ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

DEAŞ’ın SİHA
Stratejisi : Teknoloji ve Yenilikçi Terörizmin Yükselişi DOSYASI

Bu
çalışma İHA teknolojisinin terör örgütlerinin elinde hangi düzeylerde
kullanıldığının analizini yaparak bu yeni tehdidin nasıl ortadan
kaldırılacağına dair öneriler sunmaktadır.

Terör örgütleri
için “yenilikçi terörizm” yeni bir yöntem ortaya koyma ya da var olan bir
teknolojinin geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Günümüzde terörizmin değişen
karakteri ve terör örgütlerinin sahip olduğu imkanlar düşünüldüğünde DEAŞ’ın
karakter ve yenilikçi terörizmi kullanma biçimleri onu bölgesel ve uluslararası
istikrarı tehdit eden en tehlikeli örgüt haline getirmektedir. Öte yandan sahip
olduğu savaş akaidi ve kullandığı terör yöntemleri, bununla birlikte dolaşıma
soktuğu ve kitleleri besleyebilecek ölçüde iddialı Mesihçi söyleme yaslanan
radikal ideolojisi DEAŞ’ı bir bütün olarak küresel barışın en tehlikeli aktörü
haline dönüştürmektedir. Terör örgütlerinin yeni teknolojilerin sunduğu
imkanlar, küreselleşme ve liberal küresel piyasanın toplum yararına sunduğu
fırsatlardan yararlanmaları, terörizmin gerek vermek istediği mesajı gerekse de
terör yeteneklerinin etkinliğini daha fazla artırmaktadır.

DEAŞ ve benzeri
terör örgütleri yenilikçi terörizm olarak adlandırılan süreçte mevcut teknolojik
sistemlerin platformlarını kullanmak suretiyle silahlanarak yeni tür
tehditlerin giderek çeşitlenmesini sağlamaktadır. Bu yeni tip tehditlerin en
çarpıcı misallerinden birini İHA (İnsansız Hava Araçları) teknolojisi
oluşturmaktadır. İHA’lar sayesinde DEAŞ’ın özellikle Suriye ve Irak’taki
savaşma yeteneği artmış, bu durum sadece ülkelerin güvenlik kuvvetlerine değil
aynı zamanda sivillere yönelik de ciddi bir tehdit oluşturmuştur. Bu çalışma
İHA teknolojisinin terör örgütlerinin elinde hangi düzeylerde kullanıldığının
analizini yaparak bu yeni tehdidin nasıl ortadan kaldırılacağına dair öneriler
sunmaktadır.

NATO’nun Afganistan
Gerçeğiyle Yüzleşme Zamanı DOSYASI

Taliban’ın
21 Nisan’da Mezar-ı Şerif’te gerçekleştirdiği katliam, yıllardır siyasi, askeri,
etnik, sosyo-kültürel ve ekonomik sorunlar girdabında boğuşan Afganistan’ı daha
derin bir kaosa sürükledi.

1979 Sovyet
işgalinin toplumda bıraktığı yaralar henüz sarılıp iyileşmeden, 2001’de bu kez
de ABD’nin askeri müdahalesine maruz kalan Afganistan, uzun yıllardan beri
işgalden dış müdahaleye, bir terör örgütünden diğerinin zulmüne savrulup
duruyor.

Yıllardır devam
eden savaşların getirdiği bitkinliğe ve tükenmişliğe rağmen varlığını ve
bütünlüğünü koruma ve idame mücadelesi veren Afganistan, devlet ve devlet-dışı
aktörler arasında cereyan eden rekabet yüzünden adeta ‘kan dökme yarışına’
tanık olduğumuz bir ülke haline getiriliyor. Belki de tarihte hiçbir ülke,
Afganistan kadar uzun süren iç savaşlara sahne olmamış, dış müdahalelere maruz
kalmamıştır.

Afganistan
Talibanı, Sovyet rejiminin çökmesinin ardından ortaya çıkan bir örgüt olarak
1994’ten beri eylemlerde bulunuyor. Her ne kadar örgütün kurucusu ve lideri
Molla Muhammed Ömer, 2013 senesinde yakalandığı hastalıktan dolayı
Pakistan’daki bir hastanede yaşamını yitirmişse de, örgüt liderliği bu gerçeği
iki yıl boyunca saklamayı başardı ve Molla Ömer’in öldüğünü ancak 2015
Temmuz’unda uluslararası kamuoyuna deklare eti. Taliban’ın itirazsız ruhani
lideri kabul ettiği Molla Ömer’in ölümü örgütü sarsıntıya uğrattı, örgüt içi
bölünmeler ve ayrışmalar sonunda bazı fraksiyonlar ortaya çıktı. Nihayetinde
Taliban’ın liderliği, Molla Ömer’den sonra vekaleti devralan yardımcısı Molla
Ahtar Muhammed Mansur’a teslim edildi. ABD’nin 2016 Mayıs’ında düzenlediği İHA
saldırısında ölen Molla Mansur, kısa süreli liderliğinde, ilk ve öncelikli
olarak örgüt içi çekişmeleri sonlandırmayı, böylece coğrafi sınırların ötesinde
idari, yapısal ve insan kaynağı itibarıyla Taliban’ın ‘birlik ve bütünlüğünü’
yeniden tesis etmeyi amaçlamıştı. Mansur’un şahsı ve rolü göz önünde
bulundurulmak kaydıyla, bu dönemle birlikte Taliban, Afganistan’ın doğusundan
başlayarak yeniden teritoryal yayılma gösterirken, farklı statü ve vazifeler
için militan devşirmeye devam etti.

NATO, MUHAREBEYİ YEREL
GÜÇLERE BIRAKTI

Taliban’ın
toparlanma ve yayılma aşamasına geçtiği bu dönemde NATO müttefikleri,
Afganistan’da yeni bir misyon üstlenmeyi kararlaştırmıştı. Bu doğrultuda Ekim
2001’deki ‘Kalıcı Özgürlük Operasyonu’ndan itibaren 13 yıl boyunca NATO adına
Afganistan’da bulunan 31 ülkeden müteşekkil ISAF (Uluslararası Destek Gücü),
2015 yılı itibarıyla yerini artık savaş misyonu üstlenmeyecek olan ‘Kararlı
Destek Misyonu (RSM)’ye bıraktı.

Özü itibarıyla bu
karar, Afgan Ulusal Ordusu’na kendi kendine yetme güvence ve yeteneği tanınması
demekti. Keza bu karar, askeri terminolojiyle geleneksel olarak düşmana
saldırmak ya da düşmanı yok etmek üzere askeri güç kullanımını ifade eden
‘kinetik operasyonların’ (kinetic ops) terkedilip, muharip olmayan askeri faaliyetleri
ihtiva eden ‘kinetik-olmayan operasyonların’ (non-kinetic ops) tercih
edilmesiydi. Daha açık ve kısa bir izahla, Taliban’la mücadelenin ilk
safhasında NATO’nun misyonu muharebe meydanında muharip rolüyle önde, ikinci
safhada yan yana ve sonuncu safhada Afgan Ulusal Ordusu’nun arkasında destek
pozisyonu şeklinde seyretti.

Ne var ki NATO’nun
RSM kapsamında sunduğu ISR (istihbarat, gözetleme ve keşif) desteğiyle
eğitim-tatbikat faaliyetlerinin ötesinde, Afgan Ulusal Ordusu’nun yetersiz
mevcudunun yanı sıra, ivedilikle giderilmesi gereken silah ve teçhizat
sıkıntısı olduğu gayet iyi biliniyordu. Buna rağmen çoğu İttifak üyesinde,
Afgan Ulusal Ordusu’nun Taliban’a ilaveten DEAŞ terörüyle başarılı bir şekilde
mücadele edebileceğine dair (suni) bir inanç hakimdi.

Son iki yıldır vuku
bulan terör eylemleri Afganistan’ın gidişatını tüm çıplaklığıyla ortaya
koymasına rağmen ABD ve Batı Avrupalı müttefikler başta olmak üzere NATO
misyonuna katkı sunan devletlerin ekseriyetinde Taliban’a karşı bilinçli yahut
bilinçsiz bir gözardı etme tavrı vardı. Nitekim 21 Nisan 2017 Cuma günü
Taliban’ın gerçekleştirdiği katliamın sonrasında Batı medyasının ve
uluslararası kamuoyunun tepkisizliği, mevzubahis gözardı
etmişliğin/edilmişliğin somut bir göstergesi olarak okunmalıdır. Öyle ki bu
okuma, ABD ve müttefiklerinin, Afganistan’daki askeri varlığına ya da bu ülke
üzerindeki kontrol çabalarına Taliban ve diğer örgütler üzerinden meşruiyet
kazandırmaya çalıştıkları sorusunu akla getirmektedir.

MEZAR-I ŞERİF
KATLİAMI

21 Nisan’da Taliban
militanları, Mezar-ı Şerif şehrindeki Afgan Ulusal Ordusu 209. (Şahin) Kolordu
Karargâhı’na baskın düzenleyerek yüzlerce askeri acımasızca katlettiler.
Saldırının niteliğine ilişkin ilk bilgiler, teröristlerden ikisinin canlı bomba
olduğu ve diğerlerinin otomatik tüfeklerle eylemi gerçekleştirdikleri
yönündeydi. Ayrıca Afgan Ordusu’nun içerisine sızan bazı Taliban
militanlarının, girişte ve eylemin icrasında yardımcı oldukları ve hatta bu
nedenle çatışmanın yaklaşık 6 saat sürdüğüne dair iddialar paylaşıldı. Resmi
kaynaklardan yapılan ilk açıklamada ölü sayısı 20, kısa süre sonra 50 ve
müteakiben 140-150 arası olarak beyan edildi. Ölen 140 kişinin toplu cenaze
namazı kılınırken çekilen kareler basına yansıdı.

Ancak sonraki
süreçte ortaya çıkan ayrıntılar ve yaralı askerlerin naklettiği rakamlar,
tahminlerin çok ötesinde vahim bir gerçeğe işaret ediyordu. Buna göre askeri
üniforma giymiş 8 Taliban militanı, Afgan Ordusu’na ait pikap modeli askeri
araçlarla Kolordu’ya girmiş, kapıdan yaklaşık 3 km ilerleyip o esnada Cuma
namazı kılan, içlerinden 50’sini tanınmayacak hale getirecek şekilde 404 askeri
güpegündüz katletmişlerdi. Taliban’a müzahir kaynaklarda ise ölü sayısının
500’ü bulduğu öne sürüldü. Bizzat bilgisine başvurduğumuz Kunduz Vilayeti
Milletvekili Nazari Türkmen’in iddiasına göre ise durumu kötüye giden ağır
yaralılar da hesaba katıldığında ölü sayısının bine yaklaşması muhtemel. Her
halükarda Afganistan’daki bir askeri üssün hedef alındığı şu ana kadar gelmiş
geçmiş en büyük katliamın altına imzasını atan Taliban’ın bu son terör
vahşetinden sonra ülkede ulusal yas ilan edildi.

ETNİK AYRIMCILIK
SUÇLAMALARI

Cuma katliamı,
zaten yıllardır siyasi, askeri, etnik, sosyo-kültürel ve ekonomik (yolsuzluk,
kaçakçılık, narko-terör) alanlarındaki sorunlar girdabında boğuşan Afganistan’ı
daha derin bir kaosa sürükledi.

Halihazırda hem
ülkedeki ‘dış güçlere’ hem de ‘hükümete’ karşı giderek büyüyen protestolara
sahne olan Afganistan’da bu kaosun toplumsal yansımalarını şimdiden gözlemlemek
mümkün. Bu tepkiler nedeniyledir ki Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı peş
peşe istifalarını sunmak zorunda kaldılar; 209. Kolordu Komutanı da görevinden
alındı. Şu anki tabloya bakıldığında, sokağa inen Afgan halkı, gösterilerde hem
mevcut Devlet Başkanı Eşref Gani hem de selefi Hamid Karzai aleyhine sert
sloganlar atıyor.

Halk, özellikle
Karzai’yi baş suçlulardan birisi ilan etmiş durumda. Zira Karzai, kendi
döneminde çok fazla imkâna sahip olmasına rağmen Taliban’a göz yummak ve hatta
yayılmasını desteklemekle itham ediliyor. Öte yandan Eşref Gani de, pasif ve
yetersiz kalmakla suçlanıyor. Dahası Başkan Gani’nin, seçim maratonundaki temel
sloganı “Afganların hiçbiri, bir diğerinden eksik değildir” vaadinin tam
tersine hareket ettiği, karar alma mekanizmasının ağırlıkla Peştunlardan
müteşekkil olduğu, tüm karar ve atamalarında da Peştunculuk yaptığı öne
sürülüyor. Bu suçlamaların arkasında, her iki cumhurbaşkanının Peştun kökenli
olması büyük rol oynuyor.

Bilindiği gibi
Taliban da ağırlıkla Peştun kökenlilerden oluşuyor. Zaten tartışmaların
odağında da terör eylemlerinin ve çatışmaların bilhassa Peştunların hakim
oldukları bölgeler dışındaki yerlerde çıkmasının istendiği görüşü var.
Dolayısıyla gerek Karzai gerekse Gani’nin, Peştun hakimiyetini istedikleri için
Taliban’a olabildiğince müsamaha gösterdikleri ileri sürülüyor. Bu noktadan
hareketle, Cuma katliamının vuku bulduğu Mezar-ı Şerif’in, etnik popülasyon
yoğunluklarına göre sırasıyla ‘Türk’, ‘Tacik’, ‘Hazara’ ve en küçük grubu
oluşturan Peştunların yaşadığı bir bölge olduğunun altı çizilmeli.

TALİBAN-DEAŞ
RESTLEŞMESİ: SÜREÇ NE GETİRECEK?

Afganistan’da DEAŞ
ve Taliban’ın yoğun işbirliğine gitmemekle birlikte, güçsüz oldukları zaman
dilimi içerisinde birbirlerine arka çıktıklarını yahut en azından kendi
alanlarında birbirlerinin faaliyetlerine göz yumduklarını, ancak her iki
örgütün yeterli güce kavuştukları anda hakimiyet mücadelesine girdiklerini
söylemek mümkün. Örneğin DEAŞ geçen aylarda bir hastane baskını
gerçekleştirmiş, saldırıda 200’den fazla kişi hayatını kaybetmişti. Taliban’ın
yüzlerce askerin ölümüyle sonuçlanan son saldırısıyla birlikte bu eylemler, iki
örgütün bir seferde yaptıkları en büyük saldırılar olarak kayda geçti.

Peki bu süreç
nereye varacak? Ya da bu gelişmelerin esas sorumluları kimler? Bunda NATO’nun
ve NATO’yu maske olarak kullanan ABD’nin önemli bir sorumluluğunun olduğu
söylenebilir. Fakat NATO, Afganistan’da ‘başarılı’ olduğunu iddia ediyor.
ABD’nin ise Katar’da Taliban ile siyasi pazarlığa giriştiği bir gerçek. Bu
durumda “NATO ve ABD’nin hangi amaç, hedef ve politikalar çerçevesinde başarılı
olduğu” sorusunun cevap bulması gerekiyor. Zira karşımızda etnik bölünme,
uyuşturucu, fakirlik, kaos, istikrarsızlık, dışa bağımlılık, sosyal çöküntü ve
terör batağına saplanmış bir Afganistan manzarası var. Demokrasi, barış, huzur
ve istikrar adına Afganistan’a yapılan dış müdahaleler, daha fazla etnik
bölünme, istikrarsızlık ve kanlı çatışmaları tetiklemiş görünüyor.

Afganistan’da
yaşananlar, aslında dünyada büyük güç yarışı içerisinde olan aktörler bakımından
değerlendirildiğinde hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü bu ülke, 1979 Sovyet
işgalinden bu yana, Ortadoğu’yla birlikte uluslararası güç mücadelesinin tam
ortasında yer alıyor. Şu anda da Taliban ve DEAŞ, bu savaşın yeni maşaları.
Çin, Rusya ve İran, Taliban’a ‘terör örgütü’ demiyor. DEAŞ da, Afganistan’da
yeni bir rol kapmada oldukça başarılı olmuşa benziyor. Bu arada Batı, her zaman
olduğu gibi göstermelik müzakere sahneleriyle, sahte barış sağlayıcı/ara bulucu
rolüyle Afganistan’da yaşananları ve gerçekleri perdelemeye çalışıyor.

Dolayısıyla
Afganistan topraklarındaki bu mücadelenin, Batı ve Doğu’da yer alan bazı
ülkeler ya da görünen/görünmeyen bloklar arasında cereyan ettiğini görebiliriz.
Yani Taliban’a karşı Afganistan’da DEAŞ’a göz yuman Batı Bloku ile Taliban
kanalıyla DEAŞ tehdidini bertaraf etmeye çalışan Rusya, Çin ve İran üçlüsünün
oluşturduğu Doğu Bloku. Bu da tekerrür eden yakın tarihin bir başka versiyonu.
Zira Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere karşı Mücahitleri destekleyen ABD’ye
karşı, bugün Taliban’ı destekleyen bir Rusya görüntüsü söz konusu.

Yani figüranların
değiştiği, ama senarist ve baş aktörlerin değişmediği yeni oyunlar sahneleniyor
Afganistan’da. Ama figüranlar hep kaybetmeye mahkum oluyor. Çünkü oyun
kurucular, hep kendi çıkarlarını kolluyor. Örneğin Rusya, bir taraftan da Afgan
Ordusu’yla askeri ve ticari ilişkiler kuruyor. Nitekim iki ay önce, Afgan Milli
Güvenlik Konseyi Başkanı’nın Rusya’yla görüşmeler yaptığı ve Rusya’nın eskimiş
Rus silah ve teçhizatı için destek ve onarım taahhüdünde bulunduğu biliniyor.
Yine son bir yıldır Afgan Hava Gücü’nü desteklemek üzere Rusya’nın mühimmat ve
uçak temin ettiğini unutmamak gerekir.

‘BOMBALARIN ANASI’
İLE VERİLEN MESAJ

Taliban’ın Mezar-ı
Şerif saldırısının, geçtiğimiz iki aylık süre zarfında ABD’nin Afganistan ve
Pakistan’da düzenlediği drone saldırıları sonucunda örgüt liderliğinden
öldürülen isimlere karşı bir misilleme olduğu aşikar. Zaten baskının hemen
akabinde Taliban sözcülerinden, saldırının bölgedeki iki yetkilisinin
öldürülmesinin intikamı amacıyla yapıldığına dair açıklamalar geldi.
Hatırlanacak olursa 2017 Şubat’ında Kunduz’da gerçekleşen hava saldırısında
Taliban lideri Molla Abdusselam ve beraberindeki 11 militanı ölmüştü. Yine mart
ayının son haftasında, Afganistan’ın Paktika Eyaleti’nde El-Kaide’nin üst düzey
komutanlarından olan ve canlı intihar bombacısı yetiştirmekteki hüneriyle
tanınan Kari Muhammed Yasin drone saldırısında öldürülmüştü. Keza 2017
Nisan’ında Kunduz Eyaleti’ndeki hava saldırısında, Afganistan’ın kuzeyindeki
Takhar Eyaleti’nin “gölge valisi-shadow governor” olarak tabir edilen Taliban
lideri Kuari Tayib öldürülmüştü.

Bunların haricinde
ABD’nin, 13 Nisan’da ‘nükleer silah’ kategorisinde yer almayan, fakat
‘bombaların anası’ olarak isimlendirilen en güçlü konvansiyonel nitelikteki
bombasını Afganistan’da DEAŞ’ın üslendiği tünel ve mağaralar üzerine bıraktığı
unutulmamalı. Başka bir yönüyle, bu operasyonun belki askeri mantığı olmakla
birlikte terörle mücadele adına orantısız güç kullanımı ve yeni silah
denemeleri şeklinde algılanması söz konusu. Dolayısıyla her türlü algı
operasyonlarına açık Afgan toplumu üzerindeki sosyo-psikolojik etkilerinin göz
ardı edilmemesi gerekiyor.

ABD SAVUNMA BAKANI
MATTİS’İN KABİL ZİYARETİ

Mezar-ı Şerif
saldırısı sıcaklığını korurken ABD Savunma Bakanı James Mattis’in, hâlihazırda
9 bin 800 civarında askerinin bulunduğu Afganistan’daki yetkililerle görüşmeler
yapmak üzere 24 Nisan’da Kabil’e gittiği duyuruldu. Devlet Başkanı Eşref Gani
ve NATO’nun Afganistan’daki birliklerinin komutanı John Nicholson’la yaptığı
görüşmelerin ardından Mattis, ABD’nin Afganistan’daki görevinin devam ettiği,
bu ülkede kötü amaçla bulunmadıkları ve artık Taliban’ın tekrar iktidara
gelmesini istemeyen Afganistan halkı ve devletinin yanında olmayı
sürdürecekleri açıklamasını yaptı. Afganistan’ın ABD için önemli olduğunu
vurgulamasının ardından da, bu ülkeye tecrübeli kişileri gönderdiklerine dikkat
çekti.

Dünya kamuoyu ise
her zaman olduğu gibi gelişmelere seyirci kalmaya devam ediyor. Ülkede
çıkarları olan dış aktörler, gelişmeleri kendi perspektiflerinden yansıtma ve
kurdukları oyunların sahnelenmesinin peşindeler. Fransa’da bir iki kişinin
hayatını kaybettiği terör saldırıları ve seçim süreci, dünya gündemini çok daha
fazla meşgul ediyor. Afgan ordusunun kısa bir süre içerisinde yüzlerce kayıp
vermesine rağmen ABD öncülüğündeki NATO misyonu, Taliban’a karşı başarılı
olduğunu ileri sürebiliyor. Bütün bu vahim gelişmelere rağmen Afganistan
konusu, ana gündem maddesi olmuyor. Olan bitenler karşısında kimse sorumluluk
üstlenmiyor.

ABD’nin tarihindeki
en uzun savaşı Afganistan’da. NATO’nun da en uzun süreli misyonu yine
Afganistan’da. Her ne kadar Başkan Gani, Bakan Mattis’in ziyaretinin ardından
terör örgütlerinin Afganistan’da son 6 ayda verdiği kaybın geçen 15 yıla göre
daha fazla olduğunu ifade etse de objektif bir gözle bakıldığında Afganistan’da
gelinen nokta, aslında NATO misyonunun bu ülkedeki iflasından başka bir şeye
işaret etmiyor. Zaten Afganistan’daki ISAF/RS, Amerikalı ve İngiliz
komutanların yönlendirmesi doğrultusunda hareket ediyor. Bu nedenle ISAF/RS
Karargahı’nda diğer Anglo-Sakson ülkeler de dahil edilerek ‘Beş Göz- Five Eyes’
tabir edilen ve istihbarat ve özel kuvvetler operasyonlarını tekelinde tutan de
facto bir oluşumdan söz ediliyor. Bu oluşumun, diğer ülke subaylarının onayı ya
da haberi olmaksızın her istediklerini yaptıkları ve bunlara müdahale
edilemediği iddiaları mevcut. Dolayısıyla Afgan Ordusu ve halkı, yıllardır hiç
de iyi niyetli olmayan bu gözlerin oyuncağı ve yine dış güçlerin
taşeronu/piyonu Taliban ve DEAŞ gibi örgütlerin kurbanı oluyor.

TÜRKİYE,
SAMİMİYETİNE İNANILAN TEK ÜLKE

Türkiye ise, kardeş
ülke saydığı Afganistan ve halkının en samimi şekilde huzur ve güvene ulaşmasını
isteyen ve bu doğrultuda çabalar sarfeden belki de tek ülke. Aynı zamanda
Afganistan halkı tarafından en dostane şekilde karşılanan ve samimiyetine
inanılan en önemli ülke. Afganistan Ordusu’na eğitim ve lojistik destek
sağlamak, gerçek anlamda barış ve huzurun tesisine katkı sağlamak için
uluslararası hukuk çerçevesinde bu ülkede askeri varlık bulunduran devlet de
yine Türkiye. Başta TİKA eliyle olmak üzere, Türkiye Afganistan’da büyük
hizmetlere imza atmaya devam ediyor. TİKA, Kabil, Mezar-ı Şerif ve en son
Herat’ta yeni ofis açıyor.










































































Sonuç olarak
Afganistan, Suriye, Irak, Libya gibi uluslararası güçlerin hedefinde en acı
günlerini yaşamaya devam ediyor. Bu trajedinin belki de en acı tarafı, birlikte
yaşama becerisi gösteremeyen yerli unsurların en büyük rol sahibi olması. Bu
durum, Türkiye’nin, dost ve kardeş ülke saydığı Afganistan’ın sorunlarının
çözümünde söz konusu grupların uzlaşmasına arabuluculuk yaparak çok daha aktif
bir rol ve misyon üstlenmesini de gerekli kılıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir