FEZA TİRYAKİ : HEM GİZLİ – HEM AÇIK


Sözcü’nün haftalardır sorduğu, başlığında tuttuğu şu soru,
günümüzün özeti:


“29 Ekim resmi tatil mi?”


Yazık, en büyük günümüz, kutlanacak mı diye sorgulanıyor.
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti öyle bir durumda ki, Cumhuriyet Bayramı
yaklaşırken, bayramın kutlanıp kutlanmayacağını, o gün resmi tatil olup
olmadığını Ekim’in yirmisine geldik, kimse bilmiyor. Gazeteci ortaya soruyor:


“29 Ekim
resmi tatil mi?”


Yok değil
dense; oldu, tamam. Resmi tatil dense; oldu, tamam.


İşte tam
böyle günlerimizde, büyük tanıtımlarla, övgülerle, TV yayınlarıyla,
söyleşilerle, alışılmışın ötesinde milyonluk toplu baskı sayısıyla bir kitap
sürüldü piyasaya. Satılıp dağıtılacağı kesin, belli. Her dile de çevrilecekmiş.
Üstelik dünya da öğrenecek, neler yazılıysa içinde.


Kaynak (?) kitapmış, kitap, Sözcü yazarı Özdil’den.


Yazarı tanıtıyor kitabını, yazma amacını:


“… her yurtsever ailenin kütüphanesine, okuma yazmayı söken her
öğrencimizin çantasına, umudumuz olarak dünyaya gelen her bebeğimizin kundağına
Mustafa Kemal’in kitabını bırakacağız. Buna kararlıyız.”


İddia
olağanüstü büyük. Ailelerin kütüphanesine bırakmak neyse de, okuma yazmayı
söken her çocuğa okutmak, bebelerin kundağına bırakmak için çok eğitici,
öğretici, çocuklara uygun ve de doğru bilgilerle dolu olması gerekir kitabın.
Bakalım öyle mi?


*


Kitap kapağı adsız. Beyaz, alışılmadık uzun boyutlu (13 – 23)
kitabın sırtında görülüyor adı.


Kitap kapağında, bembeyaz kapağın tam ortasında, siyah çizgili
imza. Bu imza, Atatürk’ün 1934’te soyadı yasasıyla “Atatürk”soyadı almadan
önceki imzasının bir bölümü.


Tanıtımlarda, ”Yılmaz Özdil’in beklenen kitabı “Mustafa Kemal”
çıktı deniyor. O zaman anlıyorsun kitabın adı “Mustafa Kemal.”


İmza eksik alınmış. Başında Gazi olmalıydı. Atatürk imzasının bir
bölümü koparılmış, kesilmiş, kitap başlığı edilmiş. Atatürk’ün eski imzasının doğrusu: “Gazi M.
Kemal.”


Atatürk’ün
bildiğimiz imzası, son geçerli imzası ise bu değil, “Kemal Atatürk” imzasıdır.


O, her yere yapıştırdığımız, dövmeler yaptırdığımız, duvarımızı,
camımızı, yakamızı, çalışma masamızı süsleyen “K. Atatürk” diye belleklere
kazılı imza.


Önce, Atatürk ‘ün
imzasını yanlış öğrenecek çocuklar.
Geçersiz imzayı görecekler
kapakta, alıştıkları imza silinecek belleklerinden. O’na, kaç yüz kez Mustafa
Kemal diye ön adıyla seslenme, “Kırk gün ne dersen o olur” misali, her satır
başında, satır içinde durmadan Mustafa Kemal denmesi, algıları karıştıracak.


Yazar, Atatürk’e, ısrarla Mustafa Kemal demesini açıklamış
soranlara gazetesinde:


“Atatürk bizim ona atfettiğimiz bir kavram. Yani Atatürkçülük
başka bir şey. Ama Mustafa Kemal bu insanın kendisi. Ben de kendisini yazdım.
Çünkü Mustafa olarak doğuyor. Sonra Kemal, Mustafa’nın önüne geçiyor.
Öğretmeninin ona kemale ermekten yola çıkarak Namık Kemal’e atfen verdiği isim
onun hayatının anlamı oluyor. O kadar içselleşmiş ki bu, eşi Latife de,
hayattaki en iyi arkadaşı Nuri Conker de ona hep Kemal diye hitap etmişler.
Mustafa diye seslenmemişler. Atatürk dememişler, Kemal demişler. Yakın
arkadaşları için, eşi için o Kemal’miş. Dolayısıyla ben onun kişisel
özelliklerinin omurgasını yazdığım için kitabın adına da Mustafa Kemal dedim
zaten.”


Evlere
şenlik bir açıklama.
En yakın arkadaşı, eşi ona hep
Kemal diye seslenirmiş, Atatürk demezlermiş. Ya nasıl sesleneceklerdi? Bir bakar mısınız, bir kadın eşine evinde
adıyla değil de soyadıyla seslenecek, siz böyle bir hitap şekli duydunuz mu
hiç?
İki ön adlı olanların ikinci adları kullanılır sonra
genellikle. İlk ad göbek adıdır. Devlet kurucusu, devletinin Kurtuluş Savaşının
Başkomutanı, ulusunun önderi, kurduğu Cumhuriyet’in ilk Cumhurbaşkanı, dünyanın
en büyük devlet adamlarından biri olunsun da, tüm dünyada, o büyük dahi,
tarihten beri, “Türk’ün atası Atatürk olarak bilinsin de, ülkesinde, o büyük
kişiye, çoluk çocuk, o bu, canı isteyen, ön adıyla seslenmeye başlasın. Saygı
sanlarının hiçbiri kullanılmasın. Bunun yeryüzünde bir örneği var mıdır?


Atatürk
devrimlerine karşı olanlar, devrimlerini benimsemeyen karşı devrimciler Atatürk
diyemez, demez, bizim bildiğimiz; bu kitapta yapılan nedir anlayan beri gelsin!


Kitap, yer yer siyah-beyaz resimli. Boşluklar bırakılarak, sanki
destan yazılır gibi tek tek kısa satırlarla yazılmış çoğu yeri. Satırlarda
başlama bitme çizgi uyumu yok, satır başları gözünün önünde sanki oynuyor, öyle
hareketli. Satırın bir orası uzun, bir burası. Beş yüzün üzerinde görünüyor sayfa sayısı ama siz onu en az yarıya
indiriverin.


Ha, kitabın
arkasına da küçücük bir Atatürk resmi eklenmiş. Üçe, beş santim. Başı kalpaklı.

Altında,


“Ey Türk Gençliği!


Birinci vazifen…” yazıyor. Sonrası? Yok. Bu kadar.


Anımsarsınız, iktidarca, geçmiş yıllarda Meclis’teki Mareşal
Atatürk tablosundan rahatsız olunmuş, kaldırılmıştı. Geçen yıl, gazeteler
muştuladılardı: “Atatürk’ün kalpaklı resmi Meclis’e asıldı.”(Yeniçağ)


Düşündürücü…


Kitapta,
kanımca en önemli, en büyük yanlış, araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı’nın da
uyardığı Atatürk’ün imzasıyla ilgili yanlış bilgi.
“İmzaları” bölümünde yazılanlar. Kesin kanıtlı, belgeleri
yayınlanan bir durum, tekrar yalan şekliyle yazılıyor. Cengiz Özakıncı
anlatıyor:


“1969’da Zeynep Oral’ın ilk başlattığı yalan, hemen çürütüldüğü
halde, ertesi yıl kesin bilgi sayılarak Hürriyet Gazetesi’nce ansiklopedik
bilgi sayıldı.”


Bu yalan furyasının arkasına, Dilipak, Aziz Nesin takılmış. Aziz
Nesin, Cengiz Özakıncı’nın yalanı bozmasına, belgelerle çürütmesine karşın,
yalanda diretmiş. Gazeteciler, Hıncal Uluç, Lale Umar Nesin’i desteklemiş. Aziz
Nesin, (1992)”Türk halkı enayi” bile diyebilmiş bir gazeteye:


“Atatürk’ün imzasını başkasından kopya etmesine çok bozuluyorum.”
Üst başlığıyla Atatürk’ü yermeye cüret etmiş.


Oysa tahmin
ettiğiniz gibi, Atatürk, kendi imzalarını kendi tasarlamış, kendisi atmış.
Daha harf devriminden önceki el yazıları, soyadı yasasından altı
yıl önceki yazı örnekleri buna kanıt. Ressam Saip imzalı portredeki “K.
Atatürk” imzası (1935) ayrıca önemli bir belge. Atatürk “A” sesini küçük a’yı
büyüterek yazıyor, yazı tarzı öyle. Yine Türk’ü yazması, eski el yazılarında
da, imzasının aynısı. Gazi’yi yazması da öyle. Kimsenin yardımına, aklına
ihtiyacı yok.


Bu geçmişin
tartışmaları, belgeli kanıtlı bilgiler varken hem de, aynı yanlışın peşinden
koşmuş yazar. Nedendir bilinmez…


Atatürk’ü kendi imzasını tasarlayamayan, atamayan biri olarak
gösteren, uydurukçu, çıkarcı Ermeni hocanın, oğlunun ve buna kanmış görünenlerin
yalanlarını yaymak ne kadar doğrudur, bu yalan, kitaptan nasıl çıkarılacaktır
bilmiyoruz. Kitaptan:


“Harf devrimiyle birlikte “gazi m. Kemal” imzasını attı

.

Bu imzayı Hagop Çerçiyan tasarladı.”


Denilerek Çerçiyan’ın yalanları sıralanıyor.


“… Mustafa Kemal’in isteğiyle beş farklı örnek hazırladı.

Tek tek sunum yaptı.


Mustafa kemal “k. Atatürk” imzasını seçti.”


Ne diyor Özakıncı, Atatürk’ün “K. Atatürk” imzası için:


“Atatürk’ün
imzası özgün yaratımıdır. O imza, Cumhuriyet’e atılan imzadır. Tek adam
rejiminin yıkılışına atılan imzadır. Laiklik, bağımsızlık imzasıdır!”


*


Tarihçiler sıraya girmişler, şurası da yanlış, burası şöyleydi
diye. Örneğin “Topal Osman” bölümü öyle.


Kitap
magazinsel konularla yüklü…
Atatürk’ün devrimlerinden,
Atatürk ilkelerinden pek söz edilmiyor. Atatürk’ün büyük devlet adamlığının
yanında, kimseye gerekmeyen çok çok özelini öğreniyorsunuz. Yazmaya utanıyorum, bağışlayınız ama kişinin
kendinden veya doktorundan başka kimseyi ilgilendirmeyen “tuvalet ihtiyacını
nasıl görürdü, savaşlarda ne yapardı”
bölümü bile var kitapta.


“Sivil hayatta sabaha karşı saat beş gibi, yatmadan önce tuvalete
giderdi…


Cepheden kalma alışkanlıktı.


…. her sabah saat beş gibi uyanır uyanmaz tuvalete gider, işini
görür, aradan çıkarırdı.”


Yazar, kitabı üzerine yenice konuşmuş:


“Bir sihirli el bu toplum Atatürk’ü tanımasın diye özel çaba
harcamış.”


Demek ki
neymiş, okuma yazmayı söken çocuğumuz Atatürk’ü bunlarla tanıyacakmış. Çoğu
önemsiz kadını, uyduruk Bulgar aşkını, yabancı artist bozuntularını, bir de,
kendisine, annesine atılan iftiraları, bir takım delilerin, akıl sağlığı
bozukların, karayobazların, kuyruk acılıların pis ağızlarından çıkan
kusmukları… bu kitap sayesinde öğrenecek çocuklarımız.
Kundaktaki bebeler de büyüyünce mutlaka duyacaklar, aman ne kötü
adamlar, ne kötü laflar etmişler, “tüh tüh” diyecekler!


Rıza Nur’un,
uşak Cemal Granda’nın ağza alınmayacak iftiralarından kime ne? Neden öğrenmeli
bunu herkes, dünya bunları neden duymalı, neden?


Kazancımız ne olacak, içimizdeki hainlerden, bu, bunu demişti,
bunu iddia etmişti, demenin kime neye yararı olacak?


Üstelik, bu yaşadığımız acılı günlerde…


O kadınlar faslı ayrı bir alem. Yabancı kadınlardan, yalan olduğu
belli, önemsenmek için yıllar sonra atıp tutmalar, yakıştırma öyküler. Bir dolu ne için anlatıldığı anlaşılmayan,
saçma sapan aşk-meşk – kadın hikayelerinden en acısı kızkardeşi Makbule ile
ilgili olanı.
Ölürken, kendisine Atatürk’ten kalan mal
varlığını bir devlet kurumuna bağışlayan kızkardeşi; arsız, gözü aç, lükse
düşkün gösteriliyor, bir hizmetçisini bile dile takmışlar, şu günkü saltanat
devrinde hem de, insanın aklı duruyor. Atatürk’ün
arkasında kalan tek aile ferdini, kendinden dört yaş küçük kız kardeşini böyle
aşağılayarak milyonlara duyurmak kime ne kazandıracak acaba?


Yazarın köşe yazılarından hiç değiştirilmeden olduğu gibi
aktarılan bölümler de var. Bunlardan biri: “Sevgili.” “Atatürk’ün Bulgar Aşkı”,
“Sofya’da Aşk Başkadır!”gibi başlıklarla duyurulan, uyduruk, akla mantığa
aykırı hikaye. Atatürk’ün
Sofya günlerinden, çocuklar, çıkara çıkara Bulgar kızını mı çıkaracaklar?


Çoğu konu, Atatürk’le ilgili anı kitaplarından, bilinen konular.


Yine,
Atatürk’ü değersizleştirme çamurlarından biri, “Mustafa Kemal’e “Sabetayist”
denildi…diye başlayan bölüm.
(s. 339)


En çok, bu bölüm düşündürdü beni. Çünkü bunları istemeden, içim
sızlayarak, iftiranın hedefine ulaşacağını, bilmeyene, algısı karıştırılanlara
“acaba” dedirtebileceğini düşünüp üzülürken, hemen o günlerde, bu kitaptaki
aynı konuyu,“Yahudi dönmesi miydi?” başlığıyla aynı sözlerle yazan bir köşe
yazısıyla irkildim.


Bizim kuşak, sonraki kuşak, daha sonraki kuşak… Tamam, bu kuşaklar
yenilmez, bellekleri değiştirilemez, sonuna kadar direnir de, günümüz
gençlerinin durumu ne olacak? Kırmızı Kedi
yayınlarının sahibi yazmış bu yazıyı, Oda tv denilen yerde çıkmış bir kaç gün
önce. Atatürk’ü “Yahudi dönmesi” gibi akıllara ziyan bir tartışmanın içine
katmışlar.
Bir yanda yazarı, bir yanda yayınevi patronu aynı
konuda buluşmuşlar. Sözde olmadığını ispatlıyorlarmış da, öyleymiş de,
şöyleymiş de…. Hiç mi duymamışlar; “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz”
benzetmesini, atılan çamurların temizlenmesinin güç olduğunu, en doğrusunun bu
tür denilenleri aynı sözlerle yaymamak olduğunu…


Tertemiz
algılar kirletiliyor, bir şey kınanırken aslında duyuruluyor, çamur atanın
istediği yapılıyor.
Günlük yaşamımızda, yaşadığımız
çevrelerde kimlere ne iftiralar atılıyor, “Şu şununlaymış, falanın oğlu ondan
değilmiş, şu şurada şununla neler yapmış…” Ciddiye alınsa, bu dedikodular
yayılsa, neler olur neler. İnsanoğlunun yaradışında var, iyilik de kötülük de…


Atatürk’ün
anasına, büyük Türk anasına adıyla seslenmek… O büyük anneye “Zübeyde” demek.
Çocuklarımız böyle mi öğrensinler Zübeyde Hanım’ı?


“Zübeyde’ye mektup yazdı.


“Saygıdeğer anneciğim…”


“Zübeyde’nin odasında… Zübeyde küt diye yığıldı.”


“Annesi Zübeyde geldi.”


Sonra,
Atatürk’ü ameliyat masasına yatırır gibi, hastalıklarından, dişlerinden,
damağından, kimsenin bilmesi gerekmeyen, toplumu, hele günümüz toplumunu hiç mi
hiç ilgilendirmeyen, Atatürk‘ün “altı ok”una en çok ihtiyaç duyulan günümüzde,
bedensel durumlarından, sıkıntılarından uzun uzun söz etmek…


Bize Atatürk’ü değil, Mustafa Kemal anlatılıyordu sahi.
Karıştırdım…


İlk haftada beş yüz bin, on günde yedi yüz bin satılmış kitap.
Fabrikalarda işçilerine dağıtıyormuş holdingler. Binlercesini toptan alan
varmış.


Avukat Erdem
Akyüz, yazıdaki iftiralardan söz eden bölümlere şöyle bir uyarı yapmış:


“Burada örnek vererek tekrarlayamayacağım ölçüde terbiye dışı ve
suç teşkil eden kelime ve cümleleri açık açık yazmak yerine, bunların yalan ve
iftira olduğunu kaydetmek daha doğru bir yazım şekli olurdu. Suç ve iftira
niteliğindeki beyanların, bire bir alınıp yazılması doğru olmadığı gibi hukuka
da uygun değildir.

Okul çocukları ve öğrenciler, bu satırları okudukları zaman ne düşünüp, nasıl
yorumlayacaklardır.

Atatürk düşmanı kişi ve taraflar, kitapta yer alan bu ifadeleri, kopyalayıp,
suistimal ederek kullanabileceklerdir.

Bu yazım şekli ile, asılsız ve temelsiz iftiralara ulaşmak imkanı olmayanlara
da bu olanak verilmiş olmaktadır.”

Sonunda da teklifini demiş. Bir milyon yedi yüz bin basılan, bu kağıt sıkıntısı
olan kriz günlerinde hem de:

“Değerli yazar Yılmaz Özdil’in içten ve samimi bir şekilde yansıtılan bu
eleştirilere bir çözüm bulacağını ve belki de kitabın toplatılarak
düzeltildikten sonra yeniden yayına vermek gibi çözüm üretileceğini ümid ve
temenni etmekteyim. Av.A.Erdem Akyüz”


Cengiz Özakıncı da, sonraki baskılarda düzeltin diyordu yanlışı.


Kitabın
kendisi, içeriğine göre seçilen hedef kitlesi, okuyucu kitlesi, zamanlaması
yanlış.


Bunu demeye
çekiniyor musunuz? O kitabın toplatılıp düzeltilmesi olası mı?


Sözcü, her gün yeni bir tanıtımla övüyor kitabı:


“Mustafa Kemal’i’i anlatmak boynumuzun borcudur!” diyen usta kalem
Yılmaz Özdil, mutlaka her evde olması ve 7’den 70’e herkesin okuması gereken
bir eser ortaya koydu.”


Şimdi aşağıdaki konu, kimi, hangi çocuğumuzu, neden ilgilendirsin?


“Şahane dans ederdi.


Çocukluğundan beri meraklıydı.


… Mustafa Kemal, Bolşoy’un sopranosu Maria Maksakova’yı dansa
kaldırdı, vals yaptı. Saat 22’de başlayan balo, sabah 7’ye kadar sürdü!


Türkiye hatıralarını kaleme alan Sovyet sanatçılar şu ortak
yorumda buluşmuştu;


“Mustafa Kemal çok etkileyici dans ediyor.”(s. 411)


Burada da akla ziyan bir kıyaslama, demişse demiş, bunun nesini
öğrenecek çocuklarımız? Bizi Atatürk’ün dedikleri ilgilendirmiyor mu?
Çevresinde kısa – uzun süreli bulunan kadınlardan kime ne?


“Makbuleye göre, Latife Atatürk’ü, Fikriye Mustafa Kemal’i
sevmişti.


Biri sonuca, öbürü sebebe aşıktı.”(s.212)


Ah ah, kitabın en önemli yerini, “belgeselli” sayfasını unutmuşum:


“Çankaya köşkünün bodrum katında kav vardı.


Terekesindeki döküme göre, Mustafa Kemal vefat ettiğinde şunlar
kalmıştı…


38 şişe erik rakısı (ev yapımı)

50 şişe Macar şarabı, kırmızı

25 şişe Ren şarabı, beyaz”



Böyle başlanarak 22 dizelik bir içki listesi sıralanıyor. (s.439)


Yorumu, tabii okuyanların.


Çocuklar, Atatürk’ü, bağışlayın, dil alışkanlığı işte, Mustafa
Kemal’i gerçekten öğrenecekler!


Okurken içe dokunan, alışılmadık satırlar:


“Mustafa Kemal rahmetli olmuştu,” (s.300)


“10 Kasım’da rahmetli olduğunda üç günlük sakalı vardı.”


“Rahmetli olmadan üç ay önce, gene böyle diş eti
iltihaplanması…”(s. 467)


Aynı sayfada birden kuruluş yıllarına dönüveriyor. Zaten kitapta
tarihi bir sıra yok, oradan oraya geçiliyor:


“1923’ten itibaren burun kanamaları başlamıştı. “(s. 467)


“Mustafa Kemal vefatından 18 gün sonra…”(s. 478)


Bilmemizin bize ne kazandıracağı belirsiz öğretiler:


“Pijamayla yatmazdı, gecelik entariyle uyurdu.”(s. 367)


“…sadece elma suyu ve sütle besleniyordu.”


Anca kaşıkla verilebiliyordu.”(s. 480)


“…dişlerini erken kaybetmişti. Üst dişleri…”(s. 466)


Kime neyse, şu yukardaki sözlere bakın. Sarsıyor, yumruk yediriyor
duyana. Atatürk ortada, korunmasız, her yanına dil uzatılıyor. Ölümsüz
fikirleri öğretileceğine;


“Benim naçiz
vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet
payidar kalacaktır.”


diye söylediği sözdeki gibi, yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’ün,
“naçiz bedeni”ne saldırılıyor. Çocukların, milyonların, dünyanın önüne
atılıyor, öğrenin bunları, öğrenin deniyor.


“10 Kasım perşembe

Saat dokuzu beş geçe…

Mustafa Kemal’i kaybettik.”(S. 481)


Burası da doğru değil, Atatürk’ü kaybetmedik, Atatürk sonsuzluğa
göçtü o gün.


Can Dündar’ın çok tartışılan filmi, “Mustafa”sından sonra, şimdi
de böyle bir kitap. Hele, “Mustafa Kemal’li yıllarda dünya” bölümünde, yargıç
katili, bölücü Yılmaz Güney’in, Cumhuriyetimize 70 yıllık zulüm diyen Yaşar
Kemal’in örnek olarak adlarının geçirilmesi de çok ilginç, çok…


Bakınız, bir 29 Ekim daha yaklaşırken, 29 Ekim’le ilgili ne
öğreniyoruz bu kitaptan?


“29 Ekim 1923… Cumhuriyet ilan edildi. Meclis’teki teşekkür
konuşmasını şaşırtıcı derecede kısa tuttu. Çünkü, diş protezlerini yeni
takmıştı, henüz alışamamıştı…”(s. 466)


Bu tümceleri alıntılarken, inanın yerin dibine geçiyorum, kendi
elimle de duyurmuş olacağım bu kötücül, üzücü sözleri. Sonra, beni kim okuyacak
ki diyorum, bir garip öğretmenim, şurada ne kadar ömrüm kaldı, geldim
gidiyorum, en azından “Ata’ma” görevimi yapayım… O sözler ise, bilinçsizce
okunacak, nasılsa herkese ulaşacak, yarına da kalacak, kimse silemeyecek
insanların içinde yaptığı, yapacağı yıkımı.


Atatürk’ü
eserleriyle tanımalı, tanıtmalıyız, kişinin kendisini ilgilendiren özelleriyle
değil.


Falih Rıfkı Atay, zamanında şu dileği yazmıştı ülkemiz için,
“Batış Yılları” kitabından:


“Bütün
kuvvetimizi, kalkınmaya ve eğitime vermeli, Atatürk’ün bitirdiği, sağlam
temellerini attığı yapıyı tamamlamalıydık…”


Böyle mi tamamlayacağız?


Feza Tiryaki, 22 Ekim 2018

İLK KURŞUN