Osman
Başıbüyük : REİS MENDERES’İN DÜŞTÜĞÜ TUZAĞA DÜŞMEMELİ




Sun Savunma Net


28 Aralık 2018




Türkiye’de birçok
cemaat ve tarikatta çok ciddi bir Mustafa Kemal Atatürk İsmet İnönü ve Lozan
düşmanlığı var. Acaba neden? Bu cevreler düşmanlıklarının gerçek nedenini
bilmezler. Son zamanlarda medyada Fethullah Gülen ve Mehmet Şevki Eygi’nin
zamanında Seferberlik Tetkik Kurulu’nun elemanı olduğu yönünde bazı yazılar yer
aldı. Bu arada gençlik döneminde Necip Fazıl Kısakürek ile resimleri olan Sayın
Savunma Bakanı Hulusi Bey’in Kumpas kurbanı silah arkadaşlarına aynı ihtimamı
göstermezken Atatürk düşmanlarına hasta ziyaretlerinde bulunması mecliste ciddi
atışmalara neden oldu. Bütün bunlar birbiriyle iç içe geçmiş konulardır. Gelin
anlatalım.




Lozan’ın Kilit
Cümlesi




İsmet İnönü Lozan
görüşmelerinde Türk heyetinin başkanıydı. İngiltere’yi temsil eden Dışişleri
Bakanı Lord Curzon ile aralarında çok çetin pazarlıklar geçiyordu. İnönü’yü
kandırmak mümkün değildi; Türkiye’nin kırmızı çizgilerinden hiç taviz
vermiyordu. Bir gün çok sinirlenen Lord Curzon’un ağzından şu sözler döküldü:
 

“…Hiçbir sözümüzü
kabul etmiyorsunuz hepsini reddediyorsunuz. Hepsini cebimize atıyoruz. Yarın
harap bir memleketi imar etmek için önümüzde diz çökecekseniz. Bizden yardım
istediğiniz zaman bugün reddettiklerinizi birer birer çıkarıp önünüze
koyacağım…”

Bu sözler
İnönü’nün hafızasına bıçakla kazınır gibi kazındı. O sözleri ömrü boyunca
unutmayacak ve ülkenin en sıkıntılı anında bile 1 kuruş borç için müttefiklerin
kapısını çalmayacaktı(1). Atatürk İnönü ve Lozan düşmanlığını dinde imanda
değil Lord Curzon’un yukarıdaki sözlerinde aramak gerek.




ABD’ye Bağlanan
Kalkınma Umutları
 

İkinci Dünya
Savaşı bittiğinde Türkiye’nin hazinesinde İnönü’nün biriktirdiği 245 milyon
dolar değerinde o zaman için çok ciddi bir rezerv duruyordu. Savaş sonrasında
Türkiye üzerinde Sovyet tehdidinin artması İnönü’nün bu rezervi kullanamamasına
sebep oldu.




1950 seçimlerini
kazanan Adnan Menderes’in ilk işi bu rezervi bol keseden harcamak oldu. Ülkede
her şey birden bollaşıvermişti. Güçlü ekonomi imajının sürmesi için devletin
harcama yapmaya devam etmesi gerekiyordu. Harcamaları karşılamak amacıyla 1951
yılı itibariyle iç borçlanma yolu seçildi. Bu arada Amerika’dan gelen Marshall
yardımları da artmıştı. Menderes ülkenin ihtiyaç duyduğu ekonomik kalkınmanın
ABD desteğiyle gerçekleşebileceğini zannediyordu.
 

Türkiye’nin önde
gelen girişimcilerinin bazı Amerikan şirketlerinin mümessilliklerini almasıyla
Amerikan malları ülkeye girmeye başladı. Tarımı geliştirecek olan on binlerce
traktörün yanında bir o kadar da Amerikan otomobili ülkeye geliyordu. Demiryolu
yapımını bırakmış petrol tüketecek otomobiller için asfalt yol yapmaya
başlamıştık. Ülkeye Amerikan beyaz eşyalarıyla birlikte coca-cola ve
bluejeanler de girmiş Hollywood filmlerinin etkisiyle Amerikan hayat tarzı moda
olmuştu. 3-4 yıl içerisinde ülkede gözle görülür bir kalkınma oldu; artık
insanlar daha mutluydu. Ama bu rüya kısa sürecekti.




Bu arada
Amerika’nın hibe ettiği hurda silahları idame ettirmek için ciddi paralar
harcıyorduk. Ülkeyi saran Amerikan traktör ve otomobillerinin hatta beyaz
eşyaların dahi yedek parçası ciddi paralar tutmaya başlamıştı. Ülkenin dış
ticaret dengesi bozulmuş döviz ihtiyacı inanılmaz ölçüde artmıştı. Artık
Amerikan dış yardımları yetmez olmuştu. Menderes’in en önemli seçim kazanma
araçlarından biri olan güçlü ekonomi algısı giderek bozulmaya başlamıştı. Mart
ve Haziran 1954’te sırasıyla Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Menderes
ABD’ye ziyaretlerde bulunarak ekonomik yardımın artırılmasını istediler.
Menderes’in 300 milyon dolarlık ek yardım isteğini geri çeviren ABD Türk
ekonomisinin düzelmesinin ancak tarıma uygulanan sübvansiyonların
azaltılmasıyla başarılabileceğini vurgulamış ve böylece ilk kez Türkiye’nin iç
işlerine müdahale etmeye başlamıştı. Menderes enflasyondaki artışı önlemek
bozulan dış ticaret dengesini kurmak Türk Lirası’nın değerini korumak için
ekonomiye çekidüzen vermek yerine bunalımı atlatmak ve seçim kazanabilmek için
sürekli borç para arama yolunu seçti. Bu dönemde Türk dış politikasının
yürütülmesinde İnönü’nün sürdürdüğü imparatorluk geleneğinin devamı olan gurur
boyun eğmeme dik durma ve inatçılık ruhu artık ölmüş yerini dilencilik almıştı.
Döviz ihtiyacını karşılamak için düşünülen tek çare dış borç bulmaktı(2).




Menderes Küresel
Baronların Kucağına Düşüyor
 

Nelson
Rockefeller 1950 yılında Başkan Harry Truman tarafından Uluslararası Kalkınma
Tavsiye Kurulu’nun (International Development Advisory Board) başına
getirilmişti. 1952 yılında benzer göreve Hükümet Kurumlarına Tavsiye
Komitesi’nin (Advisory Committee on Government Organization) başkanı olarak
devam etti. Takiben aynı amaç doğrultusunda bir sonraki Başkan Dwight David
Eisenhower’ın danışmanı oldu. Rockefeller’in asli görevi komünizmle mücadele
kapsamında Sovyetler Birliği’ni kuşatmak komünizmin yayılmasını önlemek
maksadıyla ekonomik sıkıntı çeken ülkeleri dış yardım ve borçlandırma yoluyla
kapitalizme ve dolayısıyla ABD’ye göbeğinden bağlamaktı(3). Rockefeller dönemin
ABD Başkanı Eisenhower’a 1956 yılında bir mektup yazarak “Türkiye’nin oltaya
takılmış bir balık olduğunu bu nedenle de daha fazla yeme gereksinim
duymadığını” yazarak Türkiye’ye verilen kredilerin kesilmesini tavsiye etti(4).


Paranın
kesilmesiyle birlikte Türk ekonomisi ciddi bir krizin içine girdi. Menderes
hükümetleri döneminde ülkeyi Amerikalı ekonomi danışmanları sarmıştı.
İstanbul’da bu uzmanlarla toplantılar yapılıyor ABD’nin şarta bağladığı
krediler yine bu uzmanların taleplerinin yerine getirilmesiyle ödeniyordu.
Örneğin; yabancı bir şirketin hazırladığı petrol işletmeciliğini yabancı
sermayeye açan “Petrol Yasası” mecliste kabul edildi. Parasızlıktan maliye
İstanbul’da hazineye ait 10 bin arsa ve 500 binayı satışa çıkarmıştı. Kamu
mallarının satışına böylece başlanmış oldu.




Menderes 18 Ocak
1954’te Amerikalı iş adamları ve iktisatçıların önerileri doğrultusunda
hazırlanan 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nu yürürlüğe koymak
zorunda kaldı. Yalnızca yabancı girişimcilerin bireysel ve ortaklaşa kâr
transferi üzerindeki engelleri tamamen kaldırmakla kalmayan bu kanun ek olarak yabancı
girişimcilere Türk yatırımcılara verilen hakların tamamından yararlanması için
de düzenleme getirmekteydi. Dönemin ABD Dış Ekonomik Politika Komisyonu Başkanı
Clarence B. Randall yabancı sermayenin ülkeye girişine ve elde edilen kârın
ülkeden çıkarılmasına sağladığı olanakların çok geniş olmasından dolayı söz
konusu kanunu “dünyanın en liberal yabancı yatırım kanunu” olarak
nitelendirmişti(5). Doğal olarak yabancıların verdiği tavsiyelerin hiçbiri
ekonomiyi kurtarmak için yeterli oymayıp tam tersi planlandığı üzere batırdı.




Ülkede gıda
sıkıntısı dahi çekilmeye başlanmıştı. Yeni Zelanda’dan koyun eti ithal eder
olmuştuk. 1958 yılına gelindiğinde artık ekonomi dibe vurmuştu. Dış borca
şiddetle ihtiyaç duyan Menderes daha fazla dayanamadı ABD’nin dayatmalarına
boyun eğerek ve IMF (Uluslararası Para Fonu) tavsiyesine uyarak 3 Ağustos
1958’de devalüasyon yaptı. 1946’dan beri değeri değişmeyen 1 doların fiyatını 2
80 liradan 9 liraya çıktı. Böylece ABD Dünya Bankası IMF ve Avrupa Ödemeler
Birliği’nden toplam 359 milyon dolar borç alınarak küresel baronların kucağına
düşülmüş oldu(6). Bu tarihten sonra Türkiye bir türlü belini doğrultamayacak
günümüzde de devam eden ekonomik krizler halk hareketleri darbe ve muhtıralarla
dolu çalkantılı bir döneme girecekti.




Komünizmle
Mücadele Kandırmacası
 

Lord Curzon
Lozan’da İnönü’nden istediklerini alamamıştı. Ama Rockefeller Menderes’e diz
çöktürerek yeni kapitülasyonların yolunu açmayı başarmıştı. Bu dönemde
muhalefet partisi CHP’den “kapitülasyonlar yeniden hortluyor” şeklinde cılız
sesler duyuluyordu. Hatta CHP 1954 seçim kampanyasını bu tema üzerine kurmuştu.
Fakat bu yakarmaları duyan olmadı. Çünkü milletin kulağını tıkayan güçlü bir
afyonlama projesi el altından devam ediyordu.




1952 yılında ABD
Başkanı olan Eisenhower Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ile beraber o
dönemde Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti üzerinden yükselen komünizm
tehdidine karşılık “Yeni Bakış Stratejisi” (New Look Strategy) isimli Ulusal
Güvenlik Konseyi kararlarını yürürlüğe koymuştu. Bu stratejinin en temel unsuru
psikolojik savaş faaliyetleriyle bağlantılı olarak komünist tehdit altındaki
ülkelerde CIA’nin gizli operasyonlar yürütecek olmasıydı(7).
 

Sovyetler Birliği
bütün dünyanın komünist olmasını arzulayan bir ütopya peşindeydi. Bu ütopya
çerçevesinde uzun yıllar yeni bir insan tipi yaratmaya çalıştılar. Onlara göre;
farklı din ve mezhep inançları insanların bir araya gelmesinin önündeki en
büyük engellerden biriydi. Herkesin kendi “Tanrı”sı diğerlerininkinden daha
üstün olacağından farklı inançlar insanlar arasında çatışmaya sebep oluyordu.
Aynı şekilde etnik kimlikten kaynaklanan üstünlük duygusu da ciddi bir
düşmanlık nedeniydi. Bu sorunları aşmak adına komünizmin yayıldığı ülkelerde
dini inanç ve etnik kimliği silmeye çalıştı. Kapitalist ABD ise komünizmle
mücadelesini stratejisini işte bu zayıf nokta üzerine bina etmişti. Bütün
dünyada hangisi olursa olsun dini inançlar teşvik edilecek şoven milliyetçilik
desteklenecekti. Bu şekilde komünizmin yayılmasının önüne geçilebilirdi.
 

Türkiye’nin
Komünizmle Mücadelesi




Bu strateji
Menderes’in 1950 tarihinde iktidara gelmesiyle hemen karşılığını bulmuştu.
Menderes meclis kürsüsünde hükümet programı okurken söylediği şu sözlerle
“aşırı cereyanların ve solculuk” üzerine kararlılıkla gidileceğini
belirtmişti(8):


“Bilhassa
üzerinde duracağımız mesele memleket içinde yıkıcı ve aşırı sol cereyanları
kökünden temizlemek için icap eden tedbirleri almaktır. Biz günün şartları
altında aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek
gafletinde bulunmayacağız”.
 

1950 yılından
itibaren Türkiye’de “komünizmle mücadele dernekleri” kurulmaya başladı.
Komünizmle mücadele derneklerini aynı amaç için kurulmuş başka isimdeki dernek
vakıf ve talebe birlikleri takip etti. Bunlardan bir tanesi de bu günkü iktidar
kadrolarının içinde yetiştiği Milli Türk Talebe Birliği idi. O dönemde dini ve
milliyetçi yayınlarda patlama yaşanmaya başladı.




ABD’nin
komünizmle mücadele kapsamında dini duyguları ve milliyetçiliği kullanma
stratejisi ile birlikte Türkiye’de yaşanan dönüşümü anlayabilmek için
Ticanilerin lideri Kemal Pilavoğlu’ndan bir örnek verelim. Pilavoğlu “Komünizme
Hücum” adlı eserinde komünizmle mücadele konusunda dinin rolüne dair şu
görüşleri ileri sürüyordu(9):
 

“…Türkler Büyük
Millet. Dünyayı bir veba gibi sarıp tahrip eden komünizme karşı uyanık ol. Zira
komünistlik dini ve milli kültürün en büyük düşmanıdır. (Yaşamak için)
komünistliği ezmek milli olduğu kadar da dini ve insani bir borçtur…
Komünistliğin hududu insanlığın sinelerine kadardır. İman dolu bir sine hiçbir
zaman bu kuvvete yer vermez. O halde Bolşevikliği yıkacak atom kuvveti değil
Din ve Millet kuvvetidir…”




Menderes
döneminde ABD ile şu an sayı ve içeriğini halen bilmediğimiz bir sürü ikili
anlaşma yapıldı. Muhtemelen bu anlaşmaların biri veya birkaçı kapsamında devlet
komünizmle mücadelenin destekçisi ve finansörü olmuştu. Millî İstihbarat
Teşkilâtı da (MİT) bu işin içindeydi. Bugün açığa çıktığı üzere Fethullah Gülen
ve Mehmet Şevki Eygi gibi daha nicesini öğreneceğimiz isimler Özel Harp
Dairesi’nin elemanıydı(10).
 

Ayrıca bu iş için
doğrudan Menderes’ten para alan Necip Fazıl Kısakürek Orhan Seyfi Orhon Yusuf
Ziya Ortaç Peyami Safa gibi yazarlar da vardı. Örneğin Yassı Ada
yargılamalarında “örtülü ödenek” davasında açığa çıktığı üzere Necip Fazıl
Kısakürek Menderes’e yazdığı bir mektupta kalemini onun adına kullanmak için
şöyle yalvarıyordu(11):




“…Reklam ve sair
ihtiyaçlarım için 10 bin lira lütfedilirse… Ayda 6 bin lire tahsis olunursa…
Akis Kim Form gibi mecmuacıklarla bütün muhalefet matbuatını saf fikirle
çürütücü muazzam bir içtimai ve edebi ideoloji bina edici kaalara ve yüreklere
nüfuz edici bir mecmua kuracağıma emin olunabilir. Bu da olmazsa tam altı aydır
bir tek yardım görmeyen beni vazife günüme kadar her ay muayyen ve mukarrer bir
mikyas altında kurmaktan ve göz yaşları içende yalnız ibadet ve mücerret
eserler kaleme almaya terk etmekten başka iş kalmaz…”
 

Devlet ve
hükümetin desteğini arkasına alan bu ekip durmaksızın kışkırtıcılık yapmaya
başladı. 22 Kasım 1952 tarihinde gazeteci Ahmet Emin Yalman’a Malatya’da
Hüseyin Üzmez bir suikast düzenlemişti. Büyük Doğu dergisinin sahibi Necip
Fazıl Kısakürek ve Serdengeçti dergisinin sahibi Osman Yüksel Serdengeçti
suikastla ilgili oldukları iddiasıyla tutuklandı. Said-i Nursi mahkemeye
verildi ve İslam Demokrat Partisi kapatıldı. Düzenlediği pek çok toplantı ve
yayınladığı beyanname nedeniyle ırkçı ve mürteci ithamlarının merkezi olarak
görülen Türk Milliyetçiler Derneği yapılan tahkikatlarda Malatya Suikastı ile
ilişkili bulundu ve “kanuna aykırı faaliyetlerde bulunmak” “din ve ırk esasları
üzerine kurulmuş olmak” gerekçesiyle 4 Nisan 1953 tarihinde kapatılarak
mallarına el koyuldu”(12).




Komünizmle
Mücadele Kandırmacası İslam İnancını Nasıl Kirletti
 

O dönemde yeni
devletin bazı uygulamalarına tabandan gelen çok ciddi tepkiler vardı. 1922’de
saltanat kaldırılmış 1923’te Cumhuriyet ilan edilmişti. 1924’te halifelikle
birlikte şeriat mahkemeleri de kapatılmış din anayasadan çıkartılmıştı. Aynı
yıl Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ile medreseler de
kapatıldı. Bu süreci 1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin kapatılması takip etti.
Yine 1925 yılı şapka kanunu ile fes terkedildi. 1928 yılında ezan
Türkçeleştirildi. 1932 yılında ibadet Türkçe yapılmaya başlanmıştı. Devletin radikal
ve bazısı yanlış laiklik uygulamaları halkın yürütülen modernleşme
çalışmalarına mesafeli durmasına neden oldu. Bu arada bazı tarikat ve cemaatler
halkın bu memnuniyetsizliğini istismar ediyordu.




Osmanlı döneminde
devletin mahkemeleri eğitim kurumları bürokrasisi lafın kısası devletin tamamı
tarikatlarla teşkilatlanmış dünyaya sadece inanç ekseninden bakan elit bir
tabakanın “Beyaz Türkler”in elindeydi. Mustafa Kemal yukarıda saydığımız
kanunları çıkararak devleti eski sahiplerinin elinden almış sıradan
vatandaşların Türk halkının eline teslim etmişti. İnanç ekseninde çeşitli
tarikatlarda örgütlenmiş bu insanlar devletin mahkemelerinden eğitim
kurumlarından bürokrasisinden ekmek yiyor bu sayede makam-mevki şan-şöhret
sahibi oluyorlardı. Mustafa Kemal devleti laikleştirerek eski elit tabakanın
hâkimiyetine son vermişti. Doğal olarak tarikat ve cemaatler kaybettikleri bu
gücü yeniden kazanmak istiyordu. 1924 yılında bu maksatla kurulan Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet Partisi) Mustafa Kemal tarafından
kapatılmıştı. Bu gidişata bir tepki olarak 1925 yılında çıkan ve İngilizler
tarafından kışkırtılan Şeyh Said isyanı Mustafa Kemal yönetimini devirmek
isteyen Nakşibendiler tarafından tezgâhlanmıştı. Bu girişim başarısız olunca bu
sefer 1926 yılında Mustafa Kemal’e bir suikast planı yapıldı fakat bu plan da
deşifre oldu. Mustafa Kemal tarafından muhalefet partisi olarak kurdurulan
Serbest Cumhuriyet Fırkası da eskiye dönmek isteyenlerin merkezi haline gelince
o da kapatıldı. Bu sefer 1930’da Menemen’de Nakşibendilerin kışkırttığı bir
isyan provası daha yapıldı. Amaç yine Mustafa Kemal yönetimini devirmekti. Yeni
Cumhuriyet bütün bu girişimleri şiddetle bastırınca devletin eski sahipleri bir
müddet yer altına çekilmek zorunda kaldı(13).
 

1950’de Menderes
iktidarı ile yürürlüğe koyulan Amerika’nın komünizmle mücadele planı devletin
eski sahiplerinin imdadına yetişmişti. Hemen hemen hepsi saklandıkları yerden
çıkıp var gücüyle iktidar mücadelesine tutuştu. Asıl bu durumdan siyaseten
faydalanan Menderes’ti. Kendisini daha milli ve daha dindar bir iktidarmış gibi
göstererek halkın hoşnutsuzluğunu istismar ediyor ve böylece oy devşiriyordu.




Konuyu daha iyi
anlatabilmek için bir örnek verelim. Said-i Nursi 1959 yılı Aralık ayının
sonunda dini propaganda yapmak ve Menderes Hükümeti’ne destek vermek için
başladığı yurt gezisi kapsamında Ankara’ya gelmişti. Bu duruma çok sinirlenen
İnönü 8 Ocak 1960’ta Meclis’te yaptığı konuşmada Menderes hükümetine şu
sözlerle yüklendi(14):
 

“…Sizler Said-i
Kürdi’yi neden Türkiye’de şehir şehir dolaştırıyorsunuz? İrticayı seçim
kazanmak için mi hortlatıyorsunuz? Atatürkçüleri bilerek mi hiddete
getiriyorsunuz? Amacınız nedir?… Dinin siyasete en yaldızlı şekilde alet
edilmesi yüzünden memleketin iki defa battığını görmüş benim gibi bir adamın
din istismarcılarının zararı karşısında duyduğu heyecanlı hassasiyeti
paylaşmanızı istiyorum…”




Kürsüye gelen
Menderes İnönü’nün sözlerine şöyle cevap verdi(15):
 

“…Said-i Nursi
gibi bir pir-i fani bütün hayatını iman ve Kuran davasına vakfetmiş; dünyayı bu
derece bırakmış bir insandır. Bütün dünyasını ilme Kuran’a ve ahirete feda
etmiş bir zattır. Siz bundan ne istiyorsunuz?… Vatandaşların bir kısmı medeni
terakkiperver velhasıl ne kadar makbul sıfatlar varsa hepsi onlarda mevcut
diğer kısım vatandaşlar ise geri zararlı ve her manası ile fena vatandaşlar.
Hatta bu kısım vatandaşlar vaktiyle iki defa devleti batırmışlar ve bu defa
yine batırabilirlermiş. Demek oluyor ki Halk Partisi’ne rey verecek olanlar
ileri faydalı iyi vatandaşlar diğerleri yani iktidarın lehine reyini
kullanacaklar devleti batıran kişilerdir. Vatandaşların milyonlarcasını içine
alan muazzam bir topluluğa hatta büyük ekseriyete bu kötü sıfatları takmak
vatandaşları böyle iki zıt karargâha bölmek kimin haddine? Bu cüret nereden
geliyor?… Laikliğin manası maalesef bu memlekette yanlış anlaşılmış yanlış
anlatılmış tatbik ve tezahüratı da bir din düşmanlığı şeklinde tecelli
etmiştir… Tek parti tahakkümü daima “irtica vardır” bahanesiyle lüzumundan çok
fazla devam ettirilmiş ve laiklik öyle bir tahakküm ve teaddinin aleti haline
getirilmiştir. Vatandaşlar irtica töhmeti altında bulundurularak korkutulmak
istenmiştir. İsmet İnönü’nün iftira ve isnatları ve bunun arkasında gizlenen
tehditleri hak ve hakikat üzerinde en ufak bir tesir icra etmez. Yapılacak şey
bu muhterem milleti dininde vicdanında ibadetinde tahtında rahat bırakmaktır.
İkide bir bu uydurma ve düzmece irtica teraneleri ile mazinin hadiselerini
hatırlatarak dehşet salmaya kalkışmak bunda muvaffak olunacağını zannetmek
hüsran olur. Laiklik ve irtica. Anlaşılıyor ki bunlar son kozlarıdır. 10
senedir kullana kullana eskitip tüketemedikleri mevzuu hemen hemen kalmamış
gibidir…”




Burada bir
noktaya dikkatinizi çekmek isterim. O günlerde mecliste memleketin çöken
ekonomisi ABD ve Batı’ya verilen tavizler konuşulmuyor böylece
kapitülasyonların yeniden ülkeyi avcunun içine almakta olduğu halkın gözünden
kaçıyordu. Bu arada yabancı istihbarat boş durmuyor devşirdiği sözde din
adamları ile masum halkın temiz İslam inancının içine sızıyordu.
 

Günümüzden bir
örnekle ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım. Saray tarihçisi Fesli Kadir
müritlerine yaptığı bir konuşmada Kurtuluş Savaşı’na ilişkin(16):




“Beni tefe
koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat
yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiçbiri olmazdı”
diyor.
 

Konuyu daha iyi
anlamamızı sağlayacak iki örnek daha verelim(17):




“Burada Büyük
Ortadoğu Projesine taraftarım. Burada Amerika bir menfaat elde edecekmiş
etmeyecekse bana niye yardım etsin zaten? Babasının hayrına amcanın oğlu
değilsin. Elbette onun da bir menfaati olacak. Amerika’nın ihtiyacı petrole.
Benim de ihtiyacım tarihi müesseselerime dönmeye. Bu menfaati mukabilinde bana
yardımcı oluyorsa Allah kâfirden razı olmaz ama mefhumu kastederek söylüyorum.
Allah razı olsun. Ya Amerika’nın desteğiyle gelen Amerikan kuklası bir halife
gelse gelsin de kim gelirse gelsin. Hilafeti geri getirelim. Bunun ispatı
nedir? Bu iş için Clinton zamanında çalışan heyetten bana da teklif geldi bu iş
nasıl gerçekleşir. Fesuphanallah ben durup dururken bu raporu yazmadım ki. ”


“Dünyada süper
güç olacak Türkiye. Çin Yahudi emperyalizminin kaptan gemisi Türkiye İslam
enternasyonal gücünün kaptan gemisi olarak milattan evvelki gibi iki süper güç
olarak karşı karşıya gelecek. Ne Amerika kalacak ne Avrupa Birliği kalacak.
İkisini de Yahudi yıkacak. Azami 15 sene sürer bu dediğim. 21. Asrın lider
ülkesi Çin ve Türkiye’dir. ”
 

Bu üç örnekten
sonra şimdi gelelim sadede. İspanya’nın başkenti Madrid’deki ARCO Çağdaş Sanat
Fuarında yer alan İspanyol sanatçı Eugenio Merino’nun “Cennete Giden Merdiven”
isimli bir heykeli var. Bu heykelde secdeye gelmiş bir Müslümanın sırtında diz
çözmüş dua eden bir Hristiyan onunda omuzlarına basarak ayakta Tevrat okuyan
bir Musevi tasvir edilmiş. Fesli Kadir işte Cennete Giden Merdiven heykelinin
verdiği mesajı Müslümanların beynine kazımaya çalışıyor. Verilmek istenilen
mesajı tercüme etmeye çalışalım:




“Türkiye çok
büyük olacak denilerek gururlar okşanıyor bu arada bu işin ancak dindarlıkla
alacağı yalanı pompalanıyor. Diğer yandan bilinçaltına; “gâvurlar” dünyayı ele
geçirmiş memleketinizi işgal etmişler ülkenizin yeraltı yerüstü bütün kaynaklarına
el koymuşlar yabancı şirketler her şeyinizi satın almış dükkânlarınızı yabancı
mallar basmış sizi asgari ücretle köleliğe mahkûm etmişler bunlar önemli
değildir yeter ki siz cennete gidebilmek için şart olan ibadetinizi yerine
getirin” mesajı veriliyor. “Bu sizin için yeterlidir. Dinin sadece ritüellerini
yapın Kuran’ın ne emrettiğini unutun. Özgürlük bağımsızlık barış adalet adil
paylaşım bütün bunları yok sayın” mesajı genç beyinlere kazınıyor”.
 

Bütün dünyada
Müslümanların sefalet içinde yaşıyor olmasının ana sebebi işte bu din
anlayışıdır. Allah yolunda Cihat bu mudur? İslam bütün yeryüzünde tüm
insanlığın kula kulluktan kurtulmasını emreder. Bütün İslam ülkeleri geri
kalmış yarı sömürge haline gelmişken Müslümanlar birbirlerini kesip Hristiyan dünyaya
sığınırken “i’lâ-yı kelimetullah”ı yani Allah’ın hükümlerini dünyaya nasıl
hâkim kılacaksınız? Bütün insanlığı Müslümanlaştırıp cenneti dünyaya nasıl
getireceksiniz?




Sözün özü
Menderes’in yol verdiği “komünizmle mücadele” kılıfıyla şekillen yeni din anlayışı
Türk İslam inancını kökünden değiştirmeye başlamıştı. Dinin sadece namaz oruç
başörtüsü gibi çok küçük bir kısmını kapsayan ritüellerine takılıp kalındı.
Hızla Araplaşmaya başlamıştık.
 

Menderes’in
sonunu hepimiz biliyoruz. Menderes iktidarda kalmak için her yol mubah şeklinde
bir yaklaşım sergilemeye başlamıştı. Muhalefetin üzerinde korkunç bir baskı
kurdu. Sendikalar kapatılıyor sivrilen muhalif siyasetçi gazeteci ve sanatçılar
hapse atılıyordu. “Vatan Cephesi” adı altında vatandaşlar muhalefetle sokak
mücadelesi için örgütleniyordu. Muhalefetin lideri İnönü dahi memlekette
dolaşamaz hale gelmişti. Ülke patlama noktasına doğru hızla ilerlerken Batı’dan
yeterince borç para bulamayan Menderes Sovyetler Birliği’nden borç alma
girişimlerinde bulununca ABD tarafından ipi çekildi(18).




Menderes iktidar
olduğu ilk 7 yıl içerisinde 15 bin yeni cami açtırmış tarikat ve cemaatlere
büyük destek vermiş din ve milliyetçilik üzerinden politika yapmıştı. Onun bu
politikaları sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin en gayri milli hükümeti halk
tarafından en milli ve en dindar hükümet zannedildi. Bu arada kapitülasyonlar
tekrar geri gelirken Türkiye kendi kaynaklarıyla kalkınmaya devam etmek yerine
borçlanma ile yalancı refah peşinde koşmaya başlayarak yavaş yavaş bağımsızlığını
yitirmeye başladı.
 

Türklerin
İnancına Sızmak İçin Kullanılan Guguk Kuşu Taktiği




1950’li yılların
sonuna doğru Ortadoğu’da sosyalist hareketler güçlenerek Mısır Suriye ve Irak
gibi ülkelerde iktidarı ele geçirmişti. Batı’nın sömürgesinden kurtulmuş olan
bu ülkeler ayakta kalabilmek için Sovyetler Birliği’ne yöneliyordu. Bu yönelim
Batı’nın can damarı olan Ortadoğu petrollerini tehlikeye sokmuştu.
Anglo-Amerikan istihbaratı bu yönelimle mücadele için bildik yöntemi; “İslam’ı
politize etmeyi” seçmişti. Desteklenecek grup olarak Müslüman Kardeşler
hareketi belirlendi. Hareketin himaye ve finansman görevi Suudi Arabistan’a
verildi. Bu operasyon kapsamında 1962 yılında Rabıta (Dünya İslam Birliği)
örgütü kuruldu. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında kurulan Rabıta kısa süre sonra
Türkiye’de de etkili olmaya başladı.
 

Örneğin bugün
ismi tartışmaya açılan Mehmet Şevki Eygi’nin Bugün Gazetesi Suudi Arabistan
kökenli din inancının propaganda araçlarından birisiydi. Salih Özcan’ın sahip
olduğu İttihat gazetesi bu işin merkezinde yer alıyordu. Aynı şekilde Topbaş
ailesinin sahip olduğu Sabah gazetesi de aynı istikamette çalışıyordu. İlim
Yayma Cemiyeti ve Bereket Vakfı gibi kuruluşlar Müslüman Kardeşler Örgütünün
inançları doğrultusunda yayın yapıyorlar ve bu sayede Rabıta’dan parasal destek
alıyorlardı. O yıllarda Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de milliyetçi çizgiden
hızla “Suudi İslam”ı çizgisine kaydı. Bu kayışta MTTB’nin başkanı sıfatıyla
AKP’li meclis eski başkanı İsmail Kahraman’ın da önemli bir katkısı olmuştu. MTTB
“düşman evimize girmiştir” bildirileriyle anti-komünizmin bayraktarlığını
yapıyordu. Bugün iktidarda olan kadroların MTTB’de yetişmiş olduğunun altını
çizelim. Bu dönemin kilit oyuncusu Nurcu Sahil Özcan Suudi sermayesinin
desteğiyle Müslüman Kardeşler’in ideologları Hasan el Benna Seyyid Kutub
Mevdudi’nin eserlerini Türkçeye çevirerek yayımlıyordu. Bu operasyon kapsamında
Anglo-Amerikan istihbaratı tarafından seçilmiş bu kitaplar zamanla Elmalılı
Babanzade Çantay gibi Osmanlı ilim insanlarının klasiklerinin yerini almaya
başladı(19).




Aslında yapılan
operasyon çok basitti. Yabancı istihbarat “guguk kuşu” taktiğini uyguluyordu.
Guguk kuşu kendisi kuluçkaya yatmaz. Başka bir kuşun yumurtalarını yuvadan
atarak kendi yumurtaları onların yerine yerleştirir. Böylece yavrularına
bedavadan başkasının bakmasını sağlar. Kandırılarak başkasının yavrularına
bakan annenin halini düşünün!

Türkiye’de
tepeden inme şekilde birdenbire laik düzene geçmenin sıkıntıları vardı. Halk
daha laikliğin kıymetini anlayamamıştı. Bu arada tarikatlar ve cemaatler eski
güçlerine kavuşmak istiyordu. Bütün bu hisler bir çeşit eskiye dönüş özlemi
yaratmış yıkılan Osmanlının sanki boşuna yıkılmış olduğu gibi bir hava
doğmuştu. İşte bu havadan Anglo-Amerikan istihbaratı çok iyi faydalandı. Bizim
Osmanlı’dan kalmış dini kitaplarımızı Arap ideologlarının kitaplarıyla
değiştirdiler. Böylece bir süre sonra yumurtadan çıkan civcivler bize
benzememeye başladı. İşin kötüsü onlar kendilerini Osmanlı zannediyor
diğerlerini Batı taklitçisi olarak suçluyordu. Aslında kendilerinin de Osmanlı
ile pek alakası yoktu. Artık mutasyon geçirmiş yeni bir İslamcı kuşak piyasaya
çıkmıştı. Bu operasyon nedeniyle 600 yıl İslam’a önderlik etmiş Türklerin İslam
inancı hızla değişmeye başladı. Genç beyinler Arap Sabunuyla yıkanıyor Türkiye
hızla Araplaşma yolunda ilerliyordu.
 

Artık dindar
insanların bir kısmı ne olursa olsun iktidarın kendilerine ait olmasını
istiyordu. Makyavelist bir yaklaşım benimsenmişti. Cihat sadece inançsız veya
başka inanca sahip olan insanlara karşı değil sözde İslam toplumlarına karşı da
uygulanmalıydı. Bir başka deyişle laik yönetimler altında ezilen Müslümanlar
Cihat kavramını kendi yönetici ve devletlerine karşı da kullanabilirlerdi.
Böylece mutasyon geçirmiş bu kadro Cihat’taki Darül Harp kavramını Türkiye’ye
getirmiş oldu. Artık din karşıtı olarak gördükleri iktidarları yıkmak için her
şey mubahtı. Hatta kumpaslar kurulabilir yalan söylenebilir çalınabilir
sahtekârlık yapılabilirdi. Kısacası dinin yasakladığı her şey düşman gördükleri
toplumun diğer kesimlerine karşı iktidarı ele geçirmek adına caiz olmuştu. CIA
yumurtalarından çıkan bu kadrolar bahse konu yöntemle hızla iktidara yürümeye
başladılar.




Komünizmle
Mücadeleden Atatürk İnönü ve Lozan Düşmanlığına
 

Menderes’in
yürüklüğe koyulmasına sebep olduğu “Arap İslam anlayışı” ondan sonra da tüm
hızıyla yoluna devam etti. Günümüzde de devam ediyor. Yabancı istihbaratın
amacı Batı’ya olan kızgınlığı içeri döndürerek tarafları dinci-laik
çatışmasında birbirlerine boynuzundan bağlarken Türk milletinin başına
gelenlere uyanmasını önlemekti.




Takvimler 1964’ü
gösterdiğinde Fesli Kadir “Lozan Zafer mi hezimet mi” kitabının ilk cildini
piyasaya çıkardı. Ona göre Lozan Anlaşması bir hezimetti. Misak-ı Millî’nin
hedeflerine ulaşılamamış Batum’u Antakya’yı Adaları Batı Trakya’yı alamamış;
Kıbrıs’ı Mısır’ı ve Sudan’ı İngilizlere bırakmıştık. Fesli Kadir Lozan’a sadece
sınırları belirleyen bir anlaşma olarak bakıyordu. Oysaki Lozan ekonomik ve
hukuki temelli bir bağımsızlık anlaşmasıydı.
 

Türkiye
Cumhuriyeti Lozan Anlaşması’yla yarı sömürge olmaktan kurtulmuştu. Atatürk ve
İnönü Serv Antlaşması’nı yırtıp çöpe atmıştı. Osmanlı’nın borçları ayrılan
devletler arasında paylaştırılarak yeni Cumhuriyetin borç yükü azaltılmıştı.
Bizi sömüren Düyun-u Umumiye İdaresi’ne son vermiştik. Azınlıklara tanınan
ayrıcalıklar kaldırılarak yabancı devletlerin içi işlerimize karışmasının önüne
geçilmişti. En önemlisi kapitülasyonlar kaldırılarak ülkemizde faaliyet
gösteren yabancı ticaret kuruluşlarının T. C. yasalarına uyması sağlanmış
gümrüklerimiz bizim kontrolümüze geçmişti. Ülkenin ithalat ve ihracatı artık
bizim denetimimizdeydi. Hristiyan kiliselerinin siyasi faaliyetleri bitirildi.
Yabancı okullara Türkiye’nin koyduğu yasalara uyma zorunluğu getirilerek dini
ve siyasi içerikli eğitim yapmaları ve misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaları
önlendi. Lozan tam bir bağımsızlık anlaşmasıydı.




Yabancı
istihbaratın amacı Lozan’ı sadece bir sınır anlaşmasına indirgeyerek
kapitülasyonların tekrar gelmiş olduğunu Türkiye’nin bağımsızlığını yeniden
kaybetmeye başladığını inançlı insanların fark etmesini önlemekti. Bugün
küçücük İsrail’in bütün dünyada sözü geçiyor. ABD’nin hiç kimsenin toprağında
gözü yok ama dünyanın her yerinde askeri üssü var. Türkiye’deki otomobillerin
neredeyse yarısı Alman malıdır. Taşımızı toprağımızı yaylalarımızı derelerimizi
madenlerimizi bütün şirketlerimizi yabancılara satmışız borç para bulamasak
ekmek yapacak buğday alamayacağız. Durum bu kadar vahimken oturmuş hâlâ
“Lozan’da şu adaları keşke kaybetmeseydik” tartışması yapıyoruz! Başımıza neler
geldiğinden haberimiz yok. Gücünüz varsa Musul-Kerkük petrollerini sizin
şirketleriniz çıkartır; dünya sizin cep telefonlarınızla konuşur; Avrupa sizin
tarım ürünlerinizle karnını doyurur. Artık savaşın boyutu değişti; dünyada
hiçbir ülke toprak kazanmanın peşinde değil. Hepsi halklarının refahını
sağlamak için teknoloji yarışından kopmamaya çalışıyor.
 

Tekrar konumuza
dönelim. Eğer yabancı istihbaratın bu yöndeki faaliyetleri devam etmeseydi
İnönü hükümetleri veya benzer düşüncedeki bağımsızlıkçı hükümetler iktidarda
kalır maazallah inançlı insanlar da dönen tezgâhın farkına varabilirlerdi.




Operasyonun
devamında Fesli Kadir’in “Hatıratım” kitabı piyasaya sürüldü. Hikâyeye göre
Lozan görüşmelerine 2’nci delege olarak katılan Rıza Nur Atatürk’e suikast ile
suçlanınca 1926 yılında Fransa’ya kaçmıştı. Yurt dışında yaşarken 1935 yılında
hatıralarını kaleme alarak 1960 yılına kadar yayınlanmamak kaydıyla “British
Museum”a göndermişti. Her nasılsa 1968 yılında Rıza Nur’un British Museum’a
teslim ettiği hatıralarının mikro filmleri Fesli Kadir’in eline geçti!
 

Rıza Nur
hatıralarını birilerinin etkisi altında mı kaleme almıştı veya kafası yerinde
miydi ya da İngilizler uydurma Ermeni soykırımı iddialarını içeren kendi
yazdıkları Mavi Kitap’taki gibi Rıza Nur’un hatıralarında da oynamalar mı
yapmıştı? Bilemiyoruz. Fesli Kadir’e bu mikro filmleri kim ne amaçla verdi? O
da meçhul!




Atatürk ve
İnönü’ye inanılmaz iftiralar atan bu kitap yayınlanınca büyük ses getirdi. “İki
Ayyaşın kirli çamaşırları ortaya dökülmüştü!” Bu cümleyi mecazi anlamda
kullanıyorum. Bu kitap sayesinde dini çevreler Atatürk’ün emperyalizme karşı
verdiği mücadeleyi unuttu; yok içki içerdi yok kadına düşkündü yok dinsizdi
gibi hurafelerin peşinde güncelden ve dünya meselelerinden koptu.
 

Atatürk’ün özel
hayatından bize ne? Bizim bakmamız gereken onun devlet hayatında yaptığı
icraatlardı. Dindar insanlar kendi geleceklerini şekillendirecek Atatürk’ün
yaptığı örnek icraatları unutmuş o günkü politik durumla hiç ilgisi olmayan
fuzuli düşüncelerin içine dalmıştı. Bu kitap Türkiye’ye yapılan sömürgeleştirme
operasyonunun en önemli parçasıydı. Türk milletinin dini duyguları istismar
edilerek bağımsızlık fikrini unutturmak için yazılmıştı. Atatürk ve onun yolunu
devam ettiren İnönü’nün ne yapmaya çalıştığı dindar çevreler tarafından o zaman
anlaşılmış olsaydı yabancı istihbaratın Türkiye’yi bu günkü durma getirmesi
mümkün olmazdı.




BOP Tuzağına
Uşaklık Etmek Müslümanlık mıdır?
 

Şimdi yavaş yavaş
günümüze gelelim. 12 Eylül darbesi tüm partilerle birlikte Milli Selamet
Partisi’ni kapatınca Necmettin Erbakan dâhil bugün Saadet Partisinin lideri
olan Temel Karamollaoğlu gibi partinin birçok yöneticisi hapse girerken Fesli
Kadir yurt dışına kaçtı. Önce Almanya’ya gitti sonra 1983 yılında İngiltere’ye
iltica etti. Oradaki koruyucusu Şeyh Nazım Kıbrısi’idi. Kıbrısi’nin MİT ve
Genelkurmay arşivlerinde “İngiliz casusu” belgesi vardı(20).




Bakın bu şeyh
Arap Baharı (Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştırma operasyonu) başlamadan önce
20 Eylül 2010 tarihinde www.osmanli.de internet sitesinde Osmanlı Dergâhı New
York başlığıyla yayınlanan röportajında şöyle diyordu:
 

“…Bu muharremden
gelen muharreme kadar bize olan bir haber olduğu da Türk çökecek Şam çökecek
Bağdat çökecek İran çökecek Mısır çökecek Libya çökecek Hicaz çökecek Yemen
çökecek Sudan çökecek Somali çökecek Pakistan çökecek Afganistan çökecek
Kafkaslar çökecek. Bitti bu rejimler yürümez. İnişi bulduğu için böyleydi.
Bütün memleketlerde demokrasi dediğin berbat şey; bitecek. Çünkü yokuşa geldi
çıkamadı. Şimdiye kadar inişi buldu gidiyor. Şimdi millet birbirini yiyor. İki
parti var Türk’te mesela. Biri o birini beğenmiyor. Öteki o birini beğenmiyor.
E bunun getireceği nizam da aynıdır öbürünün üstünde durduğu nizam da aynıdır.
Ne faydası var. Onun için değişecek. Şimdi demokrasi yerine hiyerarşi yani
saltanat gelecek. Saltanatı bir kişi idare eder; bunlar bin kişi idare edemiyor
berbat ediyor. Bitti; Alaman da çöker. Fransız çökmeye hazır. İspanya çöker.
İngiliz imparatorluktur. Daha fazla salahiyetler gelecektir. Hör majestiden
sonra yerine gelecek oğlu tam salahiyetle şeye gelecek hükme gelecek. Ne
parlamento dinler ne öteki lordlar-mortlar falan onun tarafıdır zaten.
Süpürecek parlamenterleri. Rus zaten terelelli oldu sallanıp duruyor yıkılacak.
Çin içinden kaynayor. Japon imparatorluktur. Hindistan tek olacak. Afganistan
tek olacak. İran tek olacak. Yemen’deki muzur gavun gidecek. Gene imam gelecek.
Efenim halife meselesinde yine orta şarka hükmedecek on devlete hükmedecek bir
sultan gelecek… Dünya sallanıyor böyle kopacak düşecek yere hepsi.
Beceremediler idare edemediler demokrasiden millet memnun kalmadı zulüm sistemi
oldu; zulüm rejim bitti…”




Halk hareketi
Tunus’ta 17 Aralık 2010 Mısır’da ise 17 Ocak 2011 tarihinde başlamıştı. Her ne
hikmetse New York’taki dergâhında yaşayan Şeyh Nazım Kıbrıs-i Hazretleri’ne bir
yerlerden vahiy gelerek yaklaşık 3 ay önce bu olayları tahmin etmesini
sağlamıştı!
 

Gelin şimdi de
Fesli Kadir’in Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hakkındaki düşüncelerine bakalım.
Bu arada Büyük Doğu Projesi ile Büyük Doğu dergisinin arasındaki isim
benzerliği de çok ilginç. Galiba birileri nelerden hoşlanacağımızı çok iyi
biliyor. Kendisine “AKP’nin Irak’ın işgaline destek vermesi hakkında ne
düşünüyorsunuz?” diye soruyorlar:




“Amerika’nın
Irak’ı işgali mi? AKP’yi ben ona ikna etmeye çalıştım. İki saatten fazla Tayyip
ile ben konuştum. Bu iş için Ankara’ya gittim” diyor.
 

Bir başka
konuşmasında şu görüşleri dile getiriyor(21):




“Bu Büyük
Ortadoğu Projesi Türkiye için bir nimettir. Bunu tenkit edenlerin kulakları
çınlasın… Clinton zamanında ben de rapor verdim bana da sordular. …İslam âlemi
üzerinden ben bir ameliyat yapmak istiyorum diyemiyorlar. Bunu Ortadoğu adıyla
yapmak istiyorlar…. Ortadoğu ismi altında İslam âlemi projesidir. Nedir o İslam
âlemi? Bütün enerji kaynakları İslam âlemindedir. Cumhuriyetçi parti diyor ki
ben kuvvetliyim buraya girerim vururum kırarım bu kaynakları silah kuvvetiyle
alırım. Demokrat parti diyor ki hayır bu doğru değildir. Biz yabancı olarak
orada bulunduğumuz zaman bize tabii olarak bir aksi emel doğar dayak yeriz
diyorlar yani. Buraya bir taşeron kullanarak girelim diyorlar; o taşeron
Türkiye’dir”.
 

Bu hayallerle
çıktığımız Şam seferinde başımıza neler geldiğini hepimiz görüyoruz. Federal
yapıya geçmeyi düşünürken açılım hikâyesiyle binin üzerinde şehit verdik. Bu
arada PKK’nın kandırdığı binlerce genç heba oldu. Suriye sınırımızda PKK
kantonları kuruldu. Şimdi onları temizlemeye çalışıyoruz. 4 5 milyon Suriyeli
ülkemize sığındı; 30 milyar dolardan fazla para harcadık. Irak ve Suriye
parçalanmak üzere. Bu arada İsrail Kudüs’ü başkent ilan etti!




Merak ediyorum
acaba Fesli Kadir bu projeyi desteklemek için Amerikalılara yazdığı rapordan
veya Erdoğan’ı ikna çabası karşılığında para almış mıdır? 1968 yılında
yayınladığı “Hatıratım” kitabından da çok büyük paralar kazanmıştı. Acaba bu
kazancın hepsi kitap satışlarından mıydı? Kendisi hayattayken cevap verse de
biz de bilsek.
 

Bu arada aynı
paralelde Adnan Hoca lakaplı Adnan Oktar’ın da bir sürü açıklaması var. Hatta
eski istihbaratçı Mahir Kaynak da Adnan Oktar’ın A9 kanalına çıkarak benzer
açıklamalarda bulunmuştu. Konu uzamasın diye onların örneklerine burada yer
vermiyoruz.




Burada kimseye
casus falan da demek istemiyoruz. Yabancı istihbaratın görevi doğru adamı
tespit edip ona yol vermek önünü açmaktır. Kullanılan elemanlar bir şizofren
gibi kendi hayallerine öylesine inanmalılar ki başkalarını da
inandırabilsinler. Yoksa operasyon başarılı olmaz. Yabancı istihbarata doğrudan
çalışan bir kişi bu işi başaramaz. Bu kişiler çoğu zaman kendilerinin
kullanıldığının farkında bile değildir.
 

Bakın bugün
Komünizmle mücadele projesi kapsamında devşirilen Fethullah Gülen’in kime
çalıştığını açıkça görebiliyoruz. Geçmişte Şeyh Nazım Kıbrısi’nin dizinin
dibinde oturan şimdi hapiste olan Adnan Hoca’nın kimler tarafından
desteklendiği ortaya çıktı. Yarın bir gün bu kervana başkaları da eklenecektir.




Menderes
döneminden başlayıp ondan sonra da devam eden Atatürk İnönü ve Lozan
Anlaşması’nın niçin kötülendiğini anlatmaya çalıştık. Bir cümle ile bu konuyu
özetledikten sonra günümüze gelelim: Yabancı istihbaratın uzun ve yoğun
çabaları sonucu Türkiye’de halkın bir kesiminde Atatürk ve İnönü düşmanlığı
yapan siyasetçilerin daha milliyetçi daha dindar olduğu yönünde yanlış bir algı
oluştu.
 

Menderes’in
Düştüğü Tuzağa Reis de Düşüyor




Geçenlerde
birileri Erdoğan’ın eline İnönü’yü Amerikan bayrağı ile gösteren manipüle
edilmiş bir fotoğrafı tutuşturup kürsüye çıkarttı. Acaba bunu niye yaptılar?
Yine Erdoğan’a miting meydanlarında; “…Tarihte olduğu gibi meydanda
kazanırsınız ama masada kaybedersiniz. Lozan’da öyle olmadı mı? Şimdi
Kılıçdaroğlu’na sorarsan Lozan’da kazandığımızı söyler. (Halktan yuh sesleri
geliyor) Ondan sonra da adaların faturasını AK Partiye kesmeye kalkar(22)…”
gibi Lozan’ı küçümseyen sözleri kimler söyletiyor? Bu metin yazarlarının amacı
nedir?
 

Aynı Menderes
döneminde olduğu gibi bugün de tekrarlanan Atatürk İnönü ve Lozan düşmanlığı
operasyonunun iki amacı vardır: 1) Oy devşirmek 2) Memlekettin başına gelen
vahim olayları vatandaşın gözünden kaçırmak. Bu operasyonun birinci amacı
siyasetçilerin; ikinci amacı dış güçlerin işine yarar. Bu ikinci yönün üzerinde
biraz duralım.




Erdoğan iktidara
gelir gelmez ultra-neo-liberal politikalar izlemeye başladı. O dönemde
McKinsey’den veya bir başka yabancı kuruluştan danışmanlık hizmeti alınıp
alınmadığını bilemiyoruz! Ama kamu iktisadi teşekküllerinin (KİT) haraç mezat
satıldığını hep birlikte gördük. Yaptıkları bu işi “parayı veren düdüğü çalar”
sözleriyle sevinçle anlatıyorlardı. Gerçekten Nasrettin Hoca’nın bu sözü çok
doğrudur. Ama düdüğü kimin çalacağına gelin biraz bakalım.
 

ABD menşeili
Chas. T. Main Stratejik Danışmanlık Şirketi Dünya Bankası Birleşmiş Milletler
IMF ABD Hazine Departmanı ve Fortune 500 gibi şirketlere Afrika Asya Latin
Amerika ve Orta Doğu’daki ülkelerle nasıl işbirliği kurulacağına dair
danışmanlık hizmeti veriyordu. Şirket aynı zamanda hedef ülkelere de
danışmanlık hizmeti vermekteydi. Şirkette uzun yıllar baş ekonomist olarak
çalışan John Perkins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” isimli üç ciltlik
bir kitabı var(23). Perkins kitabında özetle; hedef ülkelere döviz getirmeyecek
büyük projeler için milyarlarca dolar kredi verildiğini bu projelerin kısa süre
sonra döviz yokluğu sebebiyle ülkeleri ekonomik krize soktuğunu ekonomik krizi
aşmak ve dolayısıyla iktidarda kalmak hevesiyle hükümetlerin yeni borçlanmalara
ihtiyaç duyduğunu yeni borçların ise askeri ekonomik ve politik dayatmaların
kabulüyle verildiğini anlatıyor.




AKP
hükümetlerinin özelleştirilme adı altında devlet ve milletin malını satıştan
elde ettiği 66 2 milyar dolar yabancıların verdiği akılla yürürlüğe koyulan
“beton politikası” için yeterli değildi. Uluslararası finans kuruluşları
kesenin ağzını açtılar. Erdoğan “yap-işlet-devret” modelini muhalefetin
bilmediğini bu işi bir tek kendisinin bildiğini iddia ediyordu. Bu modelle
devlet hiç para harcamadan yollar köprüler tüneller yapacaktı. Erdoğan’ın bu
modeli uyguladığı dönemde Türkiye’nin borç stoku 129 6 milyar dolardan 2017
sonu itibariyle 453 2 milyar dolara çıktı(24). Evet Erdoğan çok sayıda yol
köprü ve tünel yaptı. Bu projeler kapsamında devletin cebinden para çıkmaması
gerekiyordu. Ancak her ne hikmetse kimin yaptığı bilinmeyen yanlış
hesaplamalarla verilen köprü tünel geçiş garantileri devleti çok büyük bir
borçla karşı karşıya bıraktı. Bu tuzaktaki en kritik nokta bu projelerin ülkeye
1 kuruş döviz kazandırmazken inanılmaz ölçüde kredi geri ödemesi sebebiyle
döviz çıkışına sebep olmasıdır.
 

Cumhurbaşkanlığı
seçimi öncesinde yabancı finans kuruluşları sıcak para akışını birdenbire
kesince Dolar anında 4 93 TL’ye fırladı. Paniğe kapılan Erdoğan koşa koşa
Londra’nın yolunu tutu ağırlandığı Chatham House’da bir konuşma yaptı. Chatham
House’un Rothschild ailesinin kurduğu bir düşünce kuruluşu olduğunun altını
çizelim. Erdoğan’ın Londra ziyaretinin amacı para dilenmekti. Erdoğan da II.
Abdülhamit gibi küresel para baronlarının kucağına düşmüştü. Parayı verenin
düdüğü çalma zamanı böylece gelmiş oldu. Erdoğan ne yazık ki Nasrettin Hoca’nın
fıkrasını hiç anlamamıştı; borç alan emir alır…




Cambaza Bak
Taktiği Müslümanlara mı Hizmet Ediyor?
 

Yerel seçimlerden
sonra Erdoğan’ın hangi dayatmaları kabul ettiğini hep beraber göreceğiz. Bir
tahminde bulunacak olursak; borç para bulmak için “Varlık Fonu”na devredilen
Ziraat Bankası BOTAŞ PTT TÜRKSAT ETİ Maden ÇAYKUR ve THY gibi şirketler birer
birer “özelleştirilme” adı altında yabancılara satılacak. İç ve dış
politikadaki dayatmaları ise “kazan kazan” yöntemiyle bize yutturmaya
çalışacaklar. Mesela 1 milyonu geçmeyen Kürt nüfusu ile hiçbir zaman Suriye’nin
1/3’ünü elinde tutmayı başaramayacak PKK’yı bölgeden temizleyeceğiz. Bu bizim kazancımızmış
gibi gözükecek ama karşılığında yeni bir çözüm süreci ile federal sisteme geçme
tartışmaları yeniden başlatılarak böylece Kürt meselesi ve Türkiye’nin
parçalanması canlı tutulacak. Bu gidişin ilk işarlarını AKP’li yetkililerin
katılımıyla İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Demokratik Gelişim
Enstitüsü’nün (DPI) Oslo ve Londra’da düzenlediği toplantılarda gördük. Mesela
dış politikada Kıbrıs’a deniz üssü kuracağız; bu bir başarı gibi algılanırken
Kıbrıs’ın bizden kopmasıyla Akdeniz’de çok geniş deniz alanlarını ve altında
yatan doğalgaz rezervlerini kaybedeceğiz. Erdoğan’a ise bütün bu yapılanların
iyi olduğunu metin yazarlarının hatiplik yeteneğiyle Türk milletine pazarlamak
düşecek.




Bu örnekleri
çoğaltmak mümkündür. Ama sadede geri dönelim. Erdoğan’a yaptırılan Atatürk
İnönü ve Lozan düşmanlığı bu kötü gidişi örterek onu iktidarda tutmaya
yöneliktir. Konuyu iyi anlaşılması maksadıyla biraz daha açmamız gerekiyor.
Sömürgecilerin Afrika kıyılarına
 

ilk çıktıkları
dönemi tasvir eden bir resmi zihninizde canlandırmaya çalışın. Avrupalı
sömürgecilerin ellerinde top tüfek tabanca kılıç vardı. Zavallı kabileler ise
kendilerini ilkel ok ve mızraklarla savunmaya çalışıyordu. Teknolojideki geri
kalmışlıkları onların köleleşmesine neden oldu. Günümüzün mücadelesinde
silahlar değişti. Sömürgeciler bu sefer topraklarımıza ellerinde cep
telefonları bilgisayarlar otomobiller ve GDO’lu tohumlarla geliyorlar.
Uluslararası şirketler özelleştirme yoluyla kendimizi az da olsa savunmamıza
yarayacak mızrak ve oklarımızı bile satın alıyor. Sümerbank’tan şeker
fabrikalarına kadar hepsini özelleştirdik. Sırada silah fabrikalarımız var.
Hatırlayın zamanında sigara fabrikalarımızı da özelleştirmiştik bugün yerli
sigara markamız kaldı mı? Silah fabrikalarımızın ve diğerlerinin de başına aynı
şeyler gelecektir.




Bu saldırı
karşısında Erdoğan ne yapıyor dersiniz? Ben size ne yaptığını söyleyeyim.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılı bütçesi %34 36 oranında artırılarak 10
5 milyar liraya çıkarıldı. Bilim ve Teknoloji Ulaştırma ve Altyapı Enerji
bakanlıklarının bütçelerinde %56’yı aşan kesintiler yapıldı. Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın bütçesi Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bütçesinin tam 4
1 katı(25). Hatırlanacak olursa sırasıyla Erdoğan meclis eski başkanı İsmail
Kahraman ve son olarak 10 Kasım’dan bir gün önce Diyanet İşleri Başkanı Ali
Erbaş hastanede yatan Kadir Mısıroğlu’nu ziyaret etmişti. Fesli Kadir’in
talebelerinin ne yapmasını bekliyordunuz? Onlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
bütçesini artırarak ülkede kendi İslam anlayışlarının daha fazla yayılması
yoluyla sürekli iktidarda kalmayı hesaplıyorlar. Peki bu yaptıkları
Müslümanlara hizmet midir?
 

Emperyalizm
elinde silahla kapınıza dayanmış insanlarınız 300 doları geçmeyen asgari
ücretle köle olmaya başlamışken siz ona aynı silahla karşı koymak yerine cami
ve imam hatiplere yatırım yapıyor Kanal İstanbul gibi projeleri hayata
geçireceğim diyerek parayı betona gömmeye devam etmek istiyorsunuz. Bir tane
küresel marka yaratamamışsınız. Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının resmi
bütçesi haricinde dernek vakıf kuran kursu sadaka kurban camiye yardım vb.
yollarla dine harcadığımız paraların yarısını bilim teknoloji ve
araştırma-geliştirmeye harcasak inanın ki Müslümanlar bu dünyada daha onurlu ve
daha refah içinde yaşardı. Dik durmanın yolu buradan geçiyor. Artık
devletçiliğe yeniden dönmek zorundayız. 21’ici Yüzyılın devletçiliği devletin
bilime teknolojiye ARGE ve eğitime yatırım yapmasından geçiyor.




Erdoğan’ın
iktidarda kalmak uğruna din ve milliyetçilik üzerinden yürüttüğü politikalar T.
C. tarihinin gelmiş geçmiş en gayri milli hükümetinin saf Türk halkı tarafından
en milli ve en dindar hükümet olarak algılanmasından başka bir işe yaramıyor.
İnönü; “Dinin siyasete en yaldızlı şekilde alet edilmesi yüzünden memleketin
iki defa battığını gördüm” demişti ya galiba üçüncüsünün yolunda hızla
ilerliyoruz vatandaşın gidişattan haberi yok.
 

Dinin siyasete
alet edilmesi aslında çok daha büyük bir tehlikeyi beraberinde getiriyor.
Ülkede ne olduğu belirsiz yeni yeni bir sürü tarikat ve cemaat türedi. İslam
ile yakından uzaktan alakası olmayan birbirine iple bağlanan zikir törenlerinde
hoplayıp zıplayan histeri nöbetleriyle kendinden geçip yerlerde yatıp
yuvarlanan Müslüman tipleri çıktı ortaya. Gelecekte aydınlarımızı öldürecek vatandaşımızı
kesecek canlı bomba olup patlayacak özel kuvvetler bu tiplerin arasından
çıkacak. Emperyalizm nereye yatırım yapacağını iyi biliyor. Devlet ise dönen
tezgâhın farkında dahi değil. Erdoğan iktidardan düştüğünde bu tipleri kim
durduracak? Müslüman uyan uyan birileri senin inancınla oynuyor! Ortadoğu
ülkesi olmaya üçüncü kere batmaya çok az kaldı.




Erdoğan’ın
çevresini bir danışmanlar ordusu kuşatmış ona kimlerin akıl verdiğini
bilemiyoruz; maalesef önünü görmekte zorlanıyor. Tek adam yönetimleri böyledir.
Denge ve denetim mekanizması olmadan bu tuzaktan kurtulamayız. Acilen
parlamenter sisteme geri dönmemiz gerekiyor.
 

Sonuç




Yazılımı yabancı
istihbarat tarafından yapılan Menderes’in önünü açtığı ve Erdoğan ile zirveye
ulaşan Türkiye’yi Araplaştırma tuzağı o kadar başarılı oldu ki “BEYAZ
TÜRKLER”in yerini alan “BEYAZ ARAPLAR” siyasetten bürokrasiye medyadan Türk
Silahlı Kuvvetleri’ne kadar ülkenin bütün kadrolarını ele geçirdi. Üstelik bu
kadrolar kendilerinin CIA yumurtalarından çıktığının farkında da değiller. Bu
acı gerçekten hareketle şu tespiti rahatlıkla yapabiliriz:
 

Ne yazık ki AKP
Hükümetleri ne yerlidir ne de milli.




Ne Osmanlılıkla
ne de Türklükle bir alakaları yoktur.
 

Yaptıkları
icraatlar Müslümanlara zerre kadar fayda sağlamamakta onları asgari ücretle
köleliğe mahkûm etmekten başka işe yaramamaktadır. Tek amaçları iktidarda
kalmak olan bu hükümetler hızla ülkeyi batırmakta millet ise başına gelenin
farkında değildir. Batı imalatı Arap Sabunu beyinlere kalıcı hasarlar
vermektedir…




LİNK: https://www.youtube.com/watch?v=3GNXun50MeQ 

Furkan Arda
1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi Yüksek Lisans Tezi
2018 Trakya Üniversitesi




https://study.com/academy/lesson/nelson-rockefeller-the-cold-war.html


• Emin Değer
Oltadaki Balık Türkiye


• Furkan Arda
1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi Yüksek Lisans Tezi
2018 Trakya Üniversitesi


• g.e


• g.e


• Ertuğrul Meşe
Komünizmle Mücadele Dernekleri İletişim Yayınları 2386 1. Baskı 2016 İstanbul


• g.e


https://odatv.com/fethullah-gulen-ve-mehmet-sevket-eygi-elemanimizdi-10121819.html


https://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/808111-necip-fazildan-menderese-yalvaran-mektuplar


• Ertuğrul Meşe
Komünizmle Mücadele Dernekleri İletişim Yayınları 2386 1. Baskı 2016 İstanbul


https://odatv.com/6-kisi-nasil-koca-kasabada-isyan-cikardi-2212171200.html


https://www.risalehaber.com/inonunun-saldirdigi-said-nursiyi-menderes-savundu-206182h.htm


• g.e


https://www.youtube.com/watch?v=sMfvVzRXXj8


https://www.youtube.com/watch?v=wpyl-LHYfAc


https://odatv.com/menderesin-ipini-abd-mi-cekti-1909151200.html


https://www.birgun.net/haber-detay/yarim-yuzyillik-orgutlenme-rabita-nin-cocuklari-125021.html


https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/soner-yalcin/ingiliz-parmagi-2241413/


https://www.youtube.com/watch?v=pNLoBxsiA2M


https://www.youtube.com/watch?v=485OZaDN2vo


https://www.timeturk.com/john-perkins/biyografi-774052


http://www.diken.com.tr/murat-muratoglu-turkiyenin-2002-sonunda-129-6-milyar-dolar-olan-dis-borcu-2017de-453-2-milyar-dolara-yukseldi/


https://odatv.com/2019-butcesinde-skandal-rakamlar-10121806.html



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet