İdeoloji-I:
Tarihsel Arka Plan


İdeoloji
günlük yaşantımızda anlamını bilerek ya da söylenegelişi itibariyle çok kez
kullandığımız bir sözcük olarak yer etmektedir. Sözcük olarak geçtiği yer fark
etmeksizin çoğu kez bir tedirginliğe sebep olup, olumsuz bir hava
oluşturmaktadır.


Sözün
ya da düşüncenin içine “ideoloji” katıldığı zaman toplum tarafından algılanan
durum, herhangi bir suçun temeli atıldığıdır. Bu tedirginliğin başlıca
nedenleri arasında kavramın son iki yüzyılda hayatımıza girmiş olması ve
kavramın içeriği ve tanımı bakımından sosyal bilimler çevresinde ve toplumsal
olarak da genel bir kanıya varılmamış olmasıdır.


Tarih
sahnesinde ortaya çıkışı 18. yüzyılın sonlarına denk gelmiş olan siyasal,
sosyal, kültürel ve iktisadi olguları ve olayları yalnızca sosyal bilimlerde
değil günlük yaşamda da anlamlandırma görevini üstlenen “ideoloji” kavramı
yapısı dolayısıyla önemli ve çok kapsamlı bir terim olarak kullanılmaktadır.


18.yüzyıl
Batı’da Fransız, Amerikan ve İngiliz Sanayi Devrimi’ne sahne olmuş ve gelecek
yüzyıllar için farklılaşmanın başlayacağının işaretini vermiştir. Bu üç devrim
Batı toplumlarında bir dönüşmeye neden olmuştur. Toplumlarda başlayan bu
dönüşme düşünce hayatına da etkilerde bulunmuştur. Gelişen düşünce düzeyi ile
birlikte insanların düşünsel olarak özgürleşmeye başlaması, dünyayı anlamada
daha farklı ihtiyaçlarının olduğunu ortaya koymuştur.  Bu dönüşüm,
19.yüzyılı önceki dönemlerden farklı olarak geniş kitlelerin katılım gösterdiği
“İdeolojiler Çağı” olarak nitelendirilmesine neden olmuştur.[1]







Fransız, Amerikan ve İngiliz Sanayi Devrimleri ile vurgulanan temalar toplumda
yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkinin sorgulanmasına neden olmuştur. Bu
devrimlerle açığa çıkan hürriyet, özgürlük, adalet gibi kavramlar bireylerin
kendilerini fark etmelerini sağlamıştır.[2]


Aydınlanma
dönemiyle birlikte siyasal yönetim ve yönetilen ilişkisinin ve bağının dini
değerlere dayandırılmasının doğru olmadığı kabul edilmeye başlanmıştır. Bu
doğrultuda bireyin tüm haklarını dini değerler ve gelenekler uğruna iktidara
devrettiği yönetim olgusu yerine bireyin doğuştan sahip olduğu “doğal hakları”
ve bireyi korumaya yönelik bir mekanizma olduğuna dair düşünceler gelişmeye
başlamıştır.[3]


Yüzyıllardan
beri devam eden bu düzeni değiştirmeye çalışanlar, düzenin değişmesinden yana
olmayanlar tarafından düzeni, sistemi yok etme heveslileri olarak
adlandırılmıştır ve böylelikle “ideoloji” ile ilgili olarak siyasal düşünce
dünyasında da toplum içinde de akla ilk gelenin olumsuz çağrışımlar olmasına
neden olmuştur.


İdeoloji Nedir?


İdeoloji
tüm tanımlarından önce pratik olarak açıklamak gerekirse dünyayı anlamak için
kullanılan ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu bize anlatan bir görüştür. Her
birey bir ideolojiye tutunarak dünyada kendisine bir yol çizmeye çalışır.


Etimolojik
olarak incelersek; Fransızca idéologie (idée+ologie) kelimesinden türemiştir.[4] Sözlük tanımında; “siyasal veya
toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun
davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral,
estetik düşünceler bütünü”[5]
olarak
belirtilmektedir.


İdeoloji
kavramı ilk kez Fransız düşünür Destutt de Tracy tarafından kullanılmıştır.
Tracy ideoloji için önyargılardan arınarak düşünceleri inceleyen ve tartışan
sosyal bir hareket olarak tanımını yapmıştır. Tracy’e göre ideoloji tüm
bilimlerin ve düşüncelerin arasındaki ilişkilerin ürünüdür ve bütün bilimlerden
üstün konumdadır. Zamanla kavram siyasal ve sosyal fikirlerin bir grup
tarafından benimsenmeleri ve savunulması anlamını kazanmıştır.[6]


Sosyal
bilimciler tarafından üzerine tanım olarak bir uzlaşma sağlanamamış olması
“ideoloji”nin farklı yorumlamalarını görmemize neden olmaktadır. Belirsiz bir
kavram olması ve her fikrin kendine göre içeriğini belirtmesi “ideoloji”nin
düşünsel düzeyde anlaşılırlığını da etkilemiştir.


Marx ve İdeoloji


İlk
olarak Marx’a göre ideoloji anlayışını inceleyebiliriz. Marx kavramın ortaya
çıkışından yıllar sonra tekrar kullandığında anlamını daha farklı şekilde
yorumlamıştı. Bu doğrultuda ideoloji bireylerin ya da ortak bir kitlenin bağlı
olduğu bir düşünce sistemi olmuştu.[7] Toplumdaki sosyal ve ekonomik ilişki
bağlamında ideoloji kavramını ana hatlarıyla açıklayabilmek zaman almıştı.[8] Marx’ta ideoloji kavramı iki farklı
anlamda kullanılagelmiştir. İlk anlam olarak Marx ideolojiyi, toplumsal ve
sosyal gerçekliklerin insanın bilincindeki ve anlayışındaki yansıma olarak
görmüştür. Bu tanımlamaya göre ideoloji bir üstyapı unsuru olarak görülmüştür.
Bu durum da modern düşünce akımlarının oluşumlarını açıklamaktadır. İkinci
anlamda ise Marx ideolojiyi “mistifikasyon” olarak açıklar. Öğretide daha çok
kullanılan anlamı ikinci olanıdır. Mistifikasyon toplumsal ve sosyal
gerçeklerin çarpıtılmasıdır. Öğretide ideolojiler ve toplumsal sınıflar
birbirleriyle ilişkilidir. Buna göre egemen sınıflarda ideoloji, tutucu,
yükselen sınıflarda ideoloji; olan düzeni değiştirmeye istekli, devrimci, 
çökmüş sınıflarda ise ideoloji; mevcut olayları geçmişin gözleriyle gören
gerici bir niteliktedir. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere Marx’ta ideoloji
toplumsa gerçeğin sosyal sınıflar tarafından çarpıtılma halidir ve bu sebeple
de gerçekle ilişki yoktur.[9] Marx’ın ideolojiye dair yorumları Batı
düşünce tarihinde önemli bir yer etmiştir.[10]


Althusser ve İdeoloji


Louis
Althusser de ideoloji kavramına ve kavramın gelişimine büyük katkıda
bulunmuştur.  Althusser, genel ideoloji kuramını “bireylerin gerçek varoluş
koşulları ile kurdukları imgesel ilişkinin tasarımlanması” üzerine
oluşturmuştur.[11]

Althusser ideolojinin yalnızca bir yanılsama olmadığını gerçek olayları da
açığa çıkardığını açıklar. Althusser’de ideolojinin hayali kavramının
gerçekliğin kurulması düzeyinde tanımlanması önemli bir dönüm noktasıdır.[12] Toplumun gerçek ve imgesel algılayışının
birbiriyle uyum sağlaması önemlidir. Althusser’e göre ideoloji toplumsal
birlikteliğin ve bütünlüğün vazgeçilmez bir parçasıdır.[13] Devletin ideolojik aygıtları teorisiyle
de ön plana çıkmıştır. Althusser’e göre devletin ideolojik aygıtları baskı
amacında değildir.[14] Devletin baskı amacıyla kullandığı araç
tek olmakla beraber ideolojik aygıtlarında sayıda oldukça fazladır. İdeolojik
aygıtlarını genellikle özel alanlarda kullanmaktadır.[15] Eğer bir sınıf, devlet iktidarını elinde
tutma hedefinde ise devletin kullandığı ideolojik aygıtlar üzerinde dominant
bir sistem kurarak devletin ideolojik aygıtları ile baskı aygıtlarını birlikte
kullanıp sistemine işlerlik kazandırabilir.[16]


SONUÇ


İdeoloji
denilince her bireyin algılayışında bir yansımasının olmasıyla beraber
“ideoloji” ile ilgili farklı tanım, tutum ve yorumların olması kaçınılmazdır.


1950-1960
döneminde gelişmiş ülkelerin sınıflı toplumsal yapısındaki farklılıkların
azalması ideolojilerin sonunun geldiği tezinin doğmasına neden olmuştur.[17] Tarihsel çerçevede incelediğimizde belli
bir kırılma noktasında kavramın geliştirilmesine başlandığı görülse de aslında
ideoloji tarihin içinde insanın olduğu her yerde ve her noktada kendisini var
edebilmiştir.


Toplumsal
yaşayış içinde önemli bir noktada olan ideolojiler, Liberalizm, Feminizm,
Marksizm Milliyetçilik ve benzerleri gibi farklı isimlerle günümüzde de
kendisini farklı kitleler ve bireyler üzerinde gerçekleştirmeye devam etmektedir.


[1] H. Birsen Örs(der.), 19. Yüzyıldan
20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler
, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Yayınları, İstanbul 2009, s.1-2.


[2] Kemal Karpat, “Türkiye’de
Bugün İdeoloji Durumu
”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl:8, Sayı:30
Kasım-Aralık-Ocak-2004/05, Ankara, s.25-26.


[3] H. Birsen Örs, İdeoloji:
Karmaşık Dünyayı Anlaşılır Kılmak
, H. Birsen Örs(der.), a.g.e., s.8-9.


[4] www.etimolojiturkce.com/kelime/ideoloji


[5] http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=%C4%B0DEOLOJ%C4%B0


[6] Seydi Yılmaz, Şerif
Mardin’e Göre Din ve İdeoloji,
Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Felsefe ve Din Anabilim Dalı Sin Sosyolojisi Bilim Dalı, Yüksek
Lisans Tezi, Ankara 2008, s.11; H. Birsen Örs, a.g.m., s.9.


[7] David MAclellan, İdeoloji,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2005, s.80.


[8] David Maclellan, a.g.e.,
s.11-12.


[9] H. Birsen Örs, a.g.m.,
s.15-17.


[10] Şerif Mardin, İdeoloji, İletişim
Yayınları, 12. Baskı, İstanbul 2007, s.26.


[11] Duygu Onay, Louis
Althusser’de İdeoloji ve Bilinç İlişkisi,
Ankara Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe(Sistematik Felsefe ve Mantık) Anabilim Dalı,
Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2006, s.13.


[12] Kürşad Ertuğrul, Sosyal
Teoride İdeolojik Kapanımları Kıra Arayışları ve Doğu/Batı Ayırımı,

Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl:7, Sayı:28 Ağustos-Eylül-Ekim-1/2004, Ankara,
s.29-30.


[13] Duygu Onay, a.g.e.,
s.13-14.


[14] Louis Althusser, İdeoloji ve
Devletin İdeolojik Aygıtları,
 İthaki Yayınları, İstanbul
2006, s.62-63.


[15] Louis Althusser, a.g.e.,
s.64-65.


[16] Louis Althusser, a.g.e.,
s.34,67.


[17] H.Birsen Örs, a.g.m.,
s.38.


İdeoloji-II:
Ataerkil Düzende Var Olma Savaşı “Feminizm”


Toplumsal
yaşamın varoluşundan beridir güçlü olanın önde olduğu bir sosyal düzen söz
konusudur. Bu olagelişin en belirgin örneği ise kadınlar ile erkekler
arasındaki ilişkidir. Salt kadın-erkek eşitsizliğinden bahsetmek feminizm
konusunda dar bir pencereden bakmamıza neden olacaktır. Erkek egemen bir
toplumsal yaşamda kadınların sosyal ve kültürel ortak alanda ve ekonomik ve
politik kararda yok sayılması ikincil değerde ve önemde bir konuma
taşınmalarına neden olmuştur. Günümüzde adından sıkça söz ettiğimiz ideoloji
“feminizm” temel olarak bu durumdan ortaya çıkmıştır.


Feminizm Nedir?


Feminizm
denince; kadınların kurtuluş, özgürlük, eşitlik çabası ve de kadın haklarına
halef olmak için yürüttükleri mücadele anlaşılmaktadır.[1] Feminizm ile ilgili
en genel tanımlama kadınların sosyal düzende kendilerine karşı kurulan bakı ve
sunulan zor şartlar altında var olma mücadelesin i siyasal anlamda
gerçekleştirme hareketi olarak yapılabilir.[2]


Başlayan
eşitlik hareketleriyle birlikte feminizmin bu alanda örgütlenmesi de
gerçekleşti. Kadın hareketi olarak pek çok noktada kendi seslerini
duyurmaya başlayan kadınlar modern dönemlerde pratikte örgütsel şekilde
kampanya, şenlikler, festivaller düzenleyerek varlıklarını ortaya koydular.
Ayrıca çeşitli kadın merkezleriyle günümüze kadar uzanmayı da başardılar. Kadın
hareketinin ne yazık ki tek çıkmazı kadınların kendi içlerindeki gerçek olmayan
hiyerarşi düzeni ve kişisel çatışmalar olmuştur bu durum bir yandan hareketteki
kadınların birbirlerine üstünlük kurmalarında etkili olacak düşüncesiyle
çalışma ve ilerleme duygusunu arttırırken diğer yandan da karşı mücadelesini
verdikleri eşitsizlik, baskı gibi olguların batağına saplanıyorlardı. Yürütülen
bazı projeler, kampanyalar bu yeğden askıda kalmaya mahkûm olmuştu.[3]







Bilimsel anlamda kadın hareketinin işlenmesi kadınların öncelikle erkek egemen
bilim dünyasına girmesiyle başladı. 1970’li yılların başlarında geliştirilmeye
başlanan kadın araştırmaları, üniversitelerde, araştırma merkezlerinde
yüksekokullarda yer bulmuştur. Feminizmin bilim kanadında da bulması; kadın
hakları adına gerçekleştirilenlerin yanı sıra erkeklerin de sosyal düzende
kadınlara karşı olan tavırlarını ve bu duruma kaşı olan durumlarını
sorgulamalarını sağlamıştı. Yine de feminizmin hareket ve bilim olarak
aralarındaki pratik bağlantısızlık siyasal arenada zayıf kalmalarına neden
olmuştur.[4]


 Tarihsel Arka Plan


Kadın
haklarının dile getirilmesi ilk kez orta çağda olmuştur diyebiliriz. Bu
mücadelenin ilk ismi Venedikli Christine de Pizan’dır. Dönemde kadın düşmanlığı
içerikli Gül Romanı’na(Guillaume de Lorris) karşı yazdığı Aşk Tanrısı kitabı
feminist hareketin başlangıç noktası sayılabilmektedir.[5] 
Tarihi bu kadar gerilere gitmesine ve taleplerle ilgili seslerin yükselmesine
rağmen destek bulup hareket haline gelmesi çok zaman almıştır.[6]
17. ve 18. Yüzyılda yaşanan kapitalist gelişmeler sosyal düzende kadınların
ikinci plana atılmalarına neden olmuştur. Kapitalist sitemde erkek üretimin
birincil varlığı haline gelirken kadın ise ev-ev işleri ile görevlendirilerek
üretimin dışında bırakılmıştır. Bununla birlikte kadın-erkek arasında sosyal
düzende hissedilen bir eşitsizlik meydana gelmiştir. Yine bu yüzyıllarda ortaya
çıkan insan hakları karamı ise kadın bilincinde farkındalıklar oluşturmuştur.
İnsan hakları kavramıyla birlikte söylemlerde yer bulan eşitlik, adalet ve
özgürlük gibi olgular kadınların sistem ve hayat içinde ötekileştirildiklerini
anlamalarını sağlamıştır.[7]


Birinci Dalga Feminizm


Batı
toplumlarında Birinci Dünya Savaşı’ndan önce “Birinci Dalga” olarak
adlandırılan feminist hareketten söz edebiliriz.[8]
Birinci dalganın feminizmin kadın aktivistleri, eğitimli seçkinlerden
oluşuyordu. Dayanışmaya dayalı kitlesel hareketin bir lideri yoktu. Toplumsal
hayata ve siyasal düzene katılım birinci dalgada en önemli taleplerdi. [9]
Bu dönemde zor şartlar altında olsa da mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir
örgütlenmeye gidip eylemler ve kampanyalar yaparak haklarını arayan kadınlar
Birinci Dünya Savaşı sonunda oy hakkı elde etmeleriyle sonuçlanmıştır.[10]


İkinci Dalga Feminizm


Birinci
dalga feminizm belirli yenilikler elde etse de geniş kitlelere yayılamamıştı.
1960’lara gelindiğinde İkinci dalga feminizm daha farklı olarak ortaya
çıkmıştır.[11] 
Bu yıllarda Simone de Beauvoir eserleriyle feminizmin algılanışını ve
amaçlarını dönüştürmeye başlamıştır. Feminist kadınlara feminizmi, kadınların
baskı altında ezilmesini ve erkek temelli toplumun kadınlar üzerindeki etkisini
açıklamıştır. Kadını ötekileştirilmesinden ziyade erkekten aşağı görülmesini,
bunun nasıl gerçekleştiği bağlamında teorik olarak ve buna nasıl duracakları
bağlamın pratik olarak açıklamalar getirmiştir.[12]


Belirlenen
sorunlar ve ilgilenilmesi gereken konular doğrultusunda feminist hareket
kendilerine sosyal, kültürel ve siyasal tavırlar geliştirip bu tutumu tüm
kadınlar arasında yaygınlaştırmayı hedeflemiştir.[13]


İkinci
dalga feminizm daha örgütsel hareket etmeye çalışmıştır ve hareketi yeniden
programlamaya koyulmuştur. Kadın emeğinin yanında cinsel kimliği de erkek
baskısı altında yok olmaktaydı ve bu durumu değiştirmek gerekmekteydi.
Toplumsal düzeni bu şekilde devam ettiren ve ayakta tutan kişi, kurum ve
kuruluşlarla mücadele içince olunması fikri ikinci dalga feminizmin hedefiydi.[14]


Feminist
hareket 1968 sonrasında daha geniş bir kitleye yayılmıştır kitlesel olarak
genişlemenin yanında liberalizm, radikalizm, sosyalizm gibi ideolojik olarak
kendilerine farklı düşünülerin içinde de yer bulabilmişlerdir.[15]


Liberal Feminizm


Kadın
haklarının gelişmesinde önemli bir yer tutan liberal anlayış kadının siyasal
hayattaki yerinin yok edilmesine ve iş hayatında ötekileştirilmesine karşı
çıkmıştır. Kadın varlığının erkek egemenliğinin gölgesinde kalmasını eleştirmiş
ve kadının sosyal ve siyasal haklarının öncelikle gerçekleştirilmesini ardında
da korunması adına önemli adımlar atmıştır. Liberal feminizmin düşünürleri
arasından Mary Wollstonecraf öne çıkmaktadır. Yazdığı yazılarda ve kitaplarda
kadınların erkeklerle eşit olduğunu ve kadınların eğitimleri ve kendilerini
geliştirme adına yapacaklarını özgürce yapması gerektiğini dile getirmiştir.[16]


Radikal Feminizm


Radikal
feminizm için feminizmin en saf hali denilebilmektedir.  Radikal feminizm
sorunun köküne inerek haksızlıkları ve eşitsizliği ortadan kaldırmak yerine bu
düzene neden olan kaynağı bulmanın peşinden gider. Bulduğu sonuç olarak ise
“erkek egemenliği” ortaya çıkar.[17]
Esnek gruplarla örgütlenen radikal feministlerde en önemli nokta kadınlardaki
bilincin yükseltilmesi ve geliştirilmesidir. [18]


Sosyalist Feminizm


Sosyalizmin
temelinden geldiği gibi devletin ve hiyerarşinin tüm kurum ve yapılarının
parçalanması gerekir ki kadınların kurtuluşu gerçekleşebilsin.[19] Diğer düşünce yapılarıyla aynı sorunlar
tespit edilmiş ve çözüm yolu olarak kökten bir değişim öngörülmüştür.
Sosyalizmsiz feminizm feminizmsiz sosyalizmin hiçbir zaman tam anlamını bulamayacağı
kabul edilmiştir.[20]


SONUÇ


Ortaya
çıkışından itibaren hep aynı sorunun, haksızlığın ve eşitsizliğin düzeltilmesi
ve yeni bir düzen oluşturmanın; kadın haklarının sosyal hayatın her alanında
kadınlara adil bir şekilde sağlanmasının derdinde olan feminizm hareketi; zaman
içinde farklı ideolojilerle de kaynaşarak her kitleye hitap ederek bir
taban oluşturmuş olsa da kadın ve kadına ait sorunları –eskisi gibi
ağır şekilde yaşanıyor olmasa da- ne acıdır ki yine de tam anlamıyla ortadan
kaldıracak bilinç düzeyine kendi kitlesi de dâhil olmak üzere ulaşamamıştır.


Ümran Güneş


[1]
Gisela Notz, Feminizm,
Phoenix Yayınevi, Ankara 2012, s.13.


[2]
Serpil Çakır, “Feminizm:
Ataerkil İktidarın Eleştirisi”
, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern
Siyasal İdeolojiler, H.Birsen Örs(der.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,
İstanbul 2009, s.416.


[3]
Gisela Notz, a.g.e.,
s.25-28.


[4]
Gisela Notz, a.g.e.,
s.28-32.


[5]
Gisela Notz, a.g.e.,
s.33-34.


[6]
Andrew Heywood, Siyaset,
Adres Yayınları, Ankara 2007, .s.86.


[7]
Serpil Çakır, a.g.m.,
s.416-417.


[8]
Şirin Tekeli, “Birinci
ve İkinci Dalga Feminist Hareketlerinin Karşılaştırmalı İncelenmesi”,
75
Yılda Kadınlar ve Erkekler, Ayşe B. Hacımirazoğlu (der.), Tarih Vakfı
Yayınları, İstanbul 1998, s.338.


[9]
Şirin Tekeli, a.g.m.,
s.339-341.


[10]
Serpil Çakır, a.g.m.,
s.418; Şirin Tekeli, a.g.m., s.344.


[11]
Andrew Heywood, a.g.e.,
s.86.


[12]
Serpil Çakır, a.g.e.,
s.435-437.


[13]
Gisela Notz, a.g.e.,
a.75.


[14]
Şirin Tekeli, a.g.m.,
s.341.


[15]
Dilek İmançer,”Feminizm
ve Yeni Yöneimler”,
Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl:6 Sayı: 19
(Mayıs-Haziran-Temmuz), Doğu Batı Yayınları, Ankara 2002, s.156.


[16]
Dilek İmançer, a.g.m.,
s.156-157.


[17]
Serpil Çakır, a.g.m.,
s.447-448.


[18] Serpil Çakır, a.g.m.,
s.454-457.


[19] Daniéle Kergoat (çev.Zeynep
Kıvılcım), “Cinsiyete
Dayalı İşbölüm ve Cinsiyetin Toplumsal İlişkileri”,
Praksis Üç
Aylık Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:20(Maddeci Feminizm), Dipnot Yayınları,
Ankara 2009, s.20.


[20] Gisela Notz, a.g.e.,
s.88-89.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet