• ANALİZ /// Prof. Dr. Mehmet Yuva : BİR HAZİN COĞRAFYA : İSKENDERUN SANCAĞI (HATAY)
  • Yayın Tarihi : 19 Temmuz 2018 Perşembe
  • Kategori : ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI


Hoşgörü, dinler ve mezhepler arası diyalog, misafirperverlik abidesi ve uygarlıklar beşiği İskenderun Sancağı, Türkiye’nin en cok cezalandırılan ve bedel ödeyen vilayetlerimizden. Orta-Doğunun en stratejik körfezi, Türkiye’nin en uzun kum sahili, Kasyus (Kel), Antakya ve Amanos dağlarıyla, coğrafyamızın en eski uygarlıkları Sami (Türko), Kenan, Finikya, Amur, Hitit, Mısır, Asur, Fars, Mekedon, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Osmanlı, Fransız ve en nihayet Türke ev sahipliği, Apollo, Zeus, Aristo, Agenor, Asya, Afrika, Avrupa, Büyük İskender, Selefkos, Antiochus, Hz. Musa ve Hz. Hızır, Hz. İsa’nin en önemli müritleri Butros ve Paulus, Libanius, Cleopatra, Defne, Zennubya, Eyüb el-Ansari, Yusuf el-Hekim, Habib el-Nejjar, Beyazid-i Bestami, filozof Zeki el-Arsuzi, gazeteci Muhammed Ali Zarka, Suphi Zahhur, Edebiyatçı Hanna Mina, şair Süleyman İsa ve İskenderun Sancağı için “40 asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” diyen Mustafa Kemal ile nice meçhul kahramanın hayran kaldığı vatan ve istisnasız bütün siyasi liderler tarafından her anlamda “örnek” alınması gereken vilayetimiz diye takdim edilen İskenderun Sancağı.

Seyyah Evliya Çelebinin deyimiyle: “Gezip gördüğüm yerlerin en farklısı, en müthişi ve müşahade ettiğim en görkemli surlarına sahip” Hatayımız. Antakyalı Libanius’un: “Birgün ilahlar tekrar yeryüzüne inmeye karar verirlerse Antakya’ya inerler” dediği kent. Verimli toprakları, bol su kaynakları, ormanları, dağları, denizi, nehirleri, gölleri ve zengin tarihe haiz İskenderun Sancağı : Yorgun, hüzünlü, öfkeli ve fırtına öncesi sessizlik misali.

Hatayın verimli topraklarına rağmen ezici bir çoğunluk topraksız veya az topraklı çiftçidir. Hatay, Adana, Mersin Alevilerine boşuna “fellah” yani “çiftçi” denilmedi. Binlerce yıldır bu topraklarla haşır neşir olmuşlar adeta bir yek vücut haline gelmişlerdir. Amik ve Çukurova da pamuk toplamaya, çapaya gitmek zorunda kalan binlerce insan yakıcı güneşin altında en zor koşullarda ve “tarım işçisi” statüsünden mahrum olarak hayatını kazanmaya zorlanırken, 12 Eylül 1980’de iktidara el koyan “Amerikanın yerli conileri” her zaman olduğu gibi yerliden çok “yabancıya” ne kadar önem verdiklerini ispatlamak için ta Afganistan’dan yüzlerce Afganlıyı alıp getirdiler ve Amik ovasına yerleştirdiler. Getirmekle yetinmediler, tapulu toprak, ev, ahır, traktör, maddi yardım, hayvan, ve nice kolaylıklar sağladılar. Bu kadar “kerim” davrananlar bu nadide toprağın kızılderililerine faşizmi, işkenceyi, terörü, yasakları, hukuksuzluğu mubah gördüler. “Yabancı” misafirlere melek olanlar, tek suçu “öteki” olan yerlilere vahşice saldırdılar, horladılar, tu-ka ka dediler. Bunun ardından, toprak, ev, aş ihtiyacı olan her “ırktan” muhtaç getirildi. Bir tek yerli muhtaçlar hep muhtaç bırakıldı.

Türkiye’nin tek Ermeni köyü İskenderun Sancağına bağlı Samandağı (Selukya) ilçesindedir. Toplam sayıları bugün 200 kişiyi geçmez. Halbuki 1938’de kurulan İskenderun Sancağı Cumhuriyeti Devleti (Hatay devleti) döneminde Arap ve Türk Alevileri, Sünnileri, Süryanileri , Hristiyanları ezici çoğunluktayken, halkın %10′nu da Ermeni kardeşlerimiz teşkil ediyorlardı. Amanos dağlarının bu yerlileri bahçecilik ve tarım kültürü ile taş ev mimarisinin temsilcileriydi. Bu yerlilerin yerine getirilen göçer-konar “yabancı misafirler” bu taş evleri, bahçeleri, bağları önce tükettiler sonra betonlaştırdılar. Bugün Belen kasabasından, Amanoslara, Amik Ovasından Yayladağı (Ordi) ilçesine kadar yayılan coğrafyaya baktığımızda sadece çirkin bir betonlaşma ve tüketilen-tahrip edilen bir doğa vardır artık. Dağdan gelip bağdakini kovan bu “toplama yeniler” dağa taşa Türk bayrağı ve kurt resimleri asarak her türlü estetikten uzak İslam tevazusundan yoksun ”füze” misali minareler diktiler.

Bu vatanın öz be öz Türklerine “Türkçülük” dersi verme küstahlığında da bulundular. Mustafa Kemali’in “4000 senedir Türk yurdu” dediği bu vatanın yerli evlatlarına “yabancı” muamelesi yapma cüretkarlığını gösterdiler. Türkü, Orta-Asyalı, çekik gözlü, yuvarlak suratlı, basık kafalı “Çinli-Moğol-Hun“ asıllı sanan bu zevatlar, Hz.Nuhun oğlu Saminin oğlu Yasefin oğlu Türkü hiç duymadılar, ve Türkün soyundan gelen İskenderun Sancağı kızılderililerin neden Hz. Ademden Hz. Muhammed’e derin bir Peygamber, Hz.Ali ve Mevlana sevgisine haiz olduklarını idrak edemediler. Mütevazi hayat tarzlarını ve hoşgörü kültürlerini zayıflık ve korkaklık olarak telakki ettiler. Halbuki çok güçlü olduklarından mutevaziydiler ama “dışarıdan müdahil olanlar“ bunu anlayacak vicdan ve akıl muhakemesinden yoksundular.

Zengin ve ehemmiyeti yüksek bir maziyi barındıran Hatay’ın surları onarılmadı, doğası, tarihi eserleri korunmadı, Amik gölü kurutuldu ve bu nadide tarihi göl artık sadece hatıralarda ve bazı eski haritalarda kaldı. Nehirleri artık akmıyor. Niçin? Bilen yok, ilgilenen yok. Samandağı ve İskenderun körfezinden Türkiye pazarlarına ve dünyanın farklı ülkelerine ipek, sedir kereste, küçük-büyük baş hayvan, bugün türleri bile bilinmeyen her türlü sebze-meyvelerin ihracatını yapan Sancak, Türkiye’nin bu sektörlerde yasadığı hazin öyküyü paylaşıyor.

Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerine en çok göç veren vilayetimizdir Hatay. İstisnasız her evin bir evladı bu ülkelerde çile çekmektedir. Bu göçün Türkiye ekonomisine yaptığı katkılar bir yana, getirdiği ayrılıklar, aile dramları, ahlaki çöküntü, ve nice sorunlar yetmezmiş gibi, devlet özel bir uygulamayla sanki burası başka bir devlet ve bu insanlar vatandaşlarımız değilmiş gibi 1980’li yıllarda Suudi Arabistan’a çalışmaya gitmek isteyen İskenderun Sancağı yerlilerine vize uyguluyor ve Türkiye tarihinde kendi öz evlatlarına yurt dışına çıkabilmeleri için özel vize uygulayan ilk devlet olma ayrıcalığını kazanıyor. Bu insanlar düşmanmış gibi, devleti Suudi Arabistan’a özel mesajlar göndererek bu bölge insanın “Alevi” olduğunu ispiyonluyor ve alınmaması yönünde telkinlerde bulunuyor. Bu yerlileri aç kalmaya mahkum etmek isteyen zihniyet, bunlara ne yapsak halen ayaktalar diye hiddetleniyor, kin kusuyor. Bu olanları kaç kişi hatırlıyor? Bugüne kadar bunun hesabı niçin sorulmadı? Demokratik açılım kahramanları bu ayıbın sorumlusu Özal ve şürakalarından hesap sormayı bir yana bırakın onları ve İslamın ve onun mihenk taşı konumunda olan Alevi İslam anlayışının en büyük düşmanlarından “Ebu Suud Efendi“ yi övmekte bir utanma görmemektedirler?

Eğitim olanakları bulamayan Hatay gençleri bu fırsatı komşumuz Suriyede yakalıyor, ama gelin görünki bizim resmi olarak tanıdığımız Suriye üniversitelerinden mezun olan gençlerimize YÖK denklik vermiyor. Suriye ile en kavgalı olduğumuz, savaşın eşiğine geldiğimiz dönemlerde bu universitelerden mezun olan gençlerimizin diplomalarını tanıyan devletimiz, iki sene öncesine kadar her alanda örnek bir ilişki yaşamaya başladığımız ülkenin diplomalarını artık tanımıyorum diyor ve yaman çelişkinin, mantıksızlığın daniskasını sergiliyor. Bu gençlerin tek suçu İskenderun Sancağı’nın yerlisi olmak. Alevi, Arap, Çerkez, Süryani, Kürt, Sünni, Ermeni ve daha nice açılımlarla toplumu allak bullak eden hükümet ve canı gibi koruduğu 12 Eylül faşizminin temsilcisi YÖK, İskenderun Sancağı diplomalarına tahammül edemiyor. Mahkeme kararlarına ve bu kadar süren ayıba boyun eğmek zorunda kalan YÖK , mezun olan yerlileri türlü şartlarla bezdirmeye devam ediyor. Amma velakin herhangi bir Suriyeli’nin üniversitelerimize kayıtsız şartsız kabul edilmeleri sağlanıyor. Ve hiç kimse bu olay nedir diye sormuyor, olanı sorgulamıyor.

Dünyanın en bağnaz en cani ve en hoşgörüsüz mahhluklarını toplayıp İskenderun sancağına musallat ettiler. “Allah-u Ekber” nidalarıyla Suriye’ye Maraş katliamını, Sivas kahpeliğini Madımak caniliğini İskenderun Sancağı üzerinden ihraç ediyorlar. Türkiye’de terör ve katliamdan mahkumiyet almış “mücahitleri”, gemilerimizi kaçırıp yolcuları rehin alan “Çeçenleri”, Kosova’da ruhlarını NATO’ya teslim etmiş mafya ve uyuşturucu kaçakçıları, Libya’da boğaz kesen linç eden terör estiren paralı askerleri, İslam düşmanı Vahhabizmin temsilcileri sapıkları ve nice garip mahlukları “demokrasi ve özgürlük savaşçıları” diye kucaklıyorlar. Yağma, talan tahribat aleni yapılıyor. Barış, kardeşlik ve huzur coğrafyası İskenderun Sancağına , bomba üreten-patlatan, silah sevkiyatı yapan, dini-darlık yayan, etnik ve mezhepsel çatışmaları körükleyen, yağmalanan Suriye buğdayını, ununu, arabasını, makinesini ve umudunu malıymış gibi pazarlayan ve Suriyeli çiftçi, sanayici, esnaf ve memur kardeşinin kanı üzerinden zenginlik avına çıkmış vicdansız ruhsuz bir karanlık kitleyi musallat ettiler.

İskenderun Sancağı rahmetlidir, hoşgörülüdür, kerimdir, Peygamberler diyarıdır, Mevlanaya uygun yaşar ve kim olursan ol gel der, kucaklar sonsuz sevgisinde eritir: bu tamamda, bence devlet ve Hataya dahil olan “yeni” yerliler artık takdir etmeyi öğrenip “eski” yerlilerin derin hoşgörüsünü daha fazla istismar etmemelidirler. Aslında en çok feryat etme, şikayet etme ve isyan etme hakkına sahip olan İskenderun Sancağımızın huzura acilen ihtiyacı var. Ey halkından ziyade yabancıyı ve maslahatını sevenler, baş tacı edenler, kamplarınızı da, demokrasi havarilerinizi de hurilerinizi de vahhabilerinizi de alın ve konaklarınızda makamlarınızda misafir edin. Gayri İskenderun Sancağının takati kalmadı.

Prof. Dr. Mehmet Yuva

İLK KURŞUN