Tarihin İçinden * Bölüm I – İZMİR KIRIMI * Bölüm II – DOĞU
ANADOLU’DA IRKLAR SAVAŞI

 

BÖLÜM I

Serendip Altındal

09.09.2018

KAYNAK : http://nacikaptan.com/?p=16403

İZMİR KIRIMI

Son gelişmeler İdlib’in, ilişkili
lider güçler tarafından istemedikleri terörist gruplarını tasfiye edecekleri
bir filtre gibi kullanılacağını ortaya koyuyor. Bu arada istemek ve istememekle
kastedilen göreceli olduğu için adamına göre değişiyor. Ne ki her hâlükârda
Türkiye’nin de Erdoğan Hükümetiyle içine düştüğü terör batağından yüzünün
akıyla çıkamayacağı da, asla falcılık olmuyor.

İşte o zaman da masamızda ne
bulacağımızı daha doğrusu umduğumuzu bulamayacağımızı kestirmek ise hiç zor
değildir. Hele de mevcut ve dış siyaseti kenara koymuş bu kafayla ve aynı yöne
doğru yapılan bu çılgın koşu sürdükçe. Uykularımızda bile karabasanlarla
boğuşmadığımız gecemiz kalmadı artık. Bakalım devamlı haksızlığa uğrayan ve
hırsından artık patlama noktasına gelmiş olan Dev, bir de ayağa kalkınca neler
olacak.

1930’lar da Atatürk’ün bilinçli
ve sağlıklı dış Politikasıyla ‘Milletler Meclisine’ (bugünkü BM), kendisini
zorunlu olarak davet ettiren Türkiye Cumhuriyeti, beraberinde Rusya’yı da o
Meclise sokmak için bir de Nota vermişti. Eski düşman emperyalist Çarlık
Rusya’sı devrildikten sonra, antiemperyalist Rusya ile aynı bileşkede ve
İstiklal döneminde artık kanka da olan Türkiye, Rusya ile kardeş Devlet olarak
ikili bir saldırmazlık paktına da imza koymuştu. Öyle ki ikili olarak başka
Devletlerle birbirlerinin aleyhine olabilecek antlaşmalara da imza
koymayacaklardı.

Esasen Türkiye, Milletler
Meclisine girerken de Batılı Devletlerce Rusya’ya karşı yapılacak herhangi bir
kumpasta yer almayacağı maddesini de Meclise kabul ettirmişti. İşte doğrucu
Davut Atatürk’ün her şeyi gibi dış Politikası da böylesine harbiydi. Bugünkü
dış siyasete bakınca, şimdi adı geçenlerin ne yazıktır ki sirk maymununa ters
takla attırmak gibi çerezlerle uğraştıkları görülüyor. Yani nerede bayım nerede
Paşam anlayacağınız.

Lozan’da Türkiye’nin karşısında
olan başta Yunanistan olmak üzere, dünün düşmanı bütün Balkan Devletlerinin
bile Montreux ’da tam destekle yanımızda yer alması, Atatürk’ün güvenilir,
sağlam dış siyaset başarısının da sonucudur. Bu dik duruş, bütün komşuları
tarafından güvenilir kabul edilmek özeğinde ‘yurtta sulh cihanda sulh’
deyişinin de bağlamında Atatürk’çesidir. Oysa bugün boktan Astana da bile, aynı
Türkiye’nin o dönemde asla oluşamayacak şu sorunlarına bakın. Yani ülke aynı; ama
adamları(!) değişik, sıkıntıda burada ya zaten.

Hele de iştirakçilerinden birisi,
bugün varlık nedenlerimizden olan güvenilir bir kanka iken, kardeşiyle bile
anlaşamayanın hazin gerçeği denir işte buna. Peki, neden! Atatürk gibi açık,
seçik ve güvenilir bir iç ve dış politika ortaya koyamıyor da ondan. Sorarım
size, kurucu anayasayla Pazarcı kesekâğıdı gibi oynamaya müsaade eden bir
devlete kim güvenebilir ki.

1 Aralık 1921 ATATÜRK’ÜN BİR
KONUŞMASINDAN

 

«Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi
görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış
gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kinini memleketin ve bu
milletin üstüne çektik. Biz Panislamizm yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’
dedik. Düşmanlar da ‘yaptırmamak için bir an önce öldürelim’ dediler.
Panturanizm yapmadık. Yaparız, yapıyoruz, yapacağız dedik ve yine ‘öldürelim’
dediler. Bütün dava bundan ibarettir… Haddimizi bilelim. Biz yaşam ve
bağımsızlık isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için yaşamımızı veririz.
(Alkışlar) .» (Doğan Avcıoğlu – Milli Kurtuluş Tarihi s. 1423)

 

9 Eylül İzmir’in kurtuluşu
olduğuna göre bunu atlamayalım. Ne ki daha gerçekçi bir perspektifle ve tekrar
uykuya dalmadan. Ki otokontrolü elimize alıp, yeniden acınacak durumlara
düşmeyelim. Kurtuluşu kutlarken kırımdan söz etmek üzücüdür.

Lakin dostlar sonuçlar her zaman
doğru ve gerçekçi olmayabilir, sebepler ise her zaman doğru ve gerçek
olduklarından eğiticidirler de. İşte bu yüzden de onları asla yadsımamalıyız.
Çünkü kalıcı olabilmek için hep öğrenmek zorundayız. Ve sonuçlar doğrultusunda
geçmişse, geleceğin aynasıdır. Kırım demişken şimdi içimizde Türk’ü hiç
sevmeyen Araplar ve üstüne menşei karışık işi öldürmek olan eli kanlı cihatçı
teröristler de var.

Yarın bunlarla nasıl problemler
yaşayacağımızı öngörebilmek, falcılık olmasa gerekir. O halde asıl soruyu
soralım şimdi. İçeride ve hudutlarımızın dışında bu musibeti başımıza açanlar,
Türk milletinin evladı olabilir mi hiç. Yoksa buna hala inananlarınız mı vardı.
Bilmem anlaşılır oldu mu? Ya da bunu daha nasıl anlatalım ki.

Bu notu bilhassa İzmirli dostlara
ithaf ediyorum. Sizi gidi İzmirliler, o zaman çok güveniyordunuz Ermenilere,
Rumlara. Aşağıda alın size Ermeni kırımından da bazı satırlar var. Dostunu bilmek
için ilk önce, onu düşmanın farz edip özelliklerini ve genetik geçmişini
öğrenmek zorundasın ki gerektiğinde, ördek düdüğüne koşan aptal ördek gibi
avlanmayasın…

1919 İZMİR KIRIMI

Yunan işgali, gerçekten
beklendiği gibi felaketli olur. İngiliz, Fransız ve Amerikan donanmaları
subaylarının gözleri önünde, Yunanlılar, Türk kırımına girişirler. Direnmeyi
yasaklayan Kolordu Komutanı Ali Nadir başta olmak üzere, subaylar en ağır
hakaretlere uğratılır, bir kısmı şehit edilir. Evler basılır, ırza geçilir, çarşı
yağma olunur. Ayrıntılarına girmek istemediğimiz tek yanlı çok yazılmış İzmir
kırımını Prof. Tayyip Gökbilgin, milli burjuvazi açısından özetler:

«Hakarete dayanamayan Askerlik şubesi Başkanı Fethi Bey, Hukuk-u
Beşer gazetesi sahibi Hasan Tahsin Recep, tüccardan Bakırcızade Hafız Sabri
Beyler, otuzdan fazla yüksek rütbeli subay şehit edilir. Gümrükteki mallar ve
şehirdeki bazı mağaza ve dükkânlar tamamen yağma olunur. Bunlar arasında
Süleyman Şevket ve ortakları, Kırzadeler, Zaimzadeler, Şeyhzadeler, Alaiyeli
Mahmut Bey ve daha bini aşkın Türk ticarethanesi vardı. Zarar ve ziyan, o zaman
3 milyon lira saptanmıştı. Prof. Toynbee, yabancılardan dinlediklerine
dayanarak İzmir olaylarını özetle Şöyle anlatır: “ İhtilaf Devletleri planına
göre, çıkabilecek olayları önlemek için, Yunanlıların şehrin iki aşırı ucundan
girerek kenar mahalleleri çevirmeleri ve çıkartma başlarken karadan da
varlıklarını duyurmaları kararlaştırılmıştı. Fakat ertesi gün Yunanlılar,
rıhtımın orta yerine çıktılar. Rahip, karşılamaya geldi. Dinsel tören ve milli
danslar yapıldı. Birlikler şehre ilerledi.

Bir ateş sesi gelince, askerler kalabalığa ateş açtı… Ateşe
tutulan ve teslim olan Türk subayları, elleri başlarında rıhtıma doğru
yürütüldüler. ‘Yaşasın Venizelos’ ya da ‘Yaşasın Yunanistan’ diye
bağırtıldılar. Onları tutsak alanları hoşnut etmeye yetecek kadar yüksek sesle
haykırmak koşuluyla, ister Venizelos, isterse Yunanistan yaşasın demekte onlar
serbesttiler. Yürüyüş sırasında tökezleyen ya da düşen subaylar, hemen
muhafızları tarafından süngülendiler ve denize atıldılar… Rıhtımda
bekletilirken, yerli sivil Rumlar, muhafızların ellerinden silahlarını kaparak
bazı tutsaklara ateş açtılar. İzmir geleneklerinin yabancısı olan Yunan
askerleri, fes giyen her sivili kurşunladılar. Bu yüzden fes giyen Rum, Ermeni
ve Yahudiler de ateşe uğradılar. Kırım, sokaklarda tek bir fes görülmeyinceye
kadar günlerce devam etti. Yağma ise, 15 günden fazla sürdü. Yağma, görünüşe
göre, askerlerden çok yerli Osmanlı Rumları tarafından yapıldı.

Yalnız İzmir kentinde değil, kenti altı millik bir çevrede kuşatan
köylerde dahi yerli Rumlar, birden silah edindiler ve Türk komşularının
evlerine saldırdılar. Ev eşyalarını yağma ettiler, hayvan sürülerini
götürdüler. Steryadis (Yunan Yüksek Komiseri) sahneye çıkana kadar, işgal
kuvvetleri bu olaylara izin verdiler… En azından 200 Türk öldürüldü. Böylece
Ege’de topluluklar arası kırım en açık biçimde başlar ve devam eder. 16 Mayıs
1919’da Urla’da karaya çıkan bir piyade Efzun Bölüğü, İzmir olaylarını
tekrarlar. Halka ve subaylara saldırır. Urla civarındaki Kuşçular, Kızılcaköy,
Devederesi gibi köyler yakılır, mallan yağma edilir. Köylülerden sağ kalanlar
ilçe merkezine sığınır. Seferihisar, Çeşme ilçeleri de hemen ve kolayca işgal
edilir. Seferihisar ve Gülbahçesi’ndeki müfrezelerimiz, İzmir’in Yunanlılar
eline düştüğünü haber alınca, Celal Bayar’a göre, dağılırlar… Yunanlılar, İzmir
hinterlandına sarkmaya başlarlar. Torbalı yönünde ilerlerler. Seydiköy ve
Buca’nın yerli Rumları, Cumaovası’na doğru bütün İslam köylerine saldırırlar,
hayvanlarını yağma ederler. Torbalı ve Söke köylerinde aynı olaylar görülür.
(a.g.e. s. 1236-38)

 

BÖLÜM II

 

DOĞU ANADOLU’DA IRKLAR SAVAŞI

 

Milletimize iftira etmeyiniz.
Türkiye’de bir Ermeni kırımı değil, bir Türk – Ermeni vuruşması vardır. Bize
arkadan vurdular, biz de vurduk. 
(17 May1s 1919 Ziya GOKALP
Ermeni kırımından suçlu olarak yargılandığı Sıkıyönetim Mahkemesindeki sözleri)

 

1917 ERMENİ ÖCÜ

 

Sürülenler, cana, mala ve ırza
yönelmiş toptan bir imha için itilaf Devletleri’nin zaferini beklerler, onların
ordularına girerek, Türklere karşı savaşırlar. Fransızlar, Kilikya’da kullanmak
üzere «Doğu Lejyonu» adlı birliklerini, öçten tutuşan bu Ermenilerle
doldururlar. 1916 yılında Doğu bölgelerimizi işgal eden Rus Ordusunda birçok
Ermeni asker vardır. Ayrıca Rus orduları Erzurum, Trabzon ve Erzincan vb. gibi
illeri işgal ettikçe, ordunun ardından Ermeni çeteleleri ve gençleri eski
yerlerine Türklerden toptan öç almak için dönerler. Gerçekten Ermeniler, Doğu
bölgesinde, özellikle Bolşevik ihtilaliyle Rus askerleri çekilirken, büyük kırım
yaparlar. Birkaç örnek, durumu daha iyi belirtecektir:

Trabzon’un Akçaabat ilçesinde
Haziran 1915’te, orada mevcut 411 Ermeni’nin tümü, sürgün edilmek üzere
kamplara gönderilir. Bu Ermenilerin bir kısmı kamplardan kaçarak Kafkasya’ya
gider, Rus Ordusu’na katılır. 1916 başında Rus orduları ilerleyip Trabzon’a yaklaşınca
Ermeni ve benzer durumda olan Rum öcünden korkan Türkler kitle halinde
kaçarlar, Samsun ve Ordu’da daha önce boşaltılmış Ermeni evlerine kötü
koşullarda yerleşirler. Ermeniler, Rus işgali altındaki yerlerde, çeteleri
eliyle Türk kırımına girişmişlerdir. ihtilalle Rus orduları dağılınca,
ilerleyen Türk kuvvetlerinin karşısında geri çekilme zorunda kalan Ermeni ve
Rumlar, çeteleri eliyle köy ve kasabaları yakıp yıkarlar, toplu kırımlara
girişirler ve Ordumuzla savaşırlar. Bu olayları yaşayan Akçaabat Tarihi yazarı
Lermioğlu, gördüklerini şöyle anlatır:

«Türk yönetiminin bir daha geri gelmeyeceği kanısını taşıyan,
yüzyıllarca bizimle bir arada yaşayan ve bizden çok daha özgür ve mutlu bir
yaşam süren, refah ve huzur içinde gelişen Rumlar, Rus Ordusu ve bu ordu ile
buralara sarkan Ermenilerle birleştiler. Önce talana ve sonra da rasgeldikleri
ve fırsatını düşürdükleri Türkleri kadın, erkek ve çocuk demeksizin, bir ayrım
yapmaksızın öldürmeye koyuldular. Her Rum, öldürmeye gücü yetmediği yerde, ağır
bir hakaretle Türk komşusunu manen olsun ezmeye çabalıyordu. Geceleri birçok
evleri ateşe vererek, yakın komşularını diri diri yakmışlardı…

 

Rum ve Ermenilerden bazıları, asker elbise ve silahlarıyla
dağlarda dolaşarak ve kendilerine Rus eri süsü vererek Türk köylüsünün elinde
son kalan hayvanlarını, yiyeceğini zorla alıyor, yağma ediyorlardı… » İhtilalle
Rus Ordusu çekilirken, elini kana bulayan Rum ve Ermeniler de korkuyla
kaçarlar. Çeteler yıkıp yakmaya koyulurlar. Rum ve Ermeni çetelerinin yıkım ve
kırımını, Türk Ordusu gelinceye kadar azaltmak için dağlarda acele Türk
çeteleri kurulur ve «Kahraman Bey» adıyla bir subay, çetelerin başına geçerek,
Rum ve Ermeni çeteleriyle mücadeleye girişir. Bu çetelerin yaktıkları
kasabalarını kurtarmak için eşraf silaha sarılır. Harakalı Mustafa Ağa, kardeşi
Eyüp Ağa, Sadıroğlu Süleyman Ağa ve daha birçok kişi Trabzon çevresinde Ermeni
ve Rumlarla savaşır.

 

Bir Rus subayı, Yarbay Twerdokhleboff, Rus Orduları çekilirken
Ermenilerin giriştiği kırımı açıklar: «Erzurum’un en çok saygı gören eşrafından
biri olan Bekir Hacı Efendi, kendi evinde Öldürülmüştür. Tarlalarda
çalıştırılan Türk tarım işçilerinin yarısından azı geriye dönmüştür.
Erzincan’da Türk kırımı, çeteler tarafından değil, şehrin doktoru ve Ordu
müteahhidi tarafından düzenlenmiştir. Silahsız Türkler, bir sığır gibi
boğazlandıktan sonra Ermenilerin kazdıkları büyük çukurlara atılmışlardır.
Kırımı yöneten Ermeni, talihsiz kurbanları saydıktan sonra, ‘yetmiş’ diye
haykırmış ve ‘daha on kişilik yer var’ demiştir. Bunun üzerine daha on kişi
boğazlanmış ve çukur doldurulmuştur… Erzincan’dan Erzurum’a üşüşen Ermeni
çeteleri, yollar üzerindeki bütün İslam köylerini yakmışlar ve köylüleri yok
etmişlerdir. Rus Komutanının bana söylediğine göre, Ilıca köyünde kaçamayan
bütün Türkler öldürülmüştür. Komutan, kafaları baltayla uçurulmuş çocuk
cesetleri görmüştür…

 

7 Şubat 1918’de Erzurum büyük kırımı başlamıştır. Karabetof adlı
bir başçavuşun öncülüğünde Ermeni topçu askerleri, sokaktan 270 Türkü
toplamışlar, elbiselerini soyarak onları bir hamama kapatmışlar, cinsel
isteklerini gidermişler, sonra onları öldürmüşlerdir. Rus Yarbayı, bunlardan
yüz kadarını büyük çabalarla kurtarabilmiştir… 12 Şubatta Ermeniler, Erzurum
istasyonunda silahsız, kendi halinde on köylüyü silahla vurmuşlardır.
Ermeniler, Erzurum’da Türk pazarını ateşe vermişlerdir. Tepeköy’de erkek,
kadın, çocuk hepsi toptan öldürülmüştür…

 

26/27 Şubat gecesi, Ermeniler, önceden planlanmış yeni bir kırım
yapmışlardır. Yakalanan bütün Türkler, teker teker öldürülmüşlerdir. Ermeniler,
gururla, gecenin bilançosunun toplam üç bin Türk olduğunu söylemişlerdir .>
Olayları sıralayan Rus Yarbayı, raporunu şu yorumla tamamlar: Mütareke’ den
sonra doğduğu şehre dönen Cevat Dursunoğlu, Ermeni kırımından kurtulan
Erzurum’u yıkık bir köy olarak bulur: «Çocukluğumun en mutlu günlerini içinde
geçirdiğim ve 1915 – 1916 kışında tabyalarında dövüştüğüm Erzurum şehri, bir
enkaz yığını olmuştu. Savaştan önce 80 bin nüfusu oldukça refahla besleyen,
çarşılarında pazarlarımda kalabalıktan geçilmeyen bu gösterişli sınır Kentinden
kocaman bir köy harabesi ortada kalmıştı: Savaş yıllarında on binlerce insan
tifüsten ve çeşitli bulaşıcı hastalılardan ölmüş, istila öncesinde eli ayağı
tutanlar göçmen olmuş, on bin kadar hemşeriyi de Ermeniler çekilirken öldürmüşlerdi.
Şehirde kılıç artığı olarak üç-dört bin kişi kalmıştı. Bir o kadar da köylerden
buraya göç eden vardı. Bu yüzden şehir köyleşmişti.> (a.g.e. s. 1146-49 )

 

Vatanla yatıp vatanla
kalkıyorsak, kadınımızı nasıl bir kenara bırakabiliriz ki. Çünkü Gökalp’in de
daha o zamanlar dediği gibi kadın ailedir. O halde aile cemiyet, cemiyet de
millet, millet de ulus ve ulus da Devlet demek olur. Yani kadın yoksa bunların
da hiç birisi yok demektir. Ve bilmem o zaman da bir vatandan bahsetmek mümkün
olabilir mi?

AİLE

 

Kadın tamam olmadıkça eksik kalır bu hayat… Ailenin adile uygun
olmak için binası Nikâh, talak, miras, bu üç işte gerek müsavat Bir kim işte
yarım erkek, izdivaçta dörtte bir Bulundukça ne aile, ne memleket yükselir.
Diğer haklar için mahkemeler açmışız, Aileyi bırakmışız Medresenin elinde…
Bilmem niçin kadınlığa ait işten kaçmışız Ya onun da bir emeği yok mu bu Türk
ilinde? Yoksa o mu iğnesinden kanlı süngü yaparak Haklarını pençemizden
ihtilalle alacak?


Ziya Gökalp

Atatürk’e de ışık tutan yüce
Türk, sende kabrinde bütün yoldaşlarınla birlikte Kâinatın atası Tengri’nin
dört yönden gelen huzmelerinde uyu…

Serendip Altındal












































































































Özün Kişiliğinin Aynasıdır…

e-posta : serendipaltindal.blogspot.com 

e-posta : serendipaltindal@gmail.com