ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

Analiz – Afrin Operasyonu ve ABD’nin İflas Eden PYD Politikası

MEHMET A. KANCI – George W. Bush’un 2001 yılında
Başkan olmasını takiben New York ve Washington’u hedef alan el Kaide
saldırıları, ABD ordusunun terörle mücadele gerekçesiyle başlattığı Irak ve
Afganistan seferlerinin temel motivasyon kaynağı oldu.






MEHMET A. KANCI – George W. Bush’un 2001 yılında
Başkan olmasını takiben New York ve Washington’u hedef alan el Kaide
saldırıları, ABD ordusunun terörle mücadele gerekçesiyle başlattığı Irak ve
Afganistan seferlerinin temel motivasyon kaynağı oldu. Bu gidişatı endişeyle
izleyenler, ABD yönetiminde Evangelistlerin artan ağırlığının küresel çaptaki
çatışma sürecinin ivme kazanmasındaki başlıca faktör olduğuna işaret
ediyorlardı. Beyaz protestanların bu radikal temsilcilerinin dünyanın sonunu
getireceğini iddia ettikleri “Armagedon Savaşı” inanışı, Batı dünyası
ile İslam ülkeleri arasındaki uçurumun derinleşmesini körükledi. DEAŞ gibi
nereden türeyip nereye gittiği meçhul terör örgütleri de George W. Bush
çizgisini izleyenlerin Armagedon hevesini besledi. Ortadoğu, Kuzey Afrika ve
Güney Asya’da sınırları değiştirme sevdasına kapılanların amacına hizmet eden
bu “Armagedon” yolculuğunun sonu ise beklenmedik bir kapıya çıktı.
ABD’nin, Filistin ya da Kuzey Kore’de gerçekleşeceği tahmin edilen büyük
hesaplaşmasının adresi yalnızca 3 bin 900 kilometre karelik Afrin olacak gibi
görünüyor. Trump’ın İsrail devletinin başkentini Kudüs olarak tanıma
girişiminin ardından Türkiye’nin harekete geçirdiği dinamiklerin Afrin’de daha
geniş bir satıha yayıldığı görülüyor. ABD’deki bu Evangelik dalga için yolun
sonu, yaklaşık 60 yıllık yatırımı olan bağımsız bir Kürt devleti girişiminin
son bulmasına paralel olarak her geçen gün daha netleşiyor.



30 Nisan 1975’de Viet-Kong güçlerinin Saygon’u ele geçirmesi, 9 Kasım 1989’da
Berlin Duvarı’nın yıkılması gibi, Afrin’de yürütülen “Zeytin Dalı
Harekatı” da tarihin kırılma noktalarından biri olmaya aday. 

24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı’nı başlatarak Suriye’de terör
koridoru oluşturulmasına yönelik girişime ilk darbeyi vuran Türkiye, şimdi bu
senaryoyu tamamıyla tarihe gömecek “Zeytin Dalı Harekatı” adımını
atıyor.



Bu adım, ABD’nin 1950’li yıllardan başlayarak, CIA eliyle anti-komünist
kültürel faaliyetler görünümü altında Irak ve İran’ın kuzeyindeki Kürt gruplar
arasında başlattığı projenin de iflas bayrağının çekilişi olacak.



Harekatın 2 gün öncesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve Milli
İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan’ın Moskova ziyaretleri sırasında
Türkiye’nin içerisinde dahi, Rusya’nın, Suriye hava sahasında Türkiye’ye
operasyon izni vermeyeceğine, dolayısıyla Afrin’e bir TSK harekatının mümkün
olmadığına inananlar pek çoktu. Harekat başlayıp da Türk savaş uçaklarını Afrin
semalarında görenlerin bu gerçekle barışması kolay olmadı. Hatta Fransa
Dışişleri Bakanı Jean Yves-LeDrian’ın, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile
yaptığı telefon görüşmesinin ardından attığı twitter mesajlarını dahi
çarpıtarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘nin Afrin
harekatı nedeniyle Türkiye aleyhinde bir karar alacağı şaiyasını yayanlara
rastlandı.



“Zeytin Dalı Harekatı”nın şu güne kadar oluşturduğu manzaraya
baktığımız zaman ise Türkiye’nin hem PYD/PKK/KCK/DEAŞ ve çeşitli radikal sol
terör örgütlerine karşı Suriye topraklarında verdiği mücadelede hiç
rastlanmamış düzeyde bir uluslararası meşruiyete haiz olduğuna, hem de ABD’nin
PYD/PKK terör örgütüne verdiği desteğe karşı uluslararası toplumda inşa ettiği
mevziyi tahminlerin ötesinde tahkim ettiğine şahit olduk. NATO Genel
Sekreteri’nin yanısıra NATO üyesi ülkeler Türkiye’nin Suriye sınırında
güvenliği sağlama hakkının meşruiyetine vurgu yaparken, ABD Savunma Bakanlığı
Fırat’ın doğusundaki PKK/PYD terör unsurlarını, Afrin’e yardıma gitmemeleri
konusunda uyaracak noktaya kadar geldi.



Rusya ise Afrin hava sahasını Türkiye’ye açmasının ötesinde Dışişleri Bakanları
Sergey Lavrov’un ağzından, Türkiye’nin “Zeytin Dalı Harekatı”nın
meşruiyetine işaret eden açıklamalarda bulundu. Kremlin’deki “içten
pazarlıklı” çalışan diplomasi mekanizmasının açık bir şekilde “ABD
tahriklerinin ve terör örgütüne verdiği sofistike silah desteğinin”
Türkiye’yi bu harekata mecbur kıldığını seslendirmesi, uluslararası ilişkilerde
dengelerin ne kadar hassas bir terazide ölçülüp biçildiğinin nişanesi oldu.
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov bu kadarla da yetinmedi. “ABD yönetimi ya
bölgeyi gerçekten anlamıyor ya da kasıtlı olarak provoke ediyor” ve
“ABD bölgedeki Kürtleri de birbirine karşı kışkırtıyor” ifadeleriyle
Türkiye’ye Moskova’dan verilen desteğin Afrin’le sınırlı olmayacağının altını
çizdi.



NATO ülkeleri PKK/PYD’nin terör örgütü olduğu konusunda Türkiye’nin safında yer
alırken, ABD yönetiminin parçalı yapısı içerisindeki kafa karışıklığı Beyaz
Saray, Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı’ndan gelen her biri birbirinden
tutarsız açıklamalarla teyit edildi. Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan
‘ın Afrin’den sonra sıranın Münbiç ve diğer sözde kantonlara
geleceği uyarısını takiben, Zeytin Dalı Harekatı’nın üçüncü gününde ABD Merkez
Kuvvetler CENTCOM Komutanı General Votel’in, Suriye’de PKK/PYD kontrolündeki
Rakka şehrini ziyaret etmesi ve kentin imarına yönelik mesajlar vermesi dikkat
çekmedi. Bu ziyareti, ertesi gün Paris’te Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile
ABD Dışişleri Bakanı Tillerson arasındaki ikili görüşme takip etti.
Tillerson’un, ABD Başkanı Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı aramak
istediği yönündeki talebi bu görüşmede dile getirildi. Cumhurbaşkanı
Erdoğan
, harekatın başlangıcında Trump’ı aramayacağını açıkça ilan
etmesinin ardından gelen bu adım, Ankara-Washington ilişkilerini tamir etmeye
yetecek mi?



Bu sorunun cevabı belki de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Zeytin Dalı Harekatı’nın 3.
gününde Ankara
Sanayi Odası
 Ödül Töreni’nde yaptığı konuşmada yatıyor. Cumhurbaşkanı,
buradaki konuşmasında 17 yıldır hiçbir ülkenin Washignton’daki iktidar
sahiplerine sormadığı bir soruyu yöneltti. Bu sorunun uluslararası toplum
tarafından bugüne kadar neden yüksek sesle sorulmamış olduğu da “Dünya
5’ten Büyüktür” meselesinin bir parçasıdır.



Peki bu soru neydi? Cumhurbaşkanı Erdoğan: Afrin operasyonu, Fırat Kalkanı gibi
hedeflerine ulaştığında sona erecektir. Amerika diyor, süre belli olmalı, fazla
uzun olmamalı. Afganistan’da sizin süreniz belli oldu mu? Irak’ta bitti mi bu
süre? Hala Irak’tasınız. Böyle bir savaş, matematik bir olay değil ki. Nasıl
böyle bir şey sorarsınız? Ne zaman iş biterse bizim orada durmaya da merakımız
yok, çekilmesini biliriz. Bunun için birilerinden icazet alma gibi derdimiz de
yok.



Donald Trump’ın Beyaz Saray’a gelişinin 1. yıldönümünün muhasebesinin yapıldığı
şu günlerde geriye dönüp baktığımızda ABD Başkanı’nın, yukarıdaki soruyu
cevaplayacak kapasitesinin olmadığını, ya da o soruya verecek tatmin edici bir
cevabının olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.



Peki Türkiye, Afrin’deki harekatı tamamlayıp Münbiç’e yöneldiğinde ya da
Türkiye-Rusya-İran üçlüsü Suriye’nin toprak bütünlüğünü temin edecek son
adımları atmaya hazırlandığında yeniden gündeme gelecek bu soruyu ABD yönetimi
adına kim yanıtlayacak?



Savunma Bakanlığı Pentagon mu? Dışişleri Bakanlığı mı, yoksa her taşın altında
yaşamını sürdüren merkezi haber alma teşkilatı CIA mı?



Yoksa Washington’da “Trump Aile Tiyatrosu”nun arka planında var olan
Beyaz Saray içerisinde bilinmeyen bir başka Beyaz Saray ile mi yapılacak bu
pazarlık?



Soruların cevaplarının ABD Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray’da olmadığı
kesin. Gölgedeki Beyaz Saray ile ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un Türkiye’nin
Münbiç ve Fırat’ın doğusu ile beklentilerini karşılamayacağı da ortada. FETÖ
elebaşının Türkiye’ye iade edilmemesi bir yana kendisi ve suç ortakları
hakkında ABD’de bugüne kadar hiçbir yasal işlemin başlatılmamış olması da gerek
Afrin gerek 15 Temmuz darbe girişimi cephelerinde Türkiye’nin Washington’daki
hangi yapılarla mücadele halinde olduğunu anlatıyor. CENTCOM Komutanı General
Votel’in Afrin harekatı ile beraber Rakka’ya ve Suriye’nin kuzeyindeki sözde
kantonların müdavimi DEAŞ ile mücadele ediyormuş gibi yapan koalisyonun sözcüsü
Brett McGurk’un 23 Ocak Salı günü Brüksel’deki NATO karargahına koşma hızlarına
bakarsak, bu yapıların Türkiye’nin Münbiç’e ve Fırat’ın doğusundaki terör odaklarını
temizleme çabasına sempati ile bakmayacakları açık.



Türkiye “sıra Münbiç’e geldi” dediğinde, ABD bu hamleyi önlemeye
muktedir olabilecek mi? Bugün neredeyse tüm NATO müttefikleri PKK ile
PYD/YPG’nin aynı terör çekirdeğinin parçası olduğunu teyit etmiş durumda.
ABD’nin tabela değişiklikleri ile yürüttüğü oyun iflas etmiş bulunuyor.
Suriye’nin toprak bütünlüğünü tesis etme konusunda kararlı görünen Rusya’nın da
sözde kantonlara karşı askeri güç kullanması karşısında ABD’nin yapabileceği
bir şey var mı? Uluslararası hukuku ihlal ederek Suriye topraklarında ayrı bir
idari yapı oluşturma girişimine ne kadar destek verebilir? Afrin’den ders
çıkarmayan PKK/PYD bir kez daha ABD’nin kendisini koruyacağı ümidiyle Rusya,
İran ve Türkiye’ye meydan okuyabilir mi?



Zamanın ruhu, rüzgarın artık PKK/PYD’den yana esmediğini son 1,5 yılda pek çok
kez ispatladı. 15 Temmuz darbe girişiminin durdurulması, Fırat Kalkanı
Harekatı, Türkiye’de PKK’nın hendek terörüne son verilmesi ve Irak’ın
kuzeyindeki bölgesel yönetimin bağımsızlık girişiminin önlenerek Irak’ın toprak
bütünlüğünün muhafaza edilmesi bu rüzgarın sonuçlarıydı. “Zeytin Dalı
Harekatı” ise tüm bu sürecin sona yakın halkalarından biri.



ABD’nin bundan sonra yapması beklenen, Afrin’de oluşan tablodan ders çıkararak,
müttefiklerinin kimler olduğunu hatırlaması ve 60 yıl önce İsrail’in güvenliği
uğruna şekillendirilmiş planları uygulamak uğruna terör örgütleri ile işbirliği
yapan ülke imajından vazgeçmesidir . Bu gidişat, halihazırda 1991’deki I.
Körfez Savaşı’ndan bu yana çatışmalar ve krizlere bağışıklık kazanmış olan
bölge başkentlerinden ziyade ABD için stratejik kayıpların artması anlamına
gelecektir. Keza Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe’de muhtarlarla son buluşmasında
2016 yılının Eylül ayında Münbiç için gündeme gelen “Zeytinlik
Harekatı”nda dönemin ABD Başkanı Obama’nın verdiği sözü tutmadığını
hatırlatarak, Afrin ve devamı için Türkiye’nin aynı hatayı tekrarlamayacağının
altını çizdi. Bu konuşmayı takiben ABD Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’yi
yumuşatmak için Suriye sınırı boyunca 30 kilometrelik hat oluşturma önerisinin
de Çekiç Güç’ten bu yana yaşanan tecrübeler doğrultusunda Ankara’da karşılık
bulmasını beklemek şimdilik mümkün değil. Ancak Tillerson’un, Dışişleri Bakanı
Çavuşoğlu’na “Türkiye ile karşı karşıya gelmek istemeyiz” diyebilmesi
de iki müttefik arasında çok daha önce tesis edilmiş olması gereken diyalogun
başlangıcı olarak not edilmesi gereken bir husus. ABD’nin bu çabasında ne
derece samimi olduğunu anlamak için ise Afrin harekatının tamamlanmasını beklemek
yeterli olacaktır.



[Ankara’da ikamet eden
gazeteci Mehmet A. Kancı, Türk dış politikası üzerine analizler kaleme
almaktadır]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir