perspektifle
alakalı, Türkiye’nin bunları yapabilmesi için içeride ayağını sağlam basması
gerekmiyor mu ‘ Mesela orada bir etnik tehlike, burada paralel yapı’. Bunu
sadece bir iç mesele olarak düşünmüyoruz herhalde’ Bu söylediklerinizi
gerçekleştirebilmek için Türkiye’nin içeride çok ciddi bir ‘birlik’ oluşturması
gerekmiyor mu’..


Anıl Çeçen: -Ben Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin geçmişten gelen 1000 yıllık Türk ve Müslüman devlet geleneğine
sahip olduğu kanaatindeyim. Ayrıca Cumhuriyet döneminde de, kurucu kadrosunun
ve kurucu önderliğinin Türkiye’ye çok önemli bir siyasi birikim bıraktığını da
görüyorum, Cumhuriyet kuşağının bir temsilcisi olarak.


Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bu
doğrultuda toparlanması için bir ‘Milli idari reforma’ ihtiyacı var.


Bakın, ben 10 yıl önce ‘B Planı’
kitabımı yayınladığım zaman şunu dediler; -ki bir çok kesim tartışmıştı bunu-
Dediler ki; ‘Doğru söylüyorsun, ama sen bu kitabı erken yazdın. Önümüzdeki
dönemde Türkiye’nin ve bölgenin toparlanması noktasında böyle bir plana gerek
var. Bir bölgesel oluşuma’ Avrupa Birliği gibi bir merkez birliğine ihtiyaç
var. Ama bunu yapabilecek bir Türkiye’ye ihtiyaç var önce. Bunu yapacak güçte
bir Türkiye olmazsa B planı uygulanamaz’ dediler ve doğruydu.


İşte bunun üzerine ben 2023 Güçlü
Türkiye programını platform çatısı altında arkadaşlarımızla hazırladık ve
kamuoyuna ilan ettik. Bizim orada önerimiz şudur; Türkiye acilen
toparlanacaktır. Bu noktada Cumhurbaşkanına, meclisteki partilere büyük iş
düşmektedir. Hem meclisteki partileri, hem meclis dışındaki partileri
Cumhurbaşkanı ve hükümet bir ortak toplantıya çağırmalıdır ve onun içerisinden
çıkacak bir uzlaşma ortamı içerisinde de Türkiye siyasi gündemini
belirlemelidir. Seçimler erkene alınabilir. Ortadoğu’daki çekişmeler nedeniyle
seçimler sonrasında da, gerek bugünkü iktidar, gerekse gelecek iktidarların
paylaşılabileceği bir ‘Milli program’ın gündeme getirilmesi gerekmektedir.
Fakat bu konuda Avrupa merkezli, Amerika merkezli, İsrail merkezli bakan Türk
aydınlar olduğu için ve Türkiye’deki siyasi kadrolar maalesef, Avrupa, ABD ve
İsrail merkezli yapılanmaların içinden geldiği içindir ki, Türkiye’yi böylesine
bir yapıda toparlayabilecek bir potansiyel, siyasi olarak harekete
geçememektedir.


Önümüzdeki dönemde, bugünkü hükümet
yoluna devam etsin veya etmesin; bir koalisyon gündeme gelebilir’ Bir milli
hükümet gündeme gelebilir ya da yeni bir siyasi hareket hızlı bir şekilde
ortaya çıkıp toparlanabilir. Veya, mevcut partiler bir koalisyon kurabilirler.
Bütün bunların ana hedefi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini toparlayacak, gücünü
yeniden arttıracak, şimdiye kadar küreselleşme süreci içinde tasfiye edilmiş
olan gücünü yeniden toparlayacak bir milli idari reformun acilen Türkiye’nin
gündemine getirilmesi gerekmektedir. Bu millî idarî reformla, Türkiye’de gerek
askerî kesim, gerek sivil kesim, gerek siyasî kesimler bir araya gelip Türkiye’nin
toparlanmasında, bir iç savaşa sürüklenmeyi önleme noktasında, bir ekonomik
çöküşe sürüklenmeyi önleme noktasında, Türkiye’nin emperyal güçlerin bazı
oyunlarına alet olarak bir savaş senaryosuna sürüklenmesini engellemek için,
bütün bunları dikkate alan bir millî program, Türkiye’nin gücünü arttıracaktır.
Toparlayacaktır. Böylece içeride toparlanan Türkiye, hızlı bir şekilde
bölgesine daha bağımsız bakarak, komşularıyla bir araya gelmenin yollarını
arayacaktır. Tıpkı ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi.


-Bu, hükümetin, ‘2023 Vizyonu’ olarak
bahsettiği, sizin programa’..


Anıl Çeçen: -Gördüler ki,
kendilerinin gündeme getirmediği bazı düşünceler, bazı öneriler Türk toplumunun
içinden çıkıyor. Meclis’te şu an üç parti var, üçü de pasifize edilmiş. Bir
tanesi bölgesel bir parti niteliği gösteriyor, bir tanesi milliyetçi, bir
tanesi Atatürkçü olduğunu söylüyor ama, hiçbir muhalefet partisi Türkiye’nin
geleceği için bir milli idari reform planı-projesi ortaya koymadı. Biz bu
konuda Ankara’daki Ulusal Güç Birliği Platformu olarak, 2007 seçimlerinden önce
böyle bir çalışmayı ortaya koyduk. Ve ondan sonra bu tartışma başladı.


Şimdi bu tartışmanın yapılması ve
kamuoyunda yansıması noktasında; iktidarın da tavır değişikliğinegidip, ‘Demokratik
Türkiye’ kavramıyla, Avrupa Birliği, Amerika, İsrail üçgeni içerisinde bir
yerlerde sürüklenmektense, giderek bölgede artan sıcak olaylar ve güvenlik
sorunları çerçevesinde, hükümetinde 2023’e dönük, yani Cumhuriyetin 100.
yılında daha güçlü bir Türkiye’nin gündeme gelmesi noktasında bir arayışa
girdiğini görüyoruz’


– Peki böyle bir dönüşümün ‘17 Aralık’tan
sonra mı başladığını düşünüyorsunuz’ Çünkü önceden çok düz bir gidiş vardı, ‘17
Aralık’tan sonra ciddi bir çatlak doğdu. Özellikle küresel güçlerin, küresel
sermayenin hedefleri doğrultusunda hareket eden, ‘ devlete sızmış’ yapının’..


Anıl Çeçen: – Paralel Devlet
yapılanmasını mı diyorsunuz ‘


– Evet. Paralel Devlet yapılanmasını
diyorum’


Anıl Çeçen: -Türkiye’de tek bir
paralel devlet yapılanması yok. Ben birkaç tane paralel devlet yapılanması
olduğu kanaatindeyim. Zaten bu da kamuoyuna yansımış vaziyette. Ülkenin bir
yerinde devlet kurmak isteyenler de kadrolaşıyorlar, bazı cemaatler de farklı
bir yapılanma çerçevesinde kadrolaşıyorlar. Ama kapitalist kesimler esas
paralel devlet. Ben Türkiye’de, asıl ‘paralel devletin’ sermaye olduğu
kanaatindeyim. Çünkü dikkat edin, küresel sermaye ulus devletlere karşı savaş
açmış vaziyette. Amerika kendisindeki sermayeyi kontrol edemiyor. O sermaye
Amerika’yı kendi çıkarları doğrultusunda, Amerikan devletini kullanıyor. Şimdi
aynı süreç Türkiye’de de var. Türkiye’de siyasi partiler geliyorlar geçiyorlar
ama, Türkiye’deki kapitalist patronların, finans kapitalin yerli ortaklarının
gücü değişmiyor. Hep onların istediği oluyor. Hep onların alternatif parti
olayları gündeme geliyor, hemen müdahale ediyorlar; ‘‘Cumhuriyetçi partiyi
engelliyorlar, laik parti istiyorlar’’. Çünkü o kesimlerin içinde gayr-i Müslim
lobiler de etkin. Bunları da görmemiz lazım.


-Türkiye’yi yöneten 3 bin aile’
mevzuu’


Anıl Çeçen: -Bir yönüyle öyle
tâbii… Bu konuda ‘Boğazdaki Aşiret’ diye bir kitap da yayınlandı biliyorsunuz
zamanında. ‘Boğazdaki Aşiret’ meselesi, ki, 1848 ihtilallerinde Polonya’dan
kaçanlar önce gelip Polonezköy’ü kurdular. Daha sonra işte Avrupa’nın çeşitli
ülkelerinden kaçanlar, gelip boğazın iki yakasına yerleştiler ve Boğazdaki
Aşiret ortaya çıktı. Şimdi ‘Boğazdaki Aşiret’in uzantısı olan kesimler, küresel
sermaye ile ortaklık içerisine girdikleri noktada, ciddi bir milliyetçi,
ulusalcı, Türkiyeci, ya da antiemperyalist yapılanmayı önlüyorlar. Çünkü basın
medya onların kontrolünde olduğu gibi, siyaseti yöneten kadroları da onlar
finanse ediyorlar, onlar adına hareket eden politikacılar. Bakın uzun süre
Türkiye’de etkin olan politikacıların geçmişine ilişkilerine bakın, hepsinin
arkasında bir holdingi görürsünüz.


-Sizce Ak Parti gitgide daha bir
millileşiyor mu’..


Anıl Çeçen: -Bugünkü hükümet 12
yıldır Türkiye’yi yönetiyor. Artık belli bir birikime sahipler. Belli bir
tecrübe edindiler. Ama bazı ittifaklar da çatladı. ‘17 Aralık’ meselesi orada
gündeme geldi. Orada yolların ayrıldığını görüyoruz.

Bugünkü hükümetin yola devam etme noktasında bir şansı var. Çünkü alternatifi
yok. Bugün, meclisteki partilerin hiç birisi iktidara gelebilecek durumda
değil. Üç parti bir araya gelip koalisyon kurar mı’ O da mümkün görünmüyor. O
zaman seçimlere gittiğiniz zaman yine bugünkü hükümetin gündeme gelmesi söz
konusu. O zaman hükümette, hem kendini yenileme noktasında, hem de devletle
karşı karşıya gelmeme noktasında, devletle beraber ortak hareket etmek
zorunluluğunu artık görmeye başladı. Kanaatim odur.


Bu çerçevede tabii ki ister istemez
önümüzdeki dönemde küresel sermayenin bu saldırganlığı ulus devletleri
parçalamaya yöneldiği noktada, artık hiçbir siyasi iktidar bu oyunlara alet
olmayacaktır-olamayacaktır. Çünkü her hükümet kendini belli bir noktada
kurtarmak isteyecektir. Bu noktada hiçbir hükümet bindiği dalı kesmeyecektir.


O zaman buradan şu sonuç çıkıyor:
Önümüzdeki dönemde Türkiye eğer yoluna bugünkü haliyle devam edecekse, bir
millileşme, milli çıkarlar doğrultusunda ortak hareket etme konusunda devlet ve
hükümet işbirliği yapacaktır. Yeni ittifaklar gündeme gelecektir!. Aksi
takdirde Türkiye devlet olarak da, millet olarak da, ülke olarak da
toparlanamaz ve dağılma riski giderek tırmanır. Ve bu durum Türkiye’yi, hem iç
karışıklığa, hem bölgesel savaşa çeker ki, bunları önlemenin yolu da çok hızlı
bir şekilde toparlanmadır. Zaten dikkat edin ‘B Planı’ ile önerdiğim milli
program, Milli İdari Reform diyorum, yani demek ki Türkiye’de milli devletin
güçlendirilmesi gerekiyor artık. Bununla birlikte Türk milletinin de
toparlanması gerekiyor. Bu çerçevede önümüzdeki dönemde Türkiye’yi yönetecek
iktidarlara, Devleti yönetecek kadrolara, Türkiye’nin toparlanması konusunda
bir milli tutum, bir milli politika zorunluluğu açıkça ortaya çıkmıştır.


-Hocam çok teşekkür ediyoruz’


Anıl Çeçen: -Ben teşekkür ederim.


(Kaynak; Baran Dergisi, sayı 410)