www.serendipaltindal.blogspot.com


Kaşıkçı’nın katilleri, kaşık havası oynaya oynaya ülkeyi terk
ettiler. Peki, ne oldu? Hudutları içinde canları Devlete emanet olarak bulunan
yabancı diplomatların bile hayatlarının güven altında olmadığı ülkemizde,
Devletin haysiyeti, onu yönetenler tarafından yine iki paralık bir değere
eşitlendi. Ondan sonra yine, insanda sinir bırakmayan atmalar tutmalar, bir
sürü içi boş lafı güzaf ve bin bir renkli yeni uyku tulumları saçıldı,
saçılıyor ortalığa.
 

Üstüne üstlük bir de Kaşıkçı’nın çokbilmiş nişanlısı çıktı
ortaya. Şimdi bu ağzı kalabalık, arkası soru işaretli Hanıma da Sarayda uygun
bir danışmanlık veya en azından bir Müsteşarlık verilirse hiç şaşırmamak
gerekir. Öyle ya artık bizim siyasa da bizim olmaktan çıktı nasıl olsa.




Yargıyı, Üniversiteyi gömdük, askeri iğdiş ettik. Atatürk’ü
de Mustafa yaptık. Eh artık sıra mezarcıları da gömmeye geldi herhalde. Çok
iddialı olduğu için daha da çok tepki alan Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal
belgeselinin düşündürdükleri vardır.
 

Bir defa, kendi kendini devirmiş Osmanlı enkazı üstüne
kurulan Türkiye Cumhuriyetinin, hızlı ve/veya ağır çekimde bile tek yaratıcısı
olduğu her konumda belgesel olmuş Atatürk’ün, kendi başına bir özel olduğu
vurgulanmalıydı kitapta, her şeyden önce. Sonra da aslında gerçek
Atatürkçülüğün ne demek olduğunu iyi bilen aydın ve ergin kuşaklardan önce,
genç nesillere böylesi iddialı bir yapıtla, Atatürk özeli bütünüyle öğretilip,
Kemalizm, gençliğin dimağına kazınmalıydı ki gelecek nesillerimizin de kimlik sıkıntısına
duçar olmadan, özgün bir geleceği olabilsin.




Kitap çocuklara bir armağan olarak takdim edilirken, aslında
Atatürk’ün çok sıradan bir adam olduğu ters algısı da yaratılmış oluyor. Ki
işte bu en tehlikeli olan husustur. Hani kaş yaparken göz çıkarılmış olmuyor mu
o zaman. Neredeydi Atatürk’ün büyük devrimciliği, ulusçuluğu, milliyetçiliği,
tam bağımsız, antiemperyalist bir Türkiye hedefi, milli; ama liberal (özgür,
tarafsız) ve laik (seküler) bir özgürlük anlayışı.
 

Bu öğeleri tek paket halinde asla vazgeçilemez bir yaşam
iksiri olarak, hedef aldığı gençliğe nasıl şırınga etmeyi düşünüyordu acaba
Özdil. İşte bu anlaşılamadı. Bir diğer saçmalıksa Mustafaların sayısız lakin
Atatürk’ün bir tek, biricik olduğu ve yaşam mutunu kendisine bahşeden liderine,
Ulusunun salt isimden öte bir imtiyaz olarak tanıdığı ATATÜRK öz kimliğini,
gençliğin dimağında saf, garip ve yer yer çaresiz Mustafa’yla mı pekiştirmeyi
düşünmüştü Özdil.




O zaman da geçmiş olsun demek düşer bize. Zira şimdilik
ikmale kaldı. Gerçekte yılların emeğini yadsımak haksızlık olur. Yalnız bu
çalışmanın Atatürk diploması için yeterli olmadığı da anlaşılıyor. Bütün
koşullar yerine getirildiğinde bu onurlu diploma, ona da nasip olur bir başka
Bahara belki. Sırası gelmişken bir soru da yazara soralım o zaman.
 

Ki bu soru herkes için de geçerlidir. Aslında herhangi bir
kimse dahi, tanımadığı, hatta hiç karşılaşmadığı üçüncü bir şahsın, kendisi
hakkında kulak dolgusuyla yazdığı yapay bilgileri okurken, acaba neler
hissedeceğine empati oluştursa, sorun kendiliğinden çözülmüş olabilir. Üstelik
özelini yazdığını düşündüğünüz adam, hayatta olamadığı için okuyamıyor bile
artık ki sizin yanlış veya eksik ya da taraflı bilgilerinizi nasıl
düzeltebilsin.




Futbol muhabirinden tarih araştırmanı programcısı da yaptılar
ya sonunda. Fatih Altaylı adlı bir eski spor muhabiri tüfeği de yapay
programlarla diğerlerini de yaptıkları gibi kalıptan kalıba soktular yandaş
medyalarında. Teke tek yaftalı algı programında Anglosakson prototipli çakma
tarihçilerin Latin gözlüklerinden, aslı olan yüceliğini kendilerine mal etmeye
kalktıkları; ama gerçek sahibine çakmasını layık gördükleri yapay Türk Tarihini
de izlemek zorunda kaldık. Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik; ama ben gamotayı
koydum yine kendi safımda, sebep olanlara.
 

Oysa o kafalara en tarafsız görüşle, İslam öncesi on binlerce
yılın Uygar, bilimsel ve dinamik töresel Türk kimliği, ne oldu da İslam
sonrasında klima esintili bir Arap rüzgârına dönüştü diye sorsak; muhtemelen
kafaları karışacak, ezberlediklerini unutacak ve kendilerine bu konuda ödeme
yapılmadığı için de, olasılıkla programı terk etmek zorunda kalacaklardı.
Mesela bir Ortaylı’ya bırakın Türk tarihini, Osmanlı da oğlancılığı sorsanız
daha ayrıntılı bilgi sahibi olurdunuz.




Andımızın okullara geri dönmesinde esas müdahil olması
gereken CHP’nin çekimser duyarsızlığı, endişe verici tutumunu ne yazık ki hala
koruyor. Değişim yok oluşum değildir. Değişerek zamanın gereklerine uyarak,
kendini yenileyerek daha çağdaş, verimli, daha sosyal ve produktiv bir noktaya
taşıyacaksan, değişikliği kabul etmelisin. Yoksa değişim, senin kayıpların
üstüne kendi menfaatlerini inşa edenlerin sonunda seni de kimliğinden edecek
bir doğrultuda seyrediyorsa, o takdirde yok edileceksin demektir, bilesin. Ve
derhal tedbir almalısın, yoksa bitersin.
 

Atatürk rahmetli olduktan sonra hızla gelişen Devlet eliyle
kapitalist yaratma yarışı, bugün de bühtanla şahit olmak zorunda kaldığımız
gibi ülkemizde işbirlikçi, ithalat endeksli, mandacı iş adamları yaratmaktan
başka da bir işe yaramadı. Ve ne yazıktır ki bu olgu, en fazla da CHP’nin
evlatları olan Bayar ve Atatürk’ün kendi iradesiyle Milletvekili yaptığı
Menderes’in DP döneminde, tavan yapmıştı. Şimdilerde ise AKP, mandacı
işbirlikçiliğini artık aile geleneği haline de getirdi. Yerli işletmeci, öz
kaynağı fazlasının dış sermaye bağımlılığı yüzünden, sadece kendisini değil;
ama giderek ülkesini de batırmaktadır.




Gelelim evlerimize sinsice bacadan hırsız gibi giren
İnternete. Evet, Internet bacadan girdi; ama aile huzurumuz, çocuklarımızla
olan iletişimimiz ne yazık ki kapılarımızı suratımıza çarparak çıktı gitti. Bu
aslında bütün Dünya insanlarının da çağdaş ve ortak sorunudur. Yalnız
Türkiye’mizin bu bağlamdaki derdi, kuşkusuz bizi daha fazla gerdi. Zaman zaman
deliliğe varan isterik nöbetlerle, çocuk yaştakilerin bile sinir krizleriyle,
üstüne de yoğun bir enflasyonist yaşam kavgası içindeki erginlerin, her geçen
gün ağırlaşan yaşam mücadelesi, toplumu büyük küçük demeden antidepresan
bağımlısı haline getirdi. Ve artık toplumsal depresyona çeyrek kaldı.
 

Yakın tarihte İnönü’nün açtığı çok Partili yolda, liberal
demokrasi masalıyla iktidar olan Menderes de kendisini ihtiras rüzgârına
kaptırmış vazgeçilmez olduğuna inanmıştı. Sonu nasıl geldi malum. Demek ki
sınır bilmez tekillik sadece yüce yaratıcıya aitmiş ve kulu aşarmış. Bu doğru,
bir kere daha teyit edilmiş oldu. Bekleyelim bakalım, baba tanrı nasıl bir son
biçecek muhterisler ve de müştekilerine. Öyleyse aman dikkatli olun gardaşlar.




Velhasıl özetlersek: Türkiye’miz gibi dış sermayenin olta
balığı olmuş ülkelerde, Devletçi bile olsa liberal kapitalizm ancak yabancı
sermayedarı işbirlikçi yaratmaktan başka da hiçbir halta yaramaz. Bu da silik
bir milli kalkınma imajı bile yaratamaz. Ve unutulmamalıdır ki liberal
kapitalizmin nimetlerinden bolca söz edenler, bunun emperyalizmin öz kaynağı da
olduğunu, ne hikmetse ağızlarına bile almak istemezler. Nedendir acaba
dersiniz???
 

Serendip Altındal




LİNK :   www.serendipaltindal.blogspot.com


E-POSTA : serendipaltindal@gmail.com