24 Ocak ve 31 Ocak tarihleri arasında yer alan bir haftalık sürenin Adalet
ve Demokrasi Haftası olarak değerlendirilmesi gelenekselleşti. 24 Ocak 1993’te
Uğur Mumcu’yu, 31 Ocak 1990’da ise Muammer Aksoy hocamızı sonsuzluğa uğurladık.



Bu iki ölümsüz insan, bu yıl da değişik çevrelerden, yoğun ve yaygın bir
katılımla anılmaktalar.


Uğur Mumcu (1942-1993)


Uğur Mumcu, 27 Mayıs kuşağının parlak bir örneğidir. 27 Mayıs’ın hemen
ardından başlayan Ankara Hukuk Fakültesindeki öğrencilik yılları, gençlere
tanınan değerin, henüz silinmeye yüz tutmadığı bir döneme rastlamıştır. Uğur,
öğrenci derneği başkanlığı yaptı. Dernek başkanı olarak ve ayrıca, o yıllarda
pek revaçta olan münazara etkinliklerindeki başarımıyla dikkatleri üzerinde
toplayan bir nitelik ve dinamizm sergilemekteydi. Toplum ve ülke sorunları
konusunda sahip olduğu üstün sorumluluk bilinci, o yıllarda da kolaylıkla fark
edilebilecek düzeydeydi. Uğur Mumcu ve
arkadaşlarıyla ilk görüşmemize, münazara etkinlikleriyle ilgili olarak bana
yönelttikleri bazı sorular vesile oluşturdu.
İlişkilerimiz kısa zamanda
yoğunlaştı.


Uğur Mumcu, Hukuk Fakültesini bitirince, Tahsin Bekir Balta’nın asistanı olmuştu Uğur, 12 Mart döneminde “sakıncalı piyade” olduktan sonra,
üniversiteden ayrılmak zorunluluğunu duyduğundan basın mesleğini seçti. Uğur’un
öldürülmesi, basın dünyasında bir dönemin kapanmasıyla çakışmıştır. Basında
tekelleşmeyle birlikte, gazeteci oldukları için gazetecilik onurunun ve
sorumluluğunun ne olduğunu bilen gazeteci-patronlar dönemi sona ermiştir. Nadir Nadi, bu tür patronların
sonuncularındandı ve bu yüzden Uğur Mumcu, Cumhuriyet’te yeteneklerini
değerlendirebileceği bir köşe elde edebilmişti. Onu köşesinden ayırmayı birkaç
defa denediler; ama Uğur, okurlarıyla
öylesine bir bağ kurmuştu ki bunu ancak onun bedenini ortadan kaldırarak
başarabildiler. Cumhuriyet’ten ayrılma zorunda bırakıldığı dönemlerde
Mülkiyeliler Birliği başlıca destekçisi olmuştur.


Uğur, demokratik sendikal haklar ve özgürlükler konusunda da son derece duyarlı
olmuştur. DİSK’in 12 Eylül’de ezilmek istendiği koşullarda basın alemindeki en
önde gelen savunucusu, Uğur Mumcu olmuştur. Pek çok sendika lideriyle, bu arada
Türkler’le, Baştürk’le, Denizer’le ve
Meral
’le yakın ilişkileri ve dostlukları vardı.


Şu da bir gerçek ki ülkemizde militarizme karşı en etkileyici eleştirileri
de Uğur ortaya koymuştur. Onun “Sakıncalı
Piyade”
isimli oyunu, bu konudaki kayda değer ilk yapıttır. Kuvayı milliye ruhunu militarizm yolunda
istismar etmeye kalkışmış olanlara, bu çalışmasıyla anlamlı bir ders vermiştir.
Sanki ihanete uğramış bir delikanlının yoldan çıkmış sevgilisine verdiği ders
gibi, 12 Mart’çılardan intikamı acı olmuştur.


Uğur, Doğan Avcıoğlu’na
hayrandı.
Tabir caizse, onun rahle-i
tedrisinde yetişmişti. Özellikle, araştırmacılık yönünün gelişiminde onun
etkileri belirgindir. Her ikisi de
fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmanın gereğine inanmış insanlardı
.
Buraya Muammer Aksoy’u da
eklemezsek büyük bir eksiklik olur. O da son derecede ilkeli ve mücadeleci bir bilim
adamı olarak, Uğur’un derinden takdir ettiği ve örnek aldığı bir insandı.


Uğur’un oluşumunda etkili olan bir diğer ismin, belki biraz şaşırtıcı
olacak ama, Çetin Altan olduğunu
söyleyebilirim. 12 Mart’tan sonraki
Çetin Altan, Uğur’un oklarına hedef olmuştu. Ancak, kabul etmek gerekir ki
Uğur’un, bilinen yetenekli kalemiyle gereken dersi verdiği Çetin Altan, 12
Mart’tan önceki Çetin Altan değildi.



Çetin Altan’ı öldürmediler. Çetin Altan, 12 Mart’ta değişti demek de gerçeği
ifade etmez. “Ölüm değildir hayatın
en müşkül işi, müşkül odur ki ölmeden evvel ölür kişi”
demiş şâir. Çetin Altan konusunda
müşkül olanı yapabildiler. Buna karşılık, Uğur’u öldürdüler, ama, yok edemediler.


Uğur’un sonsuzluğa uzanan
yolculuğuna uğurlanması, Mülkiyeliler Birliği tarafından örgütlendi. O gün
Ankara’da muhteşem bir insan seli oluştu.
Kemalizmin
halktan kopuk, tepeden inmeci olduğunu söyleyen “numaracı cumhuriyetçilerin” ve diğerlerinin, kalpaksız kuvayı
milliyeci Uğur Mumcu’nun halkımızla son defa kucaklaşmasının oluşturduğu
unutulmaz tablodan çıkarmaları gereken dersler vardır.


Uğur Mumcu yaşamakta devam
ediyor. Nadir Nadi
bu teşhisi yıllar önce
koymuştu. Diyordu ki “Uğur Mumcu’nun
yazıları bugün günceldir. Bunlar yarınki kuşaklar hesabına kuşkusuz birer ibret
alınması gereken tarih dersi yerine geçecektir
”.


Uğur’la ilgili olarak burada söyleyeceklerimi, aramızdan ayrılışının
ardından Mülkiyeliler Birliği Genel
Başkanı olarak Mülkiye Dergisi’nin Şubat 1993
tarihli sayısında yayınlanan
yazımı aynen aktararak bağlamak istiyorum:


Uğur MUMCU’nun bedenini paramparça ettiler.


Gelecek kuşakların, geriye baktıklarında, bu olayı ülkemizin kaderinde yer
alan önemli dönüm noktalarından biri olarak göreceklerini düşünüyorum.


Bir kısım meslektaşlarıyla birlikte Cumhuriyet’i terketmek zorunda
bırakıldıkları günlerde Mülkiyeliler Birliği olarak düzenlediğimiz bir açık
oturumda, Uğur MUMCU’yu “Namık KEMAL
virüsü
“ne yakalanmış ender insanlardan biri olarak takdim etmiştim.


Koşullar ne olursa olsun
inandığını yapmak, günümüzde, olağan dışı sayılan insanlara özgü bir tutumdur.
MUMCU, haksızlığın üzerine yürürken veya bir haklılığı savunurken, karşılığında
ne sağlayacağına dâir hiç bir hesap yapmazdı. Kendisine hiç bir avantaj
sağlaması mümkün olmayan insanlara destek olmak; buna karşılık, herkesin önünde
bel kırdığı kişilere cepheden saldırmak, onun için sıradan bir davranıştı.
Bir koyup üç alma meraklısı “çağ
atlamış”
kişilerin, onun yaptıklarından bir anlam çıkarmaları mümkün
değildir.


Böyle bir erken sonla karşılaşması olasılığı, dostlarının sürekli
korkusuydu; kendisi içinse, pırıltılı zekâsının sürekli olarak ürettiği
şakaların konularından biriydi. Acaba, son
derece disiplinli ve yoğun bir çalışma temposu sürdürmüş olması, önünde fazla
bir zamanın olmadığını bilmesinden mi kaynaklanıyordu?


Günlerini, gecelerini asla gevşemeyen bir sorumlulukla kullanmaktaydı. Bir
devlet memuru olan babasından kalmış, kardeşleriyle ortaklaşa yararlandığı
kooperatif evinden ibaret yazlığında tatil yaparken bile çalışırdı.


Tam anlamıyla emekçiydi. Kalemiyle geçinirdi. Bu özelliği, bir yazar
olarak, geniş emekçi kesimlerle çok içten ve sıcak bir bağ kurabilmesini
kolaylaştırmıştır.


Böylesine inançlı ve disiplinli bir çalışma gücünün, ender görülen
boyutları olan bir yetenekle birleşmesiyle, çok etkili ve mücadeleci bir
kişilik ortaya çıkmıştır. AKSOY
hocanın, Uğur MUMCU
hakkında, “tek
başına bir siyasal parti kadar etkili
” dediği çok duyulmuştur.


1980 Sonrasında YÖK koşullarında yozlaştırılan ve yoğun bir
kişiliksizleştirme kampanyasının sürdürülmesinde yararlanılan düşünce (daha
doğrusu düşüncesizlik olabilir) ortamında, Uğur MUMCU’nun yazılarının çölde bir
vaha gibi işlev gördüğü anlaşılıyor. Cinayetin ardından MUMCU’nun evinin önünde
mum yakarak nöbet tutan gençlerin yüzlerinden okunan budur.


Cinayet ve Siyaset


Terör ve cinayet, yaşadığımız çağda siyasetin yaygın bir aracı olarak işlev
görüyor. Yalnızca ilkel veya geri denilen toplumlarda değil, özellikle “uygar” denilen ülkelerde görülen
budur.


Unutmayalım ki çağımızın en önde gelen film kahramanlarından biri olan James Bond, İngiltere kraliçesi
tarafından kendisine özel olarak adam öldürme izni tanınmış bir kimsedir.
Gerçek hayattaki durum, filmlerden pek farklı olmasa gerek. Gerald Ford iktidara geçince, CIA’nın artık yabancı devlet başkanı
öldürmeyeceğine dâir haberler, bizim gazetelere de yansımıştı. Ya o zamana
kadar öldürülen yabancı devlet başkanları?..
Ya o zamandan bugüne dek
öldürülen ve yabancı devlet başkanı olmayanlar?..


Çağımızda, pek çok yerde, faili meçhul siyasi cinayetlere kurban gidenlerin
olduğu biliniyor. Bunlar arasında, Kennedy,
Palme, Martin Luther King
gibi çok önemli isimler var. Ayrıca, Allende gibi faili malum cinayetlerin
kurbanı olanlar da var.


Terörün kaynakları araştırılırken, çok çeşitli olasılıklar akla gelebilir.
Yalnızca şu veya bu devletin gizli örgütü değil, şiddeti meşru gören değişik
akımlar da bulunuyor. Müslümanlıkları kendilerinden menkul gözü dönmüş gruplar,
değişik türde kafatasçılar, silahlı ayrılıkçı örgütler, mafya vs,vs… Bütün bu
oluşumlar da kendi amaçları doğrultusunda veya daha güçlü bir odağının
yörüngesinde cinayetler sergileme sabıkasına fazlasıyla sahipler. Söz konusu
MUMCU olunca, bu olasılıkların hiç birisi gözardı edilemez. Çünkü, terör
örgütlerinin her birinin MUMCU
ile görülecek hesabının bulunması bir anlamda doğaldır.


Dolayısıyla, MUMCU cinayetinin failinin tahmini zordur. Ancak, bu cinayetin
sonuçlarının ne doğuracağı geniş ölçüde bellidir.


Her şeyden önce, bazı karanlık güçler Uğur MUMCU gibi bir engelden
kurtulduklarına sevinebilirler. Ayrıca, bu olay, toplumdaki kin ve
düşmanlıkların derinleştirilmesi yolunda istismara son derece açıktır.


Kalpaksız Kuvayı Milliyecinin
Sonu


Uğur MUMCU, çoğu kez, ülkemizdeki “halk
için, halka rağmen
” geleneğinin günümüzdeki temsilcilerinden biri olarak
görülmüştür.


Ancak, emekçi kesimlerle ustaca kurduğu sıcak diyalog sayesinde hiç bir
zaman halktan kopuk bir aydın durumuna düşmediği de kesindir.


Bu açıdan, ölümüyle birlikte ortaya çıkan tablo, ülkemizin toplumsal tarihi
açısından çok önemli bir eşiğin aşılmış olduğunu kanıtlayan unsurlar
içermektedir.


Bugüne kadar, ülkemizde hiçbir aydın, son yolculuğuna, halk kitlelerinin
böylesine derin ve yaygın sevgisiyle bezenmiş bir güzergâhta uğurlanmamıştır.



Uğur MUMCU, sonsuzluğa göçerken, ülkemizde kurulu değişik eğilimlerdeki tüm
sendikal örgütlerin, tüm demokratik kitle örgütlerinin sevgi ve takdirlerini
kazanmış olduğunu ve ülkemizin toplumsal gerçekliğinin çok bilinen bir zaafı
olan halk-aydın çelişkisinin aşılmasında unutulmayacak bir adımın atılmasını
sağlamış olduğunu da göstermiştir.


Demek oluyor ki Uğur MUMCU, “halk için” ortaya koyduğu çabalarında öylesine
başarılı olmuştur ki sonuçta “halkla beraber” olma koşulunu da
gerçekleştirmiştir.


Başardılar mı?


Ne “sakıncalı piyade” olmak, ne şu, ne bu, hiç bir şey MUMCU’yu yolundan
çeviremedi. Acaba, tahrip gücü yüksek bir bombanın patlaması, her şeyin sonu
olabilir mi?


Önemli olan, öncelikle, genç kuşakların ve gelecek kuşakların ne düşündüğü,
ne düşüneceğidir. Şiddetin her şeyi belirlediği ve ölümün her şeyi bitirdiği
yargısı egemen olursa, “sakıncalı piyade” yenik düştü demektir.


Ancak, “sakıncalı piyade”yi tanıyanlar, böyle olmayacağını bilirler.
“Sakıncalı piyade” yakamızı bırakmayacaktır. Ölümsüzlerden olduğunu
gösterecektir. Erdemin, yurtseverliğin, insan sevgisinin gücünü, her sabah
okuduğumuz günlük yazılarındaki canlılığıyla, yeniden ve daha büyük bir güçle
kanıtlayacaktır.


Kapanan bir tarih sayfasının yerine, daha parlak bir yenisi böyle
açılacaktır.


Çöken bir değerler sisteminin yerini, daha sağlam bir yenisi böyle
alacaktır.


Muammer Aksoy (1917-1990)


Değerli bilim adamı, Atatürkçü düşüncenin yılmaz savaşçısı, sevgili hocamız
Prof. Dr. Muammer Aksoy’un 31 Ocak 1990 tarihinde haince bir saldırı sonucunda
aramızdan ayrılışının üzerinden yirmi üç yıl geçmiş bulunuyor.


Muammer Aksoy’un sonsuzluğa göçüşünün ilk yıldönümünde, çok sevdiği,
değerli öğrencisi Uğur Mumcu’nun yazdığı yazıda şu cümleler yer almaktaydı: “Aksoy, bir düşünce ve kavga adamıydı. Tek
başına bir ordu gibi savaşırdı. Bu savaşta alçakça ve sinsice kurşunlanarak
öldürüldü.”
(Uğur Mumcu, “Aksoy Cinayeti”, Cumhuriyet, 31 Ocak 1991)


Aksoy, yılmak nedir
bilmeksizin, bitip tükenmeyen bir enerji ve heyecanla mücadelesini sonuna kadar
sürdürdü. Sahte değerler karşısında asla eğilip bükülmedi
. En dayanılmaz, en çileli koşullarda dahi yüreğindeki yurt sevgisinin
ateşini bir an bile söndürmemiş olan Kuvayı Milliyecinin yiğitliği onda
yaşıyordu. Nemelazımcılık, vurdumduymazlık ona yabancıydı. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkelerini
kendisine bayrak yaparak insanlık tarihinde yepyeni bir çağın açılmasına
öncülük etmiş ve çağının tüm sorunlarını yüreğinin derinliklerinde duymuş olan
geçmiş yüzyılların devrimcilerin üstün sorumluluk bilinci de onda yaşıyordu.
Yakın tarihimizin hiç bir önemli toplumsal sorununu, Aksoy’suz düşünemeyiz. O,
mücadeleleri boyunca, haksızlıklar karşısında aydın olma onuruna yaraşır bir
tutumun ne olması gerektiğine dair sayısız örnekler verdi.


Aksoy, demokratik ve özerk üniversite davasının her aşamasında, aydın
sorumluluğunun gereğini eksiksiz bir biçimde yerine getirmiştir. 1956 yılında,
SBF’nin o zamanki dekanı ders yılının açılışı dolayısıyla yaptığı ve “asla nabza göre şerbet sunan; kötüye
zararlıya fetva veren sözde münevver haline gelmeyelim”
öğüdünü içeren
konuşmasından ötürü bakanlık emrine alındığında, istifa ederek dayanışma ve
protestolarını dile getiren öğretim üyelerinin ön safında Aksoy bulunuyordu.
Aksoy’un istifa dilekçesi şu sözlerle başlıyordu: “1939 Yılında başlayan meslek hayatımda bir hukukçuya ve hukuk hocasına
düşen vazifeleri, münhasıran memleketimin menfaatlerini ön planda tutarak ifa
etmeye çalıştım. Daha 22 yaşında bir asistanken taşıdığım kanaati, bugüne kadar
muhafaza etmiş bulunuyorum, O da bir hukukçunun ve hele hukuk hocasının
vazifelerinin başında “Hukuk Devletinin gerçekleştirilmesi ve korunması”
vazifesinin geldiğidir. Bu prensibe sadık kalarak fikir ve öğrenim hürriyetini,
hukuk devletini savunan görüşlerimi, benim bugün CHP aleti olduğumu söyleyen
şahıslar CHP mensubu iken dahi, en aşağı bugünkü enerji ile ifade etmekten çekinmedim…”
(SBF Hadisesi ve İlim Hürriyeti (Derleyen: T.G.), Ankara, Yıldız
Matbaası, s.62-63).


Ülkemizin demokratik ve sosyal gelişiminde önemli bir köşe taşı oluşturan
1961 Anayasasının doğuş ve biçimleniş sürecinde de Anayasa Komisyonu sözcüsü
olarak ön safta gene Aksoy vardır. Özellikle, bu Anayasanın açtığı yeni
ufukların başlıca unsurunu oluşturan sosyal devlet ilkesinin kabulü, çok geniş
ölçüde Aksoy’un hukuk alanındaki engin birikimi, üstün müzakerecilik yeteneği
ve ikna gücü sayesinde sağlanabilmiştir. Kurucu Meclis’te bu konuda sürdürülen
çetin görüşmeler çerçevesinde Aksoy’un ileri sürdüğü kanıtlar, onun parlak
zekâsının ürünleri olarak daima anılacaktır. “Sosyal devlet” ilkesini heyecanla savunduğu konuşmalarından
birinde şöyle diyordu: “Sosyal umdesini
Anayasaya koyalım ki, sosyal davalar karşısında seyirci kalmaya devam
edebilecek müstakbel iktidarlara ‘sosyal zihniyete göre hareket et’
diyebilelim”
(Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Cilt I,
Ankara 1966, s.900).


Ülkemizin doğal zenginliklerine
uzanan uluslararası sermayenin sömürüsü karşısında direnen yurtsever güçlerin
ön saflarında da Aksoy vardır.
Özellikle, yakın arkadaşı
İhsan Topaloğlu ile ulusal petrol davasına sağladığı katkılar dolayısıyla, bir
zamanlar, Aksoy ve “petrol” sözcüklerinin birlikte akla geldikleri unutulamaz.
Aksoy, günümüzün en önemli sorunlarından birini oluşturan memurların sendikal
hakları mücadelesinin de hukuk alanındaki önde gelen savunucusu ve öncüsü
olmuştur. Bu konuda, 1969 yılının Aralık ayının ortalarında gerçekleştirilen “TÖS Boykotu” üzerine yazdığı iki
ciltlik yapıtı, kişiliğindeki mücadelecilik ve bilim adamlığı özelliklerinin
çok başarılı bileşimlerinden biri olarak bugün de yararlanılması gereken bir
kaynak oluşturmuştur.


Esas olarak, yazıldığı dönemde, Anayasa Mahkemesi’nin, grevin memurlar
açısından da bir hak olduğu yolunda karar vermesini sağlamaya yönelik, geniş
kapsamlı, bilimsel düzeyi son derece yüksek ve etkileyici bir bilirkişi raporu
niteliği taşıyan bu çalışmanın 1970 yılında yayınlanması amaçlandığı halde, 12
Mart rejimi koşulları yüzünden bu mümkün olamamış; ancak 1975 yılında okurlara
ulaştırılabilmiştir. Aksoy, bu çalışmasının önsözünde şunları yazmaktaydı: “Öğretmenler, yaptıkları 4
günlük tamamen medeni, azami derecede ölçülü ve hukuk çerçevesi içinde kalan,
ama cesaretle, bilinçle yürüttükleri bu savaş sayesinde, Anayasamıza ve onun
ilan ettiği haklara can verme doğrultusunda öncülük yapmaktadırlar. Siyasal
iktidar, bugün yapılan ilk ve pek ölçülü adımdan hiçbir ders çıkarmazsa, Anayasa
Mahkememiz başarılı bir yorumlama ile kamu görevlilerinin -belli kategoriler
dışında- grev hakkına sahip olduğunu tanısa da tanımasa da, başka adımlar atmak
durumunda kalacaklardır. Çünkü belli bir sınırı aşan baskılar ve haksızlıklar
karşısında , haysiyet sahibi kişiler (hele Atatürk örneğini de biliyorlar ve
onun yolunda yürüyorlarsa), köle ruhuna sahip yaratıklar gibi “alçaltıcı bir
boyun eğişe” asla razı olamazlar. Türk halkının ve Türk toplumunun tartışma
götürmez yararı, onurdan ve kişilikten yoksun, hakkını arayamayacak kadar
korkak ve miskin (ancak siyasal iktidarın bağışlayacağı sadakalara, lütuf ve
ihsanlara bel bağlayan) ve iktidarın verdiğinden başkasını istemesini bilemeyen
robot memurlar (hele robot öğretmenler) yetiştirmek değildir. Bir toplumun
memurları böyle olursa iktidarları hukuk sınırları içinde tutabilmeye imkân
yoktur”.
(Muammer
Aksoy, Devrimci Öğretmenin Kıyımı ve Mücadelesi, Sevinç Matbaası, Ankara 1975,
s.9)


Aksoy’un çok çeşitli alanlarda sürdürmüş olduğu mücadelelerinin ve gerçekleştirdiği
kalıcı katkıların, gerçekte tek bir amaç yönünde yoğunlaştığını söyleyebiliriz.
Bu amaç, Mustafa Kemal Atatürk’ün
mirasına sahip çıkmak ve bunun gereği olarak daha ileri ve daha hakça bir
toplum için, yılmadan, usanmadan mücadele etmek biçiminde özetlenebilir.
Aksoy’un
bu amaç doğrultusundaki inançlı yönelişi, son eseri olarak Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmasıyla somutlaşmış ve
noktalanmıştır.
Yakın arkadaşlarından Prof. Dr. Cahit Talas’ın tanıklığından öğrenmekteyiz ki, eğer 31 Ocak
1990 Çarşamba akşamı son yolculuğuna başlamak zorunda kalmasaydı, ertesi gün bu
derneğin amacına ilişkin önemli ilkeleri kamuoyuna açıklayacaktı.
(Cahit
Talas, “Arkadaşım Muammer Aksoy”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, sayı:117, Mart
1990, s.6)


Aksoy’a yönelik saldırı, kurulmak istenen yeni dünyada Kemalizm’e yer
tanımama niyetlerinin göstergelerinden biri olmuştur. Çünkü Kemalizm, emperyalizme
başkaldırının ilk meşalesini tutuşturmuş ve “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesinin temellerini atmış
olmakla, uluslararası sermayenin egemenliğini kayıtsız şartsız kılma yönündeki
mevcut eğilimlerle temelden çelişen bir çizginin ifadesidir.


“Yeni Dünya Düzeni”nin
kurulması eğilimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte Aksoy’la başlayan ve
Mumcu’yu da içine alarak sürüp giden cinayetlerin birbirini izlemesi, rastlantı
olarak açıklanması mümkün olmayan bir tablo ortaya çıkarmıştır. Aksoy’a yönelik
saldırı, Atatürk’e ve onun eserlerine yönelik saldırılar zincirinin önemli
halkalarından biri olmuştur.


Ne yaparlarsa yapsınlar, Aksoy’un bizlere ve gelecek kuşaklara hocalık
yapmasını engelleyemeyeceklerdir!


Onu daima saygı ve şükranla anacağız.


İLK KURŞUN


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet