KUTLAMA & ANMA & TEBRİK & TAZİYE & ŞİFA & DESTEK MESAJLARIMIZ


ÖZEL BÜRO NOTU
: BUGÜNE KADAR ÇOK DOSTUM, AĞABEYİM, KARDEŞİM
OLDU. BAZILARI SİVİLDİ, BAZILARI SUBAY, ASTSUBAY, POLİS, ÖZEL HAREKATÇI,
İSTİHBARATÇI GİBİ RESMİ ÜNVANLI KİŞİLERDİ. HEMEN HEMEN HEPSİNİ SEVGİ VE SAYGI
İLE HATIRLARIM. HATIRALARIMDA HEPSİNİN DEĞERLİ BİR YERİ VE ANISI OLDU. CAN
ARKADAŞLARIMDI. BELKİ ÇOK AZ SAYIDA KİŞİ BUNA DAHİL DEĞİLDİR. ONLAR DA ÇOK
MÜHİM DEĞİL Kİ ÖNEMSEMİYORUM. AMA BAZILARI VAR Kİ HEM TANIŞMAKTAN HEM DE AYNI
ÇORBAYA KAŞIK SALLAYACAK KADAR KADER BİRLİĞİ YAPTIĞIMIZDAN DOLAYI BÜYÜK BİR
MUTLULUK VE GURUR İÇİNDEYİM. BUNLARIN EN BAŞINDA GELİR BENİM MUZAFFER YÜZBAŞIM.
YÜZBAŞIM DEYİŞİM LAFIN GELİŞİ. HÜKÜMET KOMUTANIMIN GASP EDİLEN HAKKINI GERİ
VERDİ VE VEFAT ETTİĞİNDE ARTIK O BİR EMEKLİ ALBAY’DI. KOMUTANIMI BURADA KISACA
ANLATMAK ONA HAKSIZLIK OLUR. YAKIN ZAMANDA BİYOGRAFİ DOSYALARIMIZIN BİRİNDE
KOMUTANIMIZI İNŞALLAH HAKETTİĞİ KAPSAMDA ANLATACAĞIZ. AŞAĞIDA MUSTAFA
BİNBAŞIMIN MUZAFFER YÜZBAŞIM İLE İLGİLİ BİR ANISINI OKUYACAKSINIZ. BELKİ DE
GÖZLERİNİZ DOLACAK. BEN HAYATIM BOYUNCA ÇOK YURTSEVER TANIDIM AMA MUZAFFER
YÜZBAŞIM BEYFENDİ KİŞİLİĞİ, NEZAKETİ, BİR TÜRK SUBAYINDA DOĞAL OLARAK BULUNAN
VAKUR TAVRI, CESARETİ, BİLGELİĞİ İLE EN ÖNLERDE BULUNUR. HANİ DERLER YA
“NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR” DİYE O ŞEKİL. KENDİSİNİ ERGENEKON TİYATROSUNA
BERABER FİGÜRAN OLDUĞUMUZDA TANIDIM. TANIR TANIMAZ DA ÇOK SEVDİM. SICAKKANLI VE
SAMİMİ TAVIRLARI İLE TÜM SANIKLARIN SEVDİĞİ VE SAYGI DUYDUĞU BİR İNSANDI.
TOPRAĞIN BOL, MEKANIN CENNET OLSUN KOMUTANIM. YATTIĞIN YERDE RAHAT UYU.
ERKUT ERSOY & İSTİHBARAT UZMANI & ÖZEL
BÜRO GRUBU

“Zafer tepe” ismi
nereden gelir bilir misiniz ???

Kıbrıs savaşına
teğmen olarak katılmış, gösterdiği üstün cesaret ve feragat nedeniyle bu
rütbede altın madalyalı tek subay olarak tarihe geçmişti.
1986 yılıydı. Bizler teğmen
olarak Tuzla’da bulunan Piyade Okulunda kurs görüyorduk.




Bir gün okulda üzücü bir olay
yaşandı.


Arkadaşlarımın çoğu bekârdı.
Bekâr olanlar, mesai bittikten sonra belirli bir saatte okula dönmek şartıyla
dışarı çıkabiliyorlardı.


Okulda
kalan bu arkadaşlarımızdan dördü, bir gün Tuzla’da müzikli bir lokantaya
giderler. Sonrasında hesap yüzünden çıkan kavgada, kendilerine sopalarla saldıran kalabalık bir grup
tarafından feci şekilde dövülürler.


Onları gördüğümüzde yüzleri
tanınmayacak durumdaydı.


O
zamanlar bütün yurtta olduğu gibi, Tuzla’da da sıkıyönetim devam
ediyordu. Askerin göreceli de olsa toplum üzerindeki etkisi hissediliyordu.
Buna rağmen dört teğmene böylesine bir saldırının rahatlıkla yapılmasına anlam
verememiştik.


Dayak yiyenlerden biri jandarma
diğer üçü piyade sınıfındandı.


Bütün teğmenler olaya çok
içerlemişti. Günlerce olayın müsebbiplerine bir işlem yapılacağı beklentisi
içinde olundu. Ama bu beklentiler boşa çıktı. Konu ile ilgili hiçbir işlem
yapılmadı.


 ***


Bir gece kalabalık bir grup,
bahse konu lokantaya gitti. İçeride yine kalabalık bir grup yemek yemekte ve
eğlenmekteydi. Dışarıdan gelen grup, garsonlar ve korumalarla tartıştı.
Tartışma sonrası büyük bir kavga çıktı.


Kavga sonunda mekânda bulunan
pek çok kişi hastanelik oldu. Sadece dört teğmeni döven garsonlar ve korumalar
değil, eğlence merkezi de tanınmayacak hale geldi.


Bu olayı biz teğmenlerin
yaptığı iddia edilerek sorguya çekildik. Sorgu ve ifade alma işlemleri günlerce
sürdü.


Sonuç mu?


Anlatacağım…


***


Muzaffer
Tekin. 
Piyade
okulunda bir asteğmen bölüğünün bölük komutanı olarak görev yapıyordu o
zamanlar. Rütbesi yüzbaşıydı.


 


Astı,
üstü herkes ondan kahraman diye
bahsediyordu. Sadece astları değil, üstleri de kendisine saygı
duyuyordu. Kıbrıs savaşında yaptıklarını kendisinden değil,
arkadaşlarından, ders hocalarımızdan dinliyor, kendisine içten içe hayranlık
duyuyorduk.


 


Yürüyüşüyle,
duruşuyla emsallerinden farklı bir subaydı Yüzbaşı Tekin. Kışlada pek çok bölük
vardı ama en olumsuz hava şartlarında bile eğitim yapan bir tek bölük olurdu. O
da Muzaffer Tekin’in bölüğü.
Kıbrıs savaşına teğmen olarak katılmış, gösterdiği üstün cesaret ve feragatnedeniyle bu rütbede altın madalyalı tek subay olarak tarihe
geçmişti. Kıbrıs’ta cephe taarruzu ile ele
geçirdiği tepeye ismini vermişlerdi: “Zafer tepe!” Asker olsun diye yaratılmış
birisiydi gözümüzde Muzaffer Tekin. Çoğumuzun rol modeliydi.


 


***


Lokantada kavga olduğu gün,
Piyade Okulunun Nöbetçi Amiri Muzaffer Tekin idi. Olay ile ilgili sorgular
sonucu Selimiye’de lokanta sahibi ve çalışanlarının karşısına çıkartılarak
yüzleştirildik. Yüzleştirmede kimseyi teşhis edemediler. Ama mutlaka bir suçlu
bulunmalıydı.


Söz konusu olay iç kamuoyunda
fazla yankı bulmamıştı ama dış basın olayı çarpıtarak vermiş ve dış kamuoyunda
büyük yankı uyandırmasına sebep olmuştu. Onların derdi başkaydı tabi.


Söylenenlere
göre; yabancı basın, örgütlerin terörünün askerlerce engellendiğini, şimdi ise
askerlerin mafya usulü saldırılar yaparak haraç vermeyenlere karşı terör
estirdiklerini belirterek, “Bu teröre
kim dur diyecek”
 şeklinde yayın yapmış.


Bundan o zamanki yetkililer çok
etkilenmişti haliyle. Buna sebep olanları mutlaka cezalandırmak niyetinde
oldukları anlaşılıyordu. Çünkü sansürleme imkânı bulamadıkları Avrupa basını
kendi halkından, kendi basınından, kendi ordu mensuplarından ve gerçeklerden
çok daha önemliydi onlar için. Olay sonrası okula peş peşe komutanlar geldi.


En
son dönemin Kara Kuvvetleri
Komutanının
 geldiğini hatırlıyorum. Her gelen gerginlik
yaratıyor, bağırıp çağırıp gidiyordu. Amacın “bağcıyı
dövmek”
 olduğunu anlayacak yaştaydık. Sonuçta dayak yiyen dört arkadaşımız (dayak
yedikleri için olsa gerek) ile Muzaffer Tekin’in, haksız ve hukuksuz bir şekilde TSK ile
ilişiğini kestiler. Kursu 4 ay öncesinden sonlandırarak bizi de sürgün ettiler. Muzaffer Tekin, nöbetçi amiri olarak bütün
sorumluluğu üzerine almış, herhangi bir arkadaşımıza zarar gelmemesi için kendi
geleceğini hiçe sayan asil bir duruş sergilemişti. Bu asil duruşun karşılığı,
TSK’den atılmak olmuştu. Ama o bu davranışı
ile orada bulunan yaklaşık 1984 mezunu
350 teğmenin
gönlündeki ebedi yerini aldı… Ben de o tarihten itibaren onunla hiç ilişkimi
kesmedim. Çoğunluğu telefonla olmak üzere hep görüşmemiz devam etti. Bir kere
olsun ordudan atıldığı için hayıflandığını duymadım.
Haketmediğim halde bana bütün sevecenliğiyle söylediği “Aslan yürekli kardeşim benim” hitabı,
beni hep daha iyi olmaya zorlamıştır. Muzaffer Yüzbaşıya mahcup olmak ölümden
daha beterdi bizler için…


 


***


Benim
için o, fırtınalı havada deniz feneri gibiydi. Zor olaylar karşısında hep onun cesareti, duruşu, eğilmezliği, astlarına sahip çıkışı, özverisi benim
için hep yol gösterici oldu. Onun sayesinde gerçek silah arkadaşlığının,
askerliğin ne demek olduğunu öğrendim, öğrendik. Onun
yoluma tuttuğu ışık o kadar güçlü idi ki hiç yoldan çıkmadım. Hiç boyun
eğmedim. Askerlik yeminine ve silah arkadaşlarıma ihanet etmedim. Hep ondan aldığım feyz ile korkuya meydan okudum,
çoğu arkadaşım gibi…O, insana duruşuyla bunları aşılardı…


 


***


Yirmi
altı yıl sonra Muzaffer Tekin, “Ergenekon” isimli
kumpas davasından, iftiralarla, yine haksız hukuksuz biçimde bu sefer cezaevine
tıkılacaktı. Ben de benzer şekilde haksız
hukuksuz bir şekilde, “Balyoz” davasından
tutuklanacaktım. Muzaffer Yüzbaşı ile yolumuz tam 26 yıl sonra yine zorlu bir
süreçte cezaevinde kesişmişti. Muzaffer
Tekin cezaevindeyken, düzenlenen bir kanunla beraber hakları iade edilecek,
kendisine emekli aylığı bağlanacak ve emekli Albay kimliği
verilecekti. O da bana bu kimliğin renkli fotokopisini göndererek, sevincini paylaşmamı
sağlayacaktı.


 


***


Muzaffer Tekin uzun süre (5
yıldan fazla) cezaevinde kaldı. Bu süreçte kanser illeti yakasına yapıştı.
Hastalığı, cezaevinde bırakın tedaviyi, doğru dürüst teşhis bile edilmedi.
Kanserin en kötü olanlarındandı onunkisi; Pankreasından vurulmuştu.


Teşhis
edildiğinde hastalığın son evresine gelmişti. Şimdi biri firar diğerleri
cezaevinde yatmakta olan Fetullahçı
çete üyesi sözde hâkimlerce
 2 kez ağırlaştırılmış müebbet
ve 117 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu
arada hastalığı iyice depreşti. Cezaevinde ölmesin diye takvim yaprakları 10
Mart 2014’ü gösterirken apar topar tahliye ettiler onu.
Kahramanlarının böylesine hakarete uğramasına, aşağılanmasına göz yuman
bir devlet yaşayabilir mi? Bir milletin kahramanlarına böylesine pervasızca
saldıran sırtlan sürüsüne müsaade edilir mi? Neyse…


 


Çok kısa ömrü var denmesine
rağmen inatla bir yıldan biraz daha fazla yaşadı. Nihayet 1 Nisan 2015’te aziz
ruhunu teslim etti ve Hakk’a yürüdü.


Onun arkasından sosyal medyada
şöyle yazmıştım gözyaşlarımı tutamayarak;


“Biz onun teğmenleriydik. O,
1984’te bizi koruma adına TSK’da atıldı. Teğmen iken altın madalyalı tek subay.
Kıbrıs savaşındaki başarıları nedeniyle bir tepeye ismini veren, ağzımı doldura
doldura ‘
komutanım’ dediğim adam, ‘hayattan beraat etti.’


 


Kumpasçılarının sonunu
göremeden…


 


Ah komutanım, o ‘Aslan yürekli kardeşim benim’ demeni hep hatırlayacağım.


 


Ve yemin ediyorum, gördüğüm en
yürekli adamın bu sözlerini bundan önce nasıl boşa çıkarmadıysam, bundan sonra
da boşa çıkarmayacağım…


 


Ve o gün geldiğinde yani sana
kumpas kuranlardan hesap sorduğumuzda gelip mezar taşını öpeceğim…


 


Biliyorum ki sendeoradan bütün
sevecenliğiyle ‘
Aslan yürekli kardeşim benim’diye sesleneceksin bana…


 


Benim örnek almaya çalıştığım
aslan yürekli komutanım, oradaki güzel insanlara selam söyle olur mu?


 


Yaradan bize de senin gibi
onurla bitirilen bir hayat versin!


 


Saygı, minnet ve dua ile aslan
komutanım…”
     


 


Mustafa
Önsel


Odatv.com



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir