BAYAĞILIK SALGINI


İnsanlık belli bir eşiğe getirilmişken,
pandemik COVID19 tartışmaları her alanda sürüyorken, çok temel meselelerin
üzerine sanki boş vakit geçirirmişçesine yazıp çizmek, büyük haksızlık! Bu
aşamada toplumda belli kesimlerin yüzeysel davranışları başka bir sorun sahası
oluyor ki, bu büyük bir kirlilik yaratıyor. Bu ciddi şartlardayken, işleri
evden kovalıyorken, can sıkıntısıyla henüz adı konmamış bir ruh halini toplum
olarak yaşıyorken, belli kesimler için söylüyorum, entelektüel bayağılıktan
uzak durup, köklü kültürel meseleleri seviyeli biçimde ele almak, başka
yanlışlıklara sebep vermemek adına sorumluluk duymak gerekir. 



Neydi insanın öyküsü? Çok dönemeçten geçti
insanlık, bedeller ödedi. Öte yandan fennin yanında sosyal bilimler
sistemleşti. Politika, ekonomi, hukuk, felsefe… 


Antik dönemin tartışmaları beyhude miydi?
XIX. ve XX. YY’da Kant, Hegel, Marks, Hayek boşuna mı tartıştı? Örneğin,
İngiliz John Locke’ı okumadan, “Amerika şudur,” demek ne denli doğru
olur? Yok, mutlaka bütün düşünürler insanlığın ileri düşüncelerinin dönemsel
betimlemelerinden de öte değerleri ifade ettiler. Bizler bugün her neredeysek
bulunulan noktanın sabitelerini mezüre üzerindeki santimleri elden
geçirircesine görebiliyoruz, hesap edebiliyoruz bazı adımları. Burada
entelektüel kesimlerin yapması gereken, kavramları uzaydan gelen hazır
ifadelermiş, hep varlarmış gibi görmemek olmalıdır. Bütün bunlar her santimi sayısız
düşünceyle yoğrularak insanlık kültürüne bezenmektedir; mutlak değilse bile
ışık vericidir. Bu süreç devam etmektedir.


Hal böyleyken bazı çevrelere baktığımda
dikkatimi çeken bir husus oluyor; bayağılık yaygınlaşıyor, tıpkı salgın
hastalık gibi. Bayağılık bile kendi ölçü birimini oluşturuyor, haliyle. Bu ölçü
farklılığı içine girmiş olanlar, yani ölçü birimini kaybetmişler, temel
kavramları yok sayarak tartışıyorlar; halbuki o kavramların her biri insanlık
adına bir kilometre taşı. 


Peki ne görüyoruz, Bilgi Çağı’nı kat
etmişken ve COVID19 karantinasındayken? Entelektüel bayağılık içinde kendine
barınma imkânı bulmuş cehalet, kavramları gemi azıya alarak boş zaman
geçirircesine hareket ediyor ve salgını derinleştiriyor.


İnsanlığın temel konuları ne? Bugün
koronavirüs salgınıyla Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi içindeki bir yaşam
biçimine döndüysek eğer, bunun bir anlamı olmalıdır, hatta faturası da. Bunun
tartışmasını XXI. YY’da yaparken gayet temkinli olmak gerekmez mi? Zira uzayda
kolonileşmeye elverişli teknolojileri geliştirme arifesine gelmiş insanlığı
eğer siz bir Maslow betimlemesi içine sıkıştırırsanız, beraberinde bunun
çelişkisini de açıklamanız gerekir. 


Bugün bu dünyada (görece) varlık
içindeyken bir uzay kolonisinde yemek, içmek, barınmak gibi çok temel
ihtiyaçlara döndürülmüş haldeyiz. Robotlar dakikada bir milyon maske imal
ediyorken maske tartışması içindeyiz. Ordular tarafından bir yandan Biyolojik
Harp tatbikatları yapılıyorken diğer yandan pandemiye karşı bir aşı
geliştirmenin aczi içindeyiz. Neyse!..


COVID19 ile birlikte özellikle Avrupa bu
geçiş dönemi tartışmalarını, kültürü veya birikimi bunu gerektirdiğinden
olmalı, “liberal enternasyonelleşme” olgusuna dayanarak yapmaktadır.
Aynı zaman diliminde bir de “neoliberal küreselleşme” olgusuna dayalı
tartışma perspektifi sunulmaktadır. Düşünceler çarpışıyor gibi ama anlayana
demem gerekiyor. 


Bu ayrımları görmezden gelerek tartışanlar
aslında hangi tür hapı yuttuklarının farkında değiller gibi. Örneğin,
sosyo-ekonomik ve psikolojik bağlamlarla Marks ile Hayek öğretilerinin farkını
özümsemeden, başka alanlarda değerlendirmeler yapılırsa ölçü birimi
farklılaşabilir. Örneğin uluslararası ilişkilerde çalışanlar küresel kavramını
kendi söylemlerinde kullanırlarsa, bunun öncesindeki sosyo-ekonomik okumayı
özümsemişler midir, onları takip edenler böyle mi anlamalılar?


Hayır, bizde bazen işler böyle yürümüyor!
Bizde işler, görülen o ki, literatür takip etmekle oluyor. Bilimsellikte
literatür taramak zorunluluktur ama yeterli değildir. Örneğin ne düşünceyi
temsil ettiklerini bile umursamadan, küreselci veya muhafazakâr bilmeksizin,
Project Syndicate’i, Foreign Affairs veya American Interest’i takip edip
kes-yapıştır fikirlerle makale yazan birine Batı’da iş verilmezken, biz
evlatlarımızı bilim insanı olsun diye emanet etmekteyiz. Hal böyle olunca Batı
kültürünün tarihi derinliği bir çırpıda yok sayılıyor, hem de bir uzmanının
dilinde, kaleminde. Başka bir örnekte ise Doğu kültürü yok sayılıyor.
İnsanlık bu, doğusu da batısı da incelenmeli.


Kültür deyince çok şey gelmeli akla. Bir
husus daha var bilinmesi gereken. Nedir o? Her bir spesiyalistin ötesinde
durup, bütün düşüncelerin o kültürde hazmedilmesini ve eklemlenmesini elverişli
kılmak adına biri olmalıdır, yani bir generalist, filozof olmalıdır. İkincisi,
nedir o? Fizik veya biyoloji uzmanı olmalı, hem de çok ileri düzeyde bilim
insanı olmalı; ama bir o kadar da popüler fizik veya popüler biyoloji yazarı
olmalı, yani bu dalların filozofları, geçeğini betimleyen generalistleri.
Örneğin günümüzde Micio Kaku olmasa Geleceğin Fiziği’ni böylesi şekilde anlamak
mümkün müdür? Aksi halde, birkaç yan dalda uzmanlaşsalar bile spesiyalistlerin
eksiklerini veya yanlışlarını diğer entelektüel kesimler tekrarlar hale
gelirler. Yozlaşmanın entelektüel elitler-arasında durumu böyle pekişir,
bayağılık salgını baş gösterir, sonra zor düzeltilir.


COVID19 epidemisi var ya, pandemi oldu ya,
sonra dünyada görülecekler konusunda meraklı bir bekleyiş yaratılmışken
birileri yazıp çizecek ya… İşte post-modern kültürün apokaliptik sanrısı böyle
bir şey olsa gerek. Kullanılan araçlar post-truth, gerçeklik sonrasına ait.
Olan ne? Basit, körlerle sağırlar birbirini ağırlar, diyesim geliyor. Bu
şartlarda kökü olmayan fikirleri yazıp çizene sormak gerekir; torbayı
doldurmuşsun oradan buradan, şimdi kime yararın oldu diye. John Gray’i
teşhislerine uygun bir tablo durumu bu.


O zaman sorayım, kültürümüzün temsilcisi
filozoflarımız nerede? Yok mu? Toplum için kim tutacak ölçüyü, kim betimleyecek
kilometre taşlarını yerli yerinde, hem de kültürümüze yakışır biçimde? Herkes
bir noktadan çekiştirip boş zamanlarını harcarken… 


Öyle ya bize, “Çağımızın meşhur
Fransız filozofu Edgar Morin,” deyip onun ağzıyla yazar dönemsel
eleştirileri bir yabancı kökenli küresel medya organı, eksiği onlara tamamlatırlar.
Peki, kültürel yozlaşmanın farkında mıyız? İnsanlığın birikimi, kavramları,
kültürü, zamanın icaplarını bir yana konuyor, özellikli uzmanlar ölçüsüz
değerlendirmeler yapıyorlar, elitimsi bir kesim memnun görünüyor, çünkü vakit
geçiriyor olmalılar, üstelik filozof eksikliğini yabancı bir medya organı gelip
tamamlayıveriyor, ne dendiği pek anlaşılmadan, ezberden tekrarlar oluyor
sonrasında ve hatta taraf tutan olunuyor, “Ben buyum! ” deniyor
kibirlice… Belli bir okulun veya ekolün temsilcisi olmak bile kabul gerektirir.
Kim kimi nereye kabul etmiş dersiniz?


KAYNAK : https://politikmerkez.com/konular/kultur/bayagilik-salgini/