Bilim
ve teknikte ilerleme dilde kültürde ilerlemeden sonra gerçekleşir. Mühendislik
fikrin arkasından gelir. Dünyanın gelişmiş ülkeleri önce dillerini sonra
kültürlerini yükseltmiş ardında da kendiliğinden gelen teknolojik ve ekonomik
yükselişe geçmişlerdir. Üç yüz yıldan beri dünyada egemenliğini sürdüren Alman,
İngiliz, Fransız ve İtalyan üstünlüğünün yegâne kaynağı budur.




Commonwealth
çatısı altındaki, Francophone çerçevesindeki ve Alman, İtalyan etkisi altındaki
ülkelerin pek çoğunda resmi dil ve kültür baskın ülkelere ait olanlardır. İlber
ORTAYLI Hoca’nın dediği gibi, bu yüzden Almanya vatandaşına Alman, İngiltere
vatandaşına İngiliz, Fransa vatandaşına Fransız ve nihayet İtalya vatandaşına
İtalyan denilir. Ya da aynı doğrultuda, Avustralyalı, Malezyalı, Kongolu,
Hawaili tanımlamalarının nedeni budur. Bir tek istisna ile Hindistan vatandaşı,
köklü dil ve kültürü sayesinde Hintlidir.




Yıllar
önce bir arkadaşımın bizzat tanık olduğu biri Libyalı diğeri Türk olan iki
subayın arasında geçen konuşma baskın dil ve kültürün alt dil ve kültürü nasıl
egemenliği altına aldığına güzel bir örnektir. Libyalı subay, Osmanlı’nın
ülkesini sömürdüğünü iddia edince Türk muhatabı asıl sömürgecinin İtalya
olduğu, zira Osmanlı’nın Libya halkına her türlü rahatlığı verdiği, ülkeyi imar
ettiği, bunun aksine İtalya’nın yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendi
ülkesine taşıdığı cevabını veriyor. İkna olmayan Libyalı hayır Osmanlı bize
hiçbir şey vermedi diyor ve iddiasını “İtalyanlar bize bisiklet ehliyeti bile
verdi” sözleriyle destekliyor. Bu tartışmanın alanına girdiği bilim insanları
elbette çok derin analizler yaparlar ancak biz de kısaca; Osmanlı dilini
kültürünü Libyalılara benimsetmek için bir şey yapmayıp, camilerle, imaretlerle
donatırken İtalyanlar önce dillerini ve kültürlerini öğrettiler, daha sonra da
bankalarını ve mühendislerini soktular. Sonucu bu oldu sözleriyle yetinelim.




Fransız
Anayasası’nın 2. maddesinin 1. Paragrafı;  “La langue de la République est le français” 
“Cumhuriyetin dili Fransızca’dır” şeklindedir. Özel kuruluşların Fransızcadan
ayrıca anadille eğitim vermelerinin 30 Ekim 2001 yılında Devlet Konseyi
tarafından yasaklanması ülkede büyük bir tartışma fırtınası yarattı. Devlet
Konseyi’nin kararının gerekçesi ise; “Tamamı anadilde olarak tabir edilen
öğretimin Cumhuriyetin birliğine kastetmesi”ydi. Ve Fransızca anadilde eğitimin
taraflarının dayanağı; “Cumhuriyetin 19. yüzyılın sonlarında tüm ülkeyi
Fransızlaştırmak için yaptığı şey zaten tek dilde eğitimin ta kendisi değil
miydi?” sözleriyle ifade ediliyordu.




Çok
farklı etnik, dini toplulukları milli/ulusal birlik çatısı altında toplayan ABD
de bile dil birliği vazgeçilmezdir. İngilizce resmi dildir. Yasalar, resmi
belgeler, düzenlemeler, kayıtlar tümüyle İngilizcedir. Resmi dilde olmalarından
sonra ancak diğer anadillere çevrilebilirler.




İngilizcenin
baskın olduğu iki dilli eğitimin yaygınlaşmaya başlaması üzerine ABD ile aynı
karakteri taşıyan Hollanda parlamentosu 2007 yılında Hollandaca’nın
 (Dutch) resmi dil olarak anayasada geçmesini istemiştir.  




Letonya
2006 yılında ortak para birimi euronun dillerinde karşılığının bulunmadığını
belirterek dillerinin fonetiğine uygun olan “eiro” ifadesini kabul etti.




Bu
örneklerden ayrıca; yurt dışında bulunanlar gelişmiş ülke vatandaşlarının
dillerini sahiplendiklerinin örneklerine birçok kez tanık olmuşlardır. Bizim
vatandaşlarımızın uçağa bindikleri andan itibaren “dünya vatandaşı” olmalarına
karşılık gelişmiş ülkelerin vatandaşları kesinlikle ülkelerinin
vatandaşlarıdır. Öyle ki, bazen bütün uluslararası kuralları kendilerine uygun
hale getirmeye dahi kalkışmaktadırlar. Bu şekilde meydana gelen bir olayda
Paris/Charles de Gaulle Havalanı’nın kontrolörleri teknik terimlerin dışında
İngilizce konuşmayı ret ederek Fransız diliyle anlaşmayı dayatmışlardı.




Bizim
ülkemizde bilmediği bilgisini kullanıma sunan gazetecilerin kaleme aldıkları
Fransa’da anadillerde eğitim yapıldığı saçmalıklarının gerçeklerle hiçbir
ilgisi bulunmuyor. Bunu ortaya koyan bir olayda: Paris-Brittany arasında sefer
yapan bir trende görevli, hoş geldiniz konuşmasını İngilizce, Fransızca ve
Almanca’nın yanı sıra yerel dil olan Bretönce de yapınca hakkında idari
soruşturma açılmıştı.




İngilizler
Falkland adasında 1982’deki savaştan sonra dilleriyle, ekonomileriyle adaya
kimliklerinin damgalarını vurdular. Günümüzde nüfusu iki bin civarında olduğu
söylenen adada bu sayede İngilizce yayın yapan bir radyo ile günlük gazete
çıkmaktadır. Hemen burnunun dibindeki ada üzerinde hak mücadelesi veren
Arjantin’in kaybettiği nokta da bu oldu zaten. İngilizler son hamleyi yapmak
üzere referandum düzenlediler ve elbette yüzde yüze yakın bir sonuçla ada halkı
İngiltere dedi. Şimdi bir de bizim Kıbrıs’ı sahiplenmemize bakalım




Gelişmiş
ülkeler sandığımızdan çok farklı olarak sınırlarını her türlü gelişmeye
yeniliğe açmazlar. Sahip oldukları maddi-manevi her değerlerini adeta büyük bir
bencillikle korurlar. Hatta daha ortaya çıkmamış kara parçalarını bile hiç
tavizsiz bir şekilde sahiplenirler. Sicilya açıklarında 170 yıllık bir volkanik
bir süreçten sonra deniz üzerinde belirmeye başlayan kara parçası İspanya ile
İtalya arasında paylaşılamıyor. Bizim bir zamanlar KKTC’de tanıdığımız “yes be
annem” cilerin aşağılıklarının yanında yücelen taraflardan İtalya, daha ada
olmadan bu kara parçasının deniz altında kalan tepesine bayrağını dikti bile.




Aynı
şekilde Cebelitarık Boğazı’na adını veren küçücük adanın sahiplenilmesi
konusunda İspanya ile İngiltere arasında hâlâ diplomatik bir çekişme yaşanıyor.
Her iki taraf da adanın kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Adanın
geleceği burada yaşayanlara yapılması planlanan referanduma bağlı olarak
belirsiz bir şekilde bekliyor.




Kendimize
bakalım… Diyelim ki, demokratlıkta gelişmiş ülkeleri bile aştık ve Kürtçenin
anayasada yer almasını kabullendik. Sonrasında karşımıza çıkacak öğretimin
hangi Kürtçe ile olacağı sorusu üzerinde duran bulunmuyor. Bize ve Kürtlere
dayatılan Kürtçe’nin Rus ve Japon dilbilimcilerin uydurdukları bir dil olduğunu
ret edebilecek bir kimse olamaz. Daha en başta bu özelliği nedeniyle anadil
olmayı hak etmiyor. Daha sonraysa uydurma bir dili gerçek Kürtçe’nin yerine
geçirmek olacak olan bu girişimle haksızlık yapılmış olmayacağını söylemek
mümkün değildir. Her ne kadar yazı dili olmasa bile sadece bir halkın arasında
anlaşma rolünü oynamasıyla değerlenmeyi hak eden Kürtçe’nin Kürtlerden alınıp
yabancılara emanet edilmesi bir katliam olarak nitelenmelidir. Bu dille
yetişecek bir nesil Kürtlüğünü ne kadar temsil edecektir sorusunun üzerinde
düşünülmesi zorunludur. Ancak biz biliyoruz ki, asıl niyet bu dilin kendi
halkınca yaşatılması değildir. Gizlenen amaç; zihni bulandırılmış ve devletine
hasım bir nesil yetiştirmektir.




Ancak,
tek bir bireyden ülkenin bütün unsurlarına kadar her noktayı kapsayacak, tek
bir bireyin duygu ve düşüncesinden bütün toplumun duygu ve düşüncelerini ifade
eden bir dil güçlüdür. Onun şekillendirdiği kültür de aynı ölçüde güçlüdür.
Aradaki bütün farklılıkların üzerinde birleştiricidir, onların da yaşam
kaynağıdır. Bugün yerli yersiz her kafadan bir sesin çıktığı bir ortamda, kim,
bu gerçeğin bilincince olan Atatürk’ün açtığı yolda ilerleme kaydedildiğini
söyleyebilir? Türkçe ihmal edilmeseydi bugünkü anadil talepleri birer tehdit
olarak algılanabilir miydi?


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet