• ANALİZ /// MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK VE SAVAŞ
  • Yayın Tarihi : 14 Ekim 2019 Pazartesi
  • Kategori : ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK VE SAVAŞ 

Atatürk’ün “savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir” cümlesi savaş karşıtlığına yorumlanabilir mi?

Barış Pınarı Harekatı’na karşı olmak için “savaşa hayır” sloganını kullanan kesimin önemli iddialarından biri Atatürk’ün 1. Dünya Savaşı’na katılmaya karşı çıktığıdır. 

Atatürk, 1. Dünya Savaşı’na katılmayı zorunlu gördü

İddianın aksine Atatürk, devleti yöneten İttihat ve Terakki’nin bu savaşta, devleti tarafsız bırakamayacağını İtilaf devletlerinin şu niyetleriyle ortaya koymuştur:

“Tamir olunmaz felaketlere ve elim neticelere vardığından, bugün milletin memnuniyetsizliğini çeken Harbi Umumi'ye iştirak etmemek elbette son derece arzuya değerdi. Fakat buna maddi imkân mevcut değildi. Çünkü iştirak etmemek silahlı bir tarafsızlığı yani Boğazlar'ın kapalı bulundurulmasını icap ettiriyordu. Halbuki vatanımızın coğrafi mevkii, İstanbul'un stratejik vaziyeti, Rusların İtilaf hükümetleri yanında mevki almış olması, bizim seyirci kalmamıza asla müsait değildi. Bundan başka, silahlı bir tarafsızlığın devam ettirilmesi için paramız, silahımız, sanayimiz, özetle lazım olan vasıtalarımız mevcut değildi. İtilaf devletlerinin bilhassa İngilizlerin para vermemesi bir yana, gemilerimizi zapt ve milletin dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği İnşaatı Bahriye'ye ait yedi milyon liramızı da gasp eylemeleri ve İtilaf Devletlerinin harp ilanıyla beraber bizim harbe girişimizden daha dört ay evvel tamamen Osmanlı hükümeti zararına bir Ermenistan cumhuriyeti teşkiline karar verdiklerini ilan eylemiş olmaları ve hatta Bolşeviklerin yayımladığı gizli antlaşmalardan anlaşıldığına göre, İstanbul'un Çarlık Rusya'sına vaat edilmiş olması, harbe İtilaf devletleri aleyhine girmekliğin kaçınılmaz olduğunu gösterir açık delillerdendir. Bir de İngiltere ve Fransa'nın, kendisine İstanbul'u vaat eyledikleri Rusya dururken, uğursuz Balkan Harbi'nden sonra hiçbir askeri kıymet ve milli mevcudiyet atfeylemedikleri milletimizi, kendilerine iltihak eylemeyi farz etsek bile, tercih edeceğini tasavvur eylemek elbette doğru olamaz.” [1]

Atatürk, 1. Dünya Savaşı’nı, padişahın tahtını kurtarma savaşı olarak değil vatan savaşı olarak gördü. Padişaha mı hükümete mi yarar, diye düşünmedi. “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” dedi.

Çünkü Çanakkale’nin geçilmesi, İstanbul’un ele geçirilmesi ve devletin sonu demekti. Sofya’da askeri ateşe iken görev istedi ve Çanakkale’ye atandı.

Ya da 19 Mayıs 1919’ta Samsun’a çıkmadan önce “padişahın beni Anadolu’ya yollatmasını istiyorum ama Türklerin elindeki silahları alarak padişahın yararına çalışıyorum, vazgeçeyim” veya “savaşmadan, emperyalistlerden ne koparırsam kardır” demedi. İşin en sonunda silaha dayanacağının bilincindeydi. Anadolu’ya gitmenin vatan savaşının başarısı için şart olduğunu biliyordu.

İstanbul Hükümeti adına Salih Paşa'yla imzaladığı Amasya Görüşmeleri’nin maddeleri için “milli mücadeleyi veren benim, şimdi bu görüşme ve mutabakatla padişahı ve İstanbul Hükümeti’ni milli mücadelenin ortağı haline getirerek otoritelerinin pekişmesine neden oluyorum” demedi.

Diyalektik düşünmek ve esası (önceliği) tespit önemlidir

Atatürk’ün önemli özelliğidir süreci diyalektik değerlendirmek. Diyalektik düşünmek, tek tek olayların birbiriyle bağlantısını kurmak, sürecin neye evrildiğini görebilmektir. Kısaca ağaçları değil, ormanı görmektir. Yaşananların esasını tespit etti. Milli mücadelenin en sonunda halife-padişahlığı önüne katacağını gördü. Padişah ve İstanbul Hükümeti ya mücadeleye katılıp meclisin belirlediği düzende etkisiz şekilde yer alacaktı ya da tasfiye olacaktı.

Atatürk de padişaha, hükümete yarar gibi görünen tek tek olayları değil sürecin bütününe baktı. Mücadeleye önderlik edenin milletin güvenini kazanacağını gördü. Önceliği vatana verdi. Padişah ve hükümetle anlaşırsa cumhuriyet kuramam, laikliği tesis edemem, kadın-erkek eşitliğini sağlayamam kaygılarını tali mesele gördü. Aslolan vatandı. Vatan savaşı tüm tali meseleleri çözecek ana meseleydi.

Çanakkale’de “padişahın tahtını koruması derdim olamaz” deyip ataşe olduğu yerde kalabilirdi. O zaman da milli kahraman olarak ortaya çıkamazdı.

Kurtuluş Savaşında Millet Meclisi’nin ve milletin padişaha bağlılık bildirilerine, ortak mücadele isteklerine sırt çevirip “bunlar hain, ben cumhuriyet kuracağım, ne diyorsunuz siz” deseydi, tüm çabalarına rağmen padişahın emperyalizm işbirlikçisi olduğunu millete ve meclise kanıtlayamaz ve saltanatın kaldırılmasına ikna edemezdi.

Hayat, niyetlerle değil zorunluluklarla ilerliyor

Atatürk de her mücadelede, padişah, hükümetin niyetlerinin, hesaplarının farklı olacağını biliyordu ama mücadelesinin esasını başkasının hesapları, tavizleri, tutarsızlığı değil vatan savunması belirliyordu.

Atatürk milli mücadeleye başlamadan önce, meseleyi “saray savaşı” olarak görüp,

önceliğini vatan yerine, milli mücadele başarıya ulaşır mıydı?

Ulaşamazdı. Diyalektik düşünelim. Süreç, iktidarın ABD’ye verdiği tavizlere, tutarsızlıklarına, milleti birleştirmekte yetersizliklerine, Esad ile anlaşmamasına rağmen ABD’den bağımsızlaşmaya, Suriye ile işbirliğine doğru ilerliyor. ABD, harekata razı olmadığı belirterek şimdilik 30 km geri çekilmiştir. Süreç ABD’nin daha da gerilemesine ilerliyor. İran, Çin, Rusya Adana Mutabakatı’na, Esad ile işbirliğine dikkat çektiler. Bu, her şeyin iktidarın hesaplarıyla yürümeyeceğini, zorunlulukları dikkate alması gerektiğini gösteriyor.

Diplomasiyi etkili kılan silahtır

Atatürk, savaştan kaçmadığı gibi, sava içinde de diplomasiyi kullanmıştır ama diplomasiyi etkili kılanın silah olduğunu bilmektedir.

Ülkemiz yıllardır diplomasi uygulamış ama ABD, PYD’ye silah vermekten vazgeçmemiştir. Şimdi ordumuz Fırat’ın doğusuna girince ABD çekilmiş ve karşımıza çıkamamıştır. Harekat içinde de diplomasi uygulanmaktadır, uygulanmalıdır. Fakat ABD ve işbirlikçileri silahtan anlamaktadır. Bu bizim değil tüm diplomatik çabalara rağmen ABD’nin tercihi olmuştur.

Atatürk’ün “savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir” cümlesi, diplomasinin sonuç vermemesi, ABD’nin PYD ordusu kurması, devlet kurmaya çalışması, Suriye’yi bölmesi nedenleriyle güvenliğimize yönelik tehdit içermesi dolayısıyla vatan savunması durumu oluşmuştur. Dolayısıyla harekat zorunludur.

Atatürk’ün bu cümlesi, bu şartlar altında savaş karşıtlığına değil, vatan savunması için harekatın zorunluluğuna yorumlanmalıdır.

Yapılması gereken Esad ile el sıkışıp bölge ülkeleriyle koordineli şekilde PYD’yi ve ABD’yi Suriye’nin tümünden çıkarmak, daha sonra Suriyelilere yerleşim yerleri kurmanın yanlışlığı anlatılarak Esad’ın tüm Suriye’de egemen olmasını sağlamaktır. Muhalefet bu eksende yapılarak tavizler, tutarsızlıkların giderilmesine çalışılmalıdır.

Not: Atatürk’ün savaşa dair fikirlerini bu ayın sonunda çıkacak “100 SORUDA ATATÜRKÇÜLÜK” kitabımdan daha geniş okuyabilirsiniz. 

Tarihçi

Mustafa Solak

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.4, 3. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.254; Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, Der: Musa Sarıkaya, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018, s.61.