SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ANALİZ /// Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“ Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1 VE 2)

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI
Bu haber 24 Eylül 2020 - 9:34 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş

Prof.
Dr. Mehmet Alagöz
: “Sağlık Şoku”ndan“ Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM
1)


01 Haziran 2020


2020 yılına
Covid-19 salgını tüm dünyayı etkiledi. Sağlık krizi şeklinde başlayan etkilenme
süreci dönüşerek insanlık ve ekonomik kriz olma yoluna girdi.


Genel olarak
salgının dünya ülkelerinden seyri şu şekilde gerçekleşmiş veya gerçekleşmeye
devam etmektedir. İlk aşaması “sağlık şoku”, ikinci aşaması “arz şoku” üçüncü
aşaması “talep şoku” ve “insanlık krizi”, dördüncü aşaması “komşuyu
fakirleştirici politikalar” ve son aşaması “finansal şok” olarak geldi veya
gelecektir.


Küresel
dünyanın neredeyse tamamı ilk dört aşamayı yaşamıştır. İlk aşama “sağlık şoku”,
dünyadaki küreselleşmenin boyutuna bağlı olarak yüksek yayılma hızı ile birlikte
tüm ülkeleri etkilemiştir.  Özellikle ülkelerde geç gelen önlemlerden
dolayı yayılma hızı bir kat daha artmıştır. Gelişmiş ülkelerin neredeyse
tamamında geç alınan tedbirler, sahip oldukları nüfusun yaşlılığı ve sağlık
sistemlerindeki eksiklikten dolayı yüksek düzeyde kayıplar yaşanmıştır.
Gelişmiş olmayan ülkelerin neredeyse tamamındaki ise, imkansızlıklar ve sağlık
sektöründeki geri kalmışlık sonuçların vahim boyutlara ulaşmasını sağlamıştır.
İkinci aşama ise ekonomik anlamda “arz şoku” ile kendini göstermiştir.
Özellikle salgının çıkış noktası Çin’de alınan tedbirlerden dolayı yaşanan
üretim kayıpları, arz şokunun oluşmasına büyük katkı yapmıştır. Çünkü Çin,
küresel ekonomiye önemli miktarda girdi sağlayan(ara ve yarı mamül üreten)
sağlayan ana tedarikçi konumundaydı. Ayrıca salgına maruz kalan her ülkede
tekrar eden üretim kayıpları küresel ekonomide tedarik zincirinin bozulmasına
neden olurken, üretim kayıplarını daha da üst noktaya çıkarmıştır. Üretim
kayıplarının ekonomide meydana getirdiği gelir ve servet kayıpları ile
ülkelerde alınan tedbirler “talep şoku” nun oluşmasına neden olmuştur. Bu
aşamada gelişmiş ve gelişmiş olmayan bütün ekonomilerde artan işsizlik, azalan
karlar, düşen hisse senetleri ve emtia fiyatları küresel ekonomilerin tamamını
etkilemiştir. Bu aşamada ülkelerin dayanışma ve birbirine destek olmaktan
ziyade her anlamda(öncelikle sağlık ve ekonomi) düşmanca tutum sergilemesi,
salgının “insanlık krizine”   dönüştüğü açıkça görülmüştür. Ülkelerin
kendilerini dış dünyaya kapatması ve diğer ülkelerin ihtiyaç hissettiği en
temel tıbbi araç gerekleri dahi paylaşmaması bunun en güzel örneğidir. Bu durum
ülkelerin tamamının “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulamasını sonucunu
ortaya çıkarmıştır. Dünyada ülkelerin tamamı öncelikle salgının önlenmesi için
gerekli olan tıbbi ve diğer dezenfektan ürünlerin yurt dışına satışını
engelledi. Daha sonra kendi ülke ekonomik yapılarını korumak adına pek çok
üründe gümrük vergilerini artırarak yerli üretimi teşvik edecek uygulamalara
ağırlık verdi. Salgın süresince devam eden bu tür uygulamalar, küresel dünya
normalleşme sürecine dönerken bile artarak devam ettiği görülmektedir. Bu dört
aşamanın bütün unsurları dünya ülkelerinin tamamında somut bir şekilde
görülmüştür. Ülkeler ellerindeki kaynakları sonuna kadar öncelikle salgını
kontrol etmeye sonra ise “sağlık şokunun”, bir “finansal şok”a dönüşmemesi için
kullanmışlardır. Bugün gelişmiş ülkeler sahip oldukları gelir ve rezerv
fazlalıklarını ekonomiye aktarmakta ve oluşabilecek finansal şokun etkisini en
aza indirmeye çalışmaktadır. Örneğin ABD’nin 3 trilyon dolara ve AB 2 trilyon
dolara yakın bir finansmanı ekonomilerine aktarması bunun çabasıdır.


Bu kadar büyük
finansal desteklere rağmen uluslararası kuruluşlar 2020 yılında ABD’nin -%6 ve
AB’nin ise -%8,2 ekonomik küçülme yaşayacağı tahminlerinde bulunmaktadır.
Küresel ekonominin büyüme motoru olan Çin bile 2020 yılının ilk çeyreğinde
-%6.2 küçülmesi, 2020 yılında pozitif bir büyüme elde edilse de bu oranın çok
düşük olacağının tahminlerinin artması, küresel ekonomi için finansal şokun
oluşabileceğinin en somut göstergesidir. Gelişmiş ülkeler bir taraftan
ekonomilerine yüksek miktarlarda para girişleri sağlarken diğer taraftan artan
bütçe açıklarını finanse etmektedir. Gelişmiş olmayan ekonomiler bu
üstünlüklerin tamamından mahrum vaziyettedir. Çünkü bu ülkelerin gelir ve
rezerv fazlalıkları bulunmamakta, dolayısıyla ne ekonomilerine para girişi ne
de artan bütçe açıklarını kapatacak finansmanları bulunmamaktadır. Bu ülkelerin
tamamı küresel finansal oyunculardan tekrar borçlanmaya veya merkez
bankalarının son dönemde fazlaca kullandığı kısa süreli ödünç para olan swap
anlaşması yapmaya çalışılmaktadır. Küresel finansal oyuncular dünyadaki
ekonomik gelişmelere paralel olarak artan risklerden dolayı borç verme
konusunda gönüllü davranmaması ve büyük ülkelerin merkez bankalarının swap
anlaşmalarından her ülkeyi faydalandırmaması, gelişmiş olmayan ülkeleri
finansal şoka doğru sürüklemektedir.


Bugün Arjantin
ekonomisinin finansal anlamda zor durumda olmasının en önemli nedeni budur.
Çünkü küresel finansal oyuncular riskli olarak gördükleri gelişmiş olmayan
ekonomilere gitmemekte ve hatta çıkmaktadır. Bu durum ülkelerde üç temel
sorunun derinleşmesine katkı yapmaktadır. Birincisi, salgın ile birlikte gelir
ve servet kaybına maruz kalan ekonomik oyunculara gerekli miktarda finansman
desteğinin sağlanamamasıdır. Bu durum hem toplam talebi yavaşlatma hemde toplam
arzın artışına engel olmaktadır. İkincisi, azalan kamu gelirlerine karşılık
artan giderlerin yani bütçe açığının finanse edilmesini imkânsız kılmaktadır.
Üçüncüsü ise, yabancı sermaye kaçışları ile ödeme zamanı gelen dış/iç borçların
geri ödenmesinde sorunlar yaratmaktadır. Bu ortadan hemen kaldırılamayan üç
sorun, gelişmiş olmayan ülkelerde “finansal şok” un oluşmasına zemin
hazırlamaktadır. Dolayısıyla salgının yarattığı olumsuzluklar önümüzdeki zaman
diliminde yani 2021 yılında gelişmiş ülkeler için sonlanma ihtimali bulunsa da
gelişmiş olmayan ülkeler için 2021 yılında da devam edeceğini göstermektedir.
Çünkü şuan için gelişmiş olmayan ülkelerin bir kısmı gerekli olan finansmanı
borç veya swap yoluyla kısa süreli( 1 yıl) ötelese de, 2020 yılında yaşanma
ihtimali olan ekonomik küçülmeler ve artan gelir kayıpları nedeniyle 2021
yılında bu borçları ödeyecek finansmanı bulamayacaktır. Bu dönemde yeni borç
veya swap yoluyla ödünç para bulamayan ülkelerin tamamında ise finansal şoklar
oluşacaktır. Bu finansal şoklar gelişmiş olmayan ülkelerin aralarındaki ticari
bağımlılık ölçüsünde yayılarak, dış ticaret krizine ve nihayetinde küresel bir
borç krizinin oluşmasına neden olma ihtimali yüksek görülmektedir.


Prof.
Dr. Mehmet Alagöz
: “Sağlık Şoku”ndan“ Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM
2)


Öncelikle Türkiye
ekonomisinde herkesin kabul edeceği bazı tespitleri net bir şekilde ortaya
koymak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin makro ekonomik göstergeleri 2014
yılından beri istikrarsız bir seyir gösterdiği herkes tarafından kabul
edilmektedir.


Türkiye ekonomisi
2003-2014 döneminde özelleştirme, net hata noksan, yabancılara gayrimenkul
satışı ve kamu/özel borçlanma artışlarından elde edilen sermaye girişleri ile
hızlı bir ekonomik dinamizm sağladı. Bu dönem içerisinde ekonomideki sermaye
yoğunluğunun reel katma değer üreten sanayi ve tarım sektöründen ziyade yerli
katma değer anlamında reel getirisi daha düşük olan inşaat ve tüketim
alanlarına yönlendirilmesi, sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek olası sorunlar
hakkında işaret vermekteydi. 2014 yılı sonrası bu sorunların gözle görünür hale
gelmesi ayrıca yurtiçi ve yurtdışında oluşan konjonktürler ülke ekonomisinin makro
ekonomik göstergelerindeki istikrarsız yapıyı daha da kötüleştirmiştir. 
En basit şekilde bunu görebilmenin ekonomik kanıtı; 2014 yılından beri
neredeyse her yıl gerçek veya tüzel kişiliklere getirilen, vergi muafiyetleri,
ekonomik af, yapılandırma ve borç erteleme süreçleri ile birlikte bu sürece
konu olan finansmanın büyüklüğüdür. Bu durum reel ekonominin asıl oyuncuları
olarak görülen firmaların ve bireylerin artan borçlanma düzeylerinden dolayı
borç ödeme konusunda zayıflıklarını ortaya koymaktadır. Reel ekonomik
unsurların kolay bir şekilde borçlandığı ancak borcu ödemede zorlanması,
yapılan tercihlerin rasyonel olmadığının açıkça göstergesi olmuştur.


Bu durumun diğer
bir kanıtı ise, varlık yönetim şirketlerine geçen takibe düşmüş borç (KGF
garantili dışındaki) miktarların her yıl artarak gelmesi, ekonominin reel
oyuncularının finansman sorunlarını açıkça ortaya koyan bir başka gösterge
olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, reel milli
üretim ve yerli katma değer üreten bir ekonomik yapının piyasada yeteri kadar
oluşturulamaması ve dış ticarette ithal oyunculara sağlanan giriş kolaylıkları
neticesinde ithalata bağımlı bir üretim yapısı ile endüstriyel bağımlılık en
üst noktaya taşınmıştır. Diğer taraftan reel oyuncuların mal üretimi yerine
daha fazla kazanç sağlayan inşaat sektörü gibi alanlarda yatırımlarını
yoğunlaştırması, ithal bağımlılığın daha da artmasına neden olmuştur. Bu ithal
bağımlılığın ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı da kamu veya özel sektör
dış/iç borçları ile karşılanmıştır. Bu sayede elindeki kaynakları inşaat
sektörüne yönelterek yatırım yapmaya çalışan firmalar ile bankacılık
sektöründen kolay bir şekilde borç alan ve çoğunlukla ithal malı satın alarak
tüketen tüketicilerin olduğu bir ekonomik yapı oluşmuştur. Bu kaotik yapı
yabancı döviz girişlerinin devam ettiği 2014 yılına kadar ekonomide bir sorun
yaratmamıştır. Ancak 2014 yılından sonra hem yabancı sermaye girişlerinde
yaşanan yavaşlama hemde azalan özelleştirme gelirleri nedeniyle sorunlar
başlamıştır. Bu dönemde ülkenin döviz ihtiyacı(yaklaşık 41 milyar
dolar)   2015, 2016 ve 2018 yıllarında net hata noksan kaleminden ve
yabancılara gayrimenkul satışı(yaklaşık 15 milyar dolar) gelirlerinden
karşılanmıştır. Buna karşılık uluslararası finansal oyuncuların Türkiye’ye borç
verme konusunda eskisi kadar gönüllü olmaması, 2018 yılında döviz krizine
girilmesine neden olmuştur. 2018 yılında yaşanan döviz krizinin etkilerinin son
çeyrek dönemde meydana getirdiği ekonomik küçülme, 2019 yılında da birinci ve
ikinci çeyreğinde de devam etmiştir.  2019 yılı son çeyrek dönemde
sağlanan pozitif ekonomik büyüme ile yılı düşükte olsa pozitif bir büyüme oranı
ile kapanmasına neden olmuştur. Bu durum ülke ekonomisinin borçlanabildiği veya
ithal girdi temin edebildiği ölçüde büyüyen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya
koymuştur.


Grafik . GSYH ( Zincirlenmiş Hacim Endeksi 2009)*



* Bir önceki
yılın aynı dönemine ait değişim oranı (%)


Bir önceki yılın
aynı dönemi ile o yılın aynı dönemi arasındaki değişim oranını veren GSYH
rakamları incelendiğinde, Türkiye 2020 yılının ilk çeyreğinde %4.5 oranında
ekonomik büyüme sağladığı görülmektedir. Başka bir ifade ile Türk ekonomisinin
2020 yılının ilk üç aylık dönemi, 2019 yılının ilk üç aylık dönemine göre %4,5
oranında artış göstermiştir.  Yani -%2.3’lük bir küçülme yaşadığımız 2019
yılı ilk üç ayına göre 2020 yılında %4.5 daha iyi olduğumuzu göstermektedir.
2019 yışı üç ayında meydan gelen %2.3’lük daralmaya karşılık, 2002 yılının il
üç ayında meydana gelen %4.5 oranındaki büyümenin belli bir kısmının baz etkisi
ile ortaya çıktığı görülmektedir.


Türkiye ekonomisinde
2014 yılından bu yana yaşanan yavaşlamanın getirdiği sorunlar daha
aşılamamışken 2020 yılında salgının getirdiği sorunlar, ülkenin daha çok baskı
altında kalmasına neden olduğu görülmektedir. Özellikle uluslararası ekonomik
kuruluşların dünyadaki ekonomik daralmaya(ABD -%6, AB -%8.2 gibi) paralel
olarak Türkiye’nin de 2020 yılında yaklaşık -%3 küçüleceğine yönelik tahminler
yapması sorunun büyüklüğünü ortaya koymaktadır.Önceki yazımda belirttiğim gibi
bütün ülkeler salgınla beraber “sağlık şoku”, “arz şoku”, “talep şoku”nu ve
komşuyu fakirleştirici politikalar aşamasını yaşadılar.


Türkiye salgının
diğer ülkelere göre daha geç gelmesi ile kazanılan deneyimler, alınan
politikaların düzeyi, eskiden beri gelen sosyal güvenlik sisteminin
kapsayıcılığı, nüfusunun daha genç yapıya sahip olması gibi nedenlerden dolayı
daha az sıkıntıyla atlatmaya çalışmaktadır.  Ancak sağlık şoku ile beraber
gelen tedarik zincirindeki kopmalar ve alınan tedbirler sonucunda yaşanan
üretim kayıpları arz şokunu yaşamasına neden olmuştur. 2020 yılı
ilk üç aylık ekonomik büyüme oranı %4,5 olarak açıklanması, sanki salgın
döneminde böyle bir büyüme elde edildiği düşüncesini hakim kılmaktadır.
Salgının Türkiye’de Mart ayının ortalarında başlaması ve değerlendirmeye esas
alınan 2019 yılı ilk üç ayında ekonomik küçülmenin olması esas alındığında,
salgının üretimde meydana getirdiği etkinin  önümüzde dönemlerde net bir
şekilde karşımıza çıkacağını göstermektedir. Salgınla beraber Türkiye’de
yaşanan arz şokunun asıl sonuçları önümüzdekiüççeyrek dönemde daha net
görülecektir. Başka bir ifade ile önümüzde dönemlerde üretim, yatırım, ticaret,
işsizlik, gelir ve servet kayıplarının boyutu hakkında net bilgiler ortaya
koyacaktır. Gelir ve servet kayıplarının yüksekliği konusunda salgın başlangıcından
buyana toplam talepteki daralmalar ile yaşanan talep şokundan aslında
anlaşılmaktadır. Bu dönemde hem gelir/servet kayıpları hemde uygulamaya konulan
tedbirler neticesinde temel gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan ürünleri dışında
neredeyse tüm sektörlerde tüketim azalmış ve  talep şokları yaşanmıştır.
Haziran ayıyla beraber normalleşme sürecinin başlaması, yaşanan talep şokunun
ne kadarlık kısmının gelir ve servet kaybından ne kadarlık kısmının alınan
tedbirlerden oluştuğunu net bir şekilde gösterecektir. Diğer taraftan salgın
boyunca tüketici alışkanlıkların ne kadar ve ne yönde değiştiği de toplam
talebin belirleyicisi olacaktır. Özellikle salgın boyunca tüketicilerin
stoklama alışkanlığı ve öncelikli ihtiyaç konumunda olan, üretimlerine devam edilen
özellikle gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan üretimlerinin normalleşme ile
birlikte üretim kayıplarıyla karşılaşacağına kesin gözle bakılmaktadır. Ayrıca
salgın boyunca hizmet sektörünün tamamında karşı karşıya kalınan arz ve talep
şoklarının, normalleşme döneminde de hızlı bir şekilde artmayacağı
bilinmektedir. Örneğin, turizm, kafe, lokanta, kuaför, çay bahçesi, dayanıklı
eşya veya otomobil sektörlerinde gelir ve servet kayıplarından dolayı hem arz
hem talep eş zamanlı olarak eski seviyesine hemen gelmeyecektir. Özellikle
gelir ve servet kayıplarının yeniden borçlanma ile telafi edilmeye çalışılması,
bu  süreci bilanço yapısını salgın öncesi güçlendiren bankacılık
sektörünün, müşteri kalitesinin bozulma ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Sektörde, özel bankalar güçlü bilanço yapısını koruyarak daha seçkin
müşterilere veya KGF garantili krediler kullandırma yolunu seçerken, kamu
bankalarının ayırım yapmaksızın kredi kullandırması veya yapılandırma
yapması,  önümüzdeki dönmelerde bilanço kabiliyetlerini etkileyecektir.
Ayrıca Türkiye, salgın süresince kısmi vergiler ile dış ticarete koyduğu
engelleri, diğer ülkeler gibi genişleterek artırdı ve “komşuyu
fakirleştirici politikalar”
uygulayan ülke kervanına
katılmıştır. Böylece yüzlerce ithal ürüne uygulanan ek vergiler ile yerli
üretimi korumaya çalışmaktadır. Ancak ithal ürünlere konulan ek verginin;
konulan oran, uygulama süresi, uygulanacak ürünler ve uygulanacak ülkelere göre
yurt içi üretimin artmasına katkı sağlayacaktır. Bu vergilerden bazı ülkelerin
istisna tutulması ve hem ihraç hemde yurtiçi piyasa sunulan malların ithal
girdi bağımlılık oranlarının yüksek olması, yurtiçinde istenilen üretim
artışının hemen elde edilemeyeceğini göstermektedir.  Bu dönemde ülkelerin
sadece sanayi sektörü değil aynı zamanda tarım sektörünün de koruma altına
alındığı düşünüldüğünde, tarım sektöründe öncelikle ürün yeterlilik düzeyi
düşük olan üretimlerin artırılmasına yönelik önlemlerin alınması
gerekmektedir.  Son aşama olan finansal şokun Türkiye yaşanıp yaşanmayacağını,
finansman ihtiyacını karşılama kabiliyeti belirleyecektir.  Türkiye’nin ne
kadarlık bir finansman ihtiyacına sahip olduğunu tahminen şu şekilde
belirleyebiliriz.


1. Kamu bütçe giderleri artmış ve Ocak-Nisan döneminde 72,8 milyar
TL yani 7
milyar dolar
bütçe açığı oluşmuştur. Bu bütçe açığı ilk dört
aylık dönemi kapsamaktadır. Yapılan destek kapsamında kamu gelirlerin
ötelenmesi, bütçede gelir azalışlarının devam edeceğini göstermektedir. Başka
bir ifade ile sağlanan genel desteklerin yanında faiz, sağlık ve sosyal
transferdeki artışlar giderleri artırırken, bütçe gelirlerindeki azalış
(özellikle doğrudan gelir ve kurumlar vergisi ve dolaylı vergiler kdv, ötv gibi
vergi gelirleri ) bütçe açığının artmasına neden oldu.Buna karşılık her nekadar
normalleşme sürecinin başlamasına rağmen salgının hala devam etmesi kamu
giderlerinin daha da artacağı yani bütçe açığının yükselerek devam edeceğini
göstermektedir. Ayrıca KÖİ kapsamında döviz bazlı garanti kar ödeme yükünün
tamamen kamu bütçesi üzerine kaldığı düşünüldüğünde, bütçe açığının tahmin
edilenden çok fazla artacağını işaret etmektedir. 2020 yılında ekonomik
yavaşmanın devam edeceği veya ekonomide küçülme yaşanma ihtimalinin yüksek olması,
2021 yılının da bütçe gelir artışlarını engellemekte ve bütçe açığı sorunun
2021 yılına taşınacağını göstermektedir. 2020 yılının tamamı esas alındığında
öngörülen bütçe açığı olan 139 milyar TL’nin çok üzerinde olacağını
göstermektedir. Çünkü yavaşlayan ve hatta küçülen ekonomi, artan borçlanma
maliyetleri, KÖİ ödemeleri, sosyal giderler ve yapılacak teşvik maliyetleri
dahil artan gider karşılığında azalan toplam gelirlerden dolayı en iyimser
tahmini bütçe açığının bile 200 milyar TL’nin üzerinde gerçekleşeceğidir. Bu
durum bütçe açığının ortadan kaldırılması için ek finansman ihtiyacının
şiddetini artırmaktadır.


2. Salgınla beraber dünya ülkelerinin tamamında dış ticaret
kazançları da azalmış veya azalmaya devam etmektedir. Türkiye’de de durum farklı
değildir. Bundan dolayı dış ticaret açığımız artmakta, kötüleşen hizmet dengesi
nedeniyle de cari açığımız yükselecektir. Türkiye ithal girdi bağımlılığı ve
küresel ekonomide yaşanan talep şoklarından dolayı mal ihracatı önemli ölçüde
azalmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin salgınla beraber ihracatta en önemli
yerli katma değeri yüksek döviz kaynağı olan hizmet dengesi yani Turizm
sektöründe meydana gelecek bir daralma, cari açığımızın büyük oranlarda
artmasına neden olacaktır. Örneğin 2019 yılında yaklaşık 30 milyar
dolar
döviz geliri getiren turizm sektörünün bu sene
göstereceği performans, Türkiye’nin finansman ihtiyacını belirleyecek ikinci
önemli unsurdur. Turizm sektörüne bağlı olarak Havayolu şirketlerinden
otellere, acentalardan turistlere yönelik faaliyet gösteren firmalara kadar
yüzlerce alt sektör bundan etkilenecektir. Turizm ve genel olarak hizmet
sektörünün önünde en önemli engel; salgının ülkelerde farklı zamanlarda ve
farklı şiddetle ortaya çıkması yani salgının başlangıcı, şiddeti, şekli ve sona
ereceği zamanların dünyada eş zamanlı olmamasıdır. Ayrıca salgın hakkında
ikinci bir dalganın olma ihtimalinin sürekli olarak konuşulması hizmet
sektörünün bu yılını tamamen zora gireceğinin göstergesi olarak karşımızdadır.
Dış ticaretteki diğer bir tehlike ise, ihracatımızın önemli bir
kısmını yaptığımız AB’dir. Çünkü AB’de yaşanan gelir ve servet kayıpları, Türk
ihraç mallarına yönelik toplam talebin de azalacağı ihtimalini
kuvvetlendirmektedir. Dolayısıyla daralan AB pazarı yerine, alternatif pazarların
oluşturulamaması ihraç gelirlerimizin azalmasına neden olacaktır. 2019 yılında
180 milyar doları aşan ihraç gelirimizin %50’sini yani 90 milyar dolarlık
kısmını AB ülkelerinden elde ettiğimiz düşünüldüğünde, yaşanacak olası %10’luk
bir daralmanın Türkiye’ye maliyeti 9 milyar dolar olacaktır. Bu
da Türkiye’nin ek finansman ihtiyacını kuvvetlendirecektir. Dış ticaret açığın
artması, hizmet dengesindeki gelir azalışları, ülkeye giren döviz miktarının
azalmasına, dolayısıyla dış finansmana olan ihtiyacın artmasına neden
olacaktır.


3. Türkiye’nin toplam dış borç servisinin büyüklüğüdür. Başka bir
ifade ile 2020 Mart-2021 Mart ayı(bir yıl içerisinde) itibariyle yaklaşık 168
milyar dış borç ödemesi
yapacaktır. Kamunun(MB dahil)yaklaşık 47 milyar
dolar, finansal kuruluşların yaklaşık 51 milyar dolar ve finansal olmayan
kuruluşların 70
milyar dolar
borç geri ödemesi bulunmaktadır. Salgın nedeniyle
gelir yetersizliği yaşayan kamunun ve üretim kayıpları nedeniyle finansal
olmayan kuruluşların toplam yaklaşık 117 milyar dolar ödemeyi gerçekleşmek
için yeniden borçlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Kamu bu borç yükünü rasyonel
olmayan bir şekilde yüksek faiz ödeyerek karşılayabilir. Ancak finansal olmayan
kuruluşların bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Özellikle finansal olmayan
kuruluşların bu borçlarının önemli bir kısmının KÖİ yatırımları nedeniyle
oluşan borçlar olduğu düşünüldüğünde, kamunun borç yükü bir kat daha
artmaktadır. Ayrıca yaşanan gelir ve servet kayıplarından dolayı borç geri
ödeme sorununun çıkma ihtimalinin bulunması, finans sektörünü de zorlayacaktır.
Bu dönemde, tekrar başvurulan borç yapılandırma veya öteleme süreci sektörün
bilanço üzerinde karlılığının artmasına neden olurken, müşteri kalitesindeki
bozulma ve ekonomideki daralma bankacılık sektöründeki sorunu ertelemiştir.
 Çünkü tüzel ve gerçek kişilere 2014 yılından buyana neredeyse her yıl
uygulanan bu tür yapılandırmalar, kredi kalitesinin bozulduğunu göstermektedir
ki buda borcun geri dönmeme ihtimalini kuvvetlendirmektedir.


4. Salgın ile birlikte gelişmiş olmayan piyasalardan 100 milyar
doların üzerinde bir sermaye kaçışı yaşanmış ve bu ülkelerde yabancı sermaye
girişleri de ani kesilmelere maruz bırakılmıştır. Salgının başlangıcından
buyana yaklaşık 10 milyar dolara yakın finansman çıkışı da,
Türkiye ekonomisi üzerindeki finansman baskısını artıran bir unsur olarak
karşımızda durmaktadır. Küresel finansal oyuncular küresel risk ve
belirsizliklerden dolayı Türkiye gibi ülkelerden bir taraftan çıkışları
artarken diğer taraftan ülke CDS’ini yükselterek tekrar borçlanma maliyetini
artırmaktadır.


Salgın ile
birlikte pek çok gelişmiş olmayan ülkenin yaşadığı aşırı döviz ihtiyacından
dolayı finansal şoka gireceği muhtemeldir. Türkiye’nin 2020 yılı içerisinde
ihtiyaç hissettiği finansmanın temini konusunda daha kalıcı ve sürdürülebilir
adımlar atmasına gerek vardır. Merkez Bankasının swap anlaşmaları ile kısa
süreli finansman ihtiyacını karşılasa da, son iki, üç yıldır devam eden ulusal
ekonomik sorunlar ve salgından dolayı var olan küresel konjonktür, bu şekilde
finansman ihtiyacının karşılanabilmesini sürdürülebilir olmaktan
uzaklaştırmakta ve sorunu kısa bir sürede olsa ötelemektedir. Türkiye, önümüzde
aylar içerisinde daha da artacağı tahmin edilen  bütçe ve cari açıkları
ile dış  ve iç borç geri ödemeleri konusunda sorunlar yaşamaya devam
edeceği ihtimali kuvvetlenmektedir. Çünkü yabancı sermaye girişlerindeki ani
kesilmelerin devam ettiği görülmektedir. Bundan dolayı, döviz kazandırıcı
işlemler bakımından dış ticaret politikasını yeniden yapılandırmalı, yerli
katma değeri ön plana çıkaran firmaları öncelikli ve yüksek düzeyde teşvik
etmeli, bütçe içerisindeki öncelikli olmayan harcamaları durdurmalı, döviz
bazlı kar garantili KÖİ anlaşmalarını Türk Lirasına çevirmeli, dış ticarette AB
dışında yeni Pazar arayışlarına başlanması konusunda özel sektöre lider
olmalıdır. Teşvik ve destek paketlerinin ithal girdi bağımlılığı düşük olan
sektörlere daha fazla imkan tanıyacak şekilde revize edilmelidir. Ancak bu
şekilde gelişmiş olmayan ülkelerde çıkma ihtimali olan ve küresel boyut
kazanması muhtemel olan finansal şoka karşı daha dayanıklı bir ekonomik yapı
oluşturabilecektir.  Oluşması muhtemel küresel finansal krizden ekonominin
en az şekilde olumsuz etkilenmesinin zeminini hazırlayacak ve ülke ekonomisini
bir finansal krizine maruz bırakmayacaktır. Aksi takdirde piyasanın geleceğe
yönelik iyimser beklenti satın alma davranışı ortadan kalkar. Aksi takdirde son
yıllardaki ekonomik yavaşlama, 2018 4. çeyreğinde, 2019 1. ve 2. çeyreğinde
görülen ekonomik küçülmenin 2020 yılının son üç çeyreğinin tamamında devam
etmesi kuvvetle ihtimal gözükmektedir.  Böyle bir durum ekonomide çift
dipli bir krizin oluşmasına imkân verecektir. Ekonomide çift
dipli bir resesyonun oluşması halindeki duruma, “W” tipi krizler yani çift dipli
krizler olarak adlandırılır. Böyle bir durum ekonomide şu şekilde kendini
gösterir;
Bir ekonomi önce resesyona girer (en az üç çeyrek dönem
küçülür), daha sonra resesyondan çıkıp, kısa bir süre pozitif büyüme
kaydettikten sonra tam bir iyileşme sağlamadan yeniden resesyona girmesi (en az
üç çeyrek dönem küçülür) durumunu ifade etmektedir. Türkiye 2018 yılında 4.
çeyrekte başlayan ekonomik küçülme yani resesyon 2019 yılı 1. ve 2. Çeyrek
dönemlerinde de devam etti. 2019 yılı son çeyrek dönemi ve 2020 yılı 1. Çeyrek
dönem ekonomi resesyondan çıkış sinyali vererek ekonomik büyüme sağlamıştır.
Ancak 2020 yılının kalan dönemlerinde yüksek düzeydeki üretim kayıplarından
dolayı(gıda, tıbbi sektörler hariç) yaşanması muhtemel ekonomik resesyonlar 2.,
3. ve 4. çeyrek dönem büyüme rakamlarını negatif çıkarma ihtimali yüksek
gözükmektedir. Türkiye ekonomisindeki tahmini küçülmeler çift dipli kriz olarak
tanımlanabilecek bir krizin oluşmasına neden olma ihtimali oluşacaktır.
Özellikle ülke ekonomisinin 2020 yılı döviz ihtiyacında karşı karşıya kalınacak
yetersizlikler W tipi yani çift dipli krizin oluşmasını belirleyecek en temel
faktör olacaktır.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER