BİR CEMAATTE ŞERİF HÜSEYİN ALGISI

HASİP SAYGILI

Geçtiğimiz yılın son ayı kamuoyunda Cihan Harbindeki Medine
savunması ve bu savunmanın dirayetli komutanı Fahreddin Paşa’ya yönelik ağır
hakaret ve iftiraların tartışılması ile geçti. Bu tartışmanın ülke gündemine
tamamen yerleşmesini ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Hariciye Veziri Abdullah
bin Zeyid’in kahraman paşayı hedef alan dayanaksız sözlerine devlet ricalinin
en yüksek makamdan hak ettiği cevabı vermesi sağladı. Bu sayede adı neredeyse
unutulmaya yüz tutmuş yetenek sahibi hamiyetli bir generalimiz ve onun sevk
idaresinde çok çetin şartlarda askerlik görevini övünçle yerine getiren subay,
astsubay ve Mehmetçiklerimiz saygı ve minnetle hatırlandı. Yani, çapul ve
yağmayı din ve dünya görüşü haline getiren bedeviliğin bir temsilcisinin
çemkirmesi, zamanın ruhuna uygun bir klişe ile söylersek biz Türkler için
hayırlara vesile olmuştur. Ancak işin bizim için çok daha önemli olan tarafına
kamuoyunda, günlük basit siyasi polemikleri saymazsak yeterince dikkat
çekilmediğini söylemeliyiz.

Bilindiği gibi BAE Hariciye Vezirinin talihsiz beyanlarından
kısa bir süre önce bir akademisyenin Fahreddin Paşa hakkında aynı çerçevede yüz
kızartıcı beyanlarından kamuoyu haberdar oldu. Adı geçen şahıs daha önce 93
Harbi’nin yüz akı Plevne savunması kahramanı Gazi Osman Paşa’yı da tahkir
etmişti. Hatta Çanakkale cephesinde de düşmanlara teslim olunmayıp mukavemet
edilmesini de aynı akademisyen ağır şekilde eleştirmişti. Türkiye Bilimler
Akademisi (TÜBA) de kendisini akademik camiaya katkılarından ötürü iki defa
ödüllendirilmişti.

Bu yazının maksadı şahsiyat değildir. Sadece zihni bir arka
planı ifşa etmek için burada bahse konu profesörden söz edilmektedir.
Okurlarımın azıcık sabrını rica ederim. Şeyh Abdullah bin Zeyid beyanları ile
karşılaştırıldığında akademisyenimizin ona kapı aralayan ifadelerinin daha
sarsıcı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü Arap Şeyhinin Türkiye
Cumhuriyetine bir sadakat borcu mevcut değildir, gerçekleri ayaklar altına
alma, hak ve insafla kendisini bağlı tutmamak kaydıyla aklından geçeni ifade
edebilir (ve tabiî karşılığını alır). Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan
akademisyenin bu ülkeye ve devlete yüksek sadakat borcu olması gerekmez mi?
Söylemek istediğimiz kahramanlarımızın tabu olması, asla eleştiri konusu
yapılmaması değildir.  Hazreti Fatih de Sultan
Abdülhamid de Mustafa Kemal Atatürk de yaptıklarından ötürü eleştiriden muaf
tutulmamalıdır. Bu çerçevede Fahreddin Paşa’nın hareket tarzı da eleştiriye
açıktır.

Nitekim bu eleştiriler tek parti döneminde ve sonrasında
yapılabilmiştir. Bunlara kimsenin diyeceği olamaz. Bizim itirazımız Fahreddin
Paşa niçin Şerif Hüseyin’e teslim olmadı mukavemet etti şeklindeki çarpık
anlayışadır.

Bu anlayışın günün esen rüzgârlardan olabildiğince faydalanma
eyyamcılığı yanında daha derinlerde sebeplerine işaret etmek istiyoruz. Bu
yazımızda bir cemaatin kurucusu emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık’ın
(1911-2001) iki eserinden konuyla ilgili bazı kısa aktarmalar yaparak
zihinlerin nasıl iğfal edildiğini örnekleyeceğiz. Eserlerden ilki  “Tam
İlmihâl Se’âdet-i Ebediye, Hakikat Kitabevi, 135. baskı, 2017, 1249 s
.”  Bu kitaba göre Şerif Hüseyin Osmanlı
Devletine savaş ilan etmemiş ve savaşmamış görünüyor. Osmanlı’ya İngilizlerle
beraber saldıran Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdülaziz bin Abdurrahman idi (s.
1060).  Oysa Cihan Harbi boyunca
Osmanlı’ya karşı savaşan Suudlar değil Şerif Hüseyin ve oğulları idi.
İngilizlerle daha savaştan kaç yıl önce işbirliği zemini aramışlardı. Mısırdaki
İngiliz Yüksek Komiseri Sir Henry McMahon ile Şerif Hüseyin yazışmaları isyanın
nasıl kotarıldığının ibretlik ayrıntılarını vermektedir. Meraklıların şu iki
linke göz atmalarını tavsiye ediyoruz.   http://www.mideastweb.org/mcmahon.htm    ve http://www.jewishvirtuallibrary.org/the-hussein-mcmahon-correspondence-july-1915-august-1916  Ayrıca İsmail Köse’nin “İngiliz Arşiv Belgelerinde Hicaz İsyanı, Selis Kitaplar, 2014, 432 s.”
adlı çalışması bahsettiğimiz yazışmalar yanında herhangi bir tevili imkânsız
kılacak şekilde İngiliz işbirlikçiliğini ortaya sermektedir. Daha kestirmeden
ise İngiliz casusu Lawrence’in Bilgeliğin
Yedi Sütunu
adıyla Türkçeye çevrilen anılarına göz atanlar faciayı net
olarak görebilirler.

Aynı kitaba göre Şerif Hüseyin’e karşı çıkanlar İslam
birliğine kast edenlerdi: “Birinci cihân
harbi [1332 (m. 1914)-1336 (m. 1918)] sonunda, islâm ittihâdını parçalamak
arzûsuna kavuşan düşmanlar, Mekke emîri olan şerîf Hüseyn bin Alîyi ve ileri
gelenleri, Hicâzdan çıkardılar
.” (s. 461) Burada kast edilenler tabii
bölgede hâkimiyet mücadelesi verilen Suudilerdir. Ama mantık yürütme ile
1916’da İngilizlerden aldığı emirle isyan başlatan Şerif Hüseyin ve hempalarına
karşı Medine’yi ve ikmal hattı olan 1400 km’lik demiryolu hattını savunan
Fahreddin Paşa da olumsuz bir algıya hedeftir diyebiliriz. Zaten son ayda
gündemi işgal eden malum akademisyen de “Şerif
Hüseyin Paşa [sic] ve Araplara”
Medine’yi teslim etmedi diye Fahreddin Paşayı
tahkire yeltenmişti.

Hüseyin Hilmi Işık konu ile ilgili daha şaşırtıcı beyanlarını
bir diğer kitabında yapmaktadır. “Kur’an-ı
Kerîmde Kıyamet ve Ahiret – Müslimâna Nasihât, Hakikat Kitabevi, 100. baskı,
2017, 384 s.”
adını taşıyan bu kitapta, Şerif Hüseyin’in memleketi mahveden
“hain” İttihadcılara karşı sadece
müslümanlık gayreti ile vaziyeti düzeltmek için harekete geçtiği ifade
edilebilmiştir: “Memleketi harbden harbe,
felâketden felâkete sürüklediler. Dîni, islâmiyyeti bırakarak, işkencelere,
eğlencelere, sefâhete koyuldular. Dolu-dizgin giden bu kudurmuşca akıntıya
(dur!) diyen hamiyyetli vatandaşları, ilerisini gören hâlis müslimânları
sürdüler, asdılar. Bu uyanık müslimânlardan biri, Şerîf Hüseyn bin Alî pâşa idi
‘rahmetullahi aleyh’”
(s. 360).

Bu kitap Şerif Hüseyin’in Sultan Abdülhamid devrinde
İstanbul’da yüksek makamlarda hizmet gördüğünü ancak İttihadcılar tarafından
ülkenin Birinci Cihan Harbine sürüklenmesine karşı çıktığı için İstanbul’dan
uzaklaştırıldığın ileri sürüyor (s. 360). Oysa 1908 yılına kadar Şerif Hüseyin
Sultan tarafından İstanbul’da 18 yıl isabetle gözetim altında tutulmuştu. Hüseyin,
Cihan Harbi çıkarken değil Sultan Hamid rejimi sonlanınca, yani yeni dönemin
toyluğu sonucu Hicaz’a emir olarak gönderilmiş ve orada kendisini ve ailesini
felakete sürükleyecek olan uğursuz İngiliz işbirliği yolunu tutmuştu.

Hüseyin Hilmi Işık, Şerif Hüseyin’in 1916 yazında İngiliz
işbirliğinin icabı olarak Osmanlı’ya yeni bir cephe açtığını ilan ettiği
beyannamenin haklı olduğunu söylüyor. “İttihâdcılar,
bu haklı çağrıya (isyân beyânnâmesi) dediler.“

Dahası “İttihâdcılar, Şerîf Hüseyn
pâşanın beyânnâmelerinden uyanacakları yerde, onu vatan hâini i’lân etdiler.
Üzerine alaylar gönderdiler. Senelerce kardeşi kardeşe boğdurdular. Mekkeyi ve
Medîneyi o hâlis müslimânlara, sevgili Peygamberimizin ‘sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem’ oğullarına vermemek için, çok ma’sûmun şehîd düsmelerine sebeb
oldular.”
(s. 361) Su götürür tarafı olmayan bu anlayışa göre, Hüseyin,
alay sancaklarımızın üzerinde ayet-i kerime işlendiği, devlet başkanımızın
Halife-i müslimin sıfatını taşıdığı bir dönemde İngilizlerin işbirlikçisi
olarak isyan da etse adamlarına Harem-i şerifte Mehmetçikleri katlettirse de
ona mukavemet etmemek ve teslim olmak gerekir. TÜBA ödüllü profesör de bundan
daha fazlasını söylemiyor, zaten.

Kitapta Hüseyin’in isyan beyannamelerinin tercümeleri de
verilmiş. Beyannamelerin retoriğinden hareketle Hüseyin Hilmi Işık isyancının
ne kadar halis müslüman olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Oysa retoriğin çok defa
hakikati örtme için kullanılması bilinmeyen bir şey değildir. Tabii bu isyan
beyannamelerinin İngilizler tarafından her türlü iletişim ve yayın ortamları
kullanılarak İslam dünyasına neşredilmesine de bir yorum yapılmıyor. İttihadcılar
“hain” olduğuna göre onlara isyan eden Hüseyin de onun işbirliği yaptığı
İngiltere de makbul olmalıdır.

Artık Hüseyin ve avenesinin İngiltere ile işbirliğinin
ayrıntıları sır değil. Metin Hülagü İngiliz diplomatik belgelerine dayanarak
İngilizlerden ne kadar nakit aldığının dökümünü bile yayınladı: İngilizlerin Hicaz İsyanına Maddi
Yardımları, Belleten, 1995 Ağustos, sayı 229, s. 429-445
. Dahası Hüseyin
hayatının son döneminde yaptığı ihanetten pişman olduğunu birçok vesile ile
açıkça itiraf etti. Kudüs’te defnedilmiş olduğu Mescid-i Aksa civarındaki
Araplara mezarının nerede olduğunu sorarsanız kendisine değer atfettiğiniz için
pek hoş karşılanmayabilirsiniz. Ancak bütün bunlara rağmen Mehmetçik ile kahraman
subay ve generallerini değil işbirlikçi asileri yücelten izan ve mantığa
uymayan önermelerin ilmihal, kıyamet,
ahiret ve Müslümana nasihat
gibi başlıklar altında yoğun bir şekilde
Türklere sunulduğu ve maalesef etkili olduğu anlaşılmaktadır…


















































İşte tam bu çerçevede Lawrence’in yukarıda adını andığımız
anılarındaki “düşman ulusun [Türklerin]
zihinlerini de düzenlemek zorundaydık”
(s. 212) ifadesini hatırlamadan
edemiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet