ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

Hoşgörü, dinler ve mezhepler arası diyalog, misafirperverlik abidesi ve
uygarlıklar beşiği İskenderun Sancağı, Türkiye’nin en cok cezalandırılan ve
bedel ödeyen vilayetlerimizden. Orta-Doğunun en stratejik körfezi, Türkiye’nin
en uzun kum sahili, Kasyus (Kel), Antakya ve Amanos dağlarıyla, coğrafyamızın
en eski uygarlıkları Sami (Türko), Kenan, Finikya, Amur, Hitit, Mısır, Asur,
Fars, Mekedon, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Osmanlı, Fransız ve en nihayet
Türke ev sahipliği, Apollo, Zeus, Aristo, Agenor, Asya, Afrika, Avrupa, Büyük
İskender, Selefkos, Antiochus, Hz. Musa ve Hz. Hızır, Hz. İsa’nin en önemli
müritleri Butros ve Paulus, Libanius, Cleopatra, Defne, Zennubya, Eyüb
el-Ansari, Yusuf el-Hekim, Habib el-Nejjar, Beyazid-i Bestami, filozof Zeki
el-Arsuzi, gazeteci Muhammed Ali Zarka, Suphi Zahhur, Edebiyatçı Hanna Mina,
şair Süleyman İsa ve İskenderun Sancağı için “40 asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” diyen Mustafa
Kemal ile nice meçhul kahramanın hayran kaldığı vatan ve istisnasız bütün
siyasi liderler tarafından her anlamda “örnek”
alınması gereken vilayetimiz diye takdim edilen İskenderun Sancağı.

Seyyah Evliya Çelebinin deyimiyle: “Gezip
gördüğüm yerlerin en farklısı, en müthişi ve müşahade ettiğim en görkemli
surlarına sahip” Hatayımız. Antakyalı Libanius’un: “Birgün ilahlar tekrar yeryüzüne inmeye
karar verirlerse Antakya’ya inerler” dediği kent. Verimli toprakları,
bol su kaynakları, ormanları, dağları, denizi, nehirleri, gölleri ve zengin
tarihe haiz İskenderun Sancağı :
Yorgun, hüzünlü, öfkeli ve fırtına öncesi sessizlik misali.

Hatayın verimli topraklarına rağmen ezici bir çoğunluk topraksız veya az
topraklı çiftçidir. Hatay, Adana, Mersin Alevilerine boşuna “fellah” yani “çiftçi” denilmedi. Binlerce yıldır bu topraklarla haşır neşir
olmuşlar adeta bir yek vücut haline gelmişlerdir. Amik ve Çukurova da pamuk toplamaya,
çapaya gitmek zorunda kalan binlerce insan yakıcı güneşin altında en zor
koşullarda ve “tarım işçisi”
statüsünden mahrum olarak hayatını kazanmaya zorlanırken, 12 Eylül 1980’de
iktidara el koyan “Amerikanın yerli
conileri” her zaman olduğu gibi yerliden çok “yabancıya” ne kadar önem verdiklerini ispatlamak için ta
Afganistan’dan yüzlerce Afganlıyı alıp getirdiler ve Amik ovasına
yerleştirdiler. Getirmekle yetinmediler, tapulu toprak, ev, ahır, traktör,
maddi yardım, hayvan, ve nice kolaylıklar sağladılar. Bu kadar “kerim” davrananlar bu nadide toprağın
kızılderililerine faşizmi, işkenceyi, terörü, yasakları, hukuksuzluğu mubah
gördüler. “Yabancı” misafirlere
melek olanlar, tek suçu “öteki”
olan yerlilere vahşice saldırdılar, horladılar, tu-ka ka dediler. Bunun
ardından, toprak, ev, aş ihtiyacı olan her “ırktan” muhtaç getirildi. Bir tek yerli muhtaçlar hep muhtaç
bırakıldı.

Türkiye’nin tek Ermeni köyü İskenderun Sancağına bağlı Samandağı (Selukya)
ilçesindedir. Toplam sayıları bugün 200 kişiyi geçmez. Halbuki 1938’de kurulan
İskenderun Sancağı Cumhuriyeti Devleti (Hatay devleti) döneminde Arap ve Türk
Alevileri, Sünnileri, Süryanileri , Hristiyanları ezici çoğunluktayken, halkın
%10′nu da Ermeni kardeşlerimiz teşkil ediyorlardı. Amanos dağlarının bu
yerlileri bahçecilik ve tarım kültürü ile taş ev mimarisinin temsilcileriydi.
Bu yerlilerin yerine getirilen göçer-konar “yabancı misafirler” bu taş evleri, bahçeleri, bağları önce
tükettiler sonra betonlaştırdılar. Bugün Belen kasabasından, Amanoslara, Amik
Ovasından Yayladağı (Ordi) ilçesine kadar yayılan coğrafyaya baktığımızda
sadece çirkin bir betonlaşma ve tüketilen-tahrip edilen bir doğa vardır artık.
Dağdan gelip bağdakini kovan bu “toplama
yeniler” dağa taşa Türk bayrağı ve kurt resimleri asarak her türlü
estetikten uzak İslam tevazusundan yoksun ”füze” misali minareler diktiler.

Bu vatanın öz be öz Türklerine “Türkçülük”
dersi verme küstahlığında da bulundular. Mustafa Kemali’in “4000 senedir
Türk yurdu” dediği bu vatanın yerli evlatlarına “yabancı” muamelesi yapma
cüretkarlığını gösterdiler. Türkü, Orta-Asyalı, çekik gözlü, yuvarlak suratlı,
basık kafalı “Çinli-Moğol-Hun“
asıllı sanan bu zevatlar, Hz.Nuhun oğlu Saminin oğlu Yasefin oğlu Türkü hiç
duymadılar, ve Türkün soyundan gelen İskenderun Sancağı kızılderililerin neden
Hz. Ademden Hz. Muhammed’e derin bir Peygamber, Hz.Ali ve Mevlana sevgisine
haiz olduklarını idrak edemediler. Mütevazi hayat tarzlarını ve hoşgörü
kültürlerini zayıflık ve korkaklık olarak telakki ettiler. Halbuki çok güçlü olduklarından
mutevaziydiler ama “dışarıdan müdahil
olanlar“ bunu anlayacak vicdan ve akıl muhakemesinden yoksundular.

Zengin ve ehemmiyeti yüksek bir maziyi barındıran Hatay’ın surları
onarılmadı, doğası, tarihi eserleri korunmadı, Amik gölü kurutuldu ve bu nadide
tarihi göl artık sadece hatıralarda ve bazı eski haritalarda kaldı. Nehirleri
artık akmıyor. Niçin? Bilen yok, ilgilenen yok. Samandağı ve İskenderun
körfezinden Türkiye pazarlarına ve dünyanın farklı ülkelerine ipek, sedir
kereste, küçük-büyük baş hayvan, bugün türleri bile bilinmeyen her türlü
sebze-meyvelerin ihracatını yapan Sancak, Türkiye’nin bu sektörlerde yasadığı
hazin öyküyü paylaşıyor.

Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerine en çok göç veren vilayetimizdir
Hatay. İstisnasız her evin bir evladı bu ülkelerde çile çekmektedir. Bu göçün
Türkiye ekonomisine yaptığı katkılar bir yana, getirdiği ayrılıklar, aile
dramları, ahlaki çöküntü, ve nice sorunlar yetmezmiş gibi, devlet özel bir
uygulamayla sanki burası başka bir devlet ve bu insanlar vatandaşlarımız
değilmiş gibi 1980’li yıllarda Suudi Arabistan’a çalışmaya gitmek isteyen
İskenderun Sancağı yerlilerine vize uyguluyor ve Türkiye tarihinde kendi öz
evlatlarına yurt dışına çıkabilmeleri için özel vize uygulayan ilk devlet olma
ayrıcalığını kazanıyor. Bu insanlar düşmanmış gibi, devleti Suudi Arabistan’a
özel mesajlar göndererek bu bölge insanın “Alevi” olduğunu ispiyonluyor ve alınmaması yönünde telkinlerde
bulunuyor. Bu yerlileri aç kalmaya mahkum etmek isteyen zihniyet, bunlara ne
yapsak halen ayaktalar diye hiddetleniyor, kin kusuyor. Bu olanları kaç kişi
hatırlıyor? Bugüne kadar bunun hesabı niçin sorulmadı? Demokratik açılım
kahramanları bu ayıbın sorumlusu Özal ve şürakalarından hesap sormayı bir yana
bırakın onları ve İslamın ve onun mihenk taşı konumunda olan Alevi İslam
anlayışının en büyük düşmanlarından “Ebu
Suud Efendi“ yi övmekte bir utanma görmemektedirler?

Eğitim olanakları bulamayan Hatay gençleri bu fırsatı komşumuz Suriyede
yakalıyor, ama gelin görünki bizim resmi olarak tanıdığımız Suriye
üniversitelerinden mezun olan gençlerimize YÖK denklik vermiyor. Suriye ile en
kavgalı olduğumuz, savaşın eşiğine geldiğimiz dönemlerde bu universitelerden
mezun olan gençlerimizin diplomalarını tanıyan devletimiz, iki sene öncesine
kadar her alanda örnek bir ilişki yaşamaya başladığımız ülkenin diplomalarını
artık tanımıyorum diyor ve yaman çelişkinin, mantıksızlığın daniskasını
sergiliyor. Bu gençlerin tek suçu İskenderun Sancağı’nın yerlisi olmak. Alevi,
Arap, Çerkez, Süryani, Kürt, Sünni, Ermeni ve daha nice açılımlarla toplumu
allak bullak eden hükümet ve canı gibi koruduğu 12 Eylül faşizminin temsilcisi
YÖK, İskenderun Sancağı diplomalarına tahammül edemiyor. Mahkeme kararlarına ve
bu kadar süren ayıba boyun eğmek zorunda kalan YÖK , mezun olan yerlileri türlü
şartlarla bezdirmeye devam ediyor. Amma velakin herhangi bir Suriyeli’nin
üniversitelerimize kayıtsız şartsız kabul edilmeleri sağlanıyor. Ve hiç kimse
bu olay nedir diye sormuyor, olanı sorgulamıyor.

Dünyanın en bağnaz en cani ve en hoşgörüsüz mahhluklarını toplayıp
İskenderun sancağına musallat ettiler. “Allah-u
Ekber” nidalarıyla Suriye’ye Maraş
katliamını, Sivas kahpeliğini Madımak caniliğini İskenderun Sancağı
üzerinden ihraç ediyorlar. Türkiye’de terör ve katliamdan mahkumiyet almış “mücahitleri”, gemilerimizi kaçırıp
yolcuları rehin alan “Çeçenleri”,
Kosova’da ruhlarını NATO’ya teslim etmiş mafya ve uyuşturucu kaçakçıları,
Libya’da boğaz kesen linç eden terör estiren paralı askerleri, İslam düşmanı
Vahhabizmin temsilcileri sapıkları ve nice garip mahlukları “demokrasi ve özgürlük savaşçıları” diye
kucaklıyorlar. Yağma, talan tahribat aleni yapılıyor. Barış, kardeşlik ve huzur
coğrafyası İskenderun Sancağına , bomba üreten-patlatan, silah sevkiyatı yapan,
dini-darlık yayan, etnik ve mezhepsel çatışmaları körükleyen, yağmalanan Suriye
buğdayını, ununu, arabasını, makinesini ve umudunu malıymış gibi pazarlayan ve
Suriyeli çiftçi, sanayici, esnaf ve memur kardeşinin kanı üzerinden zenginlik
avına çıkmış vicdansız ruhsuz bir karanlık kitleyi musallat ettiler.

İskenderun Sancağı rahmetlidir, hoşgörülüdür, kerimdir, Peygamberler
diyarıdır, Mevlanaya uygun yaşar ve kim olursan ol gel der, kucaklar sonsuz
sevgisinde eritir: bu tamamda, bence devlet ve Hataya dahil olan “yeni” yerliler artık takdir etmeyi
öğrenip “eski” yerlilerin derin
hoşgörüsünü daha fazla istismar etmemelidirler. Aslında en çok feryat etme,
şikayet etme ve isyan etme hakkına sahip olan İskenderun Sancağımızın huzura
acilen ihtiyacı var. Ey halkından ziyade yabancıyı ve maslahatını sevenler, baş
tacı edenler, kamplarınızı da, demokrasi havarilerinizi de hurilerinizi de
vahhabilerinizi de alın ve konaklarınızda makamlarınızda misafir edin. Gayri
İskenderun Sancağının takati kalmadı.

Prof. Dr. Mehmet Yuva






















İLK KURŞUN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir