ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

Prof. Dr. Mehmet KARAGÜL : İnsan ve Milli Birlik 




Bu âlemin varlık sebebi olan insan, kendi hayatiyetini
sürdürebilmek için bu âlemden faydalanma adına ona şekil vermeye çalışırken, en
büyük engel yine kendisinden zuhur etmektedir. Bu nedenle insanoğlunun temel
hedefi, kendisinden kaynaklanan sorunların ortadan kaldırılmasına yönelik,
vereceği mücadeledeki muvaffakiyeti olmak zorundadır. Çünkü bu evrende insandan
başka hiçbir varlık yoktur ki sürekli sorun üretsin. Unutmayalım ki insanın
ürettiği bu sorunları çözecek olan yine İNSAN’dan başkası değildir.

 

Bu çerçevede ilk aşamada bireyin ve ikinci aşamada toplumun eğitimli, sağlıklı,
uyumlu ve sorumluluğu önceleyen, en önemlisi kendi değerleriyle ve kendisiyle
barışık bir yapıya kavuşması mutlak anlamda zorunluluk arz etmektedir. Aksi
takdirde insan kendi varlığına kendisi kastetmiş olacaktır.

 

İnsanın ürettiği sorunun yine insan tarafından çözümü konusunda karşımıza çıkan
en ciddi ve acı verici olay savaşlardır. Çünkü bu dünya gerçeğinde değişmeyen
bir olgu var ki o da “Hak” ile “batıl” arasındaki mücadeledir. Bu nedenledir ki
geçmişten bugüne Dünya Tarihinde savaşların dışında kayda değer başka olaylara
rastlamak bir hayli zordur.

 

Dolayısıyla insanın ürettiği sorunları yine insan çözerken, söz konusu taraflar
arasında sorunun ciddiyeti ölçüsünde; müzakere ler, rekabetler, mücadeleler ve
savaşlar yaşanmak zorunda kalmaktadır. Söz konusu karşı koymalarda muvaffakiyet
elde edebilmek için her bir taraf, kendi içinde olabildiğince geniş ölçekli,
güçlü bağlara dayanan, güveni esas alan, uyumlu, nihayetinde birliğe dayanan
bütünleşmeyi, (Milli Birlik) gerçekleştirmek zorundadırlar.



A. Yapan ve Yıkan Yönüyle İnsan



Hakkında bilinmeyeni, bilineninden çok daha fazla olan insan, bu âlemin hem
varlık sebebi hem de en önemli öznesidir. Bu itibarla yaşadığımız dünyada;
sosyal, siyasi ve iktisadi her ne kadar sorun varsa bunların kahir
ekseriyetinin müsebbibi bizatihi insanın kendisi olduğu gibi söz konusu
sorunları çözebilecek tek varlık yine insanın kendisinden başkası değildir.

 

Bu âlemin en donanımlı varlığı olan insanının; refahının, mutluluğunun, huzur
ve güvenliğinin temini, hayatının asıl amacı ve sorumluluğu dâhilindedir. Ancak
bu hedefe ulaşmada genel anlamda insanlığın yetersiz kaldığı mutlak bir
gerçektir.

 

Çünkü geçmişten bugüne insanoğlu; cana ve mala gasp, hırsızlık, haksızlık,
zulüm, terör ve savaş gibi ne kadar ağır travmalarla karşı karşıya kalmış ise
bunların tek sebebi yine insanın kendisidir. Hatta insanlığın tarihte olduğu
gibi bugün hala yaşmakta olduğu en zor hallerden olan; yoksulluk, sefalet ve
açlığın yine en büyük sorumlusu insandan başkası değildir.

 

İnsanın; kendisini, yakın uzak sosyal çevresini ve ona bahşedilmiş olan
Dünyadaki bütün nimetleri heba edercesine, sorumsuz ve saldırgan bir tarzda
davranış sergilemesi, yukarıda bahsettiğimiz; içtimai, iktisadi ve siyasi
sorunların ortaya çıkmasının asıl nedenidir. İnsanın sorun üretme de bu denli
mahir olmasında, onun fıtratından gelen bazı zafiyetlerle birlikte, içinde
yaşadığı sosyal çevrenin rolünü göz ardı etmek mümkün değildir.

 

Bu itibarla insanlığın hâlihazırda muhatap olduğu ve can yakıcı meselelerin
üstesinden gelebilmek için öncelikle insanın, müspet ve menfi yönleriyle çok
iyi anlaşılması ve bu çerçevede yapıcı, olumlu ve sorun çözücü yönlerinin
geliştirip öne çıkarılması gerekmektedir. Bununla birlikte yine insanın, sorun
üreten, yıkıcı ve negatif özelliklerini asgari düzeye çekecek, mümkünse ortadan
kaldıracak ve yerine göre baskılayıcı önlemleri almak konunun bir diğer
boyutunu teşkil etmektedir.

 

Bu Âlemin en donanımlısı ve buna bağlı, tek sorumlu varlığı olan insan, bu
dünyadaki varlığı sürecinde sürekli tercihte bulunmak suretiyle hayatını
yaşarken, kendi kişisel sorumluluklarının gereğini yerine getirip getirmeme
konusunda yapıcı ve yıkıcı olma şeklindeki iki yoldan birisini tercih etmiş
olmaktadır.

 

B. Birey ve Toplum



Her yönüyle mükemmel bir varlık olan insanın bu mükemmelliği ölçüsünde acziyet
içinde olduğunu, bundan dolayı beden ve ruhun sürekli desteğe ihtiyaç duyduğunu
da göz ardı etmek mümkün değildir. İnsanın sağlıklı ve verimli bir şekilde
hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu söz konusu desteğin büyük bir
bölümünü ancak çevresi vasıtasıyla temin edebildiği de bir gerçektir.

 

Bundan dolayı insanın, birey olarak tek başına hayatını sürdürebilmesi mümkün
olmamaktadır. Dolayısıyla belli bir sosyal yapının içinde yaşmak zorunda olan
birey insanın, o sosyal çevreden ihtiyaç duyduğu bedeni, ruhi ve psikolojik
desteği sağlıklı bir şekilde temin edebilmesi için kendisinin de söz konusu
sosyal çevreye karşı sorumlulukları olduğunu kabul etmesi ve bunu yerine
getirmesi kaçınılmazdır.

 

Bu çerçevede bireyin topluma, toplumunda bireye karşı sorumlulukları olduğunu
kabul etmek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla her ikisi arasında tam
bir uyumun tesis edilmesi, söz konusu karşılıklı pozitif etkileşim için tek
çaredir. Bu nedenle birey, kendi varlığı için ait olduğu sosyal çevrenin
varlığı ve gücünün gereğine inanıp o istikamette bireysel yaşantısını
kurgulamak zorunda iken, toplum da her bir bireyin sağlıklı ve refah içinde
hayatını sürdürebilmesinin kendi sorumluluğunda olduğunu kabul edip ona göre
sosyal davranışlar üretmek zorundadır.

 

Bu çerçevede birey ve toplum birlikteliğinin sağlanabilmesi için öncelikle
toplumu bağımsız bir bünye ve kişilik gibi algılayıp, bireyleri ise o bünyenin
birer hücreleri gibi kabul etmek yanlış olmayacaktır. Nasıl ki bir bünyedeki
bütün hücreler o bünyenin bir bütün kişilik olarak varlığını temin ediyorlarsa,
toplumdaki her bir bireyi de ilgili sosyal bünyenin birer hücresi gibi kabul
etmek gerekmektedir.

 

Bu noktada bütün mesele bünye hücre uyumsuzluğunda ortaya çıkmaktadır.
Düşünelim ki bünyeyle uyumlu olmayan bir kanser hücresi nasıl ki bütün vücudu
sarıp onu yok edebiliyorsa, aynı şekilde toplumsal yapının genel özelliklerine
uymayan bireyler ve onların oluşturduğu daha küçük sosyal gruplar da genel
yapının varlığını tehdit edebilmektedirler.

 

Dolayısıyla bireyin varlığı toplumun varlığına, toplumun varlığı ise bireyin
varlığına bağlı olduğundan her ikisi arasındaki sağlıklı ve güvene dayalı
sosyal ilişkilerin tesisi için farklılıklardan ziyade ortaklıkları geliştirici
sosyal politikaların oluşturulması önem arz etmektedir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir