Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : 21. YÜZYILDA ULUSAL EGEMENLİK




Yirminci yüzyılı gride bıraktıktan ve
yirmibirinci yüzyılın ilk on senesini tamamladıktan sonra  bir ulus devlet ve ulusal egemenlik  değerlendirmesi yapmak daha gerçekci
olabileck gibi görünmektedir . Bütün dünya bir çağ değişimi yaşarken , bir
yüzyılın son on yılında yepyeni bir dönem ile karşı karşıya kalırken , ve  neler olduğu tam  olarak ortaya çıkmadan  yeni yüzyılın ilk yıllarını geride bırakmağa
başlamak ,bugün içinde bulunulan durum ve geleceğin yeni koşullarını  ve yapılanmalarını açıklığa kavuşturmak
açısından  daha gerçekci olabilecekmiş
gibi görünmektedir . Bu çerçevede , dünya ve insanlık bugün sahip olduğu
yirminci yüzyıl yapılanmasından nasıl bir geleceğe doğru yol almaktadır  sorusuna getirilecek en iyi yanıtlardan
birisi , yirmibirinci yüzyılda ulusal egemenlik düzenlerinin nasıl bir  gelişme geçireceğinin  ortaya konulmasıyla verilebilecektir .
İnsanlığın içine girmiş olduğu 
elektronik uzay çağında  değişimin
hızı herkesin başını döndürürken , yakın geleceği görebilmek ve bunun üzerine  düşünce üretebilmek giderek zorlaşmaktadır .
Ne var ki , gene de geçmişten gelen bilimsel bilgi birikimi ve yaşanmış siyasal
olayların ortaya koymuş olduğusiyasal deneyimlerin , böylesine bir  harekete kalkışabilmek açısından  yeterli destek sağlayıcı  olduğu söylenebilir . Hızlı değişim
süreçlerinin yaratmış olduğu başdöndürücü ortamın olumsuzlukları ancak geçmişin
bugüne taşıdığı siyasal ve bilimsel bilgi birikiminin sağlamış olduğu olanaklar
ile aşılabilecektir .




Yeni bir çağda ulusal egemenlik kavramını ve
bunun getirmiş olduğu siyasal düzenlerin çeşitli yönlerini ele alarak  açıklamağa çalışabilmek için ,öncelikle dünya
tarihinin iyi bilinmesi gerekmektedir . Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış
olan siyasal gelişmeleri  birbirini
izleyen bir devamlılık içerisinde  ele
almak ve  neden sonuç ilişkilerinden
hareket ederek , hangi  olayların ne gibi
gelişmelere  yolaçtığını görebilmek  gerçekci değerlendirmeler yapabilmek ve
bilimsel sonuçlara varabilmek açılarından 
ciddi katkılar sağlayacaktır . Bu doğrultuda gerilere doğru gidildiğinde
uluslaşma sürecinin ilk ortaya çıktığı ve ulusal toplumların ulusal egemenlik
oluşumları  doğrultusunda  nasıl gündeme geldiği , uluslaşma
süreçlerinin getirmiş olduğu ulusal egemenlik düzenlerinin daha sonraki aşamada  nasıl ulus devletlere dönüşmüş
olduklarını  önclikle ele alarak
incelemek gerekmektedir .Konuya dünya tarihi açısından yaklaşıldığında , ilk
uygarlıkların Asya’da gündeme geldiğini , daha sonraki aşamada bugünkü dünya
uygarlığını yaratan  siyasal birikimin
Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler sonucunda 
belirginlik kazandığı , Mezopotamya uygarlığının günümüzdeki dünya
uygarlığının ilk tohumlarının yeşermiş olduğu bölge olduğunu anımsamakta yarar
bulunmaktadır . Göçebe  toplum
yaşayışından yerleşik toplumsal düzene geçiş 
Mezopotamya döneminde gerçekleşince , daha sonraki siyasal oluşumlarda
toplumsal  düzenler belirleyici olmağa
başlamıştır . Toplum düzenine göre  yaşam
biçimleri ve devlet modelleri ortaya çıkmıştır . Siyasetin tabanında var olan  toplumsallık gerçeği , insanlık tarihi
boyunca  birbirini izleyen siyasal
olayların meydana gelişinde ve yönlenmelerinde birinci derece etkinlik
sağlamıştır . Bu çerçevede  insan
toplumlarının uluslaşmasına ve bir uluslaşma sürecinden geçerek ulusal yapıya
sahip olmasına kadar  ciddi anlamda bir
ulusal egemenlikten sözedebilmek mümkün değildir .




İlk çağlardaki 
küçük nüfus yapılanmalarının orta çağ sonrasında hızla  büyümeğe başlamalarıyla , insan toplumlarını
yönlendirme ve yönetme sorunları ortaya çıkmıştır . İlkel ve geri kalmış
toplumlarda nüfus arttıkça çekişme ve çatışma da tırmanmış , geniş halk
kitlelerinin toplu bir halde düzen içerisinde yaşama şansı giderek ortadan
kalkmıştır . İşte bu sürecin başlangıcında dünya sahnesine tek tanrılı dinler
çıkmış ve kitlelerin  hem
yönlendirilmesinde hem de belirli bir otoritenin öncülüğünde düzenli bir yaşama
kavuşturulmalarında  etkili olmuştur .
Yahudilerin Mısır’dan kovulmaları sırasında Musa peygamber’in ortaya çıkarak
ilk tek tanrılı dini ortaya koyması yeni bir başlangıç olmuştur . Böylece ilk
din devletine giden yolda  İsrail  bir din devleti olarak Milattan önceki
yıllarda OrtaDoğu’da kurulmuştur . Puta tapan 
pagan Roma İmparatorluğu  ,bu ilk
tek tanrılı dine dayanan  İsrail
devletini yıkarak tam yahudileri bütünüyle yokedeceği sırada  Hırıstıyanlık bir Yahudi asıllı din adamı
tarafından ikinci tek tanrılı din olarak gündeme getirilmiştir . Romalılar
bunun üzerine yeni tek tanrılı din olan Hırıstıyanlık ile uğraşırken ,
yahudiler Akdeniz kıyılarına dağılarak geleceğin ticaret kolonilerini ve
ekonomi  kentlerini  kurmuşlardır . Daha sonraki aşamada
Hırıstıyanlık kuzeyden Avrupa’ya girerek bütün kıtaya yayıldığı aşamada
ise  Yahudiler Avrupa kıtasından
dışlanmağa başlamışlar ve bu aşamadan sonra içine girilen Orta Çağ döneminde
Avrupa kıtası bin yıl süre ile Hırıstıyan klisesinin dine dayalı baskı yönetimi
altında kalmkıştır . Karanlık Orta Çağ Avrupa kıtasında  Hırısıyan ve Yahudi çekişmesine neden olmuş
,Hırıstıyanlık  bütün Avrupa kıtasını ele
geçirerek bir klise egemenliği oluştururken , Yahudiler hedef alınarak
sinagoglara  Avrupa’da yer verilmemiştir
. Hırıstıyanlık bütün Avrupa’yı ele geçirirken , daha önceki tek tanrılı dinin
mensubu olan Yahudiler  yokedilmeğe
çalışılmıştır .




Üçüncü tek tanrılı din olan Müslümanlık  Hırıstıyanlar tam da Yahudileri yok ederken
ortaya çıkmış , daha Orta Doğu’da yayılmadan Yahudilerin desteği ile  İberik yarımadasına  Kuzey Afrika üzerinden götürülerek  Orta çağ döneminde Hırıstıyan Avurap kıtasına
karşı bir  İslam-Yahudi ittifakına
dayanan Endülüs imparatorluğu Avrupa kıtasının batısında kurulmuştur .
Hırıstıyan Avrupa kıtası İberik yarımadası üzerinden  Endülüs’ün müslüman askerleri tarafından
zorlanırken ,Kuzey bölgsinde bugünkü Rusya toprakları üzerinde kurulu
bulunan  Hazar imparatorluğu
üzerinden  Türk kavimlerinin göçleri
gündeme getirilmiş ve bugünkü Macaristan, Bulgaristan, ile  Finlandiye ve Estonya nüfuslarını oluşturan
Türk kavimleri göçü gene yedinci yüzyılda Avrupa kıtasına yönelmiştir . Avrupa
kıtasındaki Hırıstıyan-Yahudi çekişmeleri yüzünden kıtanın doğusuna Türk göçleri
ve batısına da müslüman göçleri yönlendirilerek , kıta içerisinde Hırıstıyan
aırlığına karşı Yahudiler hem Türk boyları hem de islam kavimleri ile bir karşı
denge sağlamağa çalışmışlardır . Böylece Orta Çağ döneminde üç büyük
dinarasındaki çekişmeler tırmanmış ve giderek çeşitli savaşlara dönüşmüştür .
Bu durumda  giderek artan ülkelerin
nüfusları  dinler aracılığı ile kontrol
edilmeğe çalışılmış , azınlıkta kalan Yahudiler sürekli olarak bulundukları
ülkelerde ve genel olarak bazı bölgelerde her zaman için Hırıstıyan ve Müslüman
dengelerine dikkat ederek kendi varlıklarını koruyabilmek ve  ele geçirmiş oldukları ekonomik zenginlik
düzenlerini koruyabilmek için  çeşitli
yöntemleri geliştirmişlerdir .Doğudan gelen göçler ile nüfusu fazlasıyla artan
Avrupa kıtası o dönemde dünyanın merkezi olma düzeyine gelince ,üç büyük din
arasındaki çekişmeler ve savaşlar tarihin belirleyici unsuru olarak öne
geçmiştir . Hırıstıyanlara karşı müslümanları , müslümanlara karşı da
hırıstıyanları  desteklemek her zaman
için azınlıktaki yahudilerin izlediği bir yöntem olmuş ve böylece Orta Çağ
Avrupa’sında  yeni bir denge düzeni tek
tanrılı dinler aracılığı ile gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır .




Rönesans ve reform daha sonraki yeni dünya
düzeninin başlangıcı olmuştur . Avrupa kıtasında basımevinin keşfi ile bir
aydınlanma hareketi başlamış ,Hollanda ve İngiltere üzerinden bütün kıtaya  yayıldığı aşamada ,artık Avrupa dönemi geride
kalırken , Avrupa merkezli yeni bir dünya düzenine yönelinmiştir . İtalya
Rönesans ve Reform hareketlerinin merkezi olmağa başlayınca ,Orta çağ düzeni
bütünüyle çökmüştür.Bilim ve endüstri devrimleriyle insanlık daha gelişmiş yeni
yapılanmaya doğru yöneldiğinde yaşam biçimi değişmiş ve  insanlık Avrupa’nın dışında yeni kıtalara
yönelerek bütün dünyayı keşfe yönelmiştir . Onbeşinci yüzyılın  sonlarına doğru bu gelişmelerin etkisiyle
İberik yarımadasındaki Kastilya krallığı bütün 
yarımadayı ele geçirerek müslümanları ve yahudileri Avrupa kıtasından
kovarak ,Endülüs  imparatorluğu
yerine  İspanya krallığını kurmuştur .
Endülüs’ün yıkılışı sonrasında müslüman Araplar 
yeniden Afrika kıtasına sürülürken , Musevi Yahudiler de  gemilere binerek okyanus ötesi kıtalara
açılmışlar ve  böylece  dört büyük kıta ile dünya denizleri ve
adalarının keşfi dönemi başlamıştır . Üç yüz bin civarında Yahudi de gemilere
binerek Akdeniz üzerinden  Osmanlı
İmparatorluğu topraklarına gelmiştir . Seferad adı verilen bu Yahudiler
Endülüs’ün yıkılışı ile batı Avrupa’dan kovulunca kıtayı terketmemişler bu kez
de Doğu Avrupa’ya göçederek Osmanlı İmpqaratorluğunun topraklarında yaşamağa
başlamışlar ve bu büyük müslüman devletini , hırıstıyan Avrupa devletlerine
karşı desteklemişlerdir . Bu nedenle altıyüz yıllık Osmanlı tarihi sürekli
olarak hırıstıyan Avrupa devletleriyle yapılan savaşlar ile dolu geçmiştir .
Azınlıktaki Yahudiler müslüman Endülüs’ü hırıstıyan Avrupa’ya ve Vatikan’a
karşı kullanamayınca  bunun üzerine
müslüman Osmanlı imparatorluğunu sürekli olarak hırıstıyan Avrupa kıtasına
karşı Tanrının kılıcı adı altında kullanmışlardır . Bir anlamda Yahudilerin
Avrupa kıtasında yaşamlarını ve ekonomik etkinliklerini sürdürebilmelerinin
güvencesi Osmanlı devleti olmuştur .




Orta çağ sonrasında Avrupa tarihini belirleyen
olgu gene dinler savaşı olmuştur . Üç büyük tek tanrılı din arasındaki
çekişmeler ya da yahudilerin hırıstıyan-müslüman dengelerini arayan yeni
yaklaşımları öne geçtikçe  dinler arası
çatışmalar çıkmış ve bu doğrultuda Avrupa tarihini belirleyen olaylar birbiri
ardı sıra tarih sahnesinde kendisini göstermiştir . Roma İmparatorluğu
döneminden kalma Roma merkezli bir katolik yapılanması Avrupa kıtasında  öne geçince 
ve gene Yahudilere olan baskılarartınca bu kez , Almanya’da Luther ve Fransa’da
Calven isimli iki yahudi asıllı din adamının öncülüğünde kliseyekarşı protesto
hareketleri ortaya çıkmış ve bunun sonucunda da 
Protestanlık yeni bir  hırıstıyan
mezhebi olarak Katolikliğe karşı 
örgütlenmiştir .Macaristan’da Katolikler Yahudileri keserken Osmanlı
imdata yetişerek bu ülkeyi fethetmiş.Osmanlı yönetiminde Macaristan’da  Protestanlık geliştikten sonra Osmanlı
yönetimini  dünya ekonomisini yönlendiren
Yahudiler geri göndermişlerdir . Avrupa’nın kuzeyinden başlayarak Protestanlık
yayıldıkça bu kez Avrupa kıtasında 
mezhepler üzerinden ikinci dönem din savaşları başlamıştır . Daha
önceki  aşamada  dinler savaşırken bu kez mezhepler savaşmaya
başlamış ve Yahudilerin desteklediği Protestanlar ile Katolikler arasında çok
kanlı din savaşları  yaşanmıştır . Otuz
yıl,kırk yıl daha da ileri giderek elli yıl süre ile devam eden bu
Katolik-Protestan çekişmeli din savaşları sonucunda Avrupa’da çok insan
ölmüş,bir gecede yapılan büyük katliamlar sonucunda  dinci kesimler çok insan zayiatı vermiştir .
Müslüman Osmanlı İmparatorluğunun sağladığı güçler dengesi altında Protestanlık
Avrupa’da yayılırken , katı ve fanatik 
Katoliklik önlenmiş ve geleceğe dönük yeni bir denge bu kez  hırıstıyan mezhepleri arasında oluşturularak  Avrupa’da 
diğer din mensuplarının da yaşayabileceği bir  denge ortamı yaratılmak istenmiştir . Ne var
ki , dinler savaşı ile geçen zaman içerisinde Avrupa devletlerinin karşı
karşıya gelmesi , güney ülkeleri  Katolik
alanı olarak varlıklarını korurken , kuzey ülkelerinin Protestanlığın yayılma
alanları olarak yeni yapılanmada yer almaları yeni bir çatışma ortamına Avrupa
kıtasını sürüklemiştir .




İşte bu duruma son vermek üzere toplanan büyük
Avrupa devletleri I648 yılında geleceğin Avrupa’sına yön vermek üzere Vestfalya
Antlaşmasını imzalamışlardır .Bu antlaşma ile krallık devletlerinin sınırları
kesin olarak blirlenmiş ve kral merkezli bir yönetim sağlanarak geleceği dönük
bir süreçte krallıkların kendi toplumları ile bütünleşerek ayrı bir  ülkesel yapılanmaya yönelmeleri sağlanmıştır
. Böylece , her krallık devletinin merkezinde yer alan başkente bağlanan
kentler bir devletin sınırları içerisinde uzun süreli kalıcı bir birlikteliğe
yöneltilerek  her devletin kendi toplumu
ile sahip oldukları ortak ülke koşullarında ve özelliklerinde
bütünleşebilmelerinin yolu açılmıştır .İşte bu süreç , krallık devletlerine
bağlı olarak yaşamakta olan insan topluluklarının zaman içerisinde  halk topluluğundan ulusal topluma geçişini
sağlayan bir etki yaratmıştır .Sürekli olarak aynı ülkede birlikte yaşayan,
ortak devletin çatısı altında tek bir yönetime bağlı olarak yaşamlarını
sürdüren  kitleler  giderek ortak özelliklere sahip olmağa
başladıklarında ulus gerçeğinin dünya sahnesine çıktığı görülmüştür .Ulusal
egemenliğe ve daha sonraki aşamada da ulus devlete giden yol , halk
kitlelerinin uluslaşmasıyla başlamıştır . I648 Vestfalya Antlaşması ile  yönü çizilen bu oluşum I789 Fransız
ihtilali  bir patlama noktasına ulaşmış
ve bir ulusal devrim ile krallıklardan ulus devletlere geçiş başlamıştır .Ulus
devlete giden yol Vestfalya Antlaşması ile çizilirken , Fransız devrimi bir
patlama noktası olarak tarih sahnesine çıkmış ve daha sonraki hızlı uluslaşma
sürecinin başlangıcı olmuştur . Eşitlik ve özgürlük ilkeleriyle beraber ele
alınan kardeşlik ilkesi  ,Fransız
devriminin farklı etnik kökenden gelen insanları bir kardeşlik anlayışı
içerisinde ulusal bir toplumun çatısı altında birleştirebilmesinin esası
olmuştur .Kardeşlik anlayışı ve yaklaşımı ,farklı kökenden gelen insanların
eşitlik ve özgürlük ortamında özgürce biraraya gelebilmelerini sağlamış , aynı
ülkedeki ortak devletin çatısı altında geçmişten gelen ve geleceğe yönelen
bir  yaşam düzeni içerisinde
benzerliklerin kaynaşmasıyla ulusallaşma başlamıştır . Bir buçuk asır sonra
Fransız devrimi ile patlama noktasına gelen uluslaşma süreci  ,daha sonraki dönemde de devam ederek ,
batının önde gelen büyük ulus devletlerinin üç yüz yılı aşkın bir zaman dilimi
içerisinde uluslaşabildiklerini ve bu aşamadan sonra çağdaş ve modern bir ulus
devlete sahip olabildiklerini göstermektedir .




İlkel toplumdan modern çağa büyük bir değişim
geçiren insan toplumları ,önce dinler aracılığı ile yönlendirilmek ve
yönetilmek istenmiş daha sonraki aşamada da din savaşlarının büyük katliamlara
yolaçması  ve  giderek artan dünya nüfusunun yeni bölgelerde
farklı devlet yapıları içerisinde yaşamlarının sağlanmak istenmesi üzerine ,
Fransız devrimi ile beraber ulusculuk akımları hızla gelişmiş ve böylece
çeşitli ülkelerdeki halk topluluklarının uluslaşma aşamasına gelmelerine giden
yolu açmıştır . Onbeşinci yüzyıldan sonra dünyaya açılma gündeme geldiğinde
büyük imparatorluklar kurulmuştur .Yirminci yüzyıla girerken  yeryüzünde yirmi devlet vardı . Yirminci
yüzyıl biterken yeryüzünde  ikiyüz ulus
devlet oluşmuştur . Önce dinler alanındaki krallıklar imparatorluklara
dönüşürken  aynı zamanda uluslaşma
sürecini de beraber yaşamışlardır . Böylece din devletlerinden ulus devletlere
geçiş aşaması yaşanmış ve krallıklar zaman içerisinde Fransa’da olduğu gibi
ulus devletlere dönüşmüştür .Birinci Dünya savaşı sonrasındaki  aşamada 
büyük imparatorluklardan ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir .
Birinci dünya savaşı sonrasında  bir çok
sömürgelerin bağlı oldukları imparatorluklardan koparak  bağımsız ulus devletlere yöneldikleri
görülmüştür . İkinci Dünya savaşı sonrasında benzeri yeni birsüreç yaşanmış ve
Birleşmiş Mlletlerin kurulması üzerine bütün eski sömürgeler ulus devletler
olarak Birleşmiş Milletler çatısı altında toplanmışlardır . Son olarak soğuk
savaşın sona ermesi üzerine Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonları
dağılınca yirmi iki tane yeni ulus devlet dünya haritası üzerinde bağımsız
siyasal yapılanmalar olarak yerlerini almışlardır . Böylece ,dünya düzeni
yirminci yüzyıldan çıkarken ikiyüz civarında ulus devlete sahip olan bir
yapılanma kazanmıştır .Önceleri dinler aracılığı ile yönetilen insan toplumları
, nüfusun giderek artması  ve bütün dünya
kıtalarına yayılması üzerine yeni ulus devletlere gereksinme doğduğu için ,
bugünün dünyasında ikiyüz civarındaki ulus devlet sahip oldukları ulusal
egemenlik düzeni içerisinde kendi ülkelerinde varlıklarını sürdürmektedirler .
Artan nüfus ve kıtalar üzerine yayılma yeni yni ulus devletleri dünya sahnesine
çıkarmış ve bu yüzden günümüz dünyasında giderek çok uluslu ve devletli bir
süreç giderek artan bir boyutta  gündeme
gelmiştir .




John Naisbith isimli  bir ABD ‘li küreselleşme filozofu bugünün
ikiyüz ulus devletli yapılanmasını eksik görmekte , insanlıkiçin ikiyüzdevletin
yeterli olamıyacağını ,,gelecekte insanlığın gereksinmelerinin karşılanabilmesi
için en az ikibin devlete gereksinme olduğunu 
“Global Paradoks” isimli kitabında açıkca yazabilmektedir . Yirminci
yüzyılda yaşanan üç kuşak ulus devletler sürecinin ortaya çıkardığı ikiyüz
devletli dünya yapılanmasını yeterli bulmayan küresel emperyalizm merkezleri ,
John Naisbith gibi  kendi düşünürleri
aracılığı  ile ikibin devletli bir
yapılanmayı dünya kamuoyunun önünü bir hedef olarak koymaktadırlar .Böyle bir
davranış da küresel emperyalizmin sonuna kadar zorladığı böl ve yönet
metodlarını yeniden devreye sokmakta,bütün ulus devletler dışarıdan gelen
küresel emperyalizmin  baskı ve
tehditleri karşısından dağılmak zorunda kalmaktadırlar . Küresel emperyalizmin
patronlarının bütün dünyaya dayatmış olduğu bu plan yüzünden bütün dünya
devletleri dağılma ve parçalanma tehdidi altında kalmaktadırlar . Bugünün
yeryüzü haritasında yer alan büyük ve orta boy ülkelerin tamamı bölünme ve
parçalanma tehditleriile karşı karşıyadır,çünkü ikibin devletyaratma projesi
batının emperyal merkezleri tarafından bütün dünya devletlerine zorla ve baskı
yöntemleriyle dayatılmaktadır .Yirmi devletten ikiyüz devlete çıkan dünya
yapılanmasında  ikibin devletin
zorlanması yüzünden yerkürenin her köşesinde etnik ve dinsel çatışma sahneleri
yaşanmakta ve bu yüzden  küresel güvenlik
çok ciddi tehditler altında kalmaktadır . Ulus devletleri parçalamayı  amaçlayan küresel emperyalizmin ana hedef
noktasında ulusal egemenlik düzeni bulunmaktadır . Ulus devletleri  şimdiye kadar ayakta tutan bu egemenlik
anlayışından verilecek en küçük ödünler hızla beraberinde yeni  küçük devletçikleri dünya sahnesine çıkmasına
yol açmakta ve bu yüzden de devlet sayısı sürekli olarak artmaktadır .




Siyonist lobilerin elinde toplanan küresel
sermayenin güdümündeki küresel emperyalizm ,siyonizmin ulusötesi yaklaşımı
çerçevesinde  uluslara karşı çıkan bir
yaklaşımı giderek tırmandırdıkça bütün ulus devletler dağılma tehlikesine doğru
sürüklenmektedirler . Siyonizmin temlinde ırk ve din anlayışı olduğu için ve
kesinlikle bir ulusal öz bulunmadığı için , böylesine bir küresel emperyalizmde  uluslar ve onların egemenliği başlıca
hedef  tahtasına oturtulmaktadırlar .
Uluslarararası kapitalizmin merkezi olan Amerika Birleşik Devletlerindeki küçük
devlet yapılanması olarak eyalet  sistemi
öne çıkarılmakta ,bir anlamda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş
için  uluslarası düzen zorlanmaktadır .
ABD’den elli devlet çıkarken , Rusya’dan,Çin ,Brezilya ve Hindistan gibi büyük
alanlı devletlerden de  ellişer eyalet
devleti çıkarabilmenin hesapları yapılmaktadır .Sadece beş büyük devletten  ikiyüz elli civarında eyalit devletinin
çıkartılması , küresel emperyalizmin 
ikibin devletli dünya projesine uygun düşmektedir .Bu arada ,Meksika
Türkiye,İran,Endonezya, ,Mısır ,Arabistan ve Nijerya   gibi orta boy ülkelerden de on ile yirmi
arasında eyalet devletçikleri çıkarmak aynı proje doğrultusunda gündeme
getirilebilecektir . Avrupa’nın büyük devleleri de sahip oldukları  vilayet ya da eyaletleri bu doğrultuda
bağımsız yapılar olarak  kabül ederse ,
ikiyüz ulus devletten ikibin eyalet devletine geçiş daha da kolaylaşacaktır
.  Dünyanın geri kalankıtalarında yer
alan her ülkede benzeri  doğrultuda
merkezden kopan eyalet devletçikleri yaratılırsa ikibin rakamına ulaşmak
kolaylaşabilecektir . Singapur ya da Malta gibi küçük adalar ayrı devlet
sayılabiliyorsa , Türkiye’nin bir vilayeti kadar genişliğe sahip olan beşyüz
bin nüfuslu  eski Yugoslavya eyaleti
Karadağ da  ayrı ve bağımsız bir devlet
olarak kabül edilebilecektir . Aynı doğrultuda Ermenistan ve Azerbaycan arasında
çekişme konusu olan Karabağ’da  devlet
sayılabilir , Kosova sonrasında ortaya çıkan Abazya ve Osetya gibi  minyatür devletçikler de , yeni eyalet
devletleri döneminde , bağlı oldukları ülkelerden koparak bağımsız siyasal
yapılanmalar statüsünde uluslarası alanda 
varolabileceklerdir . Yerleşik devlet yapılarını ve dünya düzenini
bütünüyle sarsacak derecede radikal yaklaşımlar ile gündeme getirilen bu tür
politikalar  önümüzdeki dönemde bütün
dünyayı bir kaosa sürükleyecek kadar tehlikeli görünmektedir .




Küresel emperyalizmin patronu bir avuç zengin
işadamıdır . Bunlar her yıl düzenli olarak yaptıkları toplantılarda
,Bilderberg,Trilatral Komisyon ,Dış İlişkiler Komisyonu ,Dünya Ekono
Forumu  ve İlliminatü  gibi 
yapılanmalar çerçevesinde 
emperyal planlarını yürütmeğe çalışmaktadırlar . Bu doğrultuda hem
Amerika Birleşik Devletlerini ,hem Birleşmiş Milletleri hem de diğer
uluslararası kuruluşları kullanarak ,siyonist bir lobinin merkezinde olduğu bir
yeni dünya düzeni yaratabilmenin ardında koşmaktadırlar .Bir avuç aşırı zengin
insanın merkezinde bulunduğu bu ırkçı  ve
saldırgan emperyalist yapılanma bütünüyle ulus gerçeğini inkar ettiği için,
yeryüzündeki bütün ulus devletlerin ulusal egemenlik düzenlerine de
uluslararası kuruluşlar üzerinden ciddi bir savaş açmışlardır . Ulus
devletlerin kendi ülkelerinde uygulamağa çalışytıkları ulusal egmenlik
düzenleri üç yönden aşındırılarak ortadan kaldırılmak istenmektedir . Öncelikle
ulus devletlerin bazı yetkilerinin uluslararası kuruluşlara devredilmesi ulusal
egemenlik düzenlerinikökünden sarsmakta ve tüm devletleri uluslarası bir
egemenliğin boyunduruğu altına sokmaktadır . Tepeden uluslararası kuruluşlar
aracılığı ile budanan ulusal egemenlik düzenleri yandan da sivil toplumculuk
çalışmaları ile  çevrelenmekte , ulus
devletlerin elinde olan bir çok yetki ve alan 
sivil toplumculuk adına dışarıdan finanse edilen emperyalizmin Truva atı
konumundaki sivil toplum kuruluşlarına devredilmektedir . Böylesine bir
emperyal amaçlı tasfiye operasyonu emperyalizmin papağanları tarafından  gerçek demokrasi ya da çağdaş sivil
toplumculuk olarak  savunulmakta , ulusal
toplumun içerisinden tepki olarak ortaya çıkabilecek karşı duruşları  ,ulusal refleksleri ortadan kaldırarak  önlemek istemektedirler . Bu plan
doğrultusunda çok para dağıtılmakta , toplum önderleri projeler yolu ile
zenginleştirilerek satın alınmakta ,sivil toplum kuruluşu görünümündeki
emperyalizmlin örümcek ağı  örgütler
dıştan finansmanlar yolu ile satın alınarak 
küresel emperyal projelerde ulus devletlere ve ulusal egemenlik
düzenlerine karşı kullanılmaktadır .Ulus devletlerin ulusal egemenlik
düzenlerini tasfiye edecek üçüncü girişim de yerelleşme adı altında devreye
sokulmakta ve böylece başkentlere bağlı ulusal egemenlik düzenleri yerine
,devlet merkezinden uzak ve kopuk bir biçimde yerelleşme politikaları ile
yapılanmaları desteklenmektedir . Avrupa Birliğinde uygulanan yerel yönetimler
özerklik şartı gibi uluslararası belgeler ,yerel yönetimleri merkezi yönetimden
koparmak ve ulusal egemenlik düzeni yerine yerel egemenlik düzeni getirmek gibi
bir  büyük oyun gene  Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu
üzerinden bütün ulus devletlere karşı tezgahlanmaktadır .Küresel emperyalizm
döneminde  ulus devletlerin egmenlik
düzeni üstten uluslararası kuruluşlar ,yandan sivil toplum kuruluşları ve
alttan da yerel kuruluşlar aracılığı ile budanmağa çalışılmaktadır . Bu
çerçevede küreselleşmenin tam anlamıyla bir ulus devlet ve ulusal egemenlik
düzenlrinin tasfiysi operasyonuna dönüştüğünü söylemek mümkündür . Bu aşamada
bu tür dıştan güdümlü politikaları kendi ulus devletlrine karşı uygulayacak
liberal  ,sosyal demokrat ya da  dinci görünümlü siyasal kadrolar  küresel emperyalizmin emir erleri olarak
siyaset sahnesinde kullanılmakta ve ulusların kendi ulus devletlerine ya da
ulusal  egmenlik düzenlerine sahip
çıkabilecekleri alternatif  ulusal  hareketlerein ya da partilerin önü
kesilmektedir . Tam anlamıyla bir çıkarcı düzen 
emperyal merkezler ve onların yerli işbirlikçileri aracılığı ile
yürütülüp gitmektedir .




Ulusların ellerinden devletleri ve egmenlik
düzenleri alınırken , ekonominin yönetimi bütünüyle piyasaya terkedilmekte ,
uluslararası kuruluşlar üzerinden ekonomik ilişkiler yürütülürken  uluslarası tekelci şirketler piyasa üzerinden
bütün ülkelere komuta etme şansını elde etmektedir . Çok uluslu tekeller ulus
devletlerin ülkelerine girerlerken , uluslararası kuruluşların desteği ile
hareket etmekteler ve ulus devletin elinden alınan ekonomi düzenlerini kendi
çıkarları doğrultusunda hiçbir sınır tanımımadan uygulayabilmektedirler . Çok
uluslu tekeller sınırsız büyürken ve ulus devletlerin kendilerine  çıkardıkları 
zorlukları ,engelleri,vergileri ve kontrolları  kolayca aşarken , devletler ekonomik krizlere
sürüklenmekte ,halk toplulukları ve uluslar büyük bir çöküntü içrisine girmekte
, orta tabakalar çökerken , yoksulluk ve işsizlik hızla yüksek oranlara
tırmanmaktadır . Dünya zenginlikleri çok uluslu tekeller üzerinden bir avuç
zenginin ya da siyonist lobilerin elinde toplanırken , halk kitleleri
yoksulluğu ve işsizliğe mahkum edilebilmektedir . Bir yandan dolar milyarderlerinin
sayısı tırmanırken , öte yandan yoksulların ve işşizlerin sayıları anormal
derecelerde artmakta ve bu koşullarda , ulus devletlerin kendi ekonomilerini
yönetebilme şansı ortadan kaldırılmaktadır . Aklı başında hiç kimsenin kabül
edemiyeceği ,doğru dürüst hiç bir ulus devletin 
uygun göremiyeceği biçimde ulusal egmenlik düzenlerini tahrip eden  olumsuz gelişmeler dıştan destekli ve
emperyal işbirlikçi bir çizgide sürüp giderken , hem uluslar dağılmakta hem de
ulusal egemenlik düzenleri ciddi biçimlerde sarsıntı geçirmektedir . Soğuk
savaş sonrasında başlamış


olan ulus devletlerin tasfiyesi  günümüzde de devam etmektedir . Dünya Bankası
ve İMF destekli programlar uluslararası kapitalist sistemi güçlendirirken ,
ulus devletlerinekonomilerini ellerinden alarak ,çok uluslu tekellerin
çıkarları doğrultusunda bir ekonomik yapılanmaya doğru  kullanmaktadırlar . Dünya halklarının  daha kötü durumlara sürüklenmesi , çok uluslu
tekellerin öncülüğünde Dünya Ticaret Örgütünün 
Birleşmiş Milletlerin yerine geçmesi 
gibi olumsuz gelişmeler batı zorlamalı küresel emperyalizmin devam
ettirilme çabaları olarak günümüzdede gündemdedir. Ne var ki , artık yolun
sonuna gelinmiştir .Eskisi gibi ne ABD,ne İMF ne de DünyaBankası kendi proramlarını  dünya ülkelrine zorlayamamaktadırlar . Yirmi
yıllık uygulamalar sonucunda bir doyum noktasına gelinmiş ve bir  dönemece sürüklenilmiştir .




Küresel emperyalizm ilk on yılda işini bitirmek
durumundaydı . İkibin yılına gelindiğinde ulus devletleri devredışı bırakan bir
küresel düzen çok uluslu tekellerin istediği biçimde kurulamayınca  araya II Eylül olayları sokulmuş ve bu
aşamadan sonra terör bahane edilerek dünya ülkelerine karşı savaşlar açılmıştır
. İylik ve güzellikle istedikleri çıkar düzenlerini  kuramayanların terör ve savaşı dayatması
iyice tepki yaratmış ve dünya ülkeleri biraraya gelerek alternatif bir
kürselleşme düzenini  uluslararası
dayanışma içinde gerçekleştirmek için çalışmalara başlamışlardır
.Küreselleşmenin ilk onyılı  anlaşılmadan
geçmiş ikinci on yılı ise terör ve savaşlarla fazlasıyla gürültülü geçerek ulus
devletleri rahatsız etmiştir . Bunun 
üzerine bütün uluslarda ve ulus devletlerde kendini koruma doğrultusunda
kendiliğinden bir ulusal refleksin ortaya çıktığı görülmektedir . Artık hiç bir
ulus devlet kndi ulusal egmenliğini tehlikeye sokacak derecede dışarıya,yabancı
ülkelere ya da uluslararası kuruluşlara angaje olmamaktadır . Küresel
saldırılar üzrine yarım kalan uluslaşma süreçlerine tamamlamak üzere bütün ulus
devletlerde yeniden uluslaşma süreci gündeme gelmekte , Dünya Bankası ve
Uluslarası Para Fonunu  ülkelerinden
kovan ulus devletler yeniden kendi ulusal ekonomilerini  yoksul halk kitleleri ve  işsizlerin yaşam haklarını güvenceye alacak
doğrultuda  yeniden ekonomilerini ulusal
çıkarları doğrultusunda  kontrol etmeğe
başlamaktadırlar . Bir anlamda son yirmi yılda dış baskılar ve mandacı ve
işbirlikçi  ilişkiler yüzünden yıkılmış
olan ulusal egemenlik düzenleri , yeniden onarılarak  ulus devletlerin çok uluslu şirketlere karşı
güçlendirilmeleri doğrultusunda 
geliştirilmektedir . Ulus devletleri her türlü etnik ve dinsel
ayırımcılığı dışarıdan destekleyerek eyaletler biçiminde dağıtmayı
planlayan  küresel emperyalistler ,bu
planlarını şimdiye kadar gerçekleştiremedikleri için aslında  politik alanda kaybetmişlerdir . Ellerindeki
para gücü ile teknolojiyi,siyaseti ,medyayı ve ekonomiyi yönlendiren bu  merkezler 
ikibin eyaletten oluşan yeni dünya düzenini kurmakta çok gecikmişlerdir
.




Bundan sonraki aşamada bütün ulus devletler
kendi içlrine dönerek bir dönem toparlanmak ,bir milli idari reform ile devlet
ve egmenlik düzenlerini güçlendirmek zorundadırlar . Ancak böylesine bir
toparlanma ve ulusal egemenliği yeniden yapılandırma döneminden sonra ulus
devletler gene eskisi gibi çok uluslu tekelci şirketlerle karşı karşıya
mücadelelerine devam edebileceklerdir . Yirmibirinci yüzyılda , batılı
emperyalistlerin planladığı gibi bir ulusal egmenlik düzenlerinin tasfiyesi
değil ama ulusal reflekslerin harekete geçmesiyle beraber , ulusal egemenlik
düzenlerinin yeniden kurularak güçlendirileceği dönemler olacaktır . Batılı
kaynaklarda  dile getirildiği gibi
;yirmibirinci yüzyılın başlarında ulus devletler ortadan kaldırılamazsa, en az
bir beş yüzyıl daha insan toplumları ulusal egemenlik düzenleri çatısı altında
yönetileceklerdir .Bu durumda çok uluslu şirketlerin ulus devletleri
parçalayarak ikibin eyalet üzerinden gerçekleştiremedikleri  küreselleşme olgusu , yirmibeşinci yüzyılda
,beşyüz yıllık güçlenme döneminden sonra ulus devletlerin kardeşçe, eşitlik ve
özgürlük ortamında biraraya gelmeleriyle , savaş , terör  ve sıcak etnik ve dinsel çatışma olaylarının
geride bırakımasıyla mümkün olabilecektir . Böylece batı ve şirket merkezli
emperyal globalizm devredışı kalırken , ulus devletlerin  ulusal egemenliklerini koruyarak eşit bir
düzeyde biraraya gelerek oluşturacakları 
uluslar enternasyoneli çatısı altında  
dayanışmacı küreselleşme 
anlamında bir solidarist globalizm 
beşyüz yıllık bir birikim sonucunda gerçekleşebilecektir . Yirmibirinci
yüzyılda başlayacak ulusal egemenlikleri yenileme ve güçlendirme dönemi , beş
yüz yıllık bir geçiş aşamasından sonra ulus devletler kaynaşması ile
dayanışmacı bir küreselleşmenin hazırlayıcısı olacaktır . Yirmibirinci yüzyılda
başlayan yeniden ulus devletler dönemi , beşyüz yıllık bir  dayanışma ve deneme döneminden sonra ,tek bir
dünya düzeninin kardeşlik ve dayanışma ortamında oluşmasını sağlayacaktır . Çok
uluslu şirketler ile ulus devletler arasındaki savaşı ÇUŞ’lar kaybetmiş ulus
devletler kazanmıştır .Yirmibirinci yüzyıl bu nedenle ulusal egmenlik
düzenlerinin yenileceği ve güçlendirileceği bir dönem olacaktır . Tek bir dünya
devleti için acele edilmemeli ve batılı emperyalistlerin öncelikle aradan
çekilmeleri sağlanmalıdır . Belki o zaman ulus devletler daha rahat biraraya
gelerek ,bir ulus devletler kardeşliği ve dayanışması çerçevesinde  tek bir dünya devletini bir üst yapılanma
olarak  gündeme getirebileceklerdir . Çok
uluslu şirketlerin satın aldıkları işbirlikçi polikacılar aracılığı ile ulus
devletleri tasfiye etme dönemi  sona
ermekte ve yerini yeniden uluslaşma ve ulusal egemenlik düzenlerini öne
çıkaracak  ulusal iktidarlar dönemi
almaktadır . Bu çerçevede ,Türkiye cumhuriyeti ulus devletini kurmuş olan Büyük
Atatürk’ün söylediği gibi Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak sonsuza
kadar  varlığını sürdürmesi ve  gelişerek öne çıkması  mümkün olabilecektir.