ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI


Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN ABD‘nin
SÜPER GÜÇ STRATEJİSİ


Amerika  Birleşik
Devletleri , İkinci dünya savaşının mutlak galibi olarak  yirminci yüzyılda dünyanın süper gücü
konumuna gelmiş  ve bu durumunu yüzyılın
son yıllarına kadar  sürdürerek,  yirmi 
birinci yüzyıla dünyanın kendi liderliğinde girmesini sağlamıştır . N e
var ki , Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine 
iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir döneme geçerken , Amerikan
devletinin ciddi boyutlarda sarsıntılar geçirmeye başladığı görülmüştür .
Sovyet Blokuna karşı batı dünyasının önderi konumuna sahip olan ABD , iki
kutuplu denge düzeninde batılı bir süper güç olarak dünya hegemonyasında başı
çekerken ,  karşısındaki kutup
dağılınca  dengeler bozulduğu için  bir sarsıntı döneminden geçmeye başlamıştır .
Soğuk savaş döneminden küreselleşme aşamasına geçerken, ABD’nin  tek kutup başı olarak daha da güçleneceği
beklenirken , yirminci yüzyılın son yılları ile yirmi birinci yüzyılın ilk
yılları ABD için bir şaşkınlık, sarsıntı ve gerileme dönemi olmuştur .


II Eylül olayları ABD’nin 
karşı düşmanla uğraşmayı bırakarak kendi içine döndüğü bir aşamada
gerçekleşmiş ve  Amerikan devleti
içindeki güçlerin dışarıyla uğraşmayı 
bir yana bırakarak, birbirleriyle uğraşmaya başladıklarını göstermiştir .
İki tarafı da okyanuslarla çevrili bulunan Amerikan devletinin dışarıdan bir
saldırı ile karşılaşması mümkün değil gibi görünürken  , asıl saldırının içeriden ve devletin
içindeki gizli örgütlerden  ortaya
çıktığı görülebilmiştir . Yıllarca dünya egemenliği doğrultusunda kendisine
karşı çıkan devletler ve güçlerle boğuşarak gelen Amerikan devleti  ,sahip olduğu büyük gücü eskisi gibi dışa
dönük kullanamayınca, bu kez o emperyal 
gücün  devletin içinde patlama
yaratarak  yeni dönemde gene eskisi gibi
etkin olabilmenin yollarını  aramaya
başladığını , 11 Eylül olayları  ortaya
koymuştur .  Küresel dönemin getirdiği
yeni stratejiler doğrultusunda  Amerikan
devleti içinde patlamalarla  ortaya çıkan
güç kullanımı,uydurma senaryolarla göz boyamak için kullanılmış ve bu durumun
suçlusu olarak Müslüman Araplar ilan edilince, 
Amerikan devleti Afganistan ve Irak hattı üzerinde yer alan bütün  Müslüman devletleri ve İslam dünyasını hedef
alarak sıcak savaş dönemini başlatmıştır . 


İbni  Haldun’un
tezleri doğrultusunda  aradan geçen uzun
zaman dilimi içinde bazı koşulların değişmesi , devlet yönetimlerinin  yozlaşmaya başlaması , toplum içinde yer alan
farklılıkların  bölücü bir nitelik
kazanması üzerine ,haksızlık ve yolsuzlukların hızla tırmanarak ülkeyi yaşanmaz
bir duruma sürüklemesi  ve bütün bu
gelişmelere karşı devletin merkez i gücünü kaybederek,  ülkede var olan kamu düzenini
koruyamaması  gibi olumsuz gelişmeler ,
devletlerin bir gerileme dönemi sonrasında çöktüğünü  bilimsel olarak ortaya koymaktadır . İbni
Haldun’un  Endülüs devleti ile ilgili
gerçekleri derleyerek ortaya koymuş olduğu 
çöküş teorisi, tarih içinde hemen hemen bütün büyük devletlerin yaşam
süreçlerinde ortaya çıkarak tarihsel 
gelişmeler açısından belirleyici olmuştur . Ne var ki , Haldun’un  tezi açısından büyük devletler incelendiğinde
Endülüs devleti  , Osmanlı İmparatorluğu
ve  Hazar 
İmparatorluğu  gibi büyük
devletlerin, yaklaşık olarak yedi yüzyıllık zaman dilimlerinde var
olabildikleri anlaşılmaktadır . Eskiden 
kendi çağının devleti olarak süper güç konumuna gelen siyasal yapıların
yedi yüzyıl etkinliklerini sürdürebildikleri 
görülürken , Amerika Birleşik Devletleri gibi kendi çağının devleti  olan 
süper güçlerin bu ağırlıklı konumlarını sonraki dönemlerde  bir 
yüzyıl bile sürdüremedikleri  
ortaya çıkmaktadır . Eski bir İngiliz sömürgesi olarak yola çıkmış olan
ABD’nin Britanya imparatorluğunun beş asırlık hegemonyası sonrasında devreye
girerken , bir anlamda Atlantik düzeninin bekçiliğini de üstlenmiştir .
İngiltere’nin bir Atlantik gücü olarak 
başlattığı bu hegemonya düzeni birinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin
eline geçmiştir .


Amerikan devletinin tarihsel süreç içerisindeki yerini
belirlerken  , İbni Haldun’un
görüşlerinin yanı sıra Medeniyetler Teorisinin kurucusu olan Oswald  Spengler’in 
ortaya koymuş olduğu varsayımı da dikkate almak gerekmektedir .
Spengler  tarihin tekerleği biçiminde
özetlenebilecek  görüşlerinde her büyük
devletin ya da  medeniyetin önce bir
noktada ortaya çıktığını  , zamanla
büyüyerek ve  güçlenerek geniş alanlar
üzerinde kendisinin merkezinde yer aldığı bir medeniyet düzeni  kurduğunu ama bu aşamadan sonra değişim
sürecinin yeni medeniyet merkezi olan bu ülkeyi de sarsmaya başladığını ve bu
yüzden  devlet düzeninin sarsılma
sürecine doğru kayarak,gerileme  ile  yok olma aşamalarını birbiri ardı sıra
izlediğini öne sürmüştür . Spengler’e göre, her devlet böylesine bir dairevi
süreç yaşayarak sonunda kurulmuş olduğu noktaya geri dönerek ortadan kalktığı
için ,her medeniyet düzeni için bir 
tekerlek benzeri çizginin ortaya çıktığı söylenebilmektedir .
Medeniyetler Teorisi bu açıdan medeniyet tekerleği  olarak adlandırılan bir  siyasal bilim kuramı haline  zamanla gelmiştir . Bu teoriye göre her
devlet ya da medeniyet tarihin belirli bir noktasında ortaya çıkar , büyür
,gelişir ,duraklar ve gerilemeye başladıktan sonra da yok olur .
Roma,Bizans,Hazar,Endülüs,Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının tarihleri
incelendiği zaman, tarih biliminin 
medeniyet tekerleklerinin ortaya çıktığını ve zaman içinde dönerek çıkış
noktasında yok olma aşamasına geldiğini , önemli bir ders olarak insanlığa
aktardığı  görülmektedir. İnsanlık tarihi
içinde yer alan devletler ve medeniyetlerin tarihsel  gelişim 
süreci  bu açıdan  medeniyet tekerleğinin dönüşü çizgisinde  belirginlik kazanmıştır . Bu teori
doğrultusunda  dünya durdukça ve insanlık
yaşadıkça medeniyet tekerleği dönmeye devam edecek ve her dönemde  yeni büyük devletler ortaya çıkarak kendi
medeniyet düzenlerini kuracaklardır . Bu teori doğrultusunda , bugünkü dünya
düzeninde  süper güç konumuna gelen  Amerika Birleşik Devletleri , yirminci yüzyıla
girerken  bitmiş olan Britanya
İmparatorluğundan  görevi devralarak ,
yeni yüzyılın süper gücü olarak tarih sahnesine çıkmıştır .


Paul  Kennedy
isimli  bir siyaset bilimcisi , yirminci
asrın sonlarına doğru yayınlamış bulunduğu 
“Büyük Güçlerin yükseliş ve çöküşleri “ adını taşıyan kitabında  , büyük güç kavramı üzerinden giderek
emperyal devletlerin ya da süper güç konumuna gelen  yeni yapılanmaların  tarihsel incelemesini , büyük güçlerin
yükseliş ve çöküşleri başlığı altında incelemeye çaba göstermiştir . Paul
Kennedy , kitabında Çin’den başlayarak tarih içinde Orta Doğu, Avrupa ,Afrika
ve Asya kıtalarında ortaya çıkmış olan büyük medeniyetleri  incelerken, bunların kurucusu olan büyük
devletler üzerinden gitmiş  ve devletler
ile medeniyetler arasında çok sıkı bağlantılar bulunduğunu  gözler önüne sermeye çalışmıştır . Onun
teorik yaklaşımı doğrultusunda bütün büyük medeniyetlerin arkasında   çağının süper gücü konumunda  büyük devletler bulunmaktadır . Güçlü
devletlerin gelişmiş bir düzen kurmalarından sonra yeni medeniyetlerin  çıkabileceği  
öne sürülürken , bir anlamda 
Spengler’in medeniyetler teorisine dönük bir bağlantı kurulmaktadır .
Tarihin tekerleği dönerken  dünya farklı
dönemlere doğru yol almakta ve her yeni dönem insanlığın içinde bulunduğu
konuma göre  ayrı bir medeniyeti gündeme
getirmektedir . İnsanlık bir medeniyetten ötekisine geçerken , yeryüzü
haritasında da bu doğrultuda değişiklikler olmakta ve eski  devlet yapılarının yerini yenisi alarak
tarihin eskisinden daha farklı bir biçimde 
dünya haritaları gündeme getirilmektedir . Batı dünyasının yükselişi ile
başlamış olan  tarihin medeniyetler
teorisi biçiminde incelenişi , bugünün koşullarında tarih ötesi bir bakış açısı
ile de değerlendirilerek  bu anlamda bir
gelecek okuması yapılmaya çalışılmaktadır . 
Medeniyetler teorisine göre bütün büyük devletler kurulma, yükselme
,duraklama ,gerileme ve çöküş dönemleri yaşadıklarına göre , Amerika Birleşik
Devletleri de  duraklama ve gerileme
dönemlerinden sonra bir çöküş aşamasına 
geçerek  dağılacaktır .


Amerika Birleşik Devletleri  ,Birleşik Krallık adı ile bilinen İngiliz
hegemonyasını  on dokuzuncu yüzyılın
ortalarından sonra devralmaya başlamış, Japonya ve Osmanlı Devletinin sınırları
içine girerek Asya kıtasının doğusu ve batısında yer alan iki ülkeye nüfuz
ederek bu ülkeler üzerinden yirminci yüzyıl hegemonya planlarını devreye
sokmuştur . Kırım savaşı  ortaya
çıkarılarak  Osmanlı devletinin içine
girilmiştir . Japon Krallığı ise içeriden ele geçirildikten sonra ,
Japonlar  Rusların üzerine sürülmüş ve
1905 yılına gelindiğinde Rus Çarlığı içeriden çökertilmiştir . Böylece Kırım
savaşı ile Osmanlı devleti ile kapıştırılan Rus İmparatorluğu, daha sonraki
aşamada da  arkadan Japon saldırısına uğratılarak  ortadan kaldırılmıştır . Rusya’nın  çökertilmesi planında  Avrupalı emperyalistleri geride bırakan ABD
yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, İngiltere ve Fransa gibi batılı
emperyal güçlerin yapamadığını yaparak, 
dünyanın anakarasını kuzeyden işgal eden 
Rus hegemonyasına son vermiştir . Japonya ve Osmanlı devletlerinin içine
okullar ve dini cemaatlar aracılığı ile giren Amerikan emperyalizmi  aynı oyunu Rusya’da da tekrarlayarak ,Çarlık
sonrası farklı bir Rusya yaratmanın 
planlarını uygulama alanına getirmiştir . Böylece Rusya gibi geri kalmış
bir büyük ülkede sosyalist devrime giden yol açılmıştır . Sovyet devrimi iyi
incelendiği zaman , Rusların eseri olmadığı ama ABD merkezlerinden gelen
desteklerle oluşturulan Bolşevik hareketinin bir ürünü olarak  gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır . Çarlık
rejimini Japonları destekleyerek arkadan çökertilmesini sağlayan ABD  , Kırım savaşı sırasındaki merkezi coğrafya
örgütlenmesini de iyi kullanarak  ,  Avrupa kıtasını dünyanın yönetiminden uzak
tutacak bir  karşı blok  yapılanmasını , Bolşevik hareketi
üzerinden  sağlayarak   yirminci yüzyılda  kendisinin egemen olacağı yeni bir dünya
düzeninin önünü açmıştır . Birinci dünya savaşı sırasında İngiltere ve Fransa
açıktan bütün cephelerde savaşırken , ABD Rusya’nın içlerine girerek , kendisini
kapitalist blokun patronu yapacak biçimde bir karşı kutbu sosyalist  ideolojiyi kullanarak ve Troçki’ye New York
borsası üzerinden büyük miktarlarda para aktararak  , bu yoldan 
kendi kurduğu kızıl orduyu yönlendirerek,  bir ideolojik devrimi Rusya üzerinden
dünyanın doğu yakasında  oluşturuyordu .


“Büyük Güçlerin 
yükseliş ve çöküşleri “ isimli kitabında Paul Kennedy  eski çağ uygarlıkları ile yeni dönemin büyük
devletlerinin hem incelemesini hem de karşılaştırmasını yaparken  , büyük devletleri ortaya çıkaran tarihsel
kesişme noktasının çok önemli olduğunu vurgulamaktadır . Devletlerin ortaya
çıkışı ile birlikte başlayan yeni düzen ve onun uzantısı olarak belirginlik
kazanan  süreçler insanlık tarihinin
yazımında  önemli yansımalar yaratmıştır
. Batının Hrıstıyan dünya olarak ele alınmasıyla birlikte İslam dünyasının
biçimlenişi  , merkezi alanda yer alan
büyük devletler ile birlikte Rusya ve Japonya gibi kenar bölgelerde kalmış olan
devletlerin yaratmış oldukları siyasal birikim de dünya tarihinin biçimlenişinde
etkili olmuştur . Batının tarihi Avrupa kıtası merkezli olarak ele alındığı
zaman ,on beşinci yüzyıl sonrasında Avrupa’nın büyük devletlerinin  denizlere açılarak bütün dünya ülkelerine
ayak basmaları  sağlanmış ve bu  aşamadan sonra da ,  kara kıtalarının    bütün bölgeleri Avrupa’nın emperyal  devletlerinin merkezlerine bağlanarak , büyük
bir  küresel  yayılma planı kara parçalarının bulunduğu her
yerde gerçekleştirilmiştir . Mal ve 
maden  ticareti doğrultusunda
gelişen savaşlar , beraberinde mali birikimleri ortaya çıkarmış ve bundan sonra
da  oluşan zengin hazineler ,  Avrupa devletleri arasındaki çekişmeler ile
birlikte ulus devletleri yaratınca büyük güçlerin hegemonya düzeni kurma
doğrultusundaki girişimlerinden beklenen sonuçlar alınamamıştır .
Sömürgeciliğin getirdiği zenginlikler 
sanayileşmeye giden yolları açınca 
, en büyük sanayi devrimini yapan batılı ülkeler yeni zengin ülkeler
olarak kendi hegemonya düzenlerini kurmuşlardır . İngiltere sanayi devrimini
ilk yapan ülke olarak batı kapitalizminin başını çekerken Fransa onu izlemiş ve
arkadan da İspanya,Hollanda ve İtalya gibi Avrupa devletleri gelerek batı
blokunun  kapitalist hegemonya düzeni
kurma süreci içinde yerlerini almışlardır .


On beşinci yüzyılda denizlere açılan Avrupa kapitalizmi bu
doğrultuda  oluşturduğu hegemonya
düzenini yirminci yüz yılın  başlarına
kadar getirebilmiştir. Ne var ki , kapitalist gelişmenin çok hızlı olması ve
bunun sonucunda da batı ülkelerinin kasalarında önemli miktarda  döviz ve sermaye birikmesi yüzünden, artan
rekabet beraberinde hırs ve büyük hegemonya planlarını getirince Birinci dünya
savaşı bu kavganın doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır .İngiltere’nin başını
çektiği Avrupa sömürge imparatorlukları yeni gelinen aşamada  cihan savaşına elverişli bir ortam
yaratmıştır . Dünya savaşı sırasında  ABD
cephe savaşlarına girmemiş , her yerde 
İngiltere’yi destekleyerek, gelecekte onun sırtından batının
patronluğunu alma girişimlerini hızlandırmıştır . Dışarıda ABD Büyük Britanya
İmparatorluğunun arkasına saklanırken , Avrupa ülkelerini tümüyle devre dışı
bırakacak  biçimde  Rusya’nın içinde Bolşevik hareketini
örgütleyerek  ,Sovyet devriminin ön
hazırlıklarını  tamamlamaya çalışıyordu .
İşçi sınıfının bulunmadığı bir ülkede sosyalist devrim yapmak gibi  antika bir işi , Amerikan donanması kızıl
orduyu örgütleyerek başarıyordu . Sovyetler Birliğini kurmuş olan  Kızıl ordu New York borsasının sermaye
desteği ile Troçki tarafından örgütleniyor 
,  Lenin ise Masonik bir
örgütlenme ile İsviçre’nin Cenevre kentinden 
özel tren ile  Moskova’ya
gönderiliyordu . Sovyet devletinin kuruluş hazırlıkları savaş yıllarında
tamamlandıktan sonra, savaşın ertesinde 
Amerikan donanması   Kızıl ordunun
düzenlemiş olduğu bir tören ile 
Vladivostoktan resmi bir tören ile uğurlanıyordu  ama bu durum dünya kamuoyundan çok dikkatli
bir  şekilde  gizleniyordu . Her sene elli yıl sonra
yayınlanan İngiliz belgeleri incelendiğinde ,bu durum açığa çıkıyor ve dünya
kamuoyunda tartışma konusu haline geliyordu . Kapitalizmin temsilcisi  olan 
ABD, böylece küresel hegemonyayı İngiltere’nin elinden alırken ,
eski  Avrupa ülkelerini devre dışı
bırakacak bir emperyal  hegemonya
düzeni  oluşturmak üzere,  karşı kutup olarak kullanılacak  bir sosyalist düzeni de gene  kendi planları  doğrultusunda 
kuruyordu .


Sovyetler Birliği’ni komünizm ideolojisi üzerinden  karşı 
kutup olarak gizlice oluşturmayı başaran 
Amerikan emperyalizmi ,önce kendi ülkesinde Mc Carty isimli bir senatörü
kullanarak  Mc Cartycilik adı altında
herkesi komünistlikle suçluyor ve böylece bir gergin ortam yaratarak  siyasal hegemonyasını daha da  artırabilmenin arayışları içine giriyordu
.Amerika’dan esen komünizm suçlamaları bir rüzgar olarak Avrupa kıyılarına gelince   , bu kez ABD batı ülkelerini  Sovyet tehdidine karşı kendi kontrolü altına
alacak bir yeni yapılanmayı, Nato şemsiyesi altında gerçekleştirme yoluna
gidiyordu .Nato’yu görünüşte Sovyetler Birliğine  ve komünizm tehdidine karşı kurduğunu
söyleyen Amerikan devleti  ,bu askeri
örgüte bağlı  oluşturduğu gizi kadrolar
ile , batılı ülkeleri ve diğer dünya devletlerini  baskı ve kontrolü altına alıyordu . İngiltere
bile ABD’nin bu kadar ağır bir baskı düzeni kurmasından rahatsız oluyor ve
diğer Avrupa ülkeleri ile zaman zaman 
ortak eylem planları oluşturarak , ABD’yi sınırlamanın yollarını
arıyordu . Türkiye gibi Nato şemsiyesi altına sürüklenmiş olan devletler ise ,
Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda gerektiğinde terör ya da
askeri darbe senaryolarına sahne oluyordu . Türk devleti bu gibi emperyalist
senaryolar yüzünden çok zor durumlarda kalırken , ABD istediği her türlü
siyasal senaryo ya da komploları,  gene
Nato  örgütünü kullanarak yapıyordu
.  Soğuk savaş sırasında baskı düzeni
yüzünden  pek bilinmeyen bu gibi durumlar
soğuk savaşın bitmesi üzerine ortaya çıkıyor ve yirminci yüzyılın nasıl bir
Amerikan hegemonyası doğrultusunda hukuk dışı 
olaylara ve gelişmelere  sahne
olduğu  iyice anlaşılıyordu .Kendisinden
önce Britanya İmparatorluğunun hazırlamış olduğu  batı hegemonyası düzenine, ABD’nin  nasıl el koyduğu görülünce , başta batılı
müttefik ülkeler olmak üzere, bir çok 
batı ülkesi ya da dünya devletinin Amerika Birleşik Devletlerine
karşı  bir tutum içine doğru girdiği
kesinlik kazanmıştır . Kendi ortaklarına bile gerçekleri söylemeyen , kendi
özel çıkarları için ortaklarını  ateşe
atmaktan çekinmeyen   ABD, emperyalizmin
süper gücü haline gelerek baskıcı hegemonya düzeni kuruyordu.


Sovyetler Birliği varken 
, komünizmi öcü olarak gösteren ABD 
bu doğrultuda bir Mc Cartycilik 
olgusunu örgütleyerek , soğuk savaş döneminde dünyaya egemen
olabilmiştir . Ne var ki , soğuk savaş sonrasında bütün Avrupa ülkeleri teker
teker Gladio dosyalarını  açarak Nato’ya
karşı mesafeli bir yol izlemeye başlamıştır .Sovyet devrimi gibi bir komplo
ile  dünyanın doğu bölgesini Avrupalı
emperyal devletlerin elinden alan ABD  ,
Sovyet tehdidini büyüterek bütün dünya devletlerinin içine girmiş  ve bu gibi gizli örgütlenmeler yolundan   kendi hegemonya düzenini  yeryüzünün beş kıtası üzerinde
yaygınlaştırmıştır . İki büyük cihan savaşı yaşayan dünya ulusları  , Birleşmiş Milletler çatısı altında bir
araya gelerek kalıcı bir barış ortamı gerçekleştirebilmenin çabalarını
gösterirken , ABD  eski örgütlenmeleri
üzerinden dünyayı kendi  çıkarları
doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyordu . Bütün dünya ülkelerinden sağlanan
beyin göçü oluşumları ile yeterli kadroları devşiren Amerikan  devleti , bildiği yolda devam ederek bütün
dünyayı  Sam amcanın çiftliğine
dönüştürmeye   öncelik veriyordu . Bu
gibi olumsuz girişimleri yüzünden müttefikleri ile arası açılan Amerikan
devleti  ,  bazı 
olumsuz gelişmeleri değerlendirerek daha yumuşak ve medeni yolları
siyaset sahnesinde deneyeceğine  , gene
eskisi gibi bildiği sert yollardan gitmeye ısrar etmesi yüzünden , hem
devletler arası  yeni sorunların doğmasına  hem de belirli bölgelerde sıcak
çatışmaların  çıkmasına  neden oluyordu . Küreselleşme  dönemine geçilmesiyle birlikte , soğuk
savaştan kalma bazı siyasal gerçekler ortaya çıkınca , ABD’ye olan güven iyice
sarsılmış  ve bu yüzden de  ABD merkezli bir küresel yeni dünya düzeni ,
çok büyük zorlamalara rağmen bir türlü kurulamamıştır . Soğuk savaşın korku ve
baskı dönemleri geride kalınca insanlar 
ABD emperyalizmini daha  dengeli
bir biçimde  değerlendirerek karşı
çıkmışlardır .


Yirminci yüzyılın kralı olan ABD  , bu konumunu tek merkezli bir küreselleşme
süreci ile iyice pekiştirebilmek üzere 
var gücü ile  iplere asılarak ,
Amerika Birleşik Devletleri yapılanmasını kendisinin merkezinde yer
alacağı  Dünya Birleşik Devletlerine  dönüştürebilmenin çabası içine girmiş ama
bunu bir türlü başaramamıştır . Bu durumu en açık örnekleriyle kamuoyuna
taşıyan bir Amerikalı iktisatçı olarak William Engdal , “Kaybolan Hegemonya “
isimli kitabında  ABD’nin nasıl
gerilediğini ve bir çöküş aşamasına geldiğini açıkça dile getirmiştir .
Engdal’a göre ,  yirminci yüzyılın
hegemonu olan ABD hızla çöküşe geçtiği için, yirmi birinci yüzyılın hegemonu
olmaktan  giderek uzaklaşmaktadır .
ABD’li olmasına rağmen Almanya’da yaşayan 
yazar Frankfurt gibi bir sermaye merkezinden dünyayı ve ABD’yi
gözleyerek  Amerikan devletinin çok hızlı
bir çöküş sürecine girdiğini ve bu yüzden yirmi birinci yüzyılda dünyaya eskisi
egemen olamayacağını açıkça  vurgulamaktadır
. Kendi merkez bankasına sahip olamayan ABD’nin, küresel sermayeyi denetlemesi
ya da bir düzen içerisinde yönlendirmesinin artık mümkün olamayacağını  yazar açıkça ifade etmektedir . ABD’yi
Amerikalıların değil ama bir avuç zenginin yönettiğini , Federal Rezerv denilen
merkez bankasının tamamen onların kontrolü altında olduğunu ,bu yüzden de  Amerikan devletinin güçlü bir merkezi
yönetimden uzak olduğunu belirten yazar , 
kendi devletine ve halkına hükmedemeyen bir siyasal yapının emperyal
hegemonya düzeni oluşturamayacağını söylemektedir . İki kutuplu dünya
düzeninden yararlanarak eski hegemonları devre dışı bırakan ABD’nin,  eskiden yaratmış olduğu Amerikan yüzyılı
efsanesi tam bir çöküş içerisine düşmüştür . Kendi müttefiki olan devletlere
danışmadan Kudüs gibi tartışmalı bir kentin 
hiç ilgisi yokken ABD başkanı tarafından İsrail’in başkenti olarak ilan
edilmesiyle , Birleşmiş Milletler örgütü çatısı altında bütün dünya
devletleri  ABD’yi teslim alan Siyonizme
karşı çıkışı gerçekleştirmişlerdir . Amerika’nın böylesine büyük bir  karşı çıkış ile karşı karşıya kalması
da,  hem çöküşün hem de şimdiye kadar
uygulanan politikaların iflas ettiğinin tam bir 
göstergesi olmuştur . Kuzey Kore gibi küçük ülkeler ile savaşmayı
düşünen , Türkiye gibi yarım asırlık müttefikleriyle  karşı karşıya gelen , ittifak içinde olduğu
ülkeleri korumayan , onlara karşı terör örgütlerine silah dağıtan bir devletin
eskisi gibi bir hegemonik güç olarak yola devam etmesi mümkün değildir .


 Amerikan gücünün
süper devlet olma çizgisinde ikinci bir yüzyıl için yeterli olmadığı ortaya
çıkınca ,bütün dünya ülkeleri ve kamuoyu Amerikan hegemonyasının konumu
üzerine   tartışmaya başlamışlardır . Bu
çerçevede ,  küreselleşmenin öncülerinden
ABD emperyalizminin örgütleyicisi konumundaki bir siyaset bilimcisi olarak  Prof.Dr.İmmanuel  Wallerstein , Amerikanın geleceği ile ilgili
olarak yeni teoriler oluşturmaya 
çalışmıştır . Dünya siyasal sistemi üzerine  çeşitli eserleri bulunan bu bilim adamı  , gelecekte nasıl bir dünya düzeni sorusuna
yanıt ararken , aynı zamanda Amerika’nın yeryüzündeki konumunu yeni yüzyıl açısından
ele alarak değerlendirmiştir . Çok yönlü bir bilim adamı olarak Wallerstein ,
ABD’nin yirmi birinci yüzyılda nasıl ayakta kalabileceğini  ve eskisi gibi süper güç konumunu koruyarak
nasıl bir hegemonyanın öncüsü olabileceğini 
tartışmıştır . Dünya siyasal sistemi üzerine çalışırken , jeopolitik
konulara da girmek zorunda kalan Wallerstein 
“Jeopolitik ve Jeokültür “ isimli kitabında  çöküş sorusuna yanıt ararken ,  Amerika’dan sonra neyin geleceğini ve nelerin
olabileceğini belirli öngörüler üzerinden tespit etmeye çalışmıştır . Küresel
emperyalizmi , ABD merkezli tek kutuplu dünyada gerçekleştirmek için yola
çıkanlardan birisi olan Wallerstein 
,bunun olamayacağını gördüğü noktada , Amerikan hegemonyasının bitişinden
sonra ne gibi gelişmelerin olabileceğini belirleyerek ,dünya kamuoyuna  bu tespitlerini aktarabilmenin çabası içine
girmiştir . Amerika  yüzyılının  çöküşündeki 
kendisi gibi emperyalist bilim adamlarının suçlarını ört bas etmek için
aslında  Kuzey Atlantikçiliğin çöktüğünü
öne sürerek , bu doğrultuda ABD’nin kusurlarını İngiltere ile paylaştırmaya
çalışmaktadır . İngilizlerin dünya devleti oluşumuna esas olmak üzere,  Birleşik Krallık oluşumunu gündeme getiren
yaklaşımlarından herhangi bir geri adım atmak 
söz konusu olmamış ,aksine Büyük Britanya İmparatorluğu  biçimindeki Birleşik  Krallık 
devlet  düzeni  bugünlere kadar  devam edip gelmiştir . Küreselleşme sürecine
girilmesiyle çeyrek asır ABD’nin dünyayı toparlamasını bekleyen İngiltere  , sonradan 
Brexit kararını alarak Avrupa Birliğinden çıkmış ve eski sömürgeleri ile
oluşturduğu  Ortak Refah düzeni  doğrultusunda yoluna devam edeceğini
açıklamıştır .


Wallerstein , ABD’nin yirmi birinci yüzyılda süper güç
olarak kalabilmesi için , dünyanın merkezi coğrafyası olan Orta Doğu bölgesine
gelmesini ve bu bölgede bir büyük savaşı başlatmasını  çözüm olarak gördüğünü , dolaylı
yollardan  ifade etmekten çekinmemiştir .
Wallerstein’a göre ABD büyük ordusu ile Orta Doğu’ya gelecek  , önce bu bölgenin Asya ülkelerine
saldıracak, daha sonra da bu bölgenin yanı başında yer alan Balkan ülkeleri
üzerinden Avrupa ülkelerine de saldıracaktır .Asya ve Avrupa ülkelerine aynı
zaman dilimi içinde saldırarak bütün merkezi 
bölgeye savaşın yayılması sağlanacak ve daha sonra da Amerikan ordusu
bölgede savaşan ülkeleri kendi haline bırakarak 
geri çekilecek ve son aşamada da Amerika’ya geri dönerek  dünyanın merkezi coğrafyasında  Asya ve Avrupa ülkelerinin karşılıklı olarak
savaştığı bir ortamı yaratarak üçüncü dünya savaşını başlatacaktır . ABD
politikalarında etkin olan Siyonist lobilerin istediği bir biçimde , kıyamet
senaryolarına konu olabilecek derecede bir 
üçüncü dünya savaşı, kutsal kitaplardaki Armegeddon  efsanesinin somut biçime dönüşmesi
biçimindeki  kıyamet savaşı  senaryosu böylece  ABD’nin 
öncülüğünde gerçekleşecektir . ABD ordularının saldırıları üzerine
savaşa sürüklenmiş olan Asya ve Avrupa ülkelerinin merkezi alanda Avrasya
üzerinden bir üçüncü dünya savaşını çıkartmasıyla , ABD’nin yeni yüzyıldaki
süper güç rakipleri sonunda birbirleriyle tutaşacak , Almanya,Rusya,İran
,Hindistan ve Çin karşılıklı savaş oyunları ile savaşarak birbirlerini
bitirecekler ve böylece ABD’nin yeni yüzyıldaki rakiplerinin hepsi savaş süreci
içinde yok olma yoluna doğru sürükleneceklerdir . Asya ve Avrupa güçleri
merkezi coğrafyadaki üçüncü dünya savaşında birbirlerini yok ederken  , ABD kendi ülkesinden bu durumu izleyerek
önlemlerini alacaktır . Yirminci yüzyılda 
hegemon olarak ortaya çıkan ABD’nin bu konumunu koruyabilmesi için
böylesine bir  felaket senaryosuna
ihtiyaç duyulması  şaşırtıcıdır.


Orta  Doğu
bölgesinin , ABD’nin küresel hegemonyasını yirmi birinci yüzyılda koruyabilmesi
açısından kilit bölge olarak sunulması , Wallerstein gibi  önde gelen bir Amerikalı bilim adamının
önemli bir çıkışıdır . ABD gibi jeopolitik bir yapıya sahip olan ülke açısından
, Amerikan kıtasına saldırabilmek açısından bir okyanus geçme  zorunluluğunun bulunması nedeniyle , ABD
açısından saldırı tehdidi dışarıdan mümkün değildir ama her aşamada bir iç
tehdit ile ABD karşı karşıya bulunmaktadır . ABD dış dünyada egemen oldukça
kendi iç politikasına yönelik saldırılar geride kalmakta ama ABD güç kaybetme
noktasına geldiğinde dışarıdan gelen rüzgarlar sayesinde bu dev ülkenin iç
politikası alt üst olmaktadır . Ülkenin iç ve dış istihbarat servisleri
birbirine düştüğü gibi ,  ordunun merkezi
olan Pentagon da devlet bürokrasisi ,dışişleri bakanlığı ya da devlet
başkanlığı ile ters düşerek  siyasi
mücadele içinde bir kaos ortamına doğru 
sürüklenmektedirler . Son ABD 
başkanı seçilirken öne çıkan 
Pentagon  ve iç istihbarat
birliğinin karşı çıktığı  , dış
istihbaratın  askeri-endüstriyel lobi
üzerinden küresel sermayenin kontrolü altına girmesiyle ,dünyayı yönetmesi
beklenen Amerikan devletinin merkezi disiplininin ortadan kalktığını  açıkça göstermiştir . Bugün böyle bir kaotik
ortama sürüklenen  ABD’nin , Orta
Doğu’ya  binlerce TIR dolusu silah
göndermesi  , ülkede başlayan iç
gerginlik ortamının  arkada
bırakılabilmesi için  önemli bir dış
mesele yaratma  yolunun açılmasıdır .
Tarih boyunca görüldüğü gibi büyük devletlerin iç istikrarları bozulduğunda
hemen bir dış mesele yaratarak içeride yeniden disiplin sağlama gayreti içine
girdikleri görülmüştür .  Amerika
Birleşik Devletleri de son yıllarda giderek güçlenen İsrail lobilerinin baskıları
altında hareket etmeye başlayınca , ülke içinde önemli ağırlığa sahip olan
Hrıstıyan lobiler devreye girmekte , Katolik lobisi Kennedy’lerin öldürülmesi
ile tasfiye edildikten sonra , ABD içindeki Anglo-sakson  gruplar 
İsrail merkezli Siyonist lobilere karşı , Hrıstıyan Avrupa devletlerinin
desteği ile  mücadeleye girerek ,
dünyanın süper gücü olan ABD’nin küçük İsrail’in etkisi altına girmesini  önlemektedir .                          İki bin yıl önce gündeme
gelen Romalıların Yahudi devleti olan İsrail’i yıkması senaryosunun devamı olan
olaylar zinciri  bugüne kadar devam edip
gelmiştir . Roma İmparatorluğunun bir Avrupa gücü olarak gelip Orta
Doğu’daki  Yahudi devletini yıkmasını bir
türlü kabül edemeyen  Yahudi ve Musevi
lobilerinin ,dünya üstünlüğünün Avrupa kıtasından Amerika kıtasına geçmesinden
yararlanarak ,yeniden  dünyanın merkezi
bölgesinde bir Yahudi devleti olarak İsrail’i üçüncü kez  kurma başarısını küresel düzeyde örgütlenmiş
bulunan  Siyonizm sayesinde  sağladıkları 
bütün dünyanın gözleri önünde 
gerçekleşmiştir . Amerikan vatandaşı olan ve ABD’de  devlet görevi yapan Siyonistlerin  Büyük İsrail projesi doğrultusunda  hareket ederek , Amerikan devletini bu
aşamada Kutsal kitaplardaki kıyamet senaryosu olan Armegeddon’a zorlamaları
,yirmi birinci yüzyılın başlarında dünyayı ve insanlığı üçüncü bir büyük savaş
tehdidi ile karşı karşıya getirmiştir . ABD’nin 
küresel hegemonyasını koruyabilmesi için Orta Doğu’da bir büyük savaşa
girişmesi gerektiği gibi bir  tehlikeli
düşünceyi  , gene Yahudi asıllı bir bilim
adamı olan Wallerstein’ın savunması , üzerinde durulması gereken bir durumu
gündeme getirmektedir .Bu aşamada ABD’ye Orta Doğu’da bir üçüncü dünya savaşını
öneren Wallerstein’ın  Yahudi asıllı
olması ,küreselleşme kadrolarının da Siyonist kökenli olduklarını hatırlatmakta
ve  böylesine bir komployu Amerikan
devletinin başına musallat ederek  ,
Büyük İsrail’in kurulması sürecinde Amerikan devletini iç bölünme sonrasında
büyük bir savaş senaryosu üzerinden yok olmaya doğru  götürecektir . Bir anlamda Tanrı
kıyamete  doğru zorlanmaktadır .


Bir asırdır dünyayı yöneten Amerikan gücü, kendi içinden
çıkan bir başka  kimliğin , etnik ya da
dinsel  yapılanmanın geleceği
senaryosunda  Siyonizm üzerinden
kullanılmak istenmektedir . Dünya siyasal sistemi üzerine geniş araştırmalar
yapmış bir bilim adamının  , yazdığı
kitaplarda Amerika’dan sonra ne olacak , ABD ile birlikte kuzey Atlantikçiliğin
çöküşü  , ABD’nin böylesine olumsuz bir
süreçten kurtulabilmek için gerçekleştirdiği yeniliklerin sonuçsuz kalması ,
devletlerarası sistemin geleceği açısından ABD’ye rakip olabilecek  güçlerin değerlendirilmesi ve özellikle bu
süreçte Avrupa Birliği’nin ele alınması , 1968 gençlik olayları ile dünyanın
eskisinden farklı bir noktaya doğru sürüklenmesi  , 
Wallerstein açısından ele alındığında 
bütün bu gibi gelişmelerin 
Amerikan üstünlüğünün korunabilmesi 
çizgisinde bir büyük dünya savaşı ile aşılabileceği gibi bir yaklaşımı
öne çıkarmaktadır . Küresel Siyonizm tam  
olarak hedeflediği Büyük İsrail İmparatorluğu’nu büyük bir savaş
aracılığı ile kurma noktasına geldiğinde , ABD’nin küreselci ve Siyonist bir
bilim adamı tarafından merkezi coğrafya da üçüncü bir büyük savaşa
yönlendirilmesi , dünya güvenliği açısından ele alınarak tartışılması gereken
bir  acil durumu gündeme getirmektedir .


Orta Doğu bölgesi, tarihin ilk dönemlerinden bu yana bütün
büyük siyasal gelişmelere alan olarak hizmet ettiği gibi , üç büyük dinin
ortaya çıkmış olduğu bölge olarak da dinler arası savaşların uygulama alanı
olmuştur . ABD gibi bir süper gücün dünya hegemonyasını ikinci bir yüzyıl daha
devam ettirebilmesi için önerilen büyük savaşın İsrail’i büyütecek Armegeddon
senaryosu olması  , Siyonist kadroların
içinden çıkmış oldukları Amerikan toplumuna ve devletine karşı hazırlanmış bir
büyük komplo olarak görünmektedir . Dünyayı yönetmekte süper güç olan  ABD’nin 
kendi içinden çıkmış olan bir Siyonist komploya kurban gitmesi dünya
kamuoyunda serbestçe ele alınarak tartışılamamış , Siyonist  lobilerin kontrolü altındaki basın ve medya
organları gerçekleri yazarak  Amerikan
halkını ve devletini zamanında uyaramamıştır . Son ABD seçimlerinde küresel
sermayenin desteklediği kadın adayın seçimleri kazanması için bütün medya
organları seferber olmuş ama  Siyonizmin
küresel sermaye üzerinden uygulama alanına getirmiş olduğu  böylesine büyük bir komplo ,Amerikan
genelkurmay merkezi olan Pentagon aracılığı ile bozularak  , Amerikan devletini yeniden güçlü bir duruma
getirecek başka bir aday başkanlığa seçilmiştir . Küresel sermaye Amerikan
devleti üzerinden dünya hegemonyasını Amerikan devletinin elinden almaya
çalışırken,  İsrail’i büyütecek ama
ABD’yi tehlikeye atacak ya da küçültebilecek bir takım siyasal oyunlara  girebilmiştir .  Siyonistler 
Amerikan merkez bankasını tekellerine alan küresel sermaye
temsilcileri  ile birlikte hareket
ederek, ABD’yi Orta Doğu’da İsrail’in planları doğrultusunda kullanılmasına
öncelik vermişlerdir . Bu durum nedeniyle de 
ABD ve bütün dünya bir kıyamet senaryosu ile karşı karşıya getirilmiştir
.


Genel olarak  bütün
devletler  sıkışınca  savaş yoluna 
gitmeyi tercih edebilirler . İç meseleleri aşmak isteyen  siyasal rejimler otoriter yöntemler ile
devletlerini  yönetemeyince ,bir dış
mesele icat ederek savaşlara kalkışabilirler . Roma İmparatorluğundan
başlayarak Britanya İmparatorluğu ,Moğol İmparatorluğu ve de  Osmanlı İmparatorluğu   gibi küresel güçler  sürekli savaşarak üstünlüklerini
koruyabilmişlerdir . Amerikan devleti de 
cihan savaşları sonrasında yeryüzü kıtalarının belirli bölgelerinde   genel 
hegemonyasını koruyabilmek için 
süper güç olarak  bölgesel
savaşlara girmek zorunda kalmıştır . Ne var ki , ABD’nin küresel üstünlüğünü
koruyabilmesi doğrultusunda  önerilen
Orta Doğu savaşı , ABD hegemonyasına yardımcı olacak gibi gösterilirken  aslında 
içeriden bölünmüş olan Amerikan devletinin, zaman içinde iyice
ayrışmasına  ve eyaletlerin bağımsızlığa
yönelmelerine  ve böylece ABD’nin
iyice  zayıflatılarak çöküşüne giden yolu
açacağı görülmektedir . Orta Doğu’da gerçekleşecek bir üçüncü dünya savaşı  Amerikan İmparatorluğunun sonunu getirirken ,
Amerikan gücünü kullanan Siyonist lobilerin yönlendirilmesi doğrultusunda  , ABD sonrasında yirmi birinci yüzyıl için
Büyük İsrail projesini devreye sokacak gibi görülmektedir . Tarihteki büyük
devletlerin içeriden çökertilmesi gibi ABD’de 
kıyamet savaşı senaryosuyla 
içeriden çöküşe zorlanmaktadır .


Tarihsel konjonktürün gündeme getirmiş olduğu olaylar
dizisi çerçevesinde  , Amerika Birleşik
Devletlerinin geleceği , merkezi coğrafyadaki olaylara gelip kilitlenmiştir .
Bir tarafta yeni kıtanın tam ortasında Amerika Birleşik Devletleri , diğer
yanda ise  dünya karalarının  kesişme noktası olan merkezi coğrafyanın  konumu , bugünün koşullarında birlikte
değerlendirilir bir  aşamaya gelmiştir .
ABD bugünün süper gücü olarak kendisine rakip konumda tek bir ülkeyi
görmektedir ki, bu da  son yıllarda bir
yeni dünya devi olarak tarih sahnesine çıkmış olan Çin Halk Cumhuriyetidir .
ABD , Çin’e karşı hareket ederken kendisinin eskisi gibi süper güç konumunda
kalmasını sağlayacak bir  açılım
içerisinde hareket etmekte , ve kendisinden önce batı uygarlığı adına küresel
imparatorluklar kurmuş olan İngiltere, Fransa, İspanya ve Hollanda gibi batı
Avrupa  ülkelerinin  yeniden devreye girmesini önleyerek ,
sosyalist sistem bahanesi ile kurmuş olduğu Nato düzeni çerçevesinde bunları
kendi kontrolü altında tutmaya çalışmaktadır . Bu nedenle ,Avrupa Birliğinin
ordu kurmasına izin verilmemiş ve muhtemel bir üçüncü dünya savaşı  ihtimali hesaplanarak  Kosova gibi Balkanların en tartışmalı ülkesi
işgal edilerek , dünyanın en büyük nükleer silah deposuyla birlikte askeri üssü
de Balkanların tam ortasında oluşturulmuştur . ABD’nin  Balkanlar üzerinden Karadeniz açılımına
kalkışmasının nedeni de, gene eskisi gibi dünyanın süper gücü konumunu muhafaza
ederek , yeni dünya düzenini Amerika 
Birleşik Devletleri  merkezli
olarak devam ettirme çabasıdır . Dünyanın kuzey 
yarıküresinin Rusya’nın kontrolü altında bırakılması , ABD’nin süper güç
stratejisine ters düşmektedir .


Bugünün koşullarında ABD’nin  yeryüzündeki konumu ele alındığında , hızlı
bir çöküş süreci ile birlikte bütün dünyaya taşınan bir kaotik gidiş süreci
de  dünya barışını tehdit ederek  , kontrol dışı bir dünya ortaya çıkarmaktadır
. Herkese sözünü dinletebilen , dünya dengelerinde merkezi konumu ile
belirleyici olan , yeryüzü barışını 
siyasal ,sosyal ve ekonomik ağırlığı ile 
tesis edebilen  bir süper güç
konumundan hızla uzaklaşmakta olan 
Amerika Birleşik Devletleri ; 
ileriye dönük bir süreç içerisinde 
Brezilya ,Almanya ,Fransa,Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler ile
geleceğin önderliği için rekabet edeceğine 
,kendi içinde yer alan küçük bir etnik grubun ve bunu destekleyen diğer
dini grupların yönlendirilmesiyle,  Orta
Doğu bölgesine  gelerek bu bölgenin
yeniden yapılandırılması doğrultusunda bir oluşuma kendi  güvenliğine ters düşen bir biçimde odaklanmış
durumdadır . ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore olmasına rağmen ,
İsrail’in çıkarları doğrultusunda  bir
Siyon planına dünyanın dev süper gücü ABD alet edilmektedir . İki dünya savaşı
sonucunda kurulabilmiş olan Siyonist devletin , hızla büyüyerek  merkezi coğrafyada dünyanın en büyük süper
gücü konumuna gelebilmesi  ve  üçüncü bir cihan savaşının kutsal kitaplar
doğrultusunda gündeme gelmesi için çalışan Amerikan Siyonist lobileri  , ABD’yi böyle bir maceraya atarak  kendi süper güç konumun koruması ve ABD
merkezli bir yeni dünya düzeni kurulması 
çabalarının   önünü kesmektedir .
Amerikan politikalarının  İsrail’in
güvenliği ve geleceği için Orta Doğu merkezli bir duruma getirildiği  aşamada , ABD için ciddi bir tehdit süreci
başlamakta ve ABD içinde Siyonist lobilere Amerikan devletinin alet olmasına
karşı çıkan Hrıstıyan lobiler ve diğer gruplar 
Amerikan iç politikasında bu duruma karşı çıkan etkin çalışmalar yaparak
, çağımızın süper gücü konumundaki ABD’nin bu konumuna kaybetmesine giden yolu
açmaktadırlar . İngiltere’den kovulmuş olan 
aşırı dinci Yahudilerin  Britanya
İmparatorluğu üzerinden  Amerikan
devletini kurmaları gibi , bugün de 
Amerikan Siyonistleri  Amerika’nın
süper gücünü kullanarak  önce küçük
İsrail’i kurmuşlar , şimdi de bu süper gücün olanaklarından yararlanarak ve bir
kıyamet senaryosunda bu büyük devleti üçüncü dünya savaşına zorlayarak , Büyük
İsrail devletini kurma çabası içindedirler . Siyonistlerin planları ile
Wallerstein gibi Amerika’nın  devlet  çıkarları 
doğrultusunda hazırladığı  dünya
hegemonya planları günümüzde çarpıştığı için 
Amerikan devleti son derece karışık bir kaosun ortasında  bocalayarak çöküşe doğru hızla sürünmektedir
.


İki kutuplu dünya düzeni ile üstünlüğü Avrupa’lı  dev ülkelerin elinden alan Amerika  Birleşik Devletleri  , ikinci kutbun çöküşe geçmesinden sonra
kendisinin merkezinde yer aldığı bir tek 
merkezli yeni dünya düzeni kuramadığı için  bugün geçen yüzyıldan kalma dünyanın süper
gücü olma konumunu giderek elinden kaçırmaktadır . Geleceğin büyük devletleri
olmaya hazırlanan on civarındaki büyük devlet .ABD sonrası için birbirleriyle
hızlı bir rekabet yarışına kalkıştıkları için 
, küreselleşme döneminde geleceğe dönük bir  yeni bir dünya  düzeni kuramamışlardır . ABD’nin kendi süper
gücünü koruma noktasında gereken adımları atamaması , Amerikan devlet gücünün
Yahudiler ve Hrıstıyanlar arasında bir çekişme 
konusu haline gelmesi yüzünden ,ortaya kaos öncesi bir karışıklık dönemi
gelmiştir . Bu doğrultuda hareket eden lobiler hem ABD içinde kendi güçlerini
artırmak hem de diğer dünya devletlerini kontrol altına almak için  birbirleriyle mücadele ederken , İsrail sonrası
Orta Doğu’da öne çıkan  yeniden yapılanma
sürecinin giderek savaş konjonktürüne dönüşmesi gibi olumsuz durumlar doğmuştur
. Bu doğrultuda izlenen politikalarda her zaman çifte standartlar  uygulanmış ve önemli siyasal gerçekler
küresel sermayenin güdümündeki medya ve basın organları aracılığı ile halk
kitlelerinden saklanarak , kamuoyu kutsal kitapların yönlendirmesi
doğrultusunda tarikatların siyasete yönelmesi gibi bir olumsuz durum ile karşı
karşıya bırakılmıştır . 


 Amerika’nın süper
güç olarak yola devam edebilmesi bir anlamda Siyonist lobilerin takdirine
bırakılmıştır . Medya ve ekonomi üzerinden siyaseti finanse ederek yönlendirme
durumunda olan Siyonistler , istihbarat örgütleri  aracılığı ile 
hem Amerikan devletini içeriden teslim almışlar,  hem de İsrail’in çıkarları ve beklentileri
doğrultusunda Amerikan parlamentosunu yönlendirerek  çağımızın süper gücünü ;gelecekte Siyonist
bir süper güç  ortaya çıkarmak
doğrultusunda  kullanmışlardır . Bu
duruma karşı çıkan ABD başkanı  John
Kennedy ile Amerikan adalet bakanı Robert Kennedy böylesine bir çekişme süreci
içerisinde öldürülerek , Katolik lobisi 
Amerikan siyaset sahnesinden dışlanmıştır. İsrail’in atom santralına
karşı çıkmak ve  ABD  merkez bankasını  Amerikan parlamentosunun denetimine bağlamak
gibi iki suç işleyen Amerikanın  ilik
Katolik başkanı bu girişimlerinin sonucun hayatı ile ödemiş ve kardeşi adalet
bakanının önü de başkan adaylığını açıkladığı gün  silahlı bir saldırı ile önlenmiştir .  Amerika kendi başkanını koruyamaz bir duruma
geldiği aşamada , gelecekte yeni bir dünya devletini  Orta Doğu’da oluşturmaya çaba gösteren  Siyonist lobiler , Amerikan devletini
kendi  ulusal  çıkarlarına aykırı bir biçimde
yönlendirerek  Büyük İsrail projesinin
gerçekleştirilmesi  hedefi doğrultusunda
kullanmaya çalışmışlardır .


Bugün gelinen aşamada , geçmişin süper gücü  olan Amerika Birleşik Devletleri , Orta Doğu
bölgesindeki Büyük İsrail projesi yüzünden 
bu konumunu yitirme noktasına gelmiştir . İsrail’in üçüncü dünya
savaşı  planı için merkezi coğrafyaya
sürekli olarak askeri birlikler gönderen ve sınırsız sayıda silah dağıtan
Amerikan devleti ,bu davranışları ile Siyonist kıyamet senaryolarına alet
olurken  aslında kendi gücünün ve sahip
olduğu merkezi insiyatifin dibini kazmak gibi ters bir duruma düşmüştür .
İngiltere’nin içinden çıkarak ABD’yi kuranlar 
Puritanlar gibi , Amerika’nın içinden çıkarak İsrail’i kuranlar
senaryosu eskinin bir tekrarı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . ABD ,
Orta Doğu’ya gönderdiği silahları ve askerleri İsrail’in çıkarları
doğrultusunda kullanırsa ,o zaman 
çağımızın büyük gücü olmaktan çıkacaktır çünkü ABD’nin merkezi alandaki
savaşa taraf olması demek , bu süper gücün artık eski konumunu yitirmesi
anlamına gelmektedir . Savaşa taraf olan bir büyük devlet olarak ABD, her
kesimin saygı duyduğu bir büyük devlet olmaktan çıkacak ve üçüncü dünya savaşı
sürecinde  giderek eriyecektir . Savaşı
kimin kazanacağı önceden belli olmadığı için , 
uzun sürecek böylesine bir savaş sonrasında, yeni Orta Doğu savaşını
kazanan tarafın  çıkarları doğrultusunda  yeni dünya 
düzeni biçimlenecektir . Tanrının kıyamete zorlandığı bir savaş oyununa
alet olmak , ABD üstünlüğünün de sonu olacak ve Büyük İsrail Devleti  savaş sonrasında kurulursa , süper güç
hegemonyası  Siyonistlerin eline geçecek
ve dünyayı Büyük İsrail İmparatorluğu yönetecektir . Bugünün ABD yönetimi böyle
bir oyuna alet olmazsa o zaman  ABD
merkezli dünya düzeni devam edebilecek ve İsrail küçük kalacaktır .


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir