Arap Baharında devrim/karşı-devrim ve Katar
kuşatması

Körfez
ülkelerinin Katar’a yönelik politikalarındaki ani değişiklik, Ortadoğu
yönetimlerinin yaşadığı ve ‘Arap Baharı’ ismiyle meşhur olan halk uyanışını
bastırmaya yönelik dördüncü büyük siyasi müdahale.

Siyasi bir gelişmenin zamanlaması ancak bu kadar anlamlı bir
yıldönümüne tevafuk edebilirdi: Altı Gün Savaşı‘nın 50. yıldönümü olan 5 Haziran
2017’de, aralarında Birleşik Arap Emirliklileri (BAE), Suudi
Arabistan
 ve Mısır‘ın
da bulunduğu Arap otokrasilerinin Katar‘la, diğer sebeplere ek olarak, bu ülkenin
Müslüman Kardeşler’e ve Hamas’a destek vermeye devam etmesinden dolayı
diplomatik bağlarını kesmesine şahit olduk.

Bu
hadise, Ortadoğu yönetimlerinin yaşadığı ve ‘Arap Baharı’ ismiyle meşhur olan
halk uyanışını bastırmaya yönelik dördüncü büyük siyasi müdahale. Bundan önceki
üç müdahale Mısır, Suriye ve Türkiye’yi hedef almış ve belli seviyelerde başarı
da elde etmişti. Bu satırların yazıldığı an itibariyle ise Katar’ı tecrit etme,
cezalandırma ve devrim karşıtı cepheye zorla dahil etme gayretlerinin başarılı
olup olmayacağı ise henüz belirsizliğini koruyor.

Rejim
değişikliklerinin küresel tarihine baktığımızda, 2008 yılında ölen Samuel
Huntington’ın meşhur kitabı ‘Üçüncü Dalga’da da savunduğu üzere,
demokratikleşmenin çoğunlukla zaman ve mekanda yoğunlaşan ‘dalgalar’ halinde
gerçekleştiğini görürüz. Bunun sebebi kısmen, bir yönetim alanındaki
demokratikleşmenin, komşu bir alandaki demokratikleşmeyi de ilham kaynağı
olarak tetiklemesidir. Maalesef tarihte gördüğümüz her bir demokratikleşme
dalgasını, eş zamanlı olarak ters bir otoriterlik dalgası takip etmiş ve demokratik
eylem (öngörülebilir şekilde) otoriter bir reaksiyon doğurmuştur. Arap
Baharının başından beri gözlemlediğimiz de budur.

Katar,
Türkiye ve ABD’nin Arap Baharındaki rolleri

Arap
Baharı, arkasından sert bir otoriter reaksiyonun geldiği böyle bir bölgesel
demokratik dalga kalıbına oturuyor. Bu haliyle, 1848 Avrupa’sının başarısız
devrimleriyle mukayese edilmiştir; bu ise benim de paylaştığım ve başka bir
mecrada [1] daha uzun bir yazıyla tartıştığım bir karşılaştırma.

Arap
Baharının başlangıcında otoriterlik karşıtı ayaklanmalar, dört otoriter lideri
ardı ardına devirmekte başarılı oldu: Tunus’ta Zeynelabidin Bin Ali, Libya’da
Muammer Kaddafi, Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Yemen’de Ali Abdullah Salih.
Demokratikleşme için otoriter bir diktatörün devrilmesi tek başına yeterli
olmasa da, kesinlikle gereklidir. Bunun tam tersine, Bahreyn ve Suriye’deki
protestolar ise askeri güçle, yani İran, Rusya ve Suudi Arabistan’ın doğrudan
müdahaleleriyle bastırıldı.

ABD
en başta Ortadoğu’daki demokratik gelişmeleri teşvik eder göründü. Bu
davranışının somut örneğini ise eski başkan Barack Obama’nın, Mübarek’in hâlâ
iktidarda olduğu bir sırada Kahire’de yaptığı meşhur konuşma oluşturdu.

Tartışılabilir
olsa da, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan en uzun ömürlü demokrasi olarak
bölgede ilham kaynağı Türkiye oldu. Üstelik 1908’deki anayasal devrimin
ardından İstanbul’daki Osmanlı meclisi, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yahudiler,
Filistinliler, Rumlar ve diğerleri de dahil olmak üzere çok sayıda Arap ve Arap
olmayan, Müslüman ve gayrimüslim unsuru bir araya getirmişti. Bununla birlikte,
ne Türkiye ne de ABD Arapça konuşan ülkeler oldukları için, Ortadoğu
genelindeki nüfuzları sınırlı kaldı.

‘El-Cezire
etkisi’nin kurtarıcı rolü

Arapça
yayın yapan muazzam şekilde popüler uluslararası televizyon ağı El-Cezire
sayesinde Katar, kendi küçük ebadıyla orantısız, çok kritik, kurtarıcı bir rol
oynadı. Bu nedenle Arap Ortadoğu’nun siyasetindeki ve toplumundaki ‘El-Cezire
etkisi’ hakkında etkileyici sayıda çok eserin yazılmış olmasının sağlam bir
gerekçesi var. Otoriter Ortadoğu yönetimlerinin Arapça konuşan kamuoyları,
Katar’ın muhtemelen en ünlü küresel markası olan El-Cezire sayesinde, seslerini
duyurabilmenin ne demek olduğunu tattılar. Kısaca, medyası aracılığıyla
Katar’ın, bölgede Müslüman çoğunluğa sahip nüfusuyla demokratik bir ülke örneği
olarak Türkiye’nin ve küresel bir egemen güç olarak başında Obama’nın bulunduğu
ABD’nin diktatörlüklerin çökmesine müsaade etmesi, başlangıçta Arap Baharına
harici bir motivasyon ve destek sağladı.

Mısır’ın
demokratikleşmesinin tarihi önemi

Arap
Baharında bugüne kadar en büyük sonuçları olan ve dünya çapında tarihi öneme
sahip, demokrasiye zemin hazırlayan gelişme, Mısır’daki diktatörlüğün çökmesi
ve seçim demokrasisine geçiş oldu. Rusya’nın Sovyetler-sonrası Avrasya’sı için
taşıdığı önem neyse, Mısır’ın da Ortadoğu ve Kuzey Afrika için taşıdığı önem
odur. Mısır demokratikleşirse, Arapça konuşan diğer ülkelerin de
demokratikleşmesi ve sonra birer demokrasi olarak kalması daha muhtemel olur.
Mısır diktatörlük olmayı sürdürürse, Ortadoğu genelindeki demokratikleşme
ihtimalleri zayıf kalacaktır. Böylece Mısır’ın demokratikleşmesi, ona
gösterilen uluslararası tepkiler ve seçimle iş başına gelen hükümetin
devrilmesi, Arap Baharının seyrine dair en faydalı dersleri sunuyor bize.

Mısır’ın
seçim demokrasisiyle kısa süren deneyimi sırasında, hem meclis hem de
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Müslüman Kardeşler’le bağlantılı olan siyasi
partinin ve adayın zafer kazandığına tanık olundu. Başlangıçta ABD, Türkiye ve
Katar Mısır’daki demokrasiye ve Mısır’ın seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed
Mursi’ye destek verdi. Buna karşılık, Fransa ve Almanya gibi Avrupalı büyük
güçler ve Rusya, Müslüman Kardeşler gibi ana akım siyasi hareketlere (düşmanca
olmasa da) daha bir şüpheyle yaklaştılar.

Katar
ve Türkiye’nin desteği

Türkiye
Mısır’da seçilmiş hükümete desteğini istikrarlı bir şekilde sürdürdü. Bu arada
aynı sistemi, seçim demokrasisine yönelik aktif bir talebin olduğu Suriye,
Filistin, Tunus ve diğer Ortadoğu yönetimleri için de savunuyor. Türkiye’nin,
büyük bir rekabete sahne olan seçimleri kazandıktan sonra Hamas’ın Filistin
topraklarını yönetme hakkını savunmasının sebebi de aynı. Katar bölgede,
Mısır’daki Müslüman Kardeşler’le bağlantılı olan seçilmiş hükümeti ve
Filistin’de Hamas’ı savunan tek ülke. Bu durum da Türkiye ve Katar arasında
siyasi açıdan çarpıcı seviyede büyük bir duygu yakınlığı olduğunu gösteriyor.

Katar
ve Türkiye Arap Baharı boyunca çoğunlukla Batı yanlısı ve Amerikan yanlısı
ittifakın bir parçası olarak zikredilse de, her iki ülke de kritik öneme sahip
ABD üslerine ev sahipliği yaptığı için ve Türkiye çok uzun bir zamandır NATO
üyesi olduğu için, önde gelen Batılı aktörlerin tavırlarına karşı (Fransa ve
ABD’nin Arap Ortadoğu’sunda çoğunluk yönetimi ihtimaline dair tutumları gibi)
aralarında önemli farklılıklar ortaya çıktı

Fransa
ve ABD Mısır ve Suriye’deki halk ayaklanmalarına başlangıçta verdikleri desteği
kademe kademe geri çektiler. Bu geri çekme, Libya’daki ve Suriye’deki otoriter
rejimlere yönelik askeri müdahalenin başlıca savunucusu Fransa olmasına rağmen
gerçekleşti. İslamcı hareketlerin Arap Baharı sırasında üstlendiği önemli rol,
Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki demokratikleşme ihtimaline yönelik
(Batı’da zaten var olan) şüpheleri körükledi. Değerlendirilen şayet Mısır veya
Suriye gibi Sünni kimliği çok bariz Müslüman çoğunluğa sahip bir ülkeyse,
Batının söylemlerinde, demokrasiye dair gittikçe garipleşen bir şüphe
gözlemlenebilir.

Demokratik
potansiyele sahip devrim niteliğindeki değişimler, halk iktidarı ihtimalinin
kendilerine varoluşsal bir tehdit oluşturduğu bölgesel ve küresel güçlerde, çok
kısa süre içinde sert, otoriter bir reaksiyonu tetikledi. Bu ülkelerin başında
İran ve Suudi Arabistan geliyor. İkisi de demokrasinin kendilerine varoluşsal bir
tehdit oluşturduğu otoriter rejimler. Böylece İran ve Suudi Arabistan,
otoriterlik karşıtı halk hareketlerini mezhep savaşı cihetine yönlendirmeyi
tercih etti.

Suudi
Arabistan ve BAE, Mısır’da Temmuz 2013’de gerçekleşen darbenin düzenlenmesinde
kritik unsurlar oldular. Darbeden sonra Fransa ve önde gelen diğer Batılı
güçler, askeri diktatörlüğü desteklemekte Suudi Arabistan ve BAE’ye katıldılar.
Fransa Mısır’a, değeri neredeyse bir milyar dolar civarında olan iki Mistral
helikopter gemisi sattı. Katar ve Türkiye, Mısır’ın demokratik yollardan
seçilen hükümetini ve Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi açıktan desteklemeyi
sürdüren yegane aktörler olarak kaldılar.

Mısır’daki
askeri darbeye karşı Mursi’yi savunmak, tabii ki cumhurbaşkanlığı sırasındaki
politikalarını da desteklemek anlamına gelmiyor; tıpkı 1973 yılında Şili’de
gerçekleşen askeri darbeye karşı Salvador Allende’yi desteklemenin, illa ki
onun sosyalist politikalarını da desteklemek anlamına gelmemesi gibi. Kritik
dönüm noktası ve Arap Baharı ismini alan süreci bastırmaya yönelik ilk yabancı
müdahale, işte bu Mısır’dakiydi.

İki
karşı-devrimci ittifak: Rusya-İran ve Suud-Emirlikler eksenleri

Arap
Baharını bastırmaya yönelik ikinci kritik dönemeç ve yabancı müdahale, 400
binden fazla Suriyelinin topluca katledilmesinde dahli olan Esed rejimini
savunan Rusya-İran ittifakının devreye girmesiyle başka bir jeopolitik eksenden
geldi. Rus hava kuvvetleri ve donanması Eylül 2015’te Suriye’ye çok ağır bir
şekilde müdahil oldu ve bu müdahale Esed rejiminin ayakta kalmasını sağlayarak
Suriye iç savaşının gidişatını değiştirdi. Beşşar Esed’in doğrudan askeri
müdahaleyle indirilmesine yönelik en baştaki ısrarından Fransa da geri adım
attı. ABD de bariz bir şekilde daha geniş bir kabul gören Özgür Suriye
Ordusu’nu (ÖSO) yüz üstü bıraktı ve onun yerine Kürt sosyalist militanları,
yani Suriye toplumunda bizzat kendisi etnik bir azınlık olan bir grubun
içindeki marjinal ideolojik bir azınlığı desteklemeyi tercih etti.

Daha
da kötüsü, bu Kürt sosyalist militanların, İstanbul, Ankara ve Van gibi şehir
merkezlerinde sadece 2015-2016 döneminde gerçekleştirilen (aralarında intihar
saldırıları da bulunan) çeşitli saldırılarda binden fazla insanı katleden PKK
ile organik bağı var. PKK AB ve ABD tarafından terörist örgüt olarak kabul
ediliyor. Ama buna rağmen ABD bu terörist örgütün Suriye şubesini
silahlandırmak için ağır silahlar tedarik ediyor. Rusya, İran ve ABD Suriye’de
belli etnik, mezhepsel ve ideolojik azınlıkları desteklerken, Türkiye ve Katar
Esed rejiminin baş muhalifi ÖSO’yu desteklemeye devam ediyor.

Ortadoğu
yönetimlerinde yaşanan halk uyanışını bastırmayı amaçlayan üçüncü siyasi
müdahale, Türkiye’nin seçilmiş hükümetine yönelik 15 Temmuz 2016 tarihli askeri
darbe teşebbüsüydü. The Middle East Eye’da çıkan bir makaleye göre BAE’nin
“Türk darbecilere para akıttığından” şüpheleniliyor ve Filistinli bir
sürgün olan BAE vatandaşı bir aracının –yani Muhammed Dahlan’ın– başarısız
darbenin beyni olan Fethullah Gülen’le temas halinde olduğu iddia edildi. [2]

Suudi-Emirlikler
destekli Mısır’daki darbenin ve Suriye’ye yapılan Rus-İran müdahalesinin
aksine, Türkiye’nin seçilmiş hükümetini devirme teşebbüsü başarısız oldu. Bu
başarısızlık ise karşı-devrimci ittifak için büyük bir yenilgi oldu. Yine de
ÖSO’yu gerçekten destekleyen tek önemli bölgesel askeri güç olarak Türkiye,
Azez, Mare, Cerablus ve El-Bab’ı DEAŞ’tan kurtarmakta başarılı olan Fırat
Kalkanı Operasyonu’nu başlatmadan önce, Suriye’de Rusya ile bir yakınlaşma
arayışına girdi.

Katar
kuşatması Arap Baharının sonu mu?

Arap
Baharını bastırmaya yönelik dördüncü ve en son müdahalede ise Arap Baharının üç
önemli muhalifi olan BAE, Mısır ve Suudi rejimleri Katar’la diplomatik
bağlarını aniden kestiler. Bu üç devlet ve onların küçük müttefikleri, Katar’ı
kuşatabilmek ümidiyle çok yönlü bir ablukaya aldılar. Bu Arap otokrasilerinin
Katar kuşatması, İsrail ve (Trump’ın ziyaretinden sonra) muhtemelen ABD
tarafından örtük bir şekilde destekleniyor.

Bununla
birlikte, Suudi Arabistan’ın bu olaya karışmasının, en azından kısmen, kendi
içinde yaşadığı ve kraliyetin kime geçeceği konusunu etrafında temerküz eden
bir mücadelenin neticesi olduğunu düşünen de büyük bir kitle var. [3] Eğer bu
doğruysa, Suudi devleti, Katar’a karşı yapılan bu benzeri görülmemiş
cezalandırma eylemi konusunda, kendi içinde yek vücut olmayabilir. Bu nedenle
Katar kuşatmasını tezgahlayan ülke BAE gibi görünüyor.

Buna
karşılık Kuveyt, Umman, Pakistan ve Türkiye Katar’ı tecrit etmeye yönelik
baskıyı açıkça reddetti. Bu dört ülke, Ortadoğu için alternatif bir vizyon,
Rusya-İran ve Suud-Emirlikler vizyonlarına karşı daha “ılımlı” bir
“üçüncü yol” teşkil eder mi? Böyle bir sonuca ulaşmak için henüz
erken. Ancak geçen yılki başarısız darbe girişiminden sonra Türkiye’nin,
Suriye’deki hedeflerini yeniden gözden geçirmek ve küçültmek zorunda kalmış
olmasını not etmekte fayda var.

Benzer
şekilde, bu kuşatmanın sonucu olarak Katar’ın bölgedeki nüfuzunun ve
dönüştürücü rolünün kısa vadede azalmasını ve sınırlı kalmasını beklemek de
makul. Öte yandan, Türkiye ve Katar’ın meşru bir halk hareketi olarak
değerlendirdiği için cezalandırıldığı Müslüman Kardeşler’in de Mısır’ın ve
Ortadoğu’nun geleceğinde önemli bir rol oynama ihtimali var.

Daha
da önemlisi, Türkiye ve Katar’ın benimsediği siyasi duruşlar, Rusya, İran, Suudi
Arabistan ve BAE’nin sergilediği tutumlara kıyasla, Suriye, Mısır ve
Ortadoğu’nun diğer yerlerindeki ana akım kamuoyunda çok daha büyük bir karşılık
buluyor. Katar’ın El-Cezire aracılığıyla yetiştirip büyüttüğü değişim ve
‘devrimci kamuoyu’ tohumları ileride meyve verecek gibi görünüyor.

Bununla
birlikte, Rusya, İran, Fransa, Suudi Arabistan, İsrail, Mısır, BAE ve ABD’nin
Arap Baharında ortaya çıkan halk seferberliklerini bastırmanın lehinde
oldukları bu tarihi dönemeçte, güçlerin arasındaki bağıntı, asimetrik bir
şekilde Ortadoğu’nun karşı-devrimci hale geri döndürülmesine yönelik işliyor.
Katar’ın desteği olsun veya olmasın, Türkiye’nin böylesine devasa bir askeri,
ekonomik ve siyasi güç birliğinin desteklediği karşı-devrimci saldırıları
tersine çevirebilmesi pek muhtemel değil.

Dolayısıyla
Türkiye ve Katar, büyük ihtimalle otoriter statükoya tam bir geri dönüşle ani
bir devrimci değişikliğin temsil ettiği iki kutup arasında, kabul edilebilir
bir çözüme razı olacak şekilde, kendileri aleyhinde daima kara propaganda yapan
güçlerle, geçici bir uzlaşmanın peşinde olacaktır. Ancak, 1848’deki Halkların
Baharı ve 1968’deki Prag Baharı gibi bastırılmış devrimler veya
demokratikleşmeye yönelik başarısız teşebbüsler, bu teşebbüslere dahil olup
ondan dersler çıkaran genç nesilleri dönüştürmüş, böylece gelecekteki
demokratik değişimin yolunu açmıştır.

[1] http://turkishpolicy.com/files/articlepdf/turkeys-role-in-the-arab-spring-and-the-syrian-conflict_en_4321.pdf

[2] http://www.middleeasteye.net/news/exclusive-uae-funnelled-money-turkish-coup-plotters-21441671

[3] http://www.karar.com/yazarlar/galip-dalay/korfez-krizini-nasil-okumaliyiz-4188GalipDalay
 

Mütercim:
Ömer Çolakoğlu

* “Görüş” başlığıyla yayımlanan
makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel
politikasını yansıtmayabilir.
















































































[Regimes
of Ethnicity and Nationhood in Germany, Russia, and Turkey kitabının yazarı
olan Doç. Dr. Şener Aktürk İstanbul Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler
Bölümünde öğretim üyesidir]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet