TÜRKİYE YÜKSEK
STRATEJİSİ BAĞLAMINDA : SUUDİ ARABİSTAN KATAR GERİLİMİ RİSKLER VE FIRSATLAR

Kaynak : http://dikmecionur.blogspot.co.ke/2017/06/turkiye-yuksek-stratejisi-baglaminda.html?m=1

Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn,
Birleşik Arap Emirliklerinin başını çektiği ”Diplomatik Katar Kuşatması”nın
Türkiye kamuoyuna yansımaları Katar ve Suud cephesi olarak iki kulvarın
açılması biçiminde görüldü. Halk ve iş adamları kendi sahip olduğu gerekçelerle
bu yönde bir tavır takınmaları devletin de iki kulvara bölündüğü manasına
gelmez stratejik akıl böyle ciddiyetsiz bir yaklaşımı kabul etmez. Suudi
Arabistan’ın doğru bir hamlede bulunduğunu savunanlar bu işi bir parça İran
meselesine dayandırmaktadır. Çünkü Suudi Arabistan sünni kimliği sayesinde şii
bloğa karşı oluşturulan bloğun dengeleyici aktörlerinden biridir ve varlığını
sürdürmesi gerekmektedir. İran’ın Ortadoğu’da yayılmacı bir politika izlemekle
beraber, Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya karşı atılımda bulunması ve
ambargoların gevşetilmesiyle çok daha rahat iktisadi güç ve siyasi prestije
kavuştuğunu belirtmek güç değil. Gerçekten İran hegemonist bir politika
izlemektedir ancak tek başına Ortadoğu’nun hakimi ve yönlendiricisi olabilmesi
coğrafyanın sosyal yapısına ve lobilerin stratejilerinede aykırıdır. En iyimser
tahminlerle müslüman dünyasının şii nüfusu en fazla yüzde yirmidir. Şiiliğin
ise arap, fars gibi etnik kökenlerde tutkal vazifesi görüp göremeyeceği
meçhuldür zaten İran’ın şii yayılmacılığı aynı zamanda fars milliyetçiliği ile
beraber anlamlıdır ve bu da araplar ile Pakistan’ın hatta Türkiye’nin kabul
edemeyeceği bir durum olacaktır. Yani, İran’ın ortadoğuya egemen olabilmesi ve
bu egemenliğin önündeki aktör olarak Suudi Arabistan’ın gösterilmesi  doğru değildir. İran, cephesini ve operasyonel
kabiliyetini oldukça geliştirsede ortadoğuya tek bir ekolü benimsetemez. Ayrıca
Suudi Arabistan’ın kraliyet korumaları Vinell ve Ogara, Hava Kuvvetleri BDM,
Harp Akademileri ise Hamilton isimli Abd’li özel askeri şirketlerin
kontrolündedir. Silahlı kuvvetleri ve güvenlik bürokrasisini bütünüyle Amerikan
endüstrisinin denetimine sunmuş karşılığında ise kraliyet yapısının
korunacağını ummuştur.

Katar, ortadoğunun atılım yapan, kişi
başına düşen milli gelir oranıyla dünyada zirvede yer alan küçük ama kayda
değer ülkesidir. Türkiye ile Katar’ın münasebetleri son yıllarda oldukça
gelişmiş ve iki ülke içeriğinde bazı soru işaretler olsa da askeri işbirliği
anlaşması imzalamıştır. Şu anda Katar’da 600 personel kapasiteli Türk askeri
üssü bulunmakla beraber, Türk inşaat firmaları Katar’da faaliyetlerini
geliştirmiştir. Katar bu olumlu gelişmelerin yanında İngiltere’nin kontrolünde
olan bir ülkedir. Bu durum 2022 Dünya Şampiyonasının, Katar’da düzenlenecek
olmasından da rahatlıkla anlaşılabilir. Her ne kadar Fifa yöneticilerinin
Katar’lı şirketler ile içli dışlı durumları bulunsada İngiliz menşeili futbol
telkinlerle Katar’a verilmiş bunun üzerine gelen eleştirilere Fifa, ”Turnuva
gerekirse kışın düzenlenir” beyanatı verecek kadar kararlığını göstermiştir.
Kimler ne maksatla Katar’ın yıldızını parlatmaktaydı? Teorilere göre İngiltere
Katar üzerinden yeni bir Ortadoğu hakimiyeti tesisini planlamıştı. Hulasa Suudi
Arabistan’da, Katar’da bağımsız birer ülke olsalar da dünyanın en bağımlı
ülkelerinin başında geliyorlardı.

Katar krizinin Türkiye’ye yansımaları
olacaktır ve bundan kaçınılamaz ancak buna değinmeden evvel Türkiye’nin arap
coğrafyasına ilgisini tahlil etmek gerekiyor. Kimilerine göre faydasız bir
yöneliş kimilerine göre imparatorluk bakiyesi olmanın gereği Arap-Körfez
açılımları kanaatimizce çok boyutlu olarak incelenmelidir. Türkiye her ülkeyle
ticari siyasi ve hatta askeri münasebetler kurar ve kurmalıdır. Zaten
coğrafyasıda bunu gerektirmektedir. Müslüman, Hristıyan, Musevi, Arap, Fars,
Sünni, Şii gruplarının merkezinde yer alan bir ülkenin çıkarları doğrultusunda
her biri ile ayrı stratejik bağlamlar dahilinde ilişki tesis etmesi
kaçınılmazdır. Coğrafya stratejiyi belirler, strateji ise jeopolitik,
jeoekonomi ve enerji politikalarıyla beraber anlamlıdır.  Bu sebeple Türkiye’nin yanlış tarihi kurgular
ile körfez arap coğrafyasına sırt çevirmesini beklemek stratejik bir
intihardır. Fakat bir yanlışta yalnızca bu hinterlanda endeksli olarak diğer
yani batı, kafkasya, orta asya hattına karşı kayıtsız kalmaktır. Yani ilişkiler
ve strateji dengeli olmaya mecburdur.

Özellikle emekli general ve
amirallerin bir kısmı Türkiye’nin Katar’da askeri üs kurma isteğine olumsuz
yaklaşmışlar ve bunu çeşitli görsel yazılı medya organlarında ifade etmişlerdi.
Kanaatimizce bu emekli askerlerin bir dönem Türk Ordusunda üst kademelerde
görev yapmış olmaları ordu ve Türk güvenlik konsepti bakımından büyük bir
kayıptır. Devrinin en iyi eğitimini almış şahsiyetlerinden biri olan Mahmud
Şevket Paşa mektuplarında o dönem Kuveyt ve Katar’ın son derece ehemmiyetsiz iki
vilayet olduğundan bahsetmişti. O dönemdeki Türk yönetim mekanizması
sanayileşme gibi bir kavramı tanıyamadığından petrolün ne demek olduğunun
farkında değildi ve bu farkındasızlık Mahmud Paşa gibi iyi yetişmiş devlet
adamlarının bile meseleleri çok verimli değerlendirememesine sebep oldu. Ancak
şimdi teknoloji gereği dünya küreseldir ve herkes herşeyi takip etmektedir.
Özellikle sivil ve askeri bürokraside üst kademeleri işgal eden şahısların
artık ‘farkındasız’ analizler yapmalarına imkan yoktur, yapmış oldukları
meselelere ideolojik yaklaşmaktan başka bir durum değildir. Bu da stratejiye
aykırı bir durumdur.  Katar, Suudi
Arabistan’a komşu olmasının yanında enerji nakil hatları üzerinde bulunmasından
ötürü önemli bir konumdadır, dolayısıyla Türkiye’nin askeri üs isteği son
derece anlamlıdır. Küçük veya önemsiz görülen her ülkenin dünya coğrafyasında
mutlaka önemli bir noktası bulunmaktadır ve her ülke için ayırt etmeksizin bu
istek gösterilmelidir.   Bu detaydan sonra
bu krizin Türkiye’ye yansımalarını tahlil edebiliriz.

Uluslararası İlişkilerde özellikle
basın ve sosyal medyanın gelişmesiyle bir domino etkisi ve algısal yönlendirme
olduğu değişmez bir ilkedir. Bundan yola çıkarak Katar’ın misyonu
incelendiğinde Suriye iç savaşına müdahil olduğu ve eğit donat programında yer
aldığı görülür. Eğit donat programında Türkiye ve Suudi Arabistan’da yer
almıştır ancak Katar’ın farklı bir rolü bulunmaktadır. İngiltere Sundhurst
Askeri Kraliyet Akademisi’nin kurdurduğu Katar merkezli El Cezire adlı
televizyon kanalı, Suriye iç savaşı ile ilgili çoğu kez manüplatif haberlere
imza atmış ve adeta yumuşak güç unsuru olarak görev yapmıştır. Suriye iç savaşı
ile ilgili faturanın zamanı geldiğinde bir takım odaklara rücu edileceği
açıktır ve buna göre bu odaklardan biri Katar olacaktır. Türkiye geçmişte İran
ambargosunu delerek ticari ilişkiler kurmanın cezası olarak 17/25 Aralık 2013
operasyonlarına maruz kalmıştı. Buradan yola çıkarak bugüne bağlantı kurmak
yanlış olmaz, geçmişte bir ülke ile ilişkilerinden kuşatmaya maruz kalan
Türkiye, Katar ile ilişkileri sebebiyle de Suriye iç savaşı gerekçesiyle
kuşatmaya tabi tutulabilir. Zaten bunun altyapısı özellikle 2014’den itibaren
hazırlanmış ve Milli İstihbarat Teşkilatı bölgedeki radikal unsurlarla ilintili
lanse edilerek adeta bir terör örgütü yöneticisi ilan edilmiş, Mit, Hükümetin
bazı önde gelenleri ve güvenlik bürokrasisinin önemli kişilerine savaş
açılmıştı. (Orgeneral Yaşar Güler, bunlardan biridir. Güler, 15 Temmuz askeri
kalkışmasında gözaltına alınarak domuz bağı yapılan tek kişiydi)

Türkiye’yi ilgilendiren ikinci mesele
ticaridir. Türk işadamlarının Katar’da yatırım ve iş saha hacimlerinin arttığı
dönemde bir krizin patlak vermesi son derece olumsuzdur.  Katar meselesinin Türkiye ve bölgeyi ilgilendiren
çok önemli bir boyutu daha vardır. 
Körfez ve özellikle İran petrolünün dünyaya yayılması Hürmüz Boğazından
yapılmaktadır. Boğaz ile ilgili binlerce makale ve senaryo oluşturulmuştur.
Buna göre İran’ın kuşatılması için enerji trafiğinin kesilmesi, boğazın etkisiz
hale getirilmesi gerekmektedir. Bu projeye göre Suudi Arabistan, Ürdün ve
İsrail üzerinden Akdeniz projesiyle petrolün batıya servis edilmesi
tasarlanmıştır. Ürdün, Şii Hilali kavramını gündeme ilk getiren ülkeyken,
İsrail’in tasavvurundaki Büyük İsrail asla karacı bir devlet değil, Akdeniz’de
kıyıları bulunan deniz kavramınada vurgu yapan coğrafi bir temele sahiptir. Bu
sebeple Kıbrıs konusu yeniden gündeme gelebilir ve Türkiye’nin Kıbrıs’tan taviz
vermesi kara sınırlarına hapis edilmiş bölgesel, coğrafi ve küresel hiçbir
emeli olamayan Türkiye kompozisyonu oluşturmaktır.

2006 yılında Abd’li Yarbay Ralp
Peters’in çalışması, Türkiye’de kürdistan kurulmasının yanında, Özgür
Belucistan, Büyük Ürdün, Şii Arap Devleti ve Mekke Medine’nin yer aldığı,
Kutsal İslam Devleti gibi yeni ülkelere yer vermişti. Çalışmadan kısa bir süre
sonra Condenizze Rice, İsrail’de katıldığı bir toplantıda ortadoğuya yeni bir
şekil verme konusunda kararlı olduklarını belirtti ve takip eden yıllarda,
stratejistler, analistler, enstitüler bu konuda pekçok çalışmaya imza
attılar.  Şu anda bir arap acaem, şii
sünni, savaşı beklenirken, sünni sünni, arap arap savaşına doğru gidilmesi bu
çalışmaların uygulamaya koyulduklarını göstermektedir.

Barack Obama’nın, İran’ı sisteme
entegre ederek dönüştürme içeriden bölme ve buna karşılık ortadoğuda
sünniciliği yükseltme stratejisine karşı, Donald Trump, Suudi Arabistan
üzerinden bir planı uygulamaya koydu. Zaten Katar meselesinin, Abd başkanının
coğrafyaya ziyaretinden kısa bir süre sonraya rastlaması da bunu
ispatlamaktadır. Bugün Katar’ı sistemden izole etmeye çalışan körfez arap
ülkeleri, yakında bu akıbetle kendileri karşılaşacaklardır. Mısır’ın da arap
dünyasının lideri konumundaki ülke olarak kuşatmaya katılması ilerideki değişim
içerisinde kendisinin de bulunacağını göstermektedir. Mısır lideri Abdulfettah
Sisi, bir süre önce İslam’ın yeniden yorumlanması gerektiğini belirtmiş ve
bugün protestan lobinin yürüttüğü semavi dinlerin eritilmesi projesiyle paralel
duruşta olduğunu göstermişti. Yeni Dünya Düzeni’nde Mısır’ın parçalanması
tasarlandığı gibi Büyük Piramit’e gömüldüğü deklare edilecek kayıtların,
yeniden bulunduğu gündeme getirilerek, yeni bir teolojik duruş ortaya koyulmak
istenmektedir.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin de
Katar projesinde yer alması bu projenin bölge dışı bağlantıları olduğunu
göstermektedir. Abd’li özel askeri şirket olan Blackwater’ın yıllarca karargahı
olan ülke aynı zamanda Yemen’de, Suudi Arabistan muhalifi şiileri silahlandıran
sünni ülke olarak ne denli uluslararası sistemin yardımcısı olduğunu izah
etmektedir. Ayrıca Abd merkezli Zimperium adlı siber güvenlik şirketinin bazı
çalışanları Birleşik Arap Emirlikleri merkezli bir şirketin kendilerinden siber
saldırı timi oluşturulmasını istendiğini açıklamış, New York Times da BAE’nin
hazır gözetim cihazı alımları yaptığını yazmıştı. Katar Haber Ajansı’nın İran
ile alakalı ılımlı haberi ve sonrasında siber saldırıya uğradığını haberin
insiyatif dışı yapıldığını  açıklaması,
bu meselede de BAE parmağı olduğunu işaret edebilecek anlamlı bir teori
olacaktır.

Bölgede haritaların değişmesi
kaçınılmazdır. Bu mesele Türkiye tarafından, mezhep ve etnisite üstü vekalet
savaşları olarak değerlendirilmelidir. Türkiye Başbakan Yardımcısı, bir müddet
evvel İran’dan üç milyon mültecinin gelebileceğini öngörmüştü. Afganistan’da ki
Abd askeri varlığı bugün 150.000’in üzerine çıkmışken, Afganistan İran ve
Türkiye denklemi de Katar Suudi Arabistan meselesinden bağımsız düşünülemez.
Türk dış politikası taraftargirlikten öte çıkar endeksli olmalıdır. Mekke
merkezli hilafet projesi unutulmamalıdır. Ayrıca Suudi Arabistan ve İran’ın
bölünme sürecine girdikleride görülmeli ve bu yönde sağlıklı tahliller
geliştirilmelidir. Türkiye asla enerji denkleminin dışında kalmamaya özen
göstermelidir.  İngiltere Katar Rusya,
petrol ortaklığı istikrarsızlık gelişmelerinin Rusya’yı da hedef alabileceğini
gösterir.  Avrasya projesini sürdüren
Türkiye, batı balkanlar ve afrika ile de çok daha güçlü ilişkiler
geliştirmelidir.  Ayrıca mümkün olduğu
kadar kısa süre içerisinde hristiyanlık içerisindeki mezhep ve cemaat
farklılıklarını ortaya koyarak, bunlafr üzerinden bir strateji geliştirmeli ve
coğrafyasında oyun karşılayandan öte, başka coğrafyalarda oyun kurabilecek
potansiyele erişmelidir. Dış politika karşılıklık esasına dayanır ve lobilere
aynı karşılıkla yanıt verilmelidir. Aksi durumda, Suudi Arabistan Katar
meselesinde taraftargirlikte, mezhep ve etnisite savaşını körükleyecek
girişimlerde Türkiye kaybeden tarafta olacaktır.
























Ayrıca Sünni Ordusu veya İslam Ordusu
olarak adlandırılan Nato’ya entegre proje ile ilişkilerini durdurmalıdır.
Uzmanları tarafından ortaya koyulacak, enerji, güvenlik, ekonomik stratejiler
Türkiye’nin ”Yüksek Stratejisi” ile eşgüdümlü ve kararlı oranda uygulamaya
koyulmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet