ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI


Ahmet
Mutluoğlu : MÜSLÜMAN DİYARI NEREYE DENİR ???
 

Ağabeyim, Paris Eski Eğitim Ataşesi, Bern Eski Müşaviri
Sayın Ahmet MUTLUOĞLU’nun kaleminden dedem Kutrioğlu Ahmet Mutluoğlu:




Değerli okuyucular! Farkındaysanız, köyümüz ve
köylülerimizle ilgili yazdığımız yazılar, babadan çocuğa, dededen toruna,
günümüze kadar ulaşan olayları kapsamaktadır. Doğal, yaşanmış, iz bırakıp zihinlerde
kalan ve daha çok komik, alışılmışın dışında olaylardır bu olaylar. Çünkü
yaşandıkları andan sonra anılabilmeleri için, sıradan olaylar olamazlardı.
Sıradan olaylar sürekli tekrarlanarak yaşanmış ve yaşanmaktadır, her toplumda
olduğu gibi, köyümüzde de. Sohbetlerde sıradan olaylar anlatılmaz. Bir olayın
üç gün sora, üç ay sonra, üç yıl sonra ve üç asır sonra anlatılabilmesi için
çok sıra dışı olması, çok farklı olması, ders verici olması gibi özellikleri
taşıması lâzımdır. Biraz da güldürmesi veya nadiren de olsa düşündürmesi
gerekir, uzun yıllar canlı kalabilmesi için. Bunu şu ana kadar yazdığımız daha
çok eğlendirici ve güldürücü yazılardan da anlamak mümkündür. Bu gün biraz da
düşündürücü bir olayı aktararak, köyümüzde insanların sadece şakalaşıp
gülmediklerini, ciddi olayları da konuşup tartıştıklarını, ve hassas bazı
konuları günümüz insanından, yani bizlerden çok daha objektif bir şekilde
değerlendirebildiklerini görelim. 

Kutri Ahmet Efendi (Mutluoğlu); 1872 yılında Zeleka
(Taşören) Köyü’nde doğdu. Doğduğu ev, halen işlevini sürdürmekte olan Kutri
Camii’nin altındaki üç eski evin ortasındaki evdir. Çocukluğunun nasıl geçtiği
konusunda detaylı bilgi sahibi olmamamıza rağmen, ilk tahsiline, hoca olan
Babası Kutri Mehmet Efendi’nin yanında başladığı bilinmektedir. Orta öğrenimi
diyebileceğimiz devamındaki eğitimini de, Yeşilalan Köyü’nden Meşhur Hoca
Ferşat Efendi (1866-1929)’den aldıktan sonra, tahsilini devam ettirip
ilerletmek ve tamamlamak için İstanbul’a geldiği, Süleymaniye’de Kepenekçi Medresesi’nde
tahsil gördüğü ve aynı Medrese’de dersiamlık (hocalık) yaptığı da
bilinmektedir.




30 yaşına gelince İstanbul’daki eğitim faaliyetlerini
sonlandırıp köye dönen Ahmet Efendi, ilk evliliğini, Amcası Kutri Hasan’ın kızı
Altuna Hanım (1882-1930) ile yapar. Bundan sonraki çalışmalarını Ankara
civarında ve o zamanki adıyla Âsi Yozgat, şimdiki adıyla Elmadağ’da devam
ettirir. Muhtelif aralıklarla, ömrünün kırk yıla yakın bir kısmı burada geçer.
Fadime (1903-1971), Ayşe (Sakine) (1908-1944), Mahbube (Makbule) (1911-1985),
Şerife (1920-2006) ve Kafiye (1924-2001) adlarında beş kızı doğar. Yaşı
dolayısı ile eşinin bir başka doğum yapamayacağını ve o zamanın değer
yargılarına göre erkek evladının olmamasının, hanesinin kapanacağı düşüncesi
ile ve yine o zamanlar normal olarak değerlendirilen şekli ile ikinci
evliliğini aynı adlı, Kadahorlu Dündar Hamit Çavuş’un kızı Altuna Hanım
(1888-1980) ile gerçekleştirir. II. Altuna’dan ilk oğlu Mahmut Sait (Eset)
(1925-1992) doğar. Bir yıl sonra ise ilk eşi I. Altuna’dan ikinci oğlu Mehmet
Hulüsi dünyaya gelir (1926-…). Daha sonra II. Altuna’dan Mustafa (1927-1993),
Feride(1935-…) ve Saniye (1937-1949) dünyaya gelirler. 

Çok iyi bir din alimi olmanın yanında, iyi bir hattat
olan Ahmet Efendi’nin gerek el yazısı gerekse levhaları meşhurdur. Derin
bilgisi ve güzel yazısı dolayısı ile Elmadağ’da, nahiyenin değişik alanlarda
kayıt memurluğunu da üstlenmiştir. Elmadağ’da çalıştığı camiiyi ve bölgeyi,
2007 yılı Aralık ayında ziyaret eden torunu Mehmet Mutluoğlu’nun bire bir mülakat
yaptığı yaşlı dedeler, kendilerinin nüfus kaydını O’nun yaptığını
söylemişlerdir.




Ahmet Efendi aynı zamanda saatçılık ve eczacılık da
yapardı. Saatçı takımlarına yakın zamana kadar, bölük pörçük rastlanılmaktaydı.
Keza kendisinin imal ettiği “Efendi’nin Kara Merhemi” diye
adlandırılan yuvarlak teneke bir kutudaki acı kokulu merhemi; doktor, hoca,
kocakarı ilacı, muska, tütsü v.s. her türlü devayı deneyip iyi olamayanların
yaralarına son çare olarak, iki sabah sürülünce yaranın iyileştiğine, halen
yaşayan bir çok kişi şahittir. 

Köyde bulunduğu zamanlar birinden diğerine geçilen iki
odada oturur; birincisinde misafirlerini kabul eder ve öğrencilerini okutur,
ikincisinde ise kitaplarını, özel eşya ve aletleri ile ikram malzemelerini
bulundururdu. Günümüze kadar ulaşan ve fakat henüz değerlendirilemeyen bir
kütüphanenin de sahibiydi




Çevresinde bilgisine başvurulan, akıl danışılan Ahmet
Efendi, İstanbul’da iken I. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için, o zamanki
ilçemiz Of”a gelerek imza topladığı, İstiklal Savaşı esnasında bizzat Kuvva-i
Milliye’ye iştirak ettiği, İlk Meclis’in açılış törenlerine katıldığı (Atatürk
ve arkadaşlarının el kaldırıp dua ettiği fotoğrafta, Atatürk’ün hemen sağında,
İsmet Paşa’nın arkasındadır), yaşı dolayısı ile İstiklal Savaşı’nda “ambar
memuru” olarak görevlendirildiği bilinmektedir. Cumhuriyet’in ilk
yıllarında, yeni icat olan “gramofon” hakkında bilgisine başvurulması
üzerine “İyi, yararlı bir alettir. Ancak bazı kaynaklarda belirtildiğine
göre ahır zamanın alâmetlerindendir” (Bazı kitaplarda Peygamberimizin,
“ahır zamanda demirler konuşacak,” dediği rivayet edilir.) yorumu ile
“Ankara İstiklal Mahkemesi”nce tutuklanıp yargılanır. Kuvva-i Milliye
mensubu olduğu, İstiklâl Savaşı’na katıldığı ve Elmadağ Cumhuriyet Halk Fırkası
(Partisi) mensubu olduğu belgelenince beraat eder. Kendisine dini kıyafetle
serbest dolaşım ruhsat ve belgesi verilir. Ölünceye kadar her yerde sarık ve
cübbesi ile seyahat eder. 

Cumhuriyet’in oturmasından sonra, tekrar Ankara’ya döner
ve Elmadağ’daki görevini sürdürür. 1950 yılında, 78 yaşında hac farizasını îfa
ederken vefat eder ve orada kalır.




2008 Yılı Haziran Ayı’nda İstanbul-Kuzguncuk’ta mülâkat
yaptığımız Resul Atalay (1915-…) Ahmet Efendi’yi şöyle anlatır: “Biz O’nu
büyük bir din alimi olmasının yanında, son derece cömert bir insan olarak
tanırız. Özellikle meyve zamanlarında köyün girişindeki bol meyveli arazisinden
topladığı meyveleri, iki taraflı, büyük heybesine doldurur, güçlü omuzlarına
alır, köy çıkışındaki evine gitmek için kat ettiği iki kilometrelik yol boyunca
rastladığı yediden yetmişe, kadın erkek, çoluk çocuk ayırt etmeksizin dağıtması,
O’nun hatıralarda kalan en önemli hasletlerindendir. Köyde “Kutri”nin
meyvelerinden yemeden büyüyen hiç kimse yoktu.” Ayrıca zamanın özellikle
kız çocukları O’nu gurbet dönüşü dağıttığı, incik boncuk ile hatırlayıp
anmıştır yıllar boyu. Hatta, oğlu Mahmut Sait (Eset) de bu geleneği devam
ettirmiştir, milletin zenginleştiği 1980’li yıllara kadar. 

2007 Yılı Ekim Ayı’nda uzun bir söyleşi yaptığımız
Asırlık Çınar Mehmet Asanoğlu (1905-…) Ahmet Efendi’yi anlatmaya sıra gelince,
diklenir, derin bir nefes alır ve anlatmaya başlar:




“Bildiğimiz sıradan bir hoca değildi. Cüsseli, ak
sakallı, iyi kumaştan dikilen, dinî kisve ile gezen, az ve öz konuşan,
çevresinde ileri derecede saygı duyulan bir kişiydi. Köyde bulunduğu zamanlar,
cemaatin ısrarı ile zaman zaman, Büyük Cami’de vaaz verir, köylüye nasihatte
bulunurdu. Vaazlarında konuştuklarının etkili ve kalıcı olmasını sağlamak için,
sorular sorarak dinleyicileri de sohbete katar, dikkatleri canlı tutardı.
Hatırladığım son vaazlarından birinde, konu, ‘Müslümanlık’ idi. Ahmet Efendi,
kürsüde doğruldu, arkasına yaslandı, sevecen bir tavır ve hafifçe gülümseyen
bir eda ile ‘Muhterem cemaat, sizce bir beldenin Müslüman beldesi olduğu, orada
yaşayan insanların Müslüman oldukları nasıl anlaşılır?’ diye sordu. Aldığı
cevaplar şöyleydi: 

– O beldede cami varsa, Ezan-ı
Muhammedi okunuyorsa, o belde Müslüman beldesidir.




– Namaz vakti camisinde cemaat
kalabalık bir şekilde namaza iştirak ediyorsa, o belde Müslüman memleketidir.
 

– Bir beldenin erkek ve
kadınları, İslâmî kıyafetlerle dolaşıyorsa, o belde Müslüman memleketidir.




– Bir beldede ramazanda oruç
tutuluyor, teravih kılınıyorsa, o belde Müslüman beldesidir…
 

“Verilen cevapları teker, teker not aldıktan sonra,
derin bir nefes alarak şöyle devam etti:




‘Muhterem cemaat, bir memlekette caminin bulunması, o
camide namaz kılınması, o memleketin Müslüman memleketi olduğu anlamına gelmez.
Zira biliyoruz ki; Müslüman olmayan bir çok ülkede, azınlık olarak yaşayan
Müslümanlar için camiler vardır ve o camilerde ezan okunur, namaz kılınır. Ama
bu memleketler Müslüman memleketleri değildirler. Keza bu memleketlerde
Müslümanlar İslamî kıyafet de giyerler, ama o memleketler İslâm diyarı
değildir. 

‘Sözü geçen yerlerde, Ramazan’da oruç tutulur, teravih
kılınır, kurban kesilir; yine de oralar Müslüman diyarları değildir. Olamazlar!
Çünkü onların kimi Hıristiyan, kimi Budist, kimi de Yahudi memleketleridir.




‘Muhterem cemaat! Müslümanlık, sadece camilerle, sadece
ezanlarla, sadece ibadetlerle olmaz. Bunlar Müslüman olmak için elzem olan
araçlar ve akidelerdir. Hakîki mümin, tavır ve hareketinden tanınır, çevresine
verdiği güven duygusu ile bilinir. İşte muhteremler, işin can alıcı noktası
buradadır. Eğer bir köyde, bir beldede, bir kasabada, bir şehirde veya bir
memlekette, kuşlar insanların avucundan çekinmeden yemlerini yiyebiliyorlarsa,
karınlarını doyurabiliyorlarsa, o diyar Müslüman diyarıdır Aziz Cemaat, gerçek
ölçü budur. Allah bizlere de böyle diyarlarda yaşamayı nasip eylesin. Amin,’
diyerek ve göz yaşları içinde vaazını tamamlamıştır.” 

Şimdi hemen soruyorsunuz sessizce: Acaba böyle bir
memleket var mıdır? Vardır, vardır değerli okuyucular, vardır. Bu satırların
yazarı; kuşların, insan avucundan yem yediklerini bizzat görmüştür. Ve o
manzaraya hem çok şaşırmış, hem de çok sevinmiştir. Nerde mi? Boş verin, onu
söylemeyelim, moraller bozulmasın.




Ahmet MUTLUOĞLU


Üsküdar, 11.10.2008 

Kaynaklar:




1. Mehmet Asanoğlu, Mehmet oğlu, (1905-…) 2. Ahmet Yavuz,
İbrahim Şükrü oğlu, (1915-…) 3. Resul Atalay, Mehmet oğlu, (1915-…) 4. Mehmet
Hulûsi Mutluoğlu, Ahmet oğlu, (1926-…) 5. Mehmet Mutluoğlu, Mustafa oğlu,
(1958-…